Machu Pichu’dan Titikaka’ya, Tangodan Sambaya…

Güney Amerika (Peru, Bolivya, Şili, Arjantin, Uruguay, Brezilya)
 
Turda çektiğim fotoğraf ve videolardan oluşturulmuş foto-video göstersini izlemek için aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz:

Peru, Bolivya, Şili

Arjantin, Uruguay, Brezilya

19 Şubat – 7 Mart 2012

“Beyazlar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda, bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı…” KENU KENYATTA

19.02.2012 Pazar (Birinci Gün – İstanbul-Amsterdam-Lima):
Cumartesi gecesi saat 01:20’de evden çıkıp, biraz da koşturarak 01:30’daki metrobüse yetişiyoruz. Yenibosna’dan bindiğimiz taksi havaalanına kadar 9 TL yazıyor. Saat ikiyi biraz geçiyor. Buluşma saati 03:45. Çıkış pullarını alacağız ama memurun pulu ille bi yere yapıştırma tiki nedeniyle, sıfır kilometre pasaportumu doldurmasın diye önce uçuş kartımı almaya karar veriyorum, Şafak pulunu yapıştırtıyor yeşil ve eski pasaportuna… Biraz sonra bankolar açılıyor ve bagajımızı verip hem Amsterdam hem de oradan Peru uçuşu için uçuş kartlarımızı alıyoruz. O karta pulumu da alıp yapıştırtıyorum ve pasaport işlemlerimizi yaptırıp iç kısma geçiyoruz. Lounge’ları denetliyoruz. Hep İş Bankası’nın lounge’ını kullanırdık ama Eylül 2011’den beri misafiri 25 TL yapmışlar… Şafak’da Bonus var ama Garanti yaralı parmağa işemez, sadece Platinium ücretsizmiş… Yapı Kredi’ye bakıyoruz, Platinium sahipleri ve bir misafir ücretsiz… Süper, geçenlerde kart ücreti nedeniyle kapattığım Gold kartımı ücreti iptal ederek Platinium’a çevirmişlerdi, iyi denk gelmiş… 🙂 Güzelce yiyip içiyoruz. En güzeli de her zamanki gibi Bailey’s… Amsterdam uçağımız 05:45, zamanında kalkıyor.İlk check-in yaptıran biziz ama uçağın en arkasındayız nasıl oluyorsa… Bu arada pasaport kontrolünden erken geçtiğimiz için Ejder Tur’un yetkilisi Y. Bey’le karşılaşmıyoruz, Diğer arkadaşlarla görüşmüş ve geçen haftaki tur toplantısında zorunlu bahşiş ücreti olan 150’şer Euro’yu tur lideri E. Bey’in toplayacağı söylenmesine karşın, onun toplamasının yakışık almayacağı bahanesi ile kendisine verilmesini talep etmiş. E. ve A. çifti de toplantıda konuştukları gibi E. Bey’e vereceklerini söylemişler. Amsterdam’a uçuş üç saat sürüyor ve 9:00 gibi iniyoruz ama yerel saatle 8:00. Lima uçağımız 12:30’da… Bu koca havaalanında dört saati geçirmek bu kadar zorsa, o daracık uçakta Lima’ya doğru oniki saat nasıl geçecek, tam bir muamma… Neyse zor da olsa geçiyor saatler ve TSİ 02:00’de (20.02.2012), yerel saatle ise 19:00’da iniyoruz Lima’ya… Bugün bizim için tam 31 saat sürecek… 🙂

 


20.02.2012 Pazartesi (İkinci Gün – Lima):
Sabah 08:00’de kahvaltı, 09:00’da şehir turuna çıkılacak. Ben dün geceki uzun ve uykusuz yolculuğun ardından bu gece de telefonumla Türkiye araması yapamıyor olmamla ilgili telefonla, bilgisayarla, internetle sabahlayıp, saat 02:00 gibi uyuyup 06:00 gibi uyanıyorum ki bunda Şafak’ın muhteşem horultusunun da payı var tabi… Kahvaltı biraz zayıf olmakla birlikte yeterli… Peynirli ve salamlı yumurta güzel… Kızarmış ekmek ve sandviç ekmeği, yağ, reçel, kahve, çay ve portakal suyu, bir de en güzeli tropik meyve salatası… Gün içindeki zamansız açlık önlemi olarak bir-iki sandviç yapıp çantamıza da atıyoruz… Sonrasında odada internete bağlanıp Skype’den Ayçin’le ve minik oğlum Uras’la görüşüyoruz. Ne kadar özlemişim anlatamam. 12:00’de cilt doktoru ile randevuları vardı, daha iyi bulmuş.. Meltem de kayakta dönen dizleri için ortopediye gitmiş yine Medipol’de, onun da durumu fena değilmiş… Ardından aşağı inip bize Lima’yı gezdirecek olan Martha’yı ve minibüsümüzü bekliyoruz. Saat 09:30’da Martha geliyor, bu kez minibüsü Martha’yla birlikte beklemeye başlıyoruz. 10:00’a doğru gerginlik artıyor. İlk günden böyle olursa bu tur nerede biter bakalım… Tur lideri E. Bey, buradaki yerel acentenin sahibi olan ve dün havaalanında bizi karşılayan Axel’i arıyor, ulaşamıyor… Ben virofondan bağlanıp İstanbul’daki Ejder Tur’u arıyorum ve Şehnaz Hanım’a aktarıyorum durumu. Zaten internete ve tur toplantısında gösterilen La Granada Mira Flores otelin yerine, hem yeri hem de görüntüsü o otel kadar güzel görünmeyen Otel Marin Angola’ya yerleştirildik. Onu da belirtiyorum ki rahatsızlığımızı bilsinler, kafalarına göre değiştirmesinler..


Neyse, 10:30 gibi gelen minibüsümüze yerleşip Lima turuna başlıyoruz. Önce Atlantik Okyanusu’na 50-60 metre yüksekten (Antalya’nın falezleri gibi tüm şehir denizden yukarıda) bakan ve üst üste öpüşen insan irisi bir çift heykeli etrafında rengarenk çiçekli yeşilliklerle süslenmiş bir parkta inip ilk fotoğraflarımızı çekiyoruz. Sonrasında genel olarak minibüzte Martha’nın anlatımıyla yapılan gezide, arada San Marco gibi önemli meydanlarda inip fotoğraflar çekiyoruz. Başkanlık binasını ve bina bahçesindeki nöbet değişimini izliyoruz. San Fransisco kilisesini, bodrum katındaki toplu mezarları ve üst üste dizilmiş kemik ve kafataslarını, 200,000’den fazla kitaba sahip muhteşem kütüphanesini, San Marco Üniversitesi’nin de doğmuş olduğu üniversite amfisini görüyoruz. Hemen yanındaki caddeden ilerleyip, San Cristobal tepesinin eteklerinde kurulmuş olan ve rengarenk boyalı varoş evleriyle ünlü gecekondu evlerini görüntülüyoruz.


Benim fotoğraf makinemin şarjı burada bitiyor. Yedeği de şarjsızmış… Ortada kaldık.. Neyse, tur bitti zaten, yemeğe gidilecek.. Şafak’ın makinesiyle idare ederiz. Öyle düşünüyorum ama akşam facebook’a eklemek için fotoğraflarını kopyalamak isteyen Şafak’a yardımcı oluyorum ve 640×480 boyutunda çekim yaptığını (irice bir posta pulu) görüp küçük dilimi yutacak gibi oluyorum… 🙂


Buradaki turumuz öğle yemekli… Axel otelimizin yakınında bir restaurant ayarlamış. Minibüse doluşup oraya gidiyoruz. Ya seçmeli bir ana yemek ya da masaların üstünde dizili olduğunu gördüğümüz zengin açık büfeden sınırsız yararlanabileceğiz. Hepimiz açık büfeyi tercih ediyoruz. Burada Peru’nun yerel tatlarının birçoğunu tadıyoruz. Çok merak ettiğimiz Cevice (bir tür çiğ balık) hiç de hayal ettiğimiz gibi çıkmıyor. Kattıkları baharat ya da sebzeler balığın tadına baskın geliyor ve pek hoşumuza gitmiyor. Genelde pirinçli, soğanlı, mısırlı yemekler çoğunlukta… Et, tavuk ve balık etleri bunlarla kombine edilip çeşitli lezzetler elde edilmiş. Fena değil.
 


Tatlıları daha çok hoşuma gitti… Champu (Kempu okunuyor); sarı renkli, meyveli, biraz jöleye benzeyen güzel bir tatlı… Mazamorro Morado ise mor mısır, tarçın ve karanfilden yapılan ve erik, kiraz gibi meyvelerle zenginleştirilerek sıcak yenen bir tatlı… Bir de sütlaçın daha bol pirinçli versiyonu var ki Arroz con Leche diyorlar, onu sevmedim… Mor mısırdan içecek de yapıyorlar, Kika Morana… Tadı gerçekten mısıra benziyor ama içimi hoş… Yemeğin yanında Peru birası içiyoruz, içecekler ekstra, 6 sol… 1 USD=2.65 sol, bira 2.25 USD’ye geliyor yani… Yemekten sonra tüm ekip otele doğru yürüyoruz. Martha ve Axel de bizimle birlikte.. Otelin arka yollarından geçip denizi yukarılardan gördüğümüz yerlere geliyoruz. Grubumuzda benimle Şafak’ın haricinde, tur lideri olarak lanse edilen emekli bilgisayar mühendisi E. Bey, emekli elektrik mühendisi A. Bey ve eşi A. Hanım var…
Şafak, ben ve A. Bey Pasifik Okyanusu’na girme deneyimini yaşamak istiyoruz. Diğerlerinden bir alışveriş merkezinde ayrılıp, bir taksiye binip 15 sol ödeyerek sahile iniyoruz. Okyanusa girmek güzel olduğu kadar yorucu da… Dalgalar sahile vururken bizi de döve döve dışarıya doğru atıyor. Sonra çekilirken de içine doğru karşı konulmaz bir şekilde sürüklüyor. Önce Şafak’la ben, Sonra A. Bey’le Şafak, sonra benimle A. Bey yüzmeye çalışırken kıyıda kalan elbise nöbeti bekliyor… Kombinasyonları çevirerek birkaç kez girip çıkıyoruz. Biraz kuruduktan sonra da 18:00 gibi otele doğru yola koyuluyoruz. Antalya gibi falezler üzerine kurulan şehirde yerleşim alanları kıyı kesiminden oldukça yüksekte… Yoldan ve merdivenlerden sıkı bir tırmanışla önce yukarı kısma ulaşıp, ardından elimizdeki otel kartını önümüze gelene göstere göstere bir-birbuçuk saate yakın bir sürede otele varıyoruz. Odalarımıza çıkıp yıkanıp üstümüzü değişiyoruz. 20:00 gibi aşağıda buluşuruz demiştik. Aşağı indiğimizde diğer grup yeni geliyor. Bindikleri araca bir otobüs çarpıp kaçmış, karakol muhabbeti ancak bitmiş… Biz önden dün de biraz gezdiğimiz pazara doğru gidiyoruz, diğerleri de az sonra geliyor. Ben ikişer sol’den iki magnet ve üçer sol’den iki çift Peru bebekli küpe alıyorum. Heybeler var, 15 sol ama ben çok da beğenmedim. Gideceğimiz yerlerde bakmaya devam edeceğiz mecburen. Snowball da yok.. Dönüşte bira alıp otelde içelim diyoruz. Depozitolu 650 ml.’lik şişeler var ama depozit ödeyip alamıyorsunuz, ille de şişe getirmeliymişsiniz. Bu şişe getir bira götür döngüsüne ilk giriş nasıl oluyor, evde mi yapıyorlar ilk şişeyi anlamadım ki… 🙂 Neyse, 330 ml’liklerden ikişer tane alalım bari çaktırmadan… Bir de 2.5 litrelik suyla mor mısır cipsi alıyoruz. Biralar ve cips bitince de uyku zamanı gelmiş demek ki…

*İnkalar Hakkında: And Dağları’nın yüksek vadilerinde 12-16. yüzyıllar arasında büyük bir imparatorluk kurmuşlar ve kelime anlamı da “dört bucağı birleştiren”miş. İspanyol istilasına kadar 10 milyona yakın nüfuslarıyla bugünkü Bolivya, Peru, Ekvador, Arjantin ve Şili’nin büyük bölümüne yayılmışlar… Kendilerinden önceki Naskalar ile Titikaka Gölü çevresinde kurulmuş olan ve dev bloklarla oluşturulan taş yapılarla tanınan Tivanaku ve Variler’den çok etkilenmişler. Hakim oldukları geniş toprakları 40 bin kilometreyi bulan ve “Göbek Bağı” adını verdikleri bir yol ağı ile kutsal kentleri Cusco’ya bağlamışlar. Milyonlarca kişilik nüfusu, o dönemin şartlarında teker teker ve özenle saymayı başarmışlar, böylece halkın sadece kutsal devlet için çalışmasını sağlamışlar. Elde ettikleri her tür ürünü titizlikle kayda geçirip depoladılar ve adil bir şekilde dağıtmışlar. Üstelik bütün bunları bir alfabeleri bile yokken yapmışlar. Peki bu büyük uygarlık nasıl yok olmuş? 1525’de Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethettikten sonra Asya, Afrika ve Avrupa’da Osmanlı sancağını dalgalandırma görevini Kanuni’ye devretmiştir. Aynı yıllarda Avrupalılar da yeni sömürgeler bulmak için bu topraklara gelmiş ve beraberlerinde çiçek ve virüslerden bulaşan ölümcül hastalıkları da buraya taşımışlar, bunlarla ilk kez karşılaşan, bu nedenle hiç bağışıklık geliştirmemiş yerliler kırılmaya başlar… 1527’de Kral Huayna Capac da bulaşıcı hastalıklardan ölünce imparatorluk zayıflamaya başlar… Buna bir de Cusco’daki Huascar ile kuzeydeki ordunun başında bulunan Atahuallpa arasında taht kavgası eklenir, bu kavgayı kazanan Atahuallpa başkente gelerek tahta çıkar. Kolomb’un gelişi sırasında 70 milyon olduğu tahmin edilen yerli nüfusun iki yüz yıl içinde %95 azalarak 3-4 milyon kişi kaldığı rivayet ediliyor. Bu ölümlerin baş nedeni de yerlilerin eski kıtadan gelen mikroplara karşı ne bağışıklıkları ne de genetik dirençleri olması.. İşin daha garibi gelen bir düzine bulaşıcı mikroba karşılık, Amerika kıtasından Avrupa’ya tek bir ölümcül virüs gitmemiş… 16 Kasım 1532’de İnkaların kutsal başkenti Cusco yakınlarında Cajamarka’da İspanyollar’ın istilacı generali Pizzaro ile İnkalar’ın efsanevi kralı Atahuallpa arasındaki savaş dünya tarihindeki en trajik, en ilginç savaşlardan biridir. İspanya Kralı I. Carlos adına bu yeni kıtayı fethe gelen ve okuma yazma bile bilmeyen General Fransisco Pizzaro, birkaç küçük top, bir düzine çakaralmaz tüfek ve topu topu 168 kişiden oluşan küçük bir birlikle binlerce kilometre yol katedip İnkalarla savaşacağı meydana geldiğinde kendisine en yakın İspanyol birliği tam 1500 km. kuzeydeki Panama açıklarındaydı… İnka Kralı Atahuallpa ise gücünü ispat etmiş 80 bin kişilik orduya sahipti. Pizzaro’nun askerleri meydana 5 km. kala 80 bin kişilik orduyu görünce panikler… Pizzaro onları yüreklendirmek için sadece 40 bin kişi olduklarını söyler, nasıl bir cesaretlendirme ise… 🙂 Ertesi gün İnka ordusundan bir temsilci gelir, Pizzaro ona “Hükümdarınız ne zaman, nasıl ve ne şekilde isterse buraya gelsin, onu dost olarak karşılayacağız ve kardeş gibi sarılacağız” der. Elçi gittiğinde de bir tuzak kurarak adamlarını gizli yerlere yerleştirir. Atahuallpa Avrupa’nın savaş taktik ve malzemelerinden habersiz davete uyarak ordusunu meydanda bırakarak iki bin kişiyle kasabanın yolunu tutar. Sekiz kişinin taşıdığı altın ve gümüş süslemelerle dolu bir tahterevan üstünde, başında som altından tacı (taptıkları güneşin teri olarak bildikleri için altın kutsaldır, ekonomik değerinden ise haberleri bile yoktur…), boynunda kocaman zümrüt gerdanlığı vardır. Belli bir mesafede durduğunda, Pizzaro Katolik kilisesi adına orada bulunan rahibi Krala gönderir, rahip bir rehber aracılığı ile krala “Tanrı ve İspanya Kralı I. Carlos adına, Hazreti İsa’mızın yasasına uymaya ve Majesteleri İspanya Kralı’nın hizmetine girmeye davet ediyorum” diyerek İncil’i uzatır. Kral eline tutuşturulan İncil’i bakmadan yere fırlatır, rahip Pizzaro’ya o da askerlere saldırı emrini verir. Gizlendikleri yerden çıkan askerler top ve tüfekleriyle hazırlıksız ve bu silahları ilk kez gören İnka askerlerine ateş açarlar. Vurulup ölenler yerlere yığılırken diğerleri korku ve panikle birbirlerini ezerek sağa sola koşmaktadır… Toplardan çıkan ses ve ateşten ölenleri görenler tanrıların kendilerini cezalandırdığını düşünür ve secdeye kapanırlar, İspanyollar da hepsini kılıçtan geçirip Atahuallpa’yı esir alır… Onu esir alarak hem ordusunu etkisiz hale getirir hem de serbest bırakmak için sürekli fide isteyerek 20 ton altın ve gümüş aldığı ve tabi ki serbest bırakmadığı rivayet edilir… Sonraki İnka kralları halkı istilacılardan kurtarmak ve Cusco’yu geri almak için dört kez savaş açarlar ama yüzlerce katı asker sayılarına rağmen başarılı olamazlar. 1572’de son kral Tupac Amaro esir edilip kafası kesildiğinde Amerika kıtasının tarihteki en büyük imparatorluğu tarihe gömülmüştür.

21.02.2012 Salı (Üçüncü Gün – Lima – Cusco):
Sabah erkenden dünkü menünün değişmediği kahvaltımızı edip ardından havaalanına gidiyoruz. Check-in sırasında diğer üçlünün e-biletlerine pasaport numaraları girilmemiş, onlar Peru Airlines ofisine giderek altışar sol karşılığı bilgileri tamamlatıyorlar. Martha’ya da 90 sol bahşiş veriyoruz aramızda toplayıp… Cusco uçağımız 10:10’da havalanıyor. Bir saatlik uçuş sonrası Machu-Picchu’ya gitmek için önemli bir durak olan Cusco’ya varıyoruz.
 


Cusco, deniz seviyesinden 3,500 metre yükseklikte bir şehir. Uçak, havaalanına doğru inişe geçerken yapılan anonslarla ilgili “Sayın yolcularımız, uçağımız Cusco havaalanına inmek üzere çıkışa geçmiştir, lütfen kemerlerinizi bağlayınız” esprileri yapılıyormuş… Axel bizi havaalanında karşılıyor. Minibüsle merkez meydanın güzel bir köşesinde 400 yıldır dikilen otelimiz Royal Inca’ya gidiyoruz ve yerleşip biraz dinleniyoruz. Saat 14:00’de Cusco’yu gezmek üzere ineceğiz. O saate kadar bu bölgede otellerde ücretsiz ve self servis verilen coco çayı eşliğinde Türkiye ile görüşüyoruz. İlk bağlantıda minik danam uyuyormuş, Ayçin’le konuşuyoruz ve kapatıyoruz. Bir süre sonra Ayçin telefonumu çaldırıyor. Tabi onun çaldırdığını ancak tahmin edebiliyorum çünkü burada arayan numara tamamen farklı görünüyor, ben aradığımda da (başına sonuna abuk subuk bir sürü sayı ve karakter ekleyerek) benim numaram değişik çıkıyor tabi…Tekrar açıyorum Skype’yi ve Tosun Paşam karşımda arz-ı endam ediyor. Çok özlemişim çoook… Saat 14:00’de aşağı inerek grupla, Axel’le ve buradaki rehberimiz Katherina ile buluşuyoruz. Önce uzun uzun katedrali geziyoruz. Oradan Inca’ların saray olarak yaptığı, İspanyolların yıkarak kilise olarak yeniden inşa ettiği tarihi yapıyı inceliyoruz. Ardından da şehrin tepelerindeki Inca’lar zamanında yapılmış kalıntıları görmek üzere dağlara varıyoruz kendimizi. Machu Picchu’ya ön hazırlık olarak görüyoruz bu kısmı… Sacchywoman denilen bölgede çeşitli yerlerde kazılar sonucu bulunmuş kalıntıları gezerken, yerel eşyalar satan kadınlardan alışveriş yapıyor ve lamalarla fotoğraf çektiriyoruz… Sonrasında yine tepede şehre hakim bir yerden insanları kucaklama pozu veren Kurtarıcı İsa’yı da artık kararan havada tavaf edip, saat 19:00 gibi şehir ışıklarını izleyerek aşağı iniyoruz.


Saat 20:00’de yine lobide buluşup tur kapsamında müzikli ve danslı akşam yemeği için hemen 100 metre ilerideki restoranımıza gidiyoruz. Yemekler dün öğlen yediklerimizle hemen hemen aynı… Cevice ise kesinlikle çok daha güzel. Lima’da kullandıkları soğanın tadı çok değişik, burada da her yemekte soğan var ama bizim soğana daha bir benziyor, o nedenle buradaki yemekler çok daha yakın bizim damak tadımıza… Sahnede Peru müziklerinin yanısıra bilinen klasikleri de kendi enstrümanları için düzenleyip çalan hoş bir grup var, zevkle izliyoruz programlarını. Ardından dans ve folklör gösterileri başlıyor. Yerel giysili kadın ve erkekler kendi danslarından güzel örnekler veriyorlar. Arada modern giysilerle tango ve başka modern dans gösterileri sırayla sahne alarak sergiliyorlar. İki kız ve iki erkeğin hızlı bir yerel dans için sahneye çıktığı sırada, kızlardan biri hızını alamayıp sahnenin bize göre sağ kenarında yere kapaklanıyor. Kafasını sütuna vurmaktan son anda sıyırsa da oldukça kötü düşüyor. Partneri dansı bırakıp yardımına koşuyor. Diğer çift ise bozmadan sürdürmeye çalışıyor gösteriyi… Yemeklerin yanında içki yine ekstra… Şafak’la birlikte 50 sol’e bir şişe kırmızı Şili şarabı seçiyoruz. Çok beğeniyoruz. İlerleyen dakikalarda demin birisi kapaklanan dörtlü grup tekrar çıkıp özellikle kızların popolarını nasıl kıvırabildiklerini gösteren bir gösteri-oyun oynuyorlar… Önce kızların popolarına kısa, kalın ama zor tutuşan bir kağıt kuyruk bağlıyorlar… Onlar popolarını kıvıra kıvıra kaçarken erkekler de ellerinde yanan bir çift mumla kuyruğu tutuşturmaya çalışıyor. Tabi ki başaramıyorlar… Hatta kızlar öyle kıvırıyor ki mumlar bile sönüyor rüzgarından… Sonra roller değişiyor, erkekler o kadar kıvıramadığı için kızlardan biri başarıyor tutuşturmayı. Ardından da seyircilerin arasına giriyorlar ve başta düşen kız başka masadan bir adamı diğeri de beni kaldırıyor.. Daha doğrusu kaldırmak için kolumdan çekiyor, ben kalkmamak için onu çekiyorum.. Elimde fotoğraf makinesi var ve çekim yapıyorum diyorum, o makineyi alıp masaya koyuyor.. Masadakiler de itmeye başlayınca mecburen kalkıyorum… Kızın poposundaki kuyruğu yakmaya imkan yok tabi, rodeodaki sığır gibi bir o yana kıvırıyor kıçını bir bu yana… Sonra da sıra bana geliyor, benim popoma bağlıyorlar kağıttan kuyruğu.. Ben onun gibi hem koşup hem kıvıramıyorum ki.. Çifte atan at gibi popomu dışarı atıp koşmaya çalışırken yakalanmak üzere olduğumu hissedince bu sefer çekebildiğim kadar içeriye çekiyorum ve kaçmaya devam… Neyse ki ateş düştüğü yeri yakmadan bitiyor gösterimiz… Program bittikten sonra sahne boşalıyor. Yanımızdaki iki uzun masada Kanada’lı kalabalık bir grup var… Onların da bizim de masamızda ülkelerimizin bayrakları var… Gruptan birisi gelip bize sevgilerini sunuyor ve karşılıklı milli marşlarımızı söylemeyi öneriyor, ne alakaysa… Bizimkiler de dünden hazırmış bu işe.. Kalkıp sahnenin önüne diziliyorlar.. Bari Dağ Başını Duman Almış’ı söyleyelim falan diyorum, bilirler bizim marşı diyorlar, Allahım şaka gibiyiz. O arada Şafak davudi bas bariton ve akortsuz sesiyle, en yüksek perdeden girmesin mi: ”KORKMAAAAAAAA….” Diğerleri de ona uyup başlamasın mı? Ben söylemiyorum ve dikiliyorum yanlarında ama Kanadalı bizim bayrağı elime tutuşturup salla diye işaret ediyor, tam sarhoş muhabbeti… Neyse, marş ve işkence bitiyor ve masamıza geçiyoruz, onların marşını masada dinliyoruz… Sonra onlar başka bir marşa başlıyor biz fırsattan istifade onları sarhoş-marşmelov bırakıp otelimize yürüyoruz. Yarın sabah çok erken kalkıp Machu-Picchu’ya gideceğiz.

22.02.2012 Çarşamba (Dördüncü Gün – Machu-Picchu):
Sabah 03:00’de kalkıp hazırlanıyoruz. 04:00’de hareket edilecek, o zamana kadar yine wirofon’dan evi arıyorum. Ayçin alışverişe çıkmış, annesi ile konuşuyoruz, oğluşum da uyuyormuş… Meltem’le konuşuyoruz, Şafak Ayşe Teyze’yle de konuşuyor. Kahvaltılarımızı kumanya şeklinde alıp Axel’le birlikte minibüsümüze biniyoruz. Gecenin karanlığında iki saatlik yolculuğumuz sırasında Axel ve şöförün sohbeti hiç aralıksız devam ediyor. Saat 06:00 sularında Machu-Picchu trenine bineceğimiz Ollantaytamba’ya geliyoruz. Tren saatine kadar ortalıkta dolaşıp sabahın bu saatinde doğal olarak bomboş olan Pazar yerini görüyoruz. Trenimiz 06:40’da hareket ediyor. 104 kilometrelik demiryolu serüveninin ardından otobüsle devam edilecek. Kumanyalarımızdaki sandviç ve meyve sularıyla kahvaltı edip muzları da sonraya bırakıyoruz. Trendeki ikram servisinde çok güzel bir de kahve içiyoruz. Ve sekizi biraz geçe Aqua Celiantes’teyiz.


Ollantaytamba’da kalan Axel’in ayarladığı rehberin bizi karşılaması gerekiyor. Tren boşalıyor ve çıkışta ellerinde karşılama tabelaları olan bir sürü rehber var, hepsini teker teker inceliyoruz, tanıdık bir yazıyla karşılaşamıyoruz. Elinde kağıt gördüğümüz herkese hamle yapıp yazıyı okuyoruz ama Ejder, Axel, Turkish ya da genellikle olduğu gibi “Amerika Güney” şeklinde bir şey göremiyoruz. Sürekli yağan yağmur hızını iyice artırıyor. Herkesi birileri karşılıyor, bir biz miyiz perişan Machu-Picchu yollarında…


Bekleyiş yarım saati geçiyor ve E. Bey Axel’i aramaya ikna oluyor. Ama ulaşamıyor. Oradaki bir rehbere rica edip onun telefonundan arıyoruz, yine ulaşamıyoruz. Elimiz kolumuz bağlı, hiçbir şey gelmiyor elimizden. İstanbul’u, Ejder Tur’u arayalım diyoruz. Türkiye’de saat öğleden sonra 3-4 falan… Ama o panikle hepimiz gece olduğunu sanıyoruz. Yine de araması için bastırıyoruz ama E. Bey tırsıyor. Sonunda ikna olup arıyor ve durumu bildiriyor. 15 dakika sonra genç bir çocuk yanımıza doğru gelip “Axel?” diyor. Hemen kulbundan yakalıyoruz çocuğu. Ama sonrasında Axel’in de Ejder Tur yetkililerinin de söylediğine göre o zaten oradaymış da tesadüfen bizim telefonumuzdan sonra hamle yapmak gelmiş aklına… Yersen rafta dolma var demezsin de ne dersin…


Neyse, bir saatlik gecikmeyle otobüslere biniyoruz. Ki rehberimizin otobüs bileti bile hazır değil, nasıl beklemekse o, gidip kendisi için bilet alıp geliyor bir de… Otobüs sarıyor Ant Dağlarının dar ve yokuş yollarına, kıvrıla kıvrıla tırmanıyoruz. Otobüse bindiğimiz yerde delice akan çamur rengi nehir bir sağımızda kalıyor, bir solumuzda… Tepeye varıyoruz ama Machu-Picchu’dan hala bir iz görünmüyor. Zaten Machu-Picchu’nun %60’ı orijinal şekliyle bulunabilmişse başlıca nedeni ulaşılmasının, bulunmasının hatta görünmesinin bunca zor olması… Çünkü İspanyol sömürgeciler bulabildikleri tüm medeniyetleri yerle bir edip kendi yere batası kültürlerini sil baştan oturtmuşlar…


Bilet kontrolünün ardından girdiğimiz iç kısımda önce pasaportlarımıza Machu-Picchu’nun 100. yıl damgasını basıyoruz. Köşeyi dönünce de bugüne kadar yüzlerce fotoğrafından aşina olduğumuz muhteşem görüntüler karşımızda arz-ı endam etmeye başlıyor. Her şey muhteşem… Ama önemli bir, hatta iki sorunumuz var, sabahtan beri dinmeyen yağmur ve burada karşımıza çıkan sis… Onların izin verdiği ölçüde ve rehberimizin eşliğinde baştan sona geziyoruz, yüzlerce dumanlı ve ıslak fotoğraf çekiyoruz.


Gezinin sonunda verilen yarım saatlik serbest zamanda da en tepeye kadar çıkıyoruz Şafak’la.. Sonra girişte buluşup yeniden otobüsle Aqua Celiantes’e geliyoruz. Tura dahil öğle yemeği için garip bir pizacıya götürüyor bizi enteresan rehber… Ben buraya özgü bir balık, Şafak da Peru usulü et söylüyor. Ama her şey öyle ağır işliyor ki yemekler bir saatten önce gelmez… Öncesinde çorba içelim bari diyoruz, çorba bir saatte geliyor ancak… Ekmek yok, birini ekmek almaya gönderiyorlar.. A. Bey’in eşi A. Hanım pizacıya bi fırça bi fırça yöntemiyle piza hamurundan ekmek yaptırıyor. Sonunda yemekler geliyor ve Şafak’la yarı yarıya değişerek yiyoruz. Yemek sonrası pizadan bozma ekmekler için A. Hanım’dan ekstra 5 sol talep ediyorlar doğal olarak. Bir kavga, bir pazarlık, sonuç ne oldu bilmiyorum… 🙂

Dönüş trenimiz 14:30’da, Ollantambo’da minibüsümüzü buluyoruz ama trafikten tren istasyonundaki daracık yolda sıkışıp kalıyoruz. Biz yürüyerek pazar yerine gidelim, orayı gezelim, hemen yanındaki meydanda buluşalım diye anlaşıyoruz. Pazarda tişört, bere, örtüler vs. rengarenk tezgahlar dolu… Alışveriş sonrası minibüse biniyoruz, yorgun argın saat 19:00’da Cusco’dayız. Yarın sabahki çıkış saatini falan konuştuktan sonra Şafak’la çıkıyoruz. Otelin karşısındaki merkezi dükkanlarda tişörtler için 35 sol’den açıyorlar kapıyı… Meydandan uzak bir pasaj buluyoruz ama satılan mallar çok dandik… Uzakta bir pasaj daha görüyoruz ve oradaki bir dükkanda beğendiğim tişörtlerden görüyorum. XL için 18, S için 13 sol diyor. Pazarlık pazarlık 8 USD’ye veriyor ki 21 sol civarında… Çapraz çizgili klasik Peru formalarına bakıyorum, 40-60 sol arasında… Almayacağım ama ben almadıkça adam iniyor. 15 sol’e de bir forma alıyorum. Başlık için 25 sol diyor. Diğerlerini alıp çıkıyoruz, ikinci üçüncü kez pasajın kapısından çevirip 6 sol’e de onu veriyor… Koşarak uzaklaşıyoruz yoksa bütün dükkanı satacak bu adam ve şişman eşi… Otele gidip kartlarımızdaki fotoğrafları bilgisayara yükleyip uyuyoruz.

*Machu-Picchu Hakkında: Gençlik Dağı anlamına gelen Machu-Picchu, Urubamba Vadisi’nin yamaçlarında, 2,430 metre yüksekliğindeki bir tepede kurulmuş. 1450 yılında Kral Pachacuti zamanında yapına başlanan kent 1493 yılında tamamlanmış. İspanyol işgalinde şehirlerini birer birer kaybeden İnka liderleri 1536 yılında az sayıda insanla birlikte buraya yerleşip ülkeyi 30 yıl boyunca buradan idare etmişler… Yerliler 16. yüzyılda işgalci İspanyollar’dan korunmak amacıyla kullanmışlar… Saklı Kent olarak da bilinen bu yapı, İnkalar tarafından işgale direnmenin sembolü olarak kabul edilir. Şehrin yapılış amacı kesin bilinmemekle birlikte, Güneş Tanrısı İnti’ye daha yakın olabilmek için bu kadar yükseğe bir şehir inşa edildiği gibi bazı rivayetler var. İşgalci İspanyollar bir efsane olarak duydukları bu şehri bulmak için çok uğraşmışlar ama neyse ki başarılı olamamışlar… Şehir 50 yılda ve binlerce işçi tarafından inşa edilmiş ama güneşin çocukları burada ancak yüz yıl kadar yaşarlar… Son Seçkin İnkalı’nın ölümüyle şehir hala tam olarak bilinmeyen bir nedenle büyük bir sessizliğe gömülür. Yıllar, yüzyıllar geçer, şehrin üstü And Dağları’nın zirvelerinde yavaşça ve sabırla gelişen orman tarafından sessizce örtülür ve yüzyıllar süren bir yer altı uykusuna yatar… 1911 yılında bölgeye gelen Amerika’lı tarihçi Profesör Bingham, İnkalar’ın İspanyollar’a karşı son savaşlarını verdikleri Vilcabamba kentini ararken, 9 yaşındaki küçücük bir çocuğun yardımıyla Machu-Picchu’yu bulur. Buluşun büyüklüğünün farkındadır ama şehrin üstündeki 400 yıllık bitki ve orman oluşumunu temizleyecek malzeme ve insan gücüne sahip olmadığı için fotoğraflarını çekip ABD’ye geri döner. Ertesi yıl tam teçhizat ve çok sayıda işçiyle geri gelerek şehri ortaya çıkartır. Machu-Picchu 1983’te UNESCO tarafından “Dünya Mirası” kapsamına alınır ve çevre düzenlemesi yapılarak ziyarete açılır.

23.02.2012 Perşembe (Beşinci Gün – Cusco – Puno): Sabah 06:00’da yola çıkacağız… Zaten dört bile olmadan bu sabahki Machu-Picchu yolcularının gürültüsüne uyanıyoruz. Yine Türkiye araması ve Uras’ın fon müziği eşliğinde Ayçin’le konuşuyoruz. Ardından televizyonda Boca Juniors’un maçına takılıyoruz ve 05:00’de kahvaltıdayız. Peynir, salam, yağ, reçel, omlet (biz onu bekleyemiyoruz), meyve ve tropik meyve suları var menüde… 6:15’de minibüsümüz, 7:30’da da Puno otobüsümüz hareket ediyor. 3400 metre yükseklikteki Cusco’dan Ant Dağlarına ine çıka, yolumuzun üstündeki belirlenmiş yerleri geze geze 400 kilometrelik yolu 10 saatte gideceğiz ve 17:00’de 3810 metre yüksekikteki Puno’da olacağız. Bu bölgelerdeki geziler ve öğle yemeği de bu ilginç yolculuğa dahil…


İlk molayı Andahuaylilles’de veriyoruz. Burası 3093 metre yükseklikte ve burada eski ve özellikle içi çok güzel bir kilise geziyoruz. Sonraki molamız 3450 metredeki Raqhchi’de ve burada pek önemli bir şey yok, öylesine bir şehircik… Ardından 3540 metredeki Sicuani’de, bir yol üstü restoran olmasına ve açık büfe sunmasına karşın oldukça lezzetli yemeklerle karşılaştığımız bir yerde yemek yiyoruz. Sonraki molamız bu rotanın en yüksek noktası olan 4335 metredeki La Raya’da.. Burada tezgahlarda satış yapan köylüler ve yükseklikle ilgili tabelalardan başka bir şey yok zaten… Bu özellikleri ile hafızalarımızda ve fotoğraflarımızda gereken yerlere kaydediliyorlar… Sonra da 3900 metredeki Pucara’da Incalar’dan kalmış bazı kalıntıları geziyoruz.



Nihayet bunca aşamadan sonra varılan Puno görmeler ister… Tam bir gecekondu cenneti.. Biri gelmiş binayı zart dikmiş, öbürü çaprazına zurt dikmiş… Ne yolu yol, ne gölü göl…… diyeceğim ama diyemiyorum.. Dünyanın taşımacılık yapılabilecek kadar büyük ve derin en yüksek gölü Titikaka’nın kıyısında bu gecekondu-kent (Titikaka Gölü’nün deniz seviyesinden yüksekliği 3810 metre, 194 km uzunluğa ve 65 km genişliği var)… Otelimiz Qalasaya bu şehre göre oldukça lüks… Yerleşip 15-20 dakika sonra şehri gezmeye çıkmak üzere sözleşiyoruz. Buluşuyoruz ama Axel yok, resepsiyon görevlisi yukarıda bizi beklediğini söylüyor. En üst kattaki bara telefon açıp Axel’i soruyoruz, bizi yukarı çağırıyorlar, hoş geldiniz içkisi ikram etmek üzere… Çabucak içip çıkalım bari diyoruz ama bu coğrafyada “çabuk” kelimesinin bir karşılığı yok ne yazık ki… İlk gün İnca Royal otelinde de ikram edilen ve üzümden elde edilen alkole limon, yumurta akı ve şekerden oluşan Pisco* (pisco sour da deniyor, ya da pisco şurubu yoksa rom ve brandy’den yapılıp pisco rom veya pisco brandy de deniyor) ikram ediyorlar. Yumurta akından dolayı bazı arkadaşlarımız içmese de biz buz gibi içkiyi güzelce içiyoruz. *Pisco Sour tarifi: – 3 ölçek üzümden elde edilen Pisco şurubu – 1 ölçek limon suyu – 1 ölçek şeker – 1 yumurta beyazı – Bolca buz – Tarçın veya Angostura (Ohom, Venezuela’nin meshuur bir bitkisi:) Yapılışı ise çok basit: Yukaridakileri bir blender’a atip karistiriyoruz, en son azıcık da tarçın serpip, içiyoruz!!!


Bu arada içkiler gelecek, içilecek, çıkılacak diye zaman geçerken A. Hanım ipleri koparmış, sağolsun ipleri biraz ince zaten, sıkça kopuyor.. 🙂 Barmene mi, barmaide mi yoksa A. Bey’e mi bağırıyor bilmiyoruz ama bayağı bir gürültü eşliğinde biz gelemeyelim diyorlar. Biz çıkıyoruz dışarı… Hemen otelin altındaki cadde şehrin en hareketli ve kararmaya yüz tutan havada bile capcanlı yeri… Oradan önce her zamanki gibi kilise manzaralı meydana ya da meydan manzaralı kiliseye (bir başka deyişle katedrale, şehrin en büyük kilisesine) uzaktan bakıyoruz. Buradaki çocuklar kendilerine kar spreylerinden bir eğlence bulmuşlar, gruplar halinde dolaşıp tanıdık tanımadık demeden birbirlerini beyaza boyuyorlar.. Ama yabancılara ve büyüklere pek dokunmuyorlar. Biz otele dönüyoruz… Sabah öğrendiğimize göre A. Hanım’ın tansiyonu düşmüş, otelden tuz istemişler.. Önce bir tuzluk gelmiş, daha çok demişler, bir tuzluk daha gelmiş, yetmez demişler… Onun üzerine açılmamış paket gelmiş ve onun için de 5 sol istemişler, o zaman da kıyamet kopmuş.. E hem ekstra taleplerde bulunuyorsun hem de ekstra ödemek istemiyorsun, imarethane değil ticarethane buralar ama gülüyoruz biz de… Sonrasında onlar da bizim arkamızdan çıkıp kötü bir vejeteryan piza yemişler…

24.02.2012 Cuma (Altıncı Gün – Puno-Copacabana):
Kalkış 06:00 ama üçte uyanıyorum…Ayçin ve Uras’la konuşuyoruz, maillerle oyalanıyorum, altıyı bulunca da kahvaltı için 10. kata çıkıyorum. Omlet,peynir, salam, yeşil ve siyah zeytin, meyve ve meyve suları, oldukça zengin bir kahvaltı… Eşyaları yeni gelen Hyundai minibüse yüklüyoruz ve Titikaka kıyılarını takiben Bolivya sınırına doğru yola çıkıyoruz. 1.5-2 saat sonra Titikaka’yı yukarıdan gören bir yerde mola veriyoruz. Fotoğraflardan sonra küçük kasaba gibi bir yerin meydanında kahvaltı için eski asker kaskları kadar tabaklarda içinde 3-4 kişilik bir aileyi iki öğün doyuracak kadar malzeme olan çorbalara yumulan yerlileri izleyip, fotoğraflayıp çorbaları boğazlarına diziyoruz.



Buradan sonra sınıra kadar durmadan gidiyoruz. Sınır bir alem… Biz çıkış için Peru tarafındaki ofise gidiyoruz. Araçtaki tüm eşya inip el arabalarına yükleniyor. Bizim aracımız zaten geri dönecek ve araç değiştireceğiz ama geçecekler için de aynı uygulama yapılıyor. Yürüyerek aradaki zincirli kısmı geçip Bolivya tarafında form doldurup giriş damgalarımızı vurduruyoruz. O arada bir başka minibüse yüklenmiş eşyalarımız. Bizi de alan minibüs 8 km. uzaklıktaki Copacabana Rosario otele götürüyor bizi… Otelin göl manzarası muhteşem… Odalar yerel otantik objelerle süslenmiş. Banyosunun göle bakan kısmı da cam. Tuvalet ise ayrıca yan bölümde..


Biraz sonra lobide buluşup Titikaka Gölündeki tekne gezisi için göl kenarına iniyoruz. Bir buçuk saatlik keyifli bir gezinti sonunda Sol Island (Güneş Adası) kıyılarına varıyoruz. Burası Inka uygarlığının temellerinin atıldığı yermiş. Tekneden iner inmez dandik bir restoran çakmasına sokuyor bizi Axel. Tura dahil olup olmadığını bile anlayamıyoruz. Aslında bu akşam için Copacabana’da yerel tatları tadabileceğimiz bir akşam yemeği var program çıktılarında… Axel buradaki yemeğin o akşam yemeğinin yerine olacağını söyleyince hepimiz itiraz ediyoruz. Zaten henüz aç da değiliz.. Üstelik çok kötü bir yer… Restoranın 20 metre dışındaki tuvaletini kullanıp ardından tepeye doğru yürüyüşe başlıyoruz. Zaten Titikaka Gölü deniz seviyesinden 3810 metre yüksekte, bir de üstüne bu tırmanış hepimizi nefes nefese bırakıyor. A. Hanım hariç, o aşağıda bizi bekliyor. Çeşitli açı ve yüksekliklerden gölün ve ada manzaraları çekip inişe başlıyoruz. Üç çeşmeden su akan ve Inkalar’ca kutsal olduğuna inanılan, üçünden de su içince dileklerin gerçekleşeceği geyiği çevrilen The Inca Fontain’den su içiyoruz. Üç çeşme yılan, akbaba ve puma’yı temsil ediyormuş.


Dönüş için tekneye binmeden önce Titikaka’ya ayaklarımızı sokuyoruz. Aslında girmek istiyoruz ama dışarısı bayağı serin… Tekneye binerken tuvaletini kullanıp yemek yemediğimiz restoran sahibi bize doğru koşuyor, “Bende yemediniz de niye benim oraya çıkardınız?” diyecek galiba… 🙂 Dönüş yolu uzadıkça uzuyor. Sonunda Copacabana’ya varıyoruz ve gezmeye başlıyoruz… Meydandaki San Fransiscan kilisesine giderken bir yandan da akşamki yemek için restoran bakıyoruz. Bugün çocukların karnavalı olduğunu söylemişlerdi ve bu saatlerde başlaması lazım.. Uzaktan müzik sesiyle karışık çocuk cıvıltıları gelince biz de sesin kaynağına doğru hareketleniyoruz.


Rengarenk giyinmiş bir sürü şirin ve şirine müziğe uyarak döne döne dans ediyorlar. Video ve fotoğraf çekmeye doyamıyoruz… Biraz sonra da yürüyüşe başlıyorlar ve az önce gezdiğimiz San Fransiscan Kilisesinin olduğu meydana doğru kalabalıkla birlikte biz de yol alıyoruz. Meydana gelince artık ayrılıyoruz ve göle dik caddelerden birinde bir restoran beğeniyoruz. Burada Titikaka Alabalığı (La Truth) yiyoruz ve gerçekten çoook beğeniyoruz. Otele dönerken de büyüklerinden bir bira ve mısır çerezi alıp muhteşem göl manzaralı odamızda içiyoruz ama ne yazık ki göl zifiri karanlıkta kayıp durumda… 🙂

*Bolivya Hakkında: Bolivya’yı diğer Güney ve Orta Amerika ülkelerinden ayıran en önemli özelliği nüfusunun büyük çoğunluğunu, 10 milyonluk nüfusun 8 milyonunu yerlilerin oluşturması… Geri kalan az bir grup ise “Cholos” diye bilinen beyazların dedeleri ile yerlilerin melezi… Yerli nüfusu oluşturanların başında Aymaralar geliyor. Daha az olmakla birlikte Keçualar, Amarindolar, Guaraniler ve diğer etnik gruplar da var. Ülke coğrafyasının önemli bir kısmı And Dağları’nın yükseklerindeki düzlüklerden oluşuyor. 7000 metreye varan İlkampane Dağının eteklerindeki 4000 ile 5000 metre yüksekliğindeki Altiplano Platosu lama çobanlığı yapan Aymaralar için biçilmiş kaftan… Ülkenin güneydoğusundan bol miktarda petrol ve doğal gaz çıkıyor ve bir boru hattıyla Brezilya’ya gönderiliyor. Ülkenin ortasından kuzey güney yönünde uzanan And Dağları’nın doğusunda kalan kısım alçak basınç ve bol yağış sayesinde sıcak bir tropikal iklim özelliği gösterirken, dağlık ve yüksekte kalmış kurak platolar ise bir damla suya hasret kalırken dünyanın en kurak bölgesi olarak tanınıyor. Kuzey ve doğu kesimleri, özellikle Brezilya sınırına yakın bölgeler yarı tropik iklim özelliği ile alçak vadiler ve yemyeşil bitki örtüsüyle kaplı… Ulaşılması zor bir ormanlık bölge olduğu için Ernesto Che Guevara, altmışlı yıllarda yakalanmadan önce bu bölgede saklanmış… Tüm kıtada okuma yazma oranının ve milli gelirin en düşük olduğu Bolivya’da ekonomi hala madenciliğe dayanıyor. 1531’de İnkalar’ı yenen İspanyollar Bolivya’nın tamamını ele geçirmişler… Deniz seviyesinden çok yüksek ve pek verimli olmayan coğrafyasıyla ilgi çekmeyen Bolivya, daha sonra zengin gümüş yataklarının bulunduğu Cerro Rico’nun (Gümüş Dağı) keşfiyle İspanyollar’ın gözbebeği haline gelir… İspanyollar gümüş, kalay ve bakır gibi önemli madenleri yıllarca yerel halkı köle gibi çalıştırarak ülkelerine göndermişler… Köle düzeninde maden çıkaran insanlar koka bitkisi çiğneyerek dayanmaya çalışmışlar, genç yaşta ölmek kaderleri olmuş ve anneler çocukları onların elinde köle olmasın diye öldürmeyi bile göze almışlar… İspanyollar gittiğinde arkalarında 8 milyon ölü ve binlerce yoksul yerli bırakırlar… Bolivya İspanyollar’dan ancak 300 yıl sonra 1825’te Venezüella’lı efsanevi devrimci General Simon Bolivar sayesinde kurtulur. O zamanlar Yüksek Peru olarak bilinen bu bölgede General Jose de Sucre önderliğindeki halk, Bolivar’a minnet borcunu ödemek için yeni kurdukları ülkenin adını Bolivya, para birimini de Bolivyanos olarak değiştirir. İdari başkent olan ve dünyanın en yüksek başkenti özelliğine sahip La Paz’ın anlamı barış olmasına karşın bağımsızlıktan sonra da barış yüzü görmez… 1825’den 1935’e kadar doğuda Brezilya, güneyde Paraguay ve Arjantin, güneybatıda Şili ve batıda Peru’yla, yani tüm komşularıyla yıllarca savaşan Bolivya, 1825’deki sınırlarının yarısını ve en önemlisi de Pasifik kıyısını Şili’ye kaptırır.

25.02.2012 Cumartesi (Yedinci Gün – Copacabana – La Paz):
Canhıraş bir telefon sesiyle uyanıyoruz, telefondaki ses anlamadığım bir şeyler söylüyor. Saat 5:35, oysa ki 6:30’da kalkacaktık. Neyse, uyanmışken hazırlanıp internete girelim diyoruz ve 5-10 dakika sonra aşağıya inince Axel bombayı patlatıyor. Yürüyerek girdiğimiz bu garip ülkede saatler Peru’ya göre bir saat ileriymiş ve bize söylemeyi unutmuşlar… Hatta sonradan öğrendiğimize göre yemekten sonra alışverişe çıkan A. Bey’ler bir dükkanda beğendikleri bebeği, dönüşte alalım bahanesi ile bırakıp daha iyisini aramayı planlarken, satıcı ile saat konusunda anlaşmaya çalışmışlar ve adamı saatinin yanlış olduğuna ikna edip bir saat geri aldırmışlar. Kahvaltıda daha önceki menülerden farklı bir şey yok… Kahvaltı sonrası bu kez Chevrolet minibüse yerleşiyoruz. La Paz’a 3.5 saat yolumuz var. Bir saat sonra Tiquca diye bir yerden Titikaka’nın karşı yakasına geçiyoruz. Eşyalarımızı da taşıyan minibüsümüz bizden ayrı olarak sadece ikişer araç taşıyan ilkel bir feribotla geçiyor. Biz ise Karaköy Eminönü arasında çalışan teknelere benzeyen takalarla geçeceğiz. Karşı yakaya geçtiğimizde La Paz’a iki saatlik yolumuz kalmış (110 km).


Öğlen saatlerinde La Paz’a alt tabakanın yaşadığı El Alto’dan giriyoruz şehre. Normalde hep ezenler üst kısımlarda yaşar, dünyanın en yüksek başkenti olan La Paz’da ise garip bir fantezi olsa gerek, en zenginler şehrin en altlarında yaşıyorlar, en alt tabakadan fakirler ise şehrin en yüksek yerlerinde… Yollar, evler, her şey, her yer tek kelime ile rezalet durumda… Yarın Pazar ve burada da festival gibi bir şey olacakmış… Herhalde onun da etkisiyle, trafik her iki yönde de ama özellikle diğer istikamette, yani Down Town’dan El Alto’ya geliş tarafında felaket… Çoğu gelin arabası gibi süslenmiş yüzlerce otobüs, kamyonet ve nispeten az sayıda otomobil çamur ve araç selinde kilometrelerce süren bir kuyruk oluşturmuş durumda…


Sonunda şehrin göbeğindeki otelimiz La Paz Plaza’ya varıyoruz. Resepsiyondan sürpriz bir ses geliyor: “Hoş geldiniz” “Hoş bulduk” diyoruz… “Nasılsınız?” diye devam ediyor… Bir iki kelime değil bayağı bayağı Türkçe konuşuyor şirin Bolivyalı Daniela… “Kankası” Rüya ve geçen seneki erkek arkadaşı öğretmiş.. Saat 12:00 gibi odalara yerleşiyoruz. Axel bir sonraki ve hiç gereksiz durağımız Arica için otobüs bileti alacak, o nedenle 14:30’a kadar serbest zaman var… Şafak’la birlikte otobüsle gelirken gördüğümüz ve otelimizle aynı cadde üzerinde bulunan San Fransiscan kilisesine doğru yürüyoruz. Yol üstünde ülkeye adını veren Simon Bolivar’ın heykelini ve ilginç bulduğumuz her şeyi ve vardığımızda da kiliseyi fotoğraflıyoruz. Kilisenin yan sokağından yukarı doğru bakınca hediyelik eşya satılan dükkanları görünce o tarafa doğru yürüyoruz. Tüm dükkanlara bakıyoruz… Hepsinde aynı şeyler var ve o aynı şeylerin içinde snowball yok… Şafak alpaga yününden atkı alıyor. Satıcı kadınlardan biri snowball için bir yerler tarif ediyor ve oraya gidiyoruz.


Kadının tarif ettiği yeri buluyoruz ama orası hediyeliklerin değil Tahtakale gibi hediyelik dışında her şeyin satıldığı bir bölge… Ben biraz daha yukarılara bakarken Şafak da kilisenin yakınındaki dükkanlara geri gidiyor. Yukarılara çıkan cadde sakatların protesto gösterisi nedeniyle polis tarafından kesilmiş.. Bana bir şeyler soruyor, Türkçe “Yukarılara bakıcam” diyorum, ne anlıyorsa yol veriyor… 🙂 Ben oralarda da hiçbir şey bulamadan otele doğru yürümeye başlıyorum. Cadde üstünde bir gümüşçüde Bolivya’lı kız ve erkek küpe ucu beğeniyorum Ayçin için< 85 Bolivian diyor, 10 USD’ye pazarlık ediyorum ama 20 USD’nin üstünü veremiyor. Otel yakın, gidip Daniela’ya bozduruyorum bu arada “Güvenilir midir?” diye soruyorum, Daniela “Alabilirsin, güvenilir” diyor... Dükkanın kapısında Şafak’ı bekliyorum... Şafak da Meltem’e lamalı bir küpe ve yüzük almış. Dükkana girip küpeyi alıyorum.


Otele dönerek Axel ve buradaki rehberimiz Victor Hugo’yla 🙂 buluşuyoruz. Axel bizden ayrılıyor ve tura başlıyoruz. Yolda otelin hemen altlarında yüzlerce tezgah ve binlerce insanın doldurduğu panayır gibi bir yer görüyoruz. Akşam geliriz diye işaretliyoruz. Ay vadisi Kapadokya’daki Peri Bacaları benzeri doğal şekillerden oluşan bir yer… Şekiller rüzgar, yağmur ve yer altı sularının etkileriyle oluşmuş. Ardından zenginlerin oturduğu bölgelerdeki villaların önünden geçerek, bir iki yerde fotoğraf molası vererek şehri tepelerden kuşbakışı gören Kili Kili (Kartallar) Tepesi’ne çıkıyoruz. Oradan şehri izleyip, fotoğraf ve video çekimleri yapıp Cadılar Pazarı’na gidiyoruz. Orada yerel halkın büyü yapmak için kullandığı her çeşit malzeme var ki içlerinde en revaçta olan da doğmamış lamaların fetusları… Bölgede küçük bir tur atınca tur öncesi geldiğimiz kilisenin altındaki dükkanların devamında olduğumuzu anlıyoruz. Bütün dükkanlara tek tek bakıyorum ama snowball yok yok yok… 10 Boliviano’dan 2 magnet alıyorum ama Boliviano’m da yok… E. Bey’den borç alıyorum. Ve burada tur bitiyor, otele geri dönüyoruz.

Otelde Axel’le buluşuyoruz ve tura dahil yemeğimizi yemek üzere dışarı çıkıyoruz ama belli bir yer yok planda… Hep birlikte dolaşıp yer beğeneceğiz. Bir restoranın önünden geçerken Axel “Lama eti yer misiniz?” diye soruyor… Hepimiz kabul ediyoruz ve restorana giriyoruz. Siparişler veriliyor.. Axel’in bonkörlüğü üzerinde “Biralar da benden” diyor. Lama eti gayet lezzetli, dana etine benziyor. O arada günün bombası yine A. Hanım’dan geliyor. Otelde havluların ücretli olduğunu öyle hararetle iddia ediyor ki… Karı koca İngilizcelerinin durumunu bilmesek inanacağız. Havluların altında bir yazıda okumuşlar, doğrulamak için Daniela’ya da sormuşlar… Daniela’nın Türkçesi E. Ailesinin İngilizce’sinden iyi ama bu yine de hiçbirimizi inandırmaya yetmiyor. Otele gidince yazıyı okuyoruz, “Havlulara zarar verirseniz, yırtar, deler, yeni bir tane isterseniz…… bilmem kaç Boliviano’dur” yazıyor… Ooof of… Bu Nuh deyip peygamber demeyen tarzları ile Copacabana’daki satıcıyı bütün Bolivya’nın saatlerinin yanlış, kendilerininkinin doğru olduğuna bile inandırabilmişlerdi ya!


Yemekten sonra Şafak, ben ve A. Bey tur başlangıcında gördüğümüz panayıra gidiyoruz. O kadar büyük ve kalabalık ki, buluşma yeri belirleyip ayrı ayrı dolaşıyoruz. Ben tabi hızla snowball aramaya başlıyorum… Bir iki yerde var ama Bolivya’yla ilgisi alakası yok, Hindistan’dan, Çin’den gelmiş saçma sapan dallı güllü bişeyler… Taştan bir tanrı figürü alıp buluşma yerine gittiğimde diğerlerinin yarım saat önce gelip orada takıldığını öğreniyorum… Otele yürüyoruz ve uykuya teslim oluyoruz.

26.02.2012 Pazar (Sekizinci Gün – La Paz – Arica):
Sabahın dördünde kalkıyoruz, 04:30’da erken kahvaltı adı altında sınırlı sorumlu bir kahvaltı ediyoruz.. Ekmek çeşitleri, yağ, reçel ve kahve… Herkes bu saatte bunu bulduğuna şükrediyor ama bir kişi hariç, A. Hanım… Garsona peynir ve yumurta soruyor… Ben İstanbul’la iletişim kurmaya çalışıyorum ama kimseyi bulamıyorum. Otogara geliyoruz, ofis bile kapalı… Ayazda ve karanlıkta bekliyoruz açılmasını… Bir kızcağız gelip açıyor, Axel bir şeyler konuşuyor ve bavulları yüklenip otogarın diğer ucuna doğru yürüyüp otobüsü buluyoruz. Bavulları teslim ediyoruz, kalabalık ki bu kadar olur… Bizim numaralar 37’den 44’e kadarmış.. Bunu duyan A. Hanım “Why 37, why 44” diye hırpalamaya başlıyor Axel’i… Otobüsün kapıları açılıp çoğunluk biniyor… Aşağıda Axel, ben ve E. Bey kalınca Axel yolculuğun 10-12 saat süreceğini söylüyor, programda 7-8 saat yazıyordu, bunu da duyarsa A. Hanım kesin parçalar Axel’i… Bu yolculuk gerçekten çok zorlu olacak… Otobüs full… Benim yanımda, Şafak’ın oturduğu koltuk yaslanınca yatıyor, biraz kıpırdayınca kalkıyor… Başka yere geçme şansı da yok… Aramızda değişe değişe gitmekten başka çare yok… Çocuklar di-di-di-di oyun oynuyor.. birileri bangır bangır müzik dinliyor. Bizden arkada sadece bir-iki koltuk var zaten, onda oturan danalar da kahkahalarla gülerek komik videolar izliyorlar… Kalktıktan hemen sonra muavin poşetler içinde peçeteye sarılmış yağsız börek gibi bir şey ve ardından da bidona benzer plastik bir kaptan plastik bardaklara servis edilen, şekeri içinde asker çayı dağıtıyor… Ant Dağları’nın en kurak bölgelerinden geçerek dört saat sonra Bolivya’dan çıkış yapıyoruz. Orada bir sorun yok..


Ara bölgeden geçip bu kez Şili’ye giriş yapmak üzere diğer gümrüğe geliyoruz. Uzun bir kuyruk var ve çok ağır ilerliyor. Pasaportlar sorun çıkmadan damgalanıyor. Afişlerde klasik her gümrükte olan “yiyecek, hayvansal gıda vs. vs. vs. sokmak yasaktır” şeklinde uzuuuuun listeler var ama tabi ciddiye almıyoruz. Bu arada otobüsteki tüm bavul ve çantalar indirilmiş, daha doğrusu fırlatılıp atılmış. Herkes kendisininkini içeri taşıyor. Aralarında polis köpeği “snıf snıf” diye koklayarak geziniyor ama bir şey bulamıyor salak… Ardından pasaportu damgalanan bavulunu alıp x-ray’den geçiriyor ve kendisi de aramadan geçiyor. Benim bavulda sorun yok ama çantayı ayırıyorlar. Polis “Çantada meyve var mı?” diyor.. “Vaar” diyorum… Kenardaki bölmelerde önceki otellerdeki kahvaltılarda aldığımız bir elma, suyu çekilmiş bir mandalina ve adını bilmediğimiz iki de tropik meyve var… Yola çıktıktan bir süre sonra otobüste muavinin dağıtıp doldurttuğu formlarda yiyecek bildirimi ile ilgili bölümleri “yok”, “yok” diye bi güzel doldurmuşuz tabi… Polis çantadan meyveleri çıkartıyor ve kenarda beni bekletiyor. “Sorun mu var?” diyorum, “Önemli değil” diyor, biraz rahatlıyorum. İçerideki ofise alıyorlar beni, durumu açıklayıp boş bir form verip doldurmamı istiyorlar, meyve olup olmadığını soran bölüme de “yes” demem gerekiyor ki o formla bu meyvelere el koyacaklar… O arada A. Hanım da geliyor yanıma.. Onun da İstanbul’dan getirdiği kaşar peynir varmış çantasında.. Ona form da doldurtmuyorlar, onun peynirine de benim formla, benden çıkmış gibi el koyuyorlar… Otobüs yeniden yola koyuluyor. Peru ve Şili halkının ortak bir özelliği var, asla öğün geçiştirmiyorlar, bisküvi ya da sandviç gibi şeyleri değil, nerede olurlarsa olsunlar baharatlı, yağlı, etli, sıcak ve çoook kokulu yemekler yiyorlar.. Otobüste de çıkıyor yemekler.. Biz iki tane elmayı geçiremedik, bunlar nasıl geçti anlamıyorum ki… Biraz sonra muavin çatal dağıtmaya başlayınca anlıyoruz ki yemek gelecek. Zaten otobüs gümrükler hariç non-stop gidiyor. En arkada kokusu bizi aşan bir tuvalet var ve erkekler neyse de kadınlar kullanamıyor pis diye… O nedenle hiçbir şey de içemiyorlar korkularından… Önce A. Hanım’a uzatıyor bizim gruptan, o da tersliyor muavini… Bizi pas geçiyor onun üzerine, biz “Hani bizimki?” makamından kKçük Emrah bakışı atınca “Alır mısınız?” der gibi uzatıyor bize de, alıyoruz. A. Hanım da tekrar çağırıp o da alıyor çatalı, muavin de Axel gibi ne yapacağını şaşırdı kısa sürede… Alüminyum kullan at kaplarda patates püresi ve et geliyor. Tadı da güzel. Herkes yiyor, söylemeye gerek var mı, A. Hanım hariç… Onunkini de bitiriyor eşi A. Bey… Ardından da klasik eski tip cam şişelerde Fanta, Kola ikramı var… Bir süre sonra bir tepeye tırmanırken otobüs stop ediyor… Biraz durup tekrar çalıştırıyor şöför. Vitese takıp yüklenince yine stop ediyor… Sonra da bir daha çalışmıyor… Defalarca basıyor marşa, nafile… Uzun bir bekleyiş başlıyor… Bir süre sonra sıkılıyoruz ve önce otobüsle şöförün olduğu yeri ayıran kapıyı açıyoruz. (Güney Amerika’daki uzun yol otobüslerinin hepsinde şöför ve yanındaki görevliyle yolcular, renkli mika gibi yarı şeffaf bir bölmeyle ayrılmış. O nedenle en öne oturayım da yolu seyrede seyrede gideyim diyen havasını alıyor) Ön kapı zaten açık, biz de aşağı iniyoruz ki motor kapakları açılmış, çöl kumlarında gidip gelmekten ve bakımsızlıktan toz, toprak, hatta çamur kaplı motor bölmesine girip yatay olarak çalışmaya çalışan tombalak şöförümüze dışarıdan iki otobüs görevlisi de lojistik destek sağlıyor. Yarım saatlik endişeli bir bekleyişin ardından çalıştırıyorlar neyse ki… Aksini düşünmek bile ürkütücü, düşünsenize, Ant Dağlarının uçsuz bucaksız, kurak ve kuş uçmaz bizden başka kervan geçmez bir tepesinde yardım isteseniz kimbilir kaç saat sonra gelirdi…


Tekrar yola koyuluyoruz ve 16:30 gibi Arica’ya varıyoruz. Gerçi bu bölge okyanusa açılan kapı olması dolayısıyla Şili, Bolivya ve Peru arasında savaşlara neden olmuş. Önceleri Peru’ya aitken savaş sonrası Şili’de kalmış… Ama okyanus kıyısında olmanın dışında bir özelliğini göremediğimiz saçma bir yer burası… Ve hiçbirimiz bu uzuuun ve çoook sıkıcı yolculukla bu anlamsız yere niye geldiğimizi anlamıyor. Buradan yarın sabah uçakla Santiago’ya gidilecek. La Paz’da bir gün daha kalıp oradan direkt Santiago’ya uçulsa hem daha pahalıya gelmez hem de bu sıkıntı çekilmezdi… Hele Lima’daki otel değişikliğini bildirdiğimizde gönderilen otel listesindeki Arica Plaza yerine, Amerikan filmlerinde kanun kaçaklarının kaldığı beşinci sınıf otellere benzeyen Hotel Angola’yı ve açıktan balkon gibi bir girişten girilen odalarını, tuvaletini, banyosunu görünce herkesin nevri dönüyor. Akşam bir yemek olacağını söylemişti Axel ama şimdi daha güzel bir haber veriyor: Üzerinde nakit para bitmiş, otel kredi kartı kabul etmiyormuş (anlayın otelin halini!) ve Şili’deki bankamatiklerden çekemediği için sınıra gidip Peru’ya geçip, para çekip gelecekmiş. İki saat sonra görüşürüz diyor. Biz de önce sahile gidelim diyerek üç saat olsun demiş bulunuyoruz ama kimde can kaldı ki, o saate kadar burada oyalanmaya karar veriyoruz. Otelin olmayan ama var gibi yapan internetinde bir şeyler yapmaya çabalıyoruz, odada uyukluyoruz, otelin havuzu da var, banyo küvetinden hallice, birisi içine işese sudan alınan numuneyle idrar tahlilini yapabilirsiniz… Tabi ki girmeye bile yeltenmiyoruz. Sözleştiğimiz saat olan 20:00’de hepimiz resepsiyondayız ama Axel yok… Kırk dakika da orada bekleyip resepsiyondaki kadının önerdiği birkaç restorandan bir balık restoranına gitmeye karar veriyoruz. Axel’e not bırakıp, iki taksiye doluşup okyanusun kıyısındaki restorana gidiyoruz. Kapıda ödeme konusunda biraz konuşup sonunda Axel gelmezse herkes cebinden verir şeklinde anlaşıp giriyoruz. Menüden kılıçbalığı seçiyoruz ama garson onun olmadığını ama buraya özgü ve ona benzeyen bir başka balığı öneriyor ve biz de onu seçiyoruz. Daha yemeklerimiz gelmeden Axel geliyor ve bira ve tatlılar da benden diyor.. 🙂 Balık gerçekten güzel.. Tatlı da idare eder… Dönüşte önce yürüyerek Arica’nın merkezine yakın bir meydan ve parkı geziyoruz. Sonra da yine iki taksi ile muhteşem otelimize yollanıyoruz. Otel berbat ama onca yol ve yorgunluğun ardından, tam bir haftadır deniz seviyesinden üç-dört bin metre yükseklerde, basınç nedeniyle yetersiz oksijenden dolayı, üstelik benim hiç sevmediğim kuştüyü yatak ve yastıklarda öyle zor ve az uyuduk ki bu berbat ama deniz seviyesindeki şehrin bu berbat ama sert yatak ve yastıklı otelinde sabaha kadar deliksiz uyumuşum… 🙂

*Şili Hakkında: 1970’li yıllara kadar kıtanın en demokratik ülkesi olmakla övünen Şili, o dönem dünyayı kasıp kavuran ABD patentli askeri darbelerden nasibini aldı. Güney Amerika’da ABD’nin 1959-1989 yılları arasında açık ya da gizli desteklediği darbelere bakıldığında oldukça kabarık bir listeyle karşılaşılıyor: Paraguay (1959-1989), Bolivya (1964-1982), Brezilya (1964-1985), Uruguay (1972-1984) Şili (1973-1989), Arjantin (1976-1983), Venezüella (1964-2002). Tüm bunların içinde yapılış şekli, gösterdiği etki ve yıkım nedeniyle en çok öne çıkan Şili darbesi… 1970’de serbest seçimlerden galip çıkan Sosyalist Parti iktidara gelir ve Allende (Ayende diye okuyorlar) başkan olur… Bu seçim Allende’nin yakın dostları olan Fidel Castro ve Che Guavera’nın “Devrim ve sosyalist iktidar için silahlı mücadeleden başka yol yoktur” tezini de çürütmüş oluyordu. Bu gelişme ABD’yi dehşete düşürdü, “Ya bu seçimler başka ülkelere de örnek olursa!” Allende ilk iş olarak bakır işletmesini ulusallaştırıp, o güne dek madeni işleten Amerikalı firmayı ülkesine gönderir. Bu gelişme üzerine Amerika Şili’ye ambargo uygularken Şili ordusu ve General Pinochet’ye her türlü desteği vererek ayaklanma için gereken şartları sağlar. Ülkede huzursuzluk had safhaya çıkar, Amerikan Doları’nın değeri hızla düşer. Çünkü Amerika ülkeye illegal yollardan çok yüklü dolar sokarak taraftar satın almaktadır. Darbeden birkaç gün önce, 4 Eylül 1973’de Şili’nin tüm kentlerinde hükümeti desteklemek üzere gösteriler düzenlenir. Santiago sokaklarına 800 bin işçi ellerinde sopalarla yürüyüş yapar ve Amerika ve orduya karşı “Allende, halk seni savunacak” diye sloganlar atarlar. Allende onlardan evlerine dönmelerin ister. 11 Eylül 1973’de Pinochet tanklarını Allende’nin bulunduğu Monedo Sarayı’nın penceresine çevirip ateş emri verirken, savaş uçakları parlamento binasına bomba yağdırır. O sırada Amerika ters bir durumda darbeye destek vermek üzere 6. Filo’yu da ülkenin okyanus açıklarında bekletmektedir. Allende makamında öldürülür ancak darbeciler onun intihar ettiğini açıklar… Pinochet İngiltere ve Amerika’nın desteği ile ülkeyi 17 yıl demir yumrukla yönetir. 1988’de referandumda halk Pinochet yönetiminin sona ermesi yönünde oy kullanır. Ona rağmen iki yıl daha bekler ve 1990’da istemeye istemeye başkanlığı devreder ama 1998’e kadar Genel Kurmay Başkanlığı görevinde kalır. Kurduğu sistemle ömür boyu senatör olma hakkı kazanır. Aynı yıl gittiğ İngiltere’de İspanyol yargıç Juan Guzman’ın başvurusuyla bir yıldan fazla gözaltında kalır. Sağlık durumunun duruşmaya çıkamayacak kadar kötü olması nedeniyle yargılanmaktan kurtulur. 11 Aralık 2006’da 91 yaşındayken Santiago’da eceliyle ölür.

27.02.2012 Pazartesi (Dokuzuncu Gün – Arica – Santiago):
Sabah 06:00’da kalkıyoruz. Kahvaltı sıradan, yağ, reçel, salam, kavun mu karpuz mu suyu olduğu anlaşılamayan bir meyve suyu, kahve ve ne alakaysa jöle… Yine iki taksi ile gidiyoruz havaalanına… Galiba birisi otelin taksisi, Axel bununla iki grup halinde götürmek istiyor bizi, kabul etmiyoruz ki iyi ki etmiyoruz, havaalanı bayağı uzak bu minicik aptal şehirde ve o taksinin şöförü olan amca da kaplumbağadan evrilmiş! Chek-in ve kontrolden geçip uçağa biniyoruz. X-ray’den geçerken çıkardığımız ıvır zıvırı takarken (pasaport ve para çantası pantolonun içine takılıyor) benim bermudanın fermuarı bozuluyor. Neyse ki fermuarı saklayan kısım geniş, belli olmuyor… Bavulda da bir tane daha var nasılsa… 🙂 İnişte Carlos beklerken Sandra diye Şilili tombul bir kadın rehber karşılıyor bizi.. Eşyalarımızı yükleyip otele götürürken de Şili hakkında geniş bilgi veriyor.. E. Bey’in çevirdiği kadarıyla bilgileniyoruz… Öğleden sonra çıkılacak tura, hemen çıksaydık diyoruz, başka bir turu varmış… O arada telefon geliyor, diğer tur iptal oluyor, isterseniz hemen çıkabiliriz diyor… Başka bir şey isteseymişiz.. 🙂 Marina Las Condes Hotel’e yerleşip yarım saat içinde çıkacağız. Tur minibüsümüz öncekilerden daha geniş ve ferah. Ben en arka koltuğa tek başıma yerleşiyorum ve böylece her iki taraftaki camı da aralayıp çekim yapabiliyorum.



Şili’nin başkanlık sarayı La Moneda’ olduğu ana meydanı geziyoruz. Pinochet’nin darbesiyle devrilen ve askerlere teslim olmamak için intihar eden Salvador Allende’nin heykeli de o meydanda ve onunla da fotoğraf çektiriyoruz. Oradan aracımıza giderken de para bozduruyoruz. $1= $490 Komik Bir eşit(siz)lik oldu ama Şili Pezo’sunun amblemi Amerikan Pezosu (dolardan daha çok yakışıyor bu isim Amerikan denince..) ile aynı… 🙂 Oradan Katedral Meydanına gidiyoruz ve içeriden ve dışarıdan geziyoruz katedrali… Ardından şehri kuşbakışı izlemek için San Cristobal tepesine çıkıyoruz. Birçok şehrin tepeden görünüşü çok görkemlidir ama Santiago bu şehirlerden biri değil. Aşağı indiğimizde rehberimiz sanırım reklam almış ki, bizi sadece Afganistan ve Şili’de çıkan Mavi Lapis Taşı’nın işlenip takılara dönüştüğü ve satıldığı bir işyerine götürüyor. Ardından da turumuz bitiyor ve bizi hediyelik eşyalar bulabileceğimizi söylediği deminki tepenin eteklerinde bırakıyor minibüsümüz…


O bölgede iniyoruz ama aklımız da tur sırasında önünden geçtiğimiz Sea Food Market’te (Deniz Ürünleri Marketi) kalıyor… Rehber marketin 17:00’de kapandığını söylemişti ve şu an 17:45… Marketin yerini sorduğumuz bir çift hem tarif ediyor, hem hararetle öneriyor hem de açık olduğunu söylüyor… Sora sora bulduğumuz market gerçekten de kapalı… Hayallerimiz suya düşüyor… Üstelik magnet, snowball falan da bulabilmiş değiliz. Geldiğimiz yerler şehrin en işlek caddeleri… Bütün caddelere, sokaklara girip tek tek dükkanlara bakıyorum ama hediyelik eşya satılan bir yer bulmak imkansız. Sorduğumuz birkaç kişi bizi postaneye yönlendiriyor. Postaneye gittiğimizde içeride bir polis memuruna soruyoruz, kapalı bir kapıyı gösteriyor, kapının üstünde Posta Müzesi olduğu yazıyor… Polis 18:30’da açılacak diyor, ya da biz öyle anlıyoruz. Yarım saat var… Ben ya yoksa diye her yer kapanmadan rehberin önerisiyle araçtan inip bakamadığımız yerlere bakmak istiyorum. Şafak’la yetişebilirsem postanede, yetişemezsem otelde buluşacağız. O bölgeye doğru yola çıkıyorum ama sağa sola baka baka yarım saat geçmiş ve ben bir arpa boyu yol almışım. Postaneye gidiyorum ama Şafak yok ve müze de açılmıyor.. Polis bu sefer “kapalı” diyor… Biraz bekliyorum, Şafak gelmeyince yine o bölgeye doğru yola çıkıyorum. Karnım da acıkmış, yollarda el arabalarında satılan ve Şili’lilerin kuyruğa girdikleri böreklerden alıp yiyorum, gayet güzel… O bölgede Çin, Hint işi mallar satan dükkanlar var ama Şili’den eser yok… Küfrede küfrede tekrar merkeze geliyorum…


Marketten su ve muz alıp otele nasıl gideceğimi soruyorum… Metro ile önce ikinci hatta binip üçüncü istasyonda birinci hatta aktarma yapıp oradan da ondördüncü istasyona gitmem gerekiyor… Otele varınca Şafak’ın gelmediğini görüyorum. Ben de kartımı aceleyle odada bırakmıştım. Resepsiyondan yeni bir kart veriyorlar. Fotoğrafları netbook’a taşıyıp biten şarjları doldurmaya başlıyorum. Biraz sonra Şafak geliyor. Benden ayrılır ayrılmaz girdiği bir pasajda hediyelik eşyalar satan bir yer bulmuş ve iki magnet almış… Postaneye de 18:40 gibi gelmiş… O da Bolivya’da magnet alamamış, birer tanesini değişiyoruz… Gelirken bira da almış, biralarımızı içip muzlarımızı yiyip uyuyoruz…

28.02.2012 Salı (Onuncu Gün – Santiago – Buenos Aires):
Saat 08:15’de rahat rahat uyanıp, hazırlanıp kahvaltıya iniyoruz. Kahvaltı süper, her şey var… Güzel bir kahvaltı sonrası havaalanı servisini beklerken yakın çevrede bir tur atıyoruz. Tekrar otele dönüp en üst kattaki havuz kenarından şehrin fotoğraflarını çekiyoruz. 09:50 gibi iniyoruz. 10:00’da servisin gelmesi lazım ama saat 10:15, halen yok ortada… E. Bey resepsiyona acenteyi aratıyor… Servisi 10:40 olarak revize ettiklerini ve mesaj gönderdiklerini söylüyorlar… A. Bey’lerin soyadıyla E. Bey’in adı bir harf farkıyla aynı, o da c ve k olduğu için okunuşta fark edilmiyor… A. Bey’e size bir mesaj geldi mi diyoruz, yooo diyorlar sonra “Aaa evet, odayı 10:40’ta boşaltmamız gerektiğine dair bir mesaj geldi biz de attık” diyorlar.. Buyrun burdan yakın… Vukuat ailesi iş başında… Bilmemek zor da bilmediğini bilmemek felaket… Havaalanında check-in ortalardaki makinelerden yapılıyor. Hem de sadece İspanyolca… Neyse, görevli bir kız yardımcı oluyor da kolayca hallediyoruz.. Benim yerim hayatımda ilk kez 1A… Neredeyse uçağı ben kullanacağım, o derece… 🙂 Bagajı da teslim ettikten sonra havaalanında dolaşmaya başlıyoruz. Magnetler var ama çok pahalı, neyse ki var bizde… O da ne, snowball… Çok güzel sayılmaz ama değişik.. Biraz da pahalı.. Aman olsun, hemen alıyorum bir tane… Pasaport kontrolüne girmeden kalan Şili Pezo’larımı Arjantin Pezo’suna çevirip iç kısma giriyoruz. Orada da bir sürü mağaza var. Birinde güzel Şili baskılı tişörtler var ve 3 al 2 öde kampanyası var… Ayçin’e, kendime ve minik tombiğe birer tişört alıyorum… Sonunda uçaktayız… Biz fark etmedik ama benim birinci, Şafak’ın da üçüncü sıradaki yerlerimiz, perde kapanınca anlaşılıyor ki business class… Aman Allahım, bu Cem Yılmaz yıllardır hepimizi kandırmış.. Hani bir tek portakal suyuydu farklı olan? O ne yemekti öyle.. Nefis bir somon, salata ve sosu, süper kalite peynirlerden oluşan peynir tabağı, cam ayaksız kadehte nefis Şili şarapları, leziz bir tatlı ve çikolata… Altı adet metal çatal, kaşık ve bıçak, porselen tuzluk ve biberlik… Şarabı koymadan tattırmalar mı istersiniz, yolculuk sonuna kadar bitmeyen servisler mi… Ooof off, rüya gibi valla… Bu durum bir yanlışlıktan mı, zorunluluktan mı yoksa kıyaktan mı kaynaklandı bilmiyorum ama sebep olandan Allah razı olsun… 🙂 E. Bey akşam bizden sonra açık bir kapı bulup Sea Food Market’e girip yemek yemiş ve sabah gördüklerine karınını sıvazlayıp “Fish fish” diye hava atmış, biz de inerken aynısını yapalım ona.. 🙂



Otelimize gidiyoruz, otelin yeri muhteşem… İstiklal Caddesi’nin Buenos Aires versiyonu olan Av. Florida’nın, İstiklal Caddesi’ne göre Fransız Konsolosluğu’nda :)… Cadde baştan sona hediyelik eşya satıcıları, tanınmış markalara ait mağazalar, Argentina Store’lar, Boca Store’lar, Peru elişlerini tezgahlarda ve yerde satanlar, tek ya da grup olarak rock ya da jazz müziği yapanlarla dolu.. Hele tango yapan bir grup var ki, çok kaliteli bir kulüpte yapsalar bu gösteriyi kimse yadırgamaz…


Önce bizi havaalanında karşılayan rehberin verdiği karttan acentenin ofisine gidip tango gösterileri için bilgi alıyoruz ki yer zaten Florida Caddesini kesen bir sokakta… Ofisteki kadın listeden birkaç tanesini öneriyor. Biz de bizim otele en yakın olanı seçiyoruz ama seçimde fiyatının da diğerlerine göre uygun olması da rol oynuyor tabi. Bir içki ve show dahil 50-165 USD arasında oynuyor fiyatlar, yemekli olursa 120-230 USD… Hemen o akşam için bilet almak istiyoruz, yemeksiz. Bizim seçtiğimiz Astor Piazzolla Tango 65 USD. Arman bey önce bizimle bilet almaya karar veriyor. Sonra bugüne iyi yer kalmamıştır, ben yarına alayım diyor ve ona ayrı bilet kesiliyor. Sonra başka yerleri dolaşıp daha uygun fiyatlı bilet alabiliriz diye eşiyle aralarında konuşup bileti iptal ettiriyorlar.. Zor bir aile vesselam…
Biz biletlerimizi cebimize koyup canım Florida Caddesi’ni turlamaya başlıyoruz. Akşam saatlerine kadar o dükkan senin, bu sokak gösterisi benim gezdikten sonra otele gidip kendimize çeki düzen veriyoruz, tango gösterisine de fermuarı patlak bermudayla gitmeyelim, di mi? 🙂 Aşağıda bizi gösteriye götürecek aracın, daha doğrusu buraya taşıt giremiyor, trafik 20-30 metre ötede akıyor, şöförün gelmesini bekliyoruz. Bu arada Nice’den sonra ikinci kez resepsiyonu giriş katında olmayan bir otel görüyorum… Otelin girişi birkaç mağazanın olduğu bir pasaj, iki asansörle otel katlarına ve birinci kattaki resepsiyona çıkılıyor. Neyse ki burada ayrıca merdiven de var.. Nice’de koca grup saatlerce asansör bekleyerek telef olmuştu, sonunda ben asansörle birinci kata çıkıp yan taraftaki yangın (daha doğrusu acil çıkış) merdivenin kapısını açmıştım da öyle girebilmişlerdi…
Görevli resepsiyona çıkmış, E. Bey’le birlikte aşağı iniyorlar.. Biz de onlara katılıp ileride bekleyen minibüste yerimizi alıyoruz. İlk binenler biziz, bizden sonra 3-4 otelden daha ördek 🙂 topluyoruz ve sonradan diğer girişinin bizim Florida Caddesinden olduğunu fark edeceğimiz bir pasajın trafiğe açık tarafındaki kapısından giriyoruz. Pasajın içinde gösterişli bir kapıdan girip merdivenlerden inince de tango gösterisinin yapılacağı salondayız… Klasik sahneye paralel koltuklar değil, sahneye dik olarak yan yana dizilmiş masalarla 4-5 sıra oluşturulmuş. Yemekli şov satın almış olanlar daha önce getirilmiş ve her sıranın en önlerine yerleşmiş, yemekler bitmek üzere… Bizi de dikine sıralardan ortadaki iki taneden soldakinde önden üçüncü masaya oturtuyorlar… Önümüzdeki iki masa ikişer kişilik olduğu için sahneye oldukça yakınız. İçecek tercihlerimizi soruyorlar, hepimiz kırmızı şarap ve su istiyoruz. O arada garson kadın fotoğraf ve video çekimi konusunda oldukça etkili bir uyarı yapıyor… Şaraplarımız geldikten hemen sonra show da başlıyor… Müziğiyle, şarkılarıyla ve özellikle de danslarıyla muhteşem bir show, keşke daha uzun olsaydı ve keşke Ayçin de izleyebilseydi… Show sırasında fotoğraf çekemediğimiz içi sonda selamlama sırasında birkaç fotoğraf çekiyorum. Ardından minibüsle aldıkları yerlere dağıtıyorlar… Ve yine geliyor uyku saati…

*Arjantin Hakkında: Amerika kıtası keşfedildikten sonra 1536’da Arjantin’e gelen İspanyollar, bugün Buenos Aires’in yerinde ilk koloniyi kurdular. Fakat şehrin gelişmesi 18. yüzyılda oldu. Arjantin 1776’ya kadar İspanya’ya bağlı Peru Genel Valiliği’nce yönetildi. O yıldan itibaren biraz daha özerk bir yapıdaki La Plata Genel valiliği kuruldu ve Buenos Aires valiliğin başkentiydi. 1808’de Napolyon’un İspanya’ya girmesiyle Avrupa’da başlayan savaşı iyi değerlendiren İngiltere, bölgedeki ayaklanmalara verdiği destekle Arjantin’in bağımsızlık mücadelesini hızlandırdı. Bu destekle Arjantin 1816’da İspanyollar’dan ayrılıp bağımsızlığını ilan etti. Tabi bu bağımsızlık aslında, kararı elleri patlarcasına alkışlayan ve Mendoza şarabıyla kutlayan İngiliz Elçisi’nin sevincinden anlaşıldığı gibi, kuzeyde de yine Simon Bolivar’a aynı yolda destek veren İngiltere’nin çıkarları doğrultusunda yapılmış bir sömürge paylaşım savaşıydı… İngilizler bu desteğe karşılık olarak Fransızlar’ın Osmanlı’dan kazandığı kapütilasyonlara benzer haklar kazandılar. Seksenli yıllarda da Arjantin Eva ve Juan Peron, Folkland Savaşı ve Maradona ile gündeme gelmişti, şimdi ise Messi ile anılıyor. Juan Peron 1943’de askeri darbeye katıldıktan sonra 1946’da başkan oldu. İlk iş olarak karısı Eva Peron’u da yardımcılığına getirdi… O dönemde tüm dünya gibi Arjantin de İkinci Dünya Savaşı’nın ekonomik durgunluğunu yaşıyordu… Peron çalışanlara büyük haklar tanıdı, sosyal güvenlik ağını genişletti, eğitimi tümüyle ücretsiz hale getirdi. 1950’lerin başlarında işler kötüye gitmeye başladı, ekonomi durgunlaştı. 1952’de Eva Peron’un ölümüyle iyice yalnız kalan General Juan Domingo Peron kötü gidişi durduramayınca silahlı kuvvetler yönetime el koydu, Peron ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bu yıllar yüksek işsizlik ve enflasyon oranları ve bir dizi askeri diktatörlüklerle geçti. 1819’dan bu yana 46 devlet başkanından sadece üçü askeri darbe olmadan görevini teslim etmiş…

29.02.2012 Çarşamba (Onbirinci Gün – Buenos Aires):
Sabah çok güzel bir kahvaltının ardından birlikte Buenos Aires turuna çıkacağımız Carlos geliyor. Önce ana meydan Plaza Major’e gidiyoruz. Bir zamanlar Eva ve Juan Peron’un, balkonundan halka seslendiği, Evita filminde de Madonna’nın konuşma yaptığı Pink House’un da bulunduğu meydanda çekimler yapıyor ve geziyoruz. Ardından La Boca (ağız, nehrin ağız kısmı anlamında kullanılmış) semtine gidip Boca Juniors’un Çikolata Kutusu denilen stadını, La Boca’nın rengarenk evlerini,çeşit çeşit hediyeliklerin ve özellikle de Boca Juniors’un formalarının satıldığı dükkanlarını geziyoruz ve yarım saatlik serbest zamanda o sokaklarda ve o insanların arasında kayboluyoruz… Toplanma yerinde beklerken her zamanki gibi en son gelen E. ailesinden her zamanki replik duyuluyor: “Forma için pazarlık yaptım ama almadım.. Şimdi de pişman oldum.” Bu konuşmada sadece nesne değişiyor, geri kalan her şey bire bir aynı, her gittiğimiz yerde kah bebek, kah magnet kah maket için tekrarlanıp duruyor…

Ardından köprülerin altına yapılmış gecekonduların yanından geçerek nehrin diğer tarafına dikilmiş ve Arjantin’in o yüzden battığı söylenen gökdelenleri geçip Eva Peron’un da mezarının olduğu görkemli Recolata Mezarlığını geziyoruz. Japon Bahçesi’ni dışarıdan görüyoruz. Bu bölgeleri gezerken birkaç kez geçtiğimiz ve dünyanın en geniş caddesi olarak tanınan Av. 9 Julio, o cadde üstündeki dikilitaş ve Sağlık Bakanlığı binasındaki Eva Peron silüeti (Havana’daki ünlü Che silüeti gibi…) zaten otelimize yürüme mesafesinde… Turumuz bitiyor ve 9 Julio caddesinde minibüsümüzden indiğimizde saat 13:00. Biraz da yaya gezeceğiz bu güzel şehri…



Dünyanın en geniş caddesinde geziyoruz ama fotoğraflara sığdıramıyoruz bir türlü… Carlos’a caddeyi tepeden çekebileceğimiz bir çatı katı restoranı falan soruyoruz yok diyor… İndiğimiz yerden biraz ileride yüksek bir otel var ve en üst katındaki cam bölüm kafeye benziyor. Oraya çıkmayı deneyeceğiz. Otelin kapı görevlisiyle muhatap olmadan kapıya yöneliyorum ama adam çevik bir hamleyle önüme geçiyor. Ben ona otel müşterisiymiş gibi bakıyorum, o da bana yalancıymışım gibi… Yok yok, kapıyı açacakmış kibarım… Açılan kapıdan Şafak da dalıyor.. Sağa sola bakmadan bodoslama ve çapraz olarak geçiyoruz lobiyi ama asansör yok bu tarafta.. Bozuntuya vermeden ve duraksamadan köşeye kadar gidiyoruz, iyi, orada tuvalet varmış, o da lazım… 🙂 Tuvalette işimiz bitip dışarıdaki stratejimizi belirlerken yine tanıdık bir ses geliyor, E. ailesi de arkamızdan dalmış tuvaleti kullanmak üzere.. Onlar yukarı çıkmak için izin de istemişler, yanıt olumsuz… Biz onları tuvalette bırakıp önce karşıda gördüğümüz merdivene hamle yapıyoruz ama hemen solunda asansörü görünce dalıyoruz ve en üst katın düğmesine basıyoruz. Kapı açıldığında karşımızda cam bir bölmede beyaz gömlekli bir hatun kişi oda numaramızı soruyor.. Kahretsin, bizim aşağıdan kafeye benzettiğimiz cam bölme spa’ymış.. Pardon deyip hiç inmeden bir alt katın düğmesine basıyoruz. Bu kez açık bir oda kapısı önünde temizlik yapan bir görevli.. Selam verip sola doğru hızlıca yürüyoruz ama kapalı oda kapılarından başka bir şey yok… Geri dönüyoruz, Şafak asansöre binerken kadına kafe arıyoruz diyor, kadın da eliyle sıfır işareti yapıyor, en alt kattaymış, neye yararsa en alt kattaki kafe… Ben dellenip kadına şu camdan bir tane fotoğraf çekeyim diyorum makineyi ve elimle bir işareti yaparak da destekliyorum söylemi… 🙂 Şafak tırsmış, yürü hadi olmaz diye çekeliyor, kadın da olmaz diyor ama biraz ısrar edince çabuk çek diye çekiliyor kapıdan.. Zafer, o camdan caddenin çekebildiğim kadar fotoğrafını zumlu ve zumsuz çekiyorum… Ve sevinçle aşağı iniyoruz.



9 Julio Caddesi iki gidiş iki geliş olarak dört bölüm ve bunların arasında yeşil alanlar ve yürüme yollarından oluşuyor. Eva Peron’un silüetini taşıyan binanın önünde çok kalabalık olmayan bir grup pankartlarla bir gösteri yapıyor. Zaten kalabalık olsalar da bu genişlikteki bir caddede tenha görünür ya, neyse… Caddenin orta kısmındaki iki bölüm polis ve göstericiler tarafından kesilmiş.. Ellerindeki pankartlardaki yazıyı Nokia’nın sözlüğünden buluyoruz, “İşçiler Birleşin” falan gibi bir şeyler yazıyor galiba…


Onları da geçtik, yürümeye devam ediyoruz, Pembe Ev’e gideceğiz. Pembe Ev mi, ya o meydandaki başkanlık sarayı Pink House değil mi? Niye bi daha gidiyoruz ki? Hemen vazgeçiyoruz bu anlamsız çift dikişten ve bizim Av. Florida’ya doğru sapıyoruz… Bu arada bir marketten gazoz, meyve suyu falan alıp çantamızdaki sandviçlerimizle karnımızı da doyuruyoruz. Av. Florida’nın bizim otel tarafı değil de diğer ucundan birleştiği Peru Caddesi’ndeyiz… Onu kesen Venezuella Caddesi’ni geçiyoruz. Ve önce yerlerde ya da alçak tezgahlarda Peru ve Bolivya elişleri satılan kısım başlıyor… Sağa sola bakınarak ve daha yavaş ilerliyoruz… Epey ilerledikten sonra başlarda gördüğüm Peru işi örtülere tekrar bakmak için Şafak’tan ayrılıp geri gidiyorum. Örtülere alıcı gözüyle bakınca beğenmeyip tekrar Şafak’a yetişmeye çalışıyorum ama bulamıyorum. Niçin sonra bir Argentina Store’a girerken birisi sırtıma dokunuyor ve tekrar buluşuyoruz.
Dolan dolan bir şey bulamıyoruz. Neyse ki Boca gezisi sırasında magnet ve Peru Caddesi’ne doğru gittiğimde de snowball’ımı aldım.. 🙂 Bir pasajda beğendiğimiz tişörtleri, başka bir pasajda da Uras için küçücük Messi formasını uygun fiyatla gördük ama sonra bakalım diye dolaşmaya devam ettik.. Sonra da biraz dinlenmek üzere odamıza çıkıyoruz. Akşam 19:00’da Carlos’un önerdiği bir yerde biftek yiyeceğiz. 17:15 gibi çıkıyoruz. O iki pasajı araya araya neredeyse Peru Caddesi’ne kadar gidiyoruz. Dnüşte daha dikkatli bakıyoruz ve buluyoruz neyse ki.. Önce ikisi 70 pezo’ya (16.7 USD) Ayçin’le ikimize tişört alıyorum. Sonra da diğer pasajdaki dükkandan sıkı bir pazarlıkla 10 USD’ye oğluşuma bir Messi forması alıyorum. Forma 1 yaş için, bizim Oburix’e ancak olur… İki ay sonra zor… Aldıklarımızı otele bırakıyoruz ama inerken keşke bir büyüğünü alsaydım diye düşünmeye başlıyorum. Şafak sonra bakarız diyor… Ama bakacak başka zaman olmayacak, çünkü restoran çıkışı her yer kapanacak, yarın sabahtan akşama Uruguay gezisi var, öbür gün de sabah erken gideceğiz…
Neyse, biraz aradıktan sonra restoranı buluyoruz. E. Bey bizden önce girmiş oturmuş. Menülerden herkes beğendiği eti seçiyor. Şarap seçimini onlara bırakıp (zaten marka için de Carlos’tan tiyo almıştık) forma işini halletmeye gidiyorum. Koşarak önce otele gidip formayı alıyorum, sonra pasaja gidip güleryüzlü kadına durumu anlatıp değiştiriyorum ve formayı cebime koyup restorana yetişiyorum. Daha gelmemiş bifteğimiz. 🙂 Biraz oturduktan sonra önce şarap arz-ı endam ediyor. Ardından da herkesin seçtiği biftekler.. Şafak’la E. Bey daha kalın ama birbirinden farklı bir şeyler seçmişler, dolayısıyla onlarınki biraz daha kanlı… Etin yanında hiçbir şey yok, istenirse ekstra ödeme ile alınabiliyor… Nefis şarabı (business class’daki kadar olmasın! 🙂 ) ve şahane bifteklerimizi ağır ağır, tadını çıkarta çıkarta yiyip içiyoruz… Gelen hesap pezo, USD, Euro, Brezilya pezosu olarak alternatifli… Dolar kuru da 4.4, gayet avantajlı yani.. Zaten ceplerimizde yeterli pezo da yok.. Bir tek E. Bey’de kendi parasını ödeyecek kadar var. Hesapların kişilere bölünmesi o yumuşacık eti bıçağın tersiyle bölmekten daha zor… Bir de üstüne kimi dolar kimi pezo verecek.. Neyse, E. Bey de dolar olarak vermeye karar verince biraz olsun kolaylaşıyor ve ödüyoruz hesabı… Bana düşen hesap 37 USD. Messi forması için de 10 USD almış olduğum Şafak, burada da benim adıma ödeme yapıyor ve borcum 47 USD’ye çıkıyor.
Buradan sonra gösteri olarak değil de insanların kendi eğlenceleri için tango yaptığı Milango’ya gitmeyi planlamıştık ama bu güzel yemek ve yorgunluğun üstüne gidesim yok, yan çiziyorum. Av. Florida’da hep birlikte yürüyoruz. Dünkü müthiş grup yine caddede tango yapıyor ama hem hava kararmış hem de bu kez daha karanlık bir yerdeler… Biraz onları izliyoruz. Ardından onlar hemen yakınlarda olan yeri bulma için caddeden bir sokağa sapıyorlar… Ben tekrar tango yapanların oraya gidiyorum, o sırada gösteri bitiyor. Ben de yavaş yavaş, sağa sola bakına bakına otele dönüyorum. Av. Florida, gündüzleri ve akşamları belki İstiklal Caddesiyle aşık atar ama akşam 08:00 dedin mi Tarlabaşı’nın boş sokaklarına dönüyor… Odaya çıktıktan biraz sonra Şafak da geliyor. Gittikleri yerde yaşlı turistlerden başka kimse yokmuş ki kim tango yapacak da kim izleyecek… Biraz oyalanıp, çanta hazırlayıp uyuyoruz.

01.03.2012 Perşembe (Onikinci Gün – Uruguay Colonia):
Sabah 06:45’de kalkıp hazırlanıp kahvaltıya iniyoruz. Kahvaltıdan sonra iki taksiye doluşup feribot iskelesine gidiyoruz ve önce check-in ardından da pasaport işlemlerini yaptırıyoruz. Pasaportlara çıkış ve giriş damgaları aynı gişede iki ülkenin ayrı ayrı ve ikisi de kadın görevlileri tarafından ve pasaportun en temiz sayfaları özenle seçilerek basılıyor. Ben daha önce damga basılmış bir sayfa işaret ediyorum ama inatla temiz sayfaya basıyor. Ben “Bu benim, sizin değil” diye şarlıyorum ama iş işten geçmiş… Feribot yolculuğumuz üç saat sürecekmiş ve Uruguay saati bir saat ileri… 12:30 gibi iniyoruz feribottan… Giriş diğer tarafta yapıldığı için sadece çantalar kontrol ediliyor, benim çantayı yine açıyorlar, ne olacaksa… İçeride E. Bey tur yetkilisine mail order’ı gösteriyor, bir şeyler konuşuyor ve banklara doğru gidiyor. Ne oldu diyoruz, “Turumuz 16:30’da başlayacakmış, burada bekleyeceğiz diyor”. Dört saat orada beklemek??? Şaka mı bu? Herkes delleniyor ve görevlinin yanına gidiyoruz, niçin beklediğimizi soruyoruz ama yanıtı tam olarak anlayamıyoruz. E. Bey’i çağırıyoruz, kadın ona durumu anlatıyor, E. Bey bu kez “Şimdi bizi yemeğe götürecekler, yemekten sonra başlayacağız tura” diyor. Önceki cevabı hatırlatınca “Ben öyle demedim, siz İngilizceyi tam anlamadığınız için işleri karıştırıyorsunuz, bana bırakın ben halledeyim” diyor. Birader, sen bize İngilizce mi anlattın da biz yanlış anladık, hep birlikte.. Bizi yemeğe götürecek minibüse alıyorlar.. Orada tekrar konu açılıyor. Bana tekrar “İngilizcen yeterli olmadığı için sorun çıkıyor” diyor… Ben de “Ben zaten İngilizcemin yeterli olmadığını kaç kez söyledim… Benimki sorun olmaz ama benim sizin kadar İngilizcem olsaydı da beş kişinin tur lideri olacağım diye çıkmazdım ortaya” diyorum… Gevrek gevrek gülüp çok iyi İngilizcesinin çok iyi olduğunu iddia ediyor ama bu İngilizce ile Boğaziçi bitmez bu işte bi terslik var!!!


Birkaç dakika sonra bir mucize oluyor ve Allah’ın Sopası müessesesi devreye giriyor. Restorana bizden önce yeni ve kalabalık bir grup girdiği için onlar yerleşene kadar bizi saçma sapan, zorlama müzelerin olduğu odalara götürüyorlar. İlk odada anahtarlık koleksiyonu var. Duvarlarda asılı yüzlerce anahtarlığın ortasında çevresi boş bırakılmış bir tanesinin gösteren rehber “Bu odadaki en eski anahtarlık, 1855 yapımı” diyor ama bizim E. Bey “Bu odada 1855 parça anahtarlık var” diye çeviriyor. Ben bağlasan durur muyum, hemen atlıyorum: “Eksik İngilizcemle düzelteyim, bu anahtarlık 1855 yılında yapılmış” diyorum. İddia ediyor çevirinin doğru olduğunu. Rehbere sorun kaç anahtarlık var diyorum, soruyor ve rehber “Eeee, 1000 falan herhalde” gibi bir yanıt veriyor… Eh yani, bu kadar mı denk gelir… 🙂


Restorana geçiyoruz. Açık büfe şeklinde börekler, çörekler ve çok çeşitli tatlılar var.. Hepsinden tadımlık alıyoruz. Onları yerken “Bizim programda et yazıyordu” diyoruz. Bizi müzede gezdiren sonra da buraya getiren ve rehber değil de garson olduğunu öğrendiğimiz sahte gülüşlü şirin kız “Gelecek” diyor… Birazdan çeşit çeşit etler servis edilmeye başlanıyor. Biftek, ciğer, böbrek, sosis, sucuk, bumbara benzeyen çeşitler, tavuk ve hindi etleri geliyor aralıklarla.. İlk gelenlerin etrafında onlarca kişi çekirge sürüsü gibi yağmalarken sonraları insanlar doydukça kalabalık azalıyor… Yan tarafta çeşitli ürünlerin satıldığı market kısmında marmelat tadın diyorlar ama onca güzel tatlıdan sonra çok kötü geliyor. Biraz bekledikten sonra minibüs geliyor ve bizi şehrin merkezinde rehberimiz Vanessa ile buluşturuyor.


Küçücük bir şehircik Colonia… İspanyol bölgesini geziyoruz otobüsle… Eski arenada durup fotoğraf çektiriyoruz. Sonra nehir kenarında bir elişleri atölyesi yanında duruyoruz. İçeride pek bir şey yok. Biz de ayaklarımızı ırmağın kahverengi ama rehberimizin söylediğine göre tertemiz sularına sokup fotoğraf çekiyoruz. Bu arada bizim feribotla geçtiğimiz kahverengi su okyanus değil River Plata Nehri’nin ağız kısmıymış… Eni üç saatte geçilen nasıl bir nehirse artık… 🙂


Sonra eski şehir bölgesini otobüsten inip dolaşıyoruz. Ardından serbest zaman var… Magnet ve sadece tek bir yerde satılan snowball’ımı alıp rahatlıyorum. Şehirde boş boş dolaşıp zaman geçiriyoruz. 19:00’da otobüs bizi tekrar limana götürüyor. Yine önce check-in sonra da bu kez Uruguay’dan çıkış Arjantin’e giriş işlemleri tek gişede yapılıyor. Temiz sayfa açılıp yepyeni pasaportun ırzına geçme olayı adet olmuş, burada da sürüyor… Yine üç saatlik bir yolculuk ve Buenos Aires’teyiz. Arjantin saatiyle 10:00’da iniyoruz limana… İki taksi ile Av. Florida’ya gidip bir tur atıyoruz. Show, seks ve yiyecek satanlardan başka kimse yok sokaklarda… Otele dönüp çantaları hazırlayıp uyuyoruz.

*Uruguay Hakkında: Tüm Latin Amerika’nın Surinam’dan sonra en küçük ülkesi, İç Anadolu kadar yüzölçümüne karşın üç buçuk milyon nüfusu var, kilometrekareye 19 kişi düşüyor. Atlas Okyanusu’ndan başka sadece iki sınır komşusu var, Arjantin ve Brezilya. Ülkenin %80’i meralarla kaplı ve bu yeşil alanlar Gaucho yerlilerinin sığır çobanlığı konusundaki emekleriyle birleşince çok önemli bir canlı hayvan ve dolayısıyla et üreticisi haline geliyor Uruguay…

02.03.2012 Cuma (Onüçüncü Gün – Buenos Aires – Iguassu Arj.):
Sabah alarmı bekleyemeden 07:00 gibi uyanıyoruz. Rahat bir kahvaltı ve yine Florida Caddesi turu ve yine her yer kapalı… İlk gün bizi karşılayan Manuel trafikten otele yetişemiyor, şöför bizi alıyor ve havaalanında buluşuyoruz Manuel’le ve onun yardımıyla havalanındaki işlerimizi kolayca hallediyoruz. Iguazu Şelaleleri’nin Arjantin tarafındaki havaalanına inip bugün o tarafı gezip, akşam Brezilya tarafındaki otelimize geçip yarın da şelalelerin Brezilya tarafını gezeceğiz ve akşam Rio’ya uçacağız. Uçağımız 11:45’den 11:15’e alınmıştı ama teknik bir sorun oluşuyor. Piste gitmek üzere körükten ayrıldıktan sonra uzun bir süre bekliyoruz… Sonra tekrar körüğe giriyoruz ve teknik elemanların biri girip biri çıkıyor kokpite… Her giren çıkan da hostesleri yanağından öpüp geçiyor, akraba ziyareti sanki.. Şu ana dek gezdiğimiz tüm ülkeler eski İspanyol kolonisi, İspanyolca konuşuyorlar ve tokalışırken tek yanaktan öpüşüyorlar. Yarın gideceğimiz Brezilya ise eski Portekiz kolonisi, Portekizce konuşuyorlar ve bizim gibi iki yanaktan öpüşüyorlar.


Neyse, uçuş iptal olursa diye endişelenmeye başlamışken kapılar kapanıyor ve 13:00 gibi kalkıyoruz. Birbuçuk saatlik bir uçuşun ardından 14:30’da iniyoruz ve rehberimiz Roxana karşılıyor bizi…Şu ana kadarki tüm iç uçuşları LAN (Şili Havayolları) ile yaptık ve A. Hanım’ın battal boy üç bavulundan birinin bir yanı önceki uçuşta bagaja verildikten sonra kırılmış galiba… Burada şikayet edip tutanak tutturmak için E. Bey’i yakalamış kulpundan… Bir saat kadar da onları bekliyoruz. Nihayet yola koyuluyoruz ve Iguazu Şelaleri’nin Arjantin tarafındaki Milli Park’ın girişine geliyoruz. Burada Roxana bombayı patlatıyor: Turumuz giriş ücretleri hariç olarak alınmış ve kişi başı 100 pezo ücret ödemeliymişiz… Tarife şöyle: Arjantinlilere 40 P, komşu ülke vatandaşlarına 70 P, diğerlerine 100 P. Önce bir parti turumuzda bunun ekstra olmadığını ve kesinlikle Ejder Tur’un ödemesi gerektiği tartışıldıktan sonra daha ilginç bir gerçekle burun buruna olduğumuzu anlıyoruz ki, burada kredi kartı ya da dolar gibi başka bir para birimi geçmiyor, sadece pezo… Hiçbirimizde o kadar pezo yok.. Bu sefer rehbere şarlıyoruz bu bilgiyi üstelik de o kadar zaman beklerken havaalanında neden vermediği konusunda… Uzun tartışmalardan sonra havaalanına dönelim derken girişteki görevlilerden biri dolarları kendisi de bir miktar kar edecek şekilde bozmayı kabul ediyor da girebiliyoruz parka…


Sonunda mini trene binip şelalelere doğru hareket ediyoruz. Önce uzaktan metrelerce yüksekten dökülen tonlarca sudan çıkan zerreciklerin oluşturduğu bulutlar görünüyor. Sonra da gerçekten muhteşem bir manzara… Şelaleleri burada yazarak anlatmaya çalışmayacağım. Fotoğraf ve videoların bile yeteceğini sanmıyorum buna ama onların hiç değilse birazcık anlamı olabilir diye seçtiğim fotoğraf ve videoları ekleyeceğim bu bölüme… Manzara gerçekten olağanüstü… Yüzlerce binlerce fotoğraf çekiyoruz çektiriyoruz. Video modunda 360 derece kesmiyor, 720 derece dönüyoruz. Ağaçların arasından 100 metre kadar yürüyoruz ve başka bir açı ve yine fotoğraflar yine videolar…


Yürüdükçe şelelelerin merkezine yaklaşıyoruz ve sonunda en yakın noktadayız. Su zerrecikleri rüzgara eşlik edip bizi, gözlüklerimizi, objektiflerimizi sırılsıklam ediyor. Tekrar tekrar deklanşöre basmaktan makinelerin üstünde parmak oyuğu oluşuyor. Doyduk sanıyoruz ama biraz ileride birazcık farklı bir açı görünce dayanamayıp yeniden başlıyoruz çekmeye… Neyse, dönüş başlıyor, yeniden mini trenimize yerleşiyoruz. Ve yine bir klasik, A. Bey yok… Herkesten yavaş gelmesi bir yana herkesten sonra dakikalarca kasete çekim yapan tarihi kamerasıyla çekim yapıyor.. Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten dedikleri bu olsa gerek… 🙂 Ama şeker bir adam… E. Bey, A. Hanım’a yetişemezse nerede buluşacağımızı söylerken sallana sallana yetişiyor trene… Birkaç istasyon sonra inip kısa bir yürüyüşle, şelaleleri odalarının balkonundaki şezlonga uzanıp seyredebilecek parası olanların kaldığı Shereton Oteli’ne giriyoruz, minübüsümüzle burada buluşacağız.


Roxana bizim şöförü buluyor ve kısa bir moladan sonra Arjantin – Brezilya sınırına doğru yola çıkıyoruz. Roxana pasaportlarımızı toplayıp aşağı iniyorj, o arada şöförümüz de Brezilya girişinde kullanmak üzere doldurulacak formları dağıtıyor. Biz gümrük memuru, pasaport polisi görmeden damgalanıyor pasaportlarımız… Hemen ilerideki Brezilya girişi de aynı şekilde hallediliyor ve Brezilya topraklarındayız… Iguaçu (Brezilya tarafındaki adı bu şelalenin) şehrini geçtikten 15-20 km. sonra merkezi (!) otelimiz Recanto Park Hotel’deyiz. Otel aslında fena değil. Büyükçe bir havuzu, pinpon, bilardo, langırt, yürüme bandı vs. olan bir spor salonu bile var.. Üstelik burada akşam yemeğimiz de dahilmiş… Odalara yerleşip ardından yemeğe gidiyoruz. Yemekler güzel ve oldukça çeşitli… Biralarımız ekstra ama olsun… Yemekte, ertesi gün şelalelerin Brezilya tarafını gezmekten vazgeçip Paraguay’a gitme meselesi yemeklerle dolu masaya yatırılıyor. Resepsiyondan bilgi almaya karar veriyoruz. Yemekten sonra resepsiyona konuyu iletiyoruz. Gidebilirsiniz diyor vatandaş.. Sağol be! Hemen solundaki boşlukta bir masa ve sandalye var, orada bu ve bunun gibi minik turlar düzenleyen birisi oluyormuş gün içinde… Sabah 07:30 gibi gelir diyor. Bizim tur için sekizde alacaklar, demek ki o zamana kadar bilgi alıp karar verebiliriz şeklinde geçici bir karar veriyoruz. 🙂 Şafak’la biraz pinpon oynuyoruz ama çok yemişiz, zorlanıyoruz. Biraz sonra da uyku galip geliyor…

*İguazu Şelaleleri Hakkında: Dünyanın en büyük şelale grubu olan İguazu, Foz de İguazu kentinde ve üç ülkenin, Brezilya, Arjantin ve Paraguay’ın sınırında, her üçünde de kolları var… Rio Parana’nın (Rio Nehri) üstündeki İguazu, toplam 275 şelaleden oluşuyor ve bunların 250’si nehrin Arjantin, 25’i de Brezilya tarafında… Paraguay’a da şelale sahibi olmadan izlemek düşüyor sanırım… Arjantin tarafından en büyük şelalenin adeta içine kadar girebiliyor, Brezilya tarafından ise yan yana dizilmiş onlarca şelaleyi panoramik olarak görebiliyorsunuz… Daha iyi fotoğraf çekmek için sabah Arjantin, öğleden sonra Brezilya tarafını gezmekte fayda var…

03.03.2012 Cumartesi (Ondördüncü Gün – Iguaçu Bre. – Rio de Janeiro):
Sabah yedi bile olmadan herkes kahvaltıda.. A. Hanımlar bile… Resepsiyona geldiğimizde yan masadaki adam da karşısında E. Bey de yerlerini almışlar… Adam bize gerekli bilgileri vermeden önce nereden olduğumuzu soruyor ve vize konusunu soruyor, bildiğimiz kadarıyla Paraguay Türkiye’den vize istemiyor, onun bilgisi ve öğrenme şansı yokmuş. Benim okuduğum Güney Amerika kitabında yazarın geziyi yaptığı dönemde vize istenmediği, ancak sonraki yıllarda vize konulduğu bilgisi kafamı kurcalıyor biraz… Bir de yine o kitapta şelaleleri mutlaka her iki taraftan da görmeyi öneriyordu, o da bir soru işareti olarak tepede asılı duruyor. Bir şöför, otelden mini van’la Paraguay’a götürüp getirecek ve kişi başı 30 Pezo (18 USD) alacak bunun için. Sonra oteldeki eşyalarımızı da alıp yine mini van’la havaalanına götürecek ve bunun için de adam başı 20 Pezo (12 USD) alacak… Toplam 30 USD ödeyeceğiz kişi başı.. Herkes tamam diyor. Normal turumuz için gelecek aracı bekliyoruz, gelmeyeceğimizi haber vermek için… Bu arada adam koşarak dışarı geliyor ve hızlıca bir şeyler anlatıyor. Normalde Paraguay’a giriş çıkışta aracı durdurmuyorlar bile ama Brezilya’ya yeniden girişte Paraguay sınırını arayarak bizim vize durumunu sorgulayabilirlermiş, bugün Cumartesi yoğunluğu da olduğu için uçağı kaçırabilirmişiz, falanmış, filanmış, sonuçta son anda Paraguay turumuz kursağımızda kalıyor… Neyse ki asıl turumuzun minibüsü yeni geldi de onu da kaçırmadık… Paraguay’ı da yoklamış olduk, içimde kalmadı en azından.. Zaten tepede asılı soru işareti de duruyordu hatırlarsanız… Züğürt tesellisi mi, haltetmişsiniz siz… 🙂
Sekizi biraz geçe hareket ediyoruz. Değişik iki otelden iki çift daha alıp yine Iguaçu’ya, bu kez Brezilya tarafındaki milli parka doğru gidiyoruz. Giriş için 41 real karşılığı 26 USD ödüyoruz kişibaşı… Akşamdan öğrenmiştik burada dolar da kabul edildiğini.. İki katlı turist otobüslerinin üstü açık üst katına yerleşiyoruz. Üç durak sonra ineceğiz ama hem çok yavaş gidiyoruz hem de durakların arası oldukça uzun. Neyse, indiğimiz durakta rotamıza ait ayrıntıları anlatıyor Cem Ceminay’ın genç hali olan rehberimiz.. Yine düşüyoruz yaya olarak yollara… Yaklaştıkça dün yakınından delirdiğimiz su kütleleri bu kez karşıdan panoramik olarak beynimize, fotoğraf makinelerimizin ve videolarımızın hafıza kartlarına kazınıyorlar… Dünkü mü daha güzeldi bugünkü mü karşılaştırması yapmak imkansız… İkisi de bambaşka güzel… Yine anlatmaya çabalamadan olduğu kadar video ve fotoğraflardan medet umacağım…


Gezi sonrası Cem Ceminay reklam almış sanırım ki, öğlen yemeği için bizi öyle bir restorana götürecekmiş ki, hem her ülkenin mutfağı hem çok lezzetli hem çok ucuzmuş, “Hastasıyız”, galiba “Ayhan Sicimoğlu ile Renkler”e konuk oluyoruz… Biz istemediğimizi söylüyoruz… Diğer iki çiftten bir çift zaten parkın çıkışında gruptan ayrılmışlardı. Diğer çift gidecek yemeğe… Minibüsümüz önce onlarla birlikte Cem Ceminay’ı restorana, sonra da bizi otelimize bırakıyor.

IGUAZU (IGUAÇU) ŞELALELERİNİN HEM ARJANTİN HEM DE BREZİLYA TARAFINDAN VİDEOLARI İÇİN TIKLAYIN:

Arjantin tarafından (1. video)

Arjantin tarafından (2. video)  


Brezilya tarafından (1. video)

Brezilya tarafından (2. video)

Hemen çantamızdaki şortları giyip pinpona başlıyoruz Şafak’la… Beş set üzerinden 3-2 yeniyor beni, avantajlı tarafta başlama üstünlüğünü kullanarak :). İyice terleyip havuza dalıyoruz. Çoook iyi geliyor. Epeyce yüzüp, fıskiyelerden üstümüze fışkıran nispeten soğuk sularla güzelce serinliyoruz. Tekrar giyinip lobide eşyalarımızla birlikte yerimizi aldığımızda kırkbeş dakika bir zaman kalmış zaten… Üçte bir minibüs geliyor, bizim gözümüz şöförde, içeri girip önüne gelene “Arjantin, Paraguay” falan diyor. Bizimki değil demek ki… Beş on dakika geçiyor ama başka gelen yok… Sonunda bizi almaya gelenin o olduğu anlaşılıyor, Paraguay’ı neresinden uydurduysa zirzop… Yarım saatlik zevksiz bir yolculuk sonrasında Iguaçu’nun Brezilya tarafındaki havaalanındayız. Kontrolden geçip 17:35’deki uçuşumuzu bekliyoruz.
Webjet bugüne dek uçtuğumuz en berbat havayolu şirketi… Bizim Pegasus’tan beş beter… Daha uçağa binerken elimize tutuşturulan (onu bile dağıtmak için dolaşmıyorlar, hesabedin…) fiyat listelerinden anlıyoruz ki su bile paralı… Neyse, zamanında kalkıyor bari… Uçağın içi derin dondurucu, biz de bozulmadan tüketiciye ulaşması gereken sardalyalar… Ben buz gibi diyorsam, varın siz anlayın ortamı… Üstelik yağmurluk dahil tüm giyecekleri diğer çantalarla bagaja vermişim… Titreye titreye ve bir yudum suya hasret varıyoruz Rio’ya.. 🙂 Hayret ki tuvalet parasız Webjet uçağında… Bu arada girerken elime tutuşturdukları fiyat listesini de parça pinçik ettim bari ondan zarar etsinler diye… Bagajları aldık ama karşılamaya gelen kimse yok… Bekçi şeyi gibi kaldık koca havaalanında… E. Bey muhteşem hamleler yapıyor rehberimizi bulmak için, dış kapıya doğru gidip sonra vazgeçip geri dönüyor.. Hani “neler yaptık şu vatan için, kimimiz öldük kimimiz nutuk söyledik” demiş ya Orhan Veli, bizimki nutuk söyleyenlerden! 🙂 Neyse, birazdan telaşlı ve komik bir vatandaş geliyor, İngilizcesi yok denecek kadar az, hatta az denemeyecek kadar yok! Bir de şöfer var yancısı, onun İngilizcesi biraz daha az diğerinden :)… Hep birlikte otoparka doğru yürüyoruz. Bizimki elindeki kumandaya basıyor, cık cık, minicik bir binek otonun flaşörleri yanıyor… Tesadüftür deyip aynı anda yanması muhtemel dörtlülerin sahibi olan minibüsü ararken, arkadaş o Chicco mu nedir bebek arabasının bagajını açıyor.. Şöför de iki yandaki taksiye hamle yapıyor. Bizi üçer üçer paylaştırıyorlar… A. Ailesinin bavulları tabi ki sığmıyor ve onlar arkada üç kişi ıkış tıkış otururken bavullardan en hallicesi ön koltukta keyifle etrafı seyrediyor… 🙂 Yolda karşılıklı derin mevzulardan susuyoruz… Ya bunlar soğuğu çok seviyor ya da biz kıştan geliyoruz, ısı farkından telef olmayalım diye klimalar sonuna kadar açık.. Ben de öndeyim, epey bir süre kakırdayarak giderken, adam geçtiğimiz yerleri anlatamıyor, biz de anlayamadığımız kadarıyla “Hmmm, nice!” falan diyoruz. Brezilya Portekizce’si, Portekiz Portekizce’sinden çok farklıymış… Yoksa acayip anlaşırdık, hepimizin yabancı dili Portekizce.. Yani Portekizce hepimize çoook yabancı, o bakımdan…
Neyse, dünyaca ünlü Copacabana plajının yanıbaşındaki otelimiz Golden Tulip’e gelip odalarımıza yerleşiyoruz. Tabi ki odaya girdiğimizde (bazı yerlerde hoş geldin içkisi ikram etmişlerdi ya) hoş geldin kliması çalışıyor ve oda buzhane gibi… Hemen kumanda yardımıyla hoş bulduk diyoruz… Pencerelerimizin cephesi plaja değil yan tarafa bakıyor. Ama camları açtığımızda yandan da olsa okyanus tüm ihtişamı ile arz-ı endam ediyor… Karanlık da olsa belli ki çok güzel… Sahilde bir tur atmaya çıkıyoruz. Canlı, güzel ama çok sıcak ve nemli bir ortam… Plajın yanındaki kaldırımda gezerken hediyelik eşya satılan bir pazar görüp o tarafa geçiyoruz. Şafak’la tezgahlara bakarak ve konuşarak yürürken Güney Amerika’nın ilk “Hemşerim kimlerdensin?” olayı gerçekleşiyor. Bir ses “Türkiye’den mi geldiniz?” diyor. “He kardaş…” Adana’lı Hilal (Abisi Bilal’miş, yaratıcılıkta sınır tanımayan yurdum insanı, Bilal’e kafiyeli olsun da ne olursa olsun diyerek Hilal’i piyasaya sürüvermiş. Allah bilir ondan vurmuştur kendini gurbet ellere Hilal Emmi… Önce yıllarca Almanya’da yaşamış ama Adana’nın sıcağından sonra Almaya’ya ısınamamış, bulmuş bir Brezilya’lı yenge, 12 senedir çoluk çombalak Rio’da yaşıyorlarmış… Yekten “Burada nerelere gidilir” diye sorunca Şafak, Hilal şöyle bir kalıyor, “Çocuklar önde, zaman yok ki” diyor.. Biz de “Kaybetme sen onları, biz turla geziyoruz” diyerek gönderiyoruz… Biraz sonra vatan(daş) hasreti ağır basıyor ki geri geliyor ve telefon numarasını verip “Tekrar gelirseniz beni arayın, ben size yer ayarlarım” diyor… Ondan ayrıldıktan sonra da otele kadar yürüyüp odamıza çıkıyoruz.

04.03.2012 Pazar (Onbeşinci Gün – Rio de Janeiro):
Bu sabah dokuzda şehir turumuz var… 6:30 gibi uyanıyoruz. Skype’den Ayçin’le ve minik bitimizle görüşüyorum. Oğlum, insan bu kadar mı özlenir yaa… Kahvaltı çok iyi… Ve ınınıııın, kahvaltının sürprizi, Küba’dan tanıdığımız “vava” Rio’da da hizmetimizde… İlk kez Küba’da görüp yediğim ve çok sevdiğim(iz), şekil olarak karpuzun irice bir erik boyutundaki minyatürü olarak tarif edebileceğim, tadı mayhoş, yerken minik çekirdekleri dişlerin arasında çıtır çıtır sesler çıkartan ve Küba’lıların voyava dedikleri ve vava diye kısalttıkları meyveyi görünce eski bir tanıdığı görmüş gibi oluyorum… Burada tanınmamak için adını değiştirmiş ve “goyaba” diye tanıyorlar kendisini… 🙂


Kahvaltı sonrası otelin kapısında tur minibüsünü bekliyoruz… 1800 yaşlarında bir teyze geliyor, ismi Celia’ymış ve bugünkü rehberimizmiş.. E olur, ne diyelim… Biniyoruz ki minibüs MIT’ten ödünç alınmış, içinde işkence yapsan kimsenin ruhu duymaz… Camlar bizim Doğan görünümlü Şahin’lerin simsiyah film kaplı camlarına beş basar… Zaten hava da kapalı, yağmur var, bulutlar ortalığı karartmış… Sanki gece turuna çıkmış gibiyiz… Bizden önce binmiş iki çift daha vardı, biz binince onlar arka dörtlüye toplandı… Biz kurtlu Türkler üç taraftan camları aralayarak dışarıyı görmeye çalışıyoruz… Başöğretmen Celia “Bu minibüste camlar açılmaz, klima çalışıyor” diye bi tarafını yırtıyor. Ben kavga ederken tercüman kullanmayı sevmediğim için direkt olarak teyzeye “Ben iki günlüğüne burayı görmek için geldim 50000 kilometreyi, senin buruşuk suratını görmek için değil” cümlesinden İngilizce olarak söyleyebildiklerimi onun sesini bastırarak bağırıyorum… Kadın “Olmaz, ben sizin rehberinizim” diyor… A. Hanım benden aşağı kalmayan kibarlığı ve İngilizcesi ile kadına saydırıyor… Kadın sesini mikrofon aracılığıyla yükseltiyor… Ben “We are not student!” diye haykırıyorum… Arada arkadaki dörtlüye cam açılmasından rahatsız olup olmadıklarını da soruyoruz, sorun yok diyorlar… A. Hanım mikrofonu da bastırınca kadın “Shut up!” diye haykırıyor, A. Hanım da aşağı kalır mı “You shut up!” diye sürkontur çekiyor… Bir süre biz aramızda, o şöförle ve bas konuş aracılığıyla acenteyle konuştuktan sonra “Hava kapalı, yağmurlu, İsa’yı Musa’yı göremeyebilirsiniz, isterseniz turunuzu yarın aynı saate erteleyebilirsiniz” diyor.. “OLEEEEEEEEEEEEEYYYYYYYYYYYYYYY!!!”


E. Bey minibüsle otele dönüp Copacabana plajına takılacak… Biz minibüsün döndüğü yerde inip şehir merkezine doğru yürümeye başlıyoruz. Önce dünyaca ünlü diğer plajlardan geçiyoruz… Saat erken ve günlerden Pazar, tüm plajlarda, parklarda futbol sahaları dolu ve bütün futbol sahaları da karşılıklı futbol oynayan takımlarla dolu… Biz yıllardır her Pazar sabahı Bostancı’da oynarız da 10 kişiyi zor bir araya getiriyoruz… Bir saat içinde yüzlerce kişi gördük sahalarda koşturan.. Onun için onlar futbol oynuyor biz seyrediyoruz demek ki…



Deniz kenarında bir ağaç gölgesinde üç-dört kişi midye ayıklıyor.. Fotoğraflarını çekiyoruz, midyelerin tadına baktırıyorlar… Kabuğuyla birlikte kaynatılmış, kabuklar hafif açılmış, içinden çıkan midyeyi ağzıma atıyorum, Koruköy’de babacığımın ellerini ayaklarını keserek çıkarıp saç üstünde pişirdiği midyelere öyle benziyor ki… Sahilden iç kısma geçiyoruz. Önce bir meyve sebze pazarı görüp onu geziyoruz, çeşit çeşit tropik meyveler, tropik olmayanlar, çeşitli sebzeler, balık ve diğer deniz ürünleriyle capcanlı ve rengarenk bir pazar burası… Ardından Lapa bölgesinde önce rengarenk çinilerle kaplı merdivenli sokaktan yukarıya çıkarken fotoğraflar çekiyoruz… Sonra da çıktığımız gibi bu kez renksiz zevksiz bir yokuştan iniyoruz. İndiğimiz yerde de su kemerini görüyoruz…



Merkeze doğru yürümeye devam ediyoruz. Günlerden Pazar ve hemen hemen her yer kapalı… Yağmur ormanlarının özelliklerini görebileceğimizi okuduğumuz Tijuca Ormanları’na gitmeye karar veriyoruz. Nasıl gidileceğini soruyoruz, biraz ilerideki duraktan 22 numaralı otobüse binmemiz gerekiyormuş… Başlıyoruz beklemeye ama bizdeki gibi Pazar günleri otobüsler bayağı seyrek anlaşılan, uzun bir süre otobüs gelmiyor. Sadece bizim beklediğimiz değil hemen hemen hiç otobüs gelmiyor… Elli metre kadar geride bir sapak var, uzaktan görünen neredeyse tüm otobüsler oradan sapıyor… Kırkta yılda bir dönmeyenin de numarası tutmuyor. Ben kurtlanıyorum ve biraz yürüyelim, gelirse ileride bineriz diyorum, fikrim pek kabul görmüyor… Biz Şafak’la yürümeye başlıyoruz. Elli metre ileride yol ikiye ayrılıyor, hangi tarafa gideceğimizi oradaki bir askeri polise soruyoruz, stadyum gibi ama içinden trafiğin aktığı bir yol geçen, o yola 90 derece açıyla bu sefer trafiği olmayan bir yol daha geçiyor. Yarınki turda buraya tekrar geleceğimizi ve burasının karnaval alanı olduğunu, karnaval zamanı şu an boş olan koltukların dünyanın parasına satıldığını, trafik olan yolun kapandığını, diğer yolda ise karnaval yürüyüşlerinin yapıldığını henüz bilmiyoruz.


Stadyum gibi yapının dışına çıktığımızda bizim beklediğimiz otobüsün yaklaştığını görüyoruz ve dur diye işaret ediyoruz. Durmuyor mu ne, yok biraz ileride duruyor. Biniyoruz, bizimkiler de binmiş tabi ki… Uzunca bir yolculuktan sonra son durakta iniyoruz. Buradan tekrar binecekmişiz. Gelen ilk otobüse biniyoruz. Hızlı ve bu hızdan dolayı ne kadar gittiğimizi anlayamadan Tijuca’nın yakınındaki durakta inip parka giriyoruz… Giriş ücretsiz… Yürümeye daha doğrusu tırmanmaya başlıyoruz. Information iki kilometre ilerideymiş… Bir kilometre kadar sonra, Iguazu’dan sonra şelale demeye dilimizin varmayıp “irice bir çeşme” diye tanımlayabileceğimiz ve onu gören banklar yerleştirilmiş bir alanda biraz dinleniyoruz. E. Ailesi burada kalıp daha fazla çıkmayacaklarını söylüyor. Biz devam ediyoruz. İki kilometrenin sonunda bir kulübe var ama içinde kimse yok… Araç yolu ileri doğru devam ediyor ama öyle çok ilginç, bizi şaşırtan ağaç ya da bitkiler de yok… Şehrin ortasında bu kadar yoğun bir yeşil güzel tabi, o kadar… Oradan geri dönüyoruz ve inişe başlıyoruz… İniş yolunda bir araç yanımızda duruyor, şöförün yanında oturan kadın “Arkadaşlarınız bizimle” diyor… Açık olan pencereye eğilip arkaya baktığımızda E. Ailesinin arkada kurulmuş olduğunu görüyoruz.


İnişin sonunda parktan çıkıp ikinci araca bindiğimiz noktaya yürümeye karar veriyoruz. Oldukça hızlı bir tempo tutturmamıza karşın bir türlü gelemiyoruz o noktaya… Her köşeyi dönerken göreceğiz sanıyoruz ama yok yok… Şöför nasıl bir hız yaptıysa gitmekle bitmiyor yol… İki saat civarında yürüyoruz sanırım, ya da bize öyle geliyor. Neyse ki Copacabana otobüsünü kılpayı yakalıyoruz… Şöför öyle bir basıyor ki gaza, Eurodisney’deki Indiana Jones haltetmiş… Otobüste benim arkamdaki koltukta oturan genç bir çocuk bize gönüllü rehberlik ediyor ve hem ne zaman nerede ineceğimizi hem de önünden geçtiğimiz yerleri tanıtıyor… Önce merkezden geçip sonra da aynı hızla Copacabana’ya geliyoruz. Gönüllü rehberimiz ineceğimiz ve gideceğimiz yeri işaret ederken İngilizce’sinin yetersizliği için de özür diliyor, canım yaa.. 🙂 Otele vardığımızda hava kararmaya başlamış ve plaj tamamen boşalmış. Yine de şortlarımızı giyip plaja iniyoruz. Dalgalar zaman zaman adam boyuna ulaşıyor. Ama Küba’dakilerin yanında buradaki hiçbir şey değil… Yüzmenin imkanı yok, dalgalardan dayak yiye yiye eğleniyor insan… Dalgalar hemen açıklarda denizin yüzeyinde görünen pis köpükleri getiriyor ve dayağın zevkini kaçırıyor… L O tarafa, bu tarafa atlarken yorgun düşüyoruz. Odaya gidip bir süre internette dolaşıp uyuyoruz.

*Brezilya Hakkında: Brezilya şu anda yeryüzündeki 215 civarında ülke içinde 175 milyonu aşan nüfusu ile ve Türkiye’nin on katı yüzölçümüyle her iki alanda da dünya beşincisi.. Güney Amerika topraklarının yarısı Brezilya sınırları içinde ve nüfusu da diğer tüm Latin Amerika ülkelerinin toplam nüfusundan daha fazla.. Şili ve Ekvador dışında kıtadaki (Güney Amerika olarak) tüm devletler sınırı var… Brezilya da sömürgeden nasibini almış, 18. yüzyılda çıkarılmaya başlanan altın, iki asır boyunca İspanya’nın diğer Amerika ülkeleri topraklarından elde ettiğinin toplamından daha fazla.. Brezilya topraklarının yarısı Amazon Ormanları’ndan oluşuyor. Dünyadaki yağmur ormanlarının yarısı da bu ülkede ve en çok bitki ve hayvan türünün yaşadığı bölge de Amazonlar… Tüm bitki ve hayvanların %40’ı bu bölgede..

05.03.2012 Pazartesi (Onaltıncı Gün – Rio de Janeiro):
Sabah yine erken kalkıp Skype ve kahvaltı faslından sonra şehir turumuza başlıyoruz. Başöğretmen Celia’dan ağzı yanan Flavio’yu üfleyerek dinler ama neyse ki Flavio çok uyumlu ve eğlenceli bir çocuk. Geçen yaz Türkiye’ye gelmiş ve epeyce Türkçe kelime de biliyor. Bizden önce minibüs yükünü almış zaten… Bizden sonra da birkaç kişi alıyor ve en arka dörtlüde bir kişilik yer hariç full çekiyoruz.



Konik ve komik ve fakat içi gerçekten çok ilginç ve etkileyici katedralle başlıyoruz turumuza… Sonra minibüsten inmeye gerek duymadan anlatılan bir iki bölgeye uğradıktan sonraki durağımız dünyaca ünlü Maracana Stadı… 2014 Dünya Kupası nedeniyle bakıma alınmış, dışarıdan olduğu kadar görüyoruz… Buradan sonraki durağımız devasa Koruyucu İsa heykeliyle ünlü Corcovado… Yol üstünde varoşlar, gecekondular karşılıyor önce bizi… Onları da geçtikten sonra araç değiştirmemiz gerekiyor. Çünkü o noktadan yukarı sadece izinli ve biletli çalışan minibüsler çıkabiliyor. Biz kuyrukta beklerken Flavio biletlerimizi alıyor. Sıramız gelince Flavio’hun grubu olarak aynı minibüse doluşuyoruz. Zaten daracık ve yılan gibi kıvrım kıvrım bir yol ama şöför dünkü otobüs şöförünü aratmıyor…

Yukarıda yüzlerce, binlerce kişi ayakta, oturarak, yatarak fotoğraf çektiriyor. Bir o kadarı da poz veriyor aynı anda… Biz de onlara katılıyoruz… Bir saat kadar bir yukarıda İsa’nın, bir aşağıda onun baktığı manzaranın fotoğraflarını ve videolarını çektikten sonra aynı minibüslerle ortadaki noktaya, oradan kendi tur minibüsümüze geçip şehre iniyoruz. Bizim şöför de çok hızlı… Diğer turistlerden bir kadının boynunda sorun varmış, yavaş diye birkaç kez uyarıyorlar… Bu Brezilya’lılar araçlarını da futbol oynadıkları gibi kullanıyorlar anlaşılan…



Turumuz yemekli ve şimdi yemek yiyeceğimiz yere gidiyoruz. Başlangıçların içinde deniz ürünleri de var ve onlarla başlıyoruz. Sonra et servisi başlıyor. Bir eline çeşit çeşit etler takılı şişlerden birini, diğerine de döner bıçağını kapan yanımıza geliyor “İster misiniz?” diye… Herkes tercihine göre tabağını dolduruyor. Patlamadan hemen önce de dondurmalı meyve salatası geliyor tatlı olarak…



Şimdi de Sugar Loaf denilen ve Koruyucu İsa’yı karşıdan gören tepeye çıkacağız ama tepe çok sisli… Flavio “Önce alışveriş molamızı verelim, belki dağılır” diyor… Bizi bir dükkana götürüyor. Çok fazla çeşit yok ama olanların fiyatı dışarıya göre uygun… Herkes bir şeyler alıyor, ben de tişört alıyorum üçümüze… Sugar Loaf’a çıkmak üzere ilk teleferiğe bineceğimiz yere gidiyoruz. Yine biz kuyruğa giriyoruz, Flavio bilet almaya gidiyor… Birinci tepede iniyoruz ve diğer teleferiğe geçmeden önce burada fotoğraflar çekiyoruz. Çıkmak için sabırsızlanıyoruz çünkü bir an önce otele dönüp denize girmek de istiyoruz. Ama bizim Flavio anlatıyor, oyalanıyor, oynuyor, bir türlü “haydi” demiyor, milleti toplamıyor. Sonunda toplanıyoruz ama iki erkek vardı birlikte gelen, onlardan biri yok… Franco nerede diyor Flavio, biz hangisi olduğunu bilmiyoruz, Franco kim falan derken, A. Hanım diğer çocuğa “Franco your husband?” diyor ve konuşan o değilmiş gibi dönüyor. “Ne dediğinin farkındasın, değil mi?” diyorum, “Sus, ancak toparladım” diyor, bu nasıl toparlamaksa!


Sonunda gerçekten toparlanıp çıkıyoruz Sugar Loaf’a… Sis hala iş başında… Elli dakika sonra buluşmak üzere dağılıyoruz. Sis bir an bile dağılırsa Corcovado’nun fotoğrafını çekebilmek için nişan alıp bekliyoruz… O arada iki kapalı kadın ve yanlarındaki genç çocuk konuşmaları duyup “Merhaba” diyor… Çocuk Rio’da okuyormuş, genç kız Almanya’dan, kadın İsviçre’den onu ziyarete gelmiş… “Biz yarım saattir bekliyoruz, dağılmadı” diyorlar…


Arada kısmen sis dağılır gibi olduğunda çekebildiğimiz kadar fotoğraf çekiyoruz. Sürenin sonunda buluşup aşağı iniyoruz. Flavio söz verdiği gibi önce bizi bırakıyor otelimize, hava kararırken. Gerisi dünkü gibi, deniz, internet ve uyku…

06.03.2012 Salı (Onyedinci Gün – Rio de Janeiro): Bugün Rio’da tamamen boş ve serbestiz.. Sadece dün akşam için ayarlanan ama kimsenin yiyecek hali olmadığı için bugüne ertelenen Ejder Tur’un aksaklıklar için özür niteliğinde düzenlediği bir öğlen yemeğimiz olacak… İş-güç, gezi-tur olmamasına rağmen sabahın köründe uyanıyoruz. Skype’ye falan bakıyorum ama Ayçin’in okul günü bugün, sonradan uyanıp kapatıyorum… Kahvaltı sonrası plaja iniyoruz… Plaj hem çok tenha, hem de tek tük gelenler bizim evlilik programlarında görmeye alıştığımız 60+ yaş grubu.. Gerçi evlilik programlarında yaş grubu düşmüş ve çeşitlenmiş, daha yirmili yaşlarda evlendirin beni diye dolanan yeni bir cins türemiş.. Neyse, konumuz bu değil…


Deniz daha önce de değindiğim gibi pis, dalgalar her zamanki gibi… Arada dünyaca ünlü ip bikinili popolar da geçmiyor değil, zaten onlar da olmasa iyice sıkıcı olacak :)… Ama sanmayın ki ip mayoları giyenler sadece JLo popolular, söz ettiğim 60+ yaş grubundaki birçok hatun kişi de giymiş gelmiş, nelerine güveniyorlarsa! 🙂 Onbire kadar zor dayanıyoruz plajda ve otele dönüp, yıkanıp, hazırlıklarımızı, çantalarımızı tamamlayıp check-out yapıyoruz ve bavulları otelin emanetine bırakıp, emanet fişlerini cebimize koyup dışarı çıkıyoruz. Copacabana Palas Otel’in sokağındaki bir restorandaki yemek için üçte orada buluşacağız. Biz de o zamana kadar alışveriş yapabiliriz diye yollara düşüyoruz ama hava inanılmaz sıcak… Copacabana’nın neredeyse tüm sokaklarına girip çıkıyoruz, bulabildiğimiz tüm hediyelik eşya dükkanlarına girip çıkıyoruz ama farklı bir şey bulmak gerçekten olanaksız… Şafak tişört alıyor, ben magnet bile bulamıyorum.. Sıcakta daha fazla zaman geçiremiyoruz ve restorana giriyoruz, henüz bizden başka gelen yok… Bir süre sonra diğerleri de geliyor ve dünkü sistemle önce başlangıçlar ardından da şişe geçirilmiş çeşitli etler istediğiniz kadar servis edilerek yeniyor… Şafak bira içelim diyor, hadi içelim bakalım… Tatlı menüsünden çok güzel tatlılar seçiyoruz ama sonradan öğreniyoruz ki dünkü gibi dondurmalı meyve salatası dışındakiler ekstraymış.. Neyse, o da güzel… 🙂
Grup halinde çıkıp yolda herkes başka dükkanlara gire çıka dağılarak ayrı ayrı geliyoruz otele… Otele geldiğimizde emanet fişlerini arıyorum ama ne ceplerimde ne de cüzdanımda var… Bir şey çıkartırken düşürmüşüm sanırım… Neyse, görevli zorluk çıkartmıyor, bizi emanet odasına alıp bavullarımızı göstermemizi istiyor ve teslim ediyor… Biraz bekleyişten sonra 16:15’de havaalanından buraya getiren ve İngilizcesi olamayan arkadaşlar geliyor yine transfer için… Oldukça uzun bir yolculuk sonunda varıyoruz havaalanına… Check-in sırasında Hollanda vizemiz olmadığı halde Amsterdam Havaalanı’nı transit kullanıp kullanamayacağımızla ilgili uzun bir teyit sürecinden geçiyoruz, Brezilya’lı işgüzar KLM görevlisi Saccywomen tarafından… Freeshop’ta yedisi bir arada bir magnet takım görüyorum, çok da güzel değil ama alayım bari… 14? yazıyor etiketinde, ben real sanıyorum, yani 8-9 USD… Ama fiyat zaten USD’ymiş… Neyse artık, alacağız… Freeshop’un diğer bir bölümünde içki tadımı için tester şişeler var… Orada önce cin-votka kokteyli içiyorum ama sonra aynı masada çoook sevdiğim tatlı likörlerin çikolatalı ve kahveli olanlarına yüklenip 7-8 tane içince kafam da iyi oluyor ve o kafayla beklemek daha eğlenceli, yok eğlenceli değil de daha az sıkıcı… Tabi tester parfümler de işin bonusu…
Asıl sıkıcı ve geçmeyen saatler uçakta… Dile kolay, onbir saat uçacağız Amsterdam’a kadar… Kahve geliyor, şarap gidiyor, yemek geliyor, uyku gidiyor… En son Amsterdam’a 1-2 saat kala kahvaltı geliyor, ondan sonra bir şey gelmiyor, biz Amsterdam’a geliyoruz… Bekleme bitmiyor ama… Saat şu an öğlen 12:00, İstanbul uçağımız akşam 20:30’da… Yeşil pasaportu olan Şafak, Amsterdam’ı gezmek üzere dışarı çıkıyor ama hava da çok yağmurlu… Geri kalanlar havaalanında geçireceğiz sekiz saatten fazla zamanı… Herkes bir yerlere dağılıyor… İki kez yarımşar saat free internet hakkı var, kimimiz onu kullanıyor, kimimiz dört bir tarafa dağılmış ama genelde aynı şeyleri satan free-shop’ları tekrar tekrar geziyor… Free-shop’larda gördüğüm takunya şeklinde ama yumuşak patiklerden ister mi diye Ayçin’e SMS atıyorum… Epey sonra yanıt geliyor, gökten ne yağmış da toprak almam demiş… Ayçin’e, annesine ve Meltem’e birer tane alıyorum… Masaj salonu, sergi alanı, çocuklar için oyun ormanı falan olan bir bölümde daha rahat koltuklar var, o tarafa gelince A. Bey’lerin de orada karargah kurduğunu görüyorum… Hemen sonra Şafak da geliyor, oysa uçağa daha dört saat var… Yağmurdan bezmiş, üstü başı ve Iguaçu’dan aldığı yeni şapka sırılsıklam… Yine bekle, bekle, öfff, yeter…
Dakikalar saat, saatler gün oluyor sanki… Sonunda zamanı geliyor ve kontrolden geçip uçağa biniyoruz. Gece yarısı iniyoruz Atatürk Havalimanı’na… Önce taksi ile Yenibosna, oradan gece seyrek kalkan metrobüsü biraz bekleyip Söğütlüçeşme ve gece ikiyi geçiyor eve geldiğimizde… Nihayet bebik oğluma kavuşuyorum.. Çoook özlemişim çooooookkkk… 🙂

Tur bedeli: 4000 Euro Peru vize bedeli: 100 USD Nakit harcama: 320 USD Kredi kartı harcamaları: 180 USD

Fiyat üzerine notlar: Rio-İstanbul tek yön KLM 2250 Euro; İber Hava Yolları 720 Euro civarında bulmuşlar… Bizim İstanbul-Amsterdam-Lima/Rio-Amsterdam-İstanbul biletlerimiz ise toplam 1000 Euro kadarmış. Ayrıca Güney Amerika içinde de beş uçuş yapıyoruz tur boyunca: Lima-Cusco Arica-Santiago Santiago-Buenos Aires Buenos Aires-Iguazu Iguazu-Rio

* Bazı bölümlerin altındaki “*…Hakkında” başlıklı ve italik yazılı notlar Mustafa Andıç’ın “Dansın Müziğin Başkaldırının Sesi GÜNEY AMERİKA” kitabından alınmıştır. Bölgeye ilgi duyuyorsanız Gürer Yayınları’ndan çıkan kitabı okumanızı şiddetle öneriyorum…

13 yorum

  • Ebruozcansatir dedi ki:

    Fotograflar çok güzel ve yazınız çok ayrıntılı olmuş, emeginize saglık 😉 Güney Amerika gitmeyi hayal ettigim yerlerin başında geliyor fakat zaman isteyen ve yorucu bir seyahat olduğunu düşünüyorum. tur sirketleriyle seyahat etmeyi sevmememe rağmen bu bölge için sanırım bir gereklilik. Katıldığınız Tur’dan pek memnun kalmamissiniz gibi geldi. Oraya gitmiş biri olarak önerileriniz nelerdir? Teşekkürler 😉

  • NEŞE dedi ki:

    Ancak 5.gün e kadar okuyabildim,arkası yarına ….Sizin uzun Avrupa yazılarınıza alışmıştık ama bu geziniz de ondan aşağı kalmayacak….Tur ile gezmeyi neden sevmiyorum,işte bu yazınızda bir kez daha anlıyorum….Böyle yüksek bir bahşiş alan bir tur dan eksiksiz bir organizasyon bekledim …ama nerede….şimdiye kadar program tekledi,sizin uzun tren yolculuğunuzda herşeyi kendiniz planladınız ve eksiksiz işlemişti….İlginç bir ülkede,güzel günler geçiriyorsunuz…devamını okuyacağım…

  • exxe dedi ki:

    aslında artılarını ve eksilerini değerlendirdiğimde tur şirketinden memnun kaldım diyebilirim… olumsuzlukları ön plana çıkarmak insan doğasında var. bir de neşe hanım’ın dediği gibi insan o kadar para verince her eksiklik fazlasıyla batıyor… bu arada yanlış anlaşıldıysa, tur şirketinin belirlediği bahşişler eğrisi doğrusuna gelip ödenmedi, yerel rehberlere performansa göre kendimiz belirleyip topladık bahşişleri…

  • mosq dedi ki:

    Ayrıntılı, akıcı, bol resimli anlatımınız için teşekkürler. Gitmiş kadar olduk doğrusu 🙂

  • NEŞE dedi ki:

    İki haftalık turunuzda benim bile gecem gündüzüme karıştı,bir de sizi düşündüm,sabah hangi ülkede gözünüzü açtığınızı karıştırmış olabilirsiniz,tabii bir de yükseklik sorunu var….A.Hanım ve E.Bey beni deli etti,her tura lazım tipler bunlar,nasıl dayandınız….Verdiğiniz paraya değdi ise ne güzel…bu bölgelere tek başınıza gitmek konusunda fikriniz önemli bence,tursuz gidemezmiydiniz ?Cahilliğimi mazur görün lütfen,bir çok gezinizde satın almak için peşine düştüğünüz snowball nedir allahaşkına ??Teşekkürler….

  • exxe dedi ki:

    tur şirketi olmadan kendi organizasyonumla gezmeyi kesinlikle tercih etmeme rağmen bu bölge için kendime ve bölgedeki ulaşım ağı ve ispanyolca dışında dil bilme oranına güvenemedim… mesafeler çok uzun ve çoğunda uçak kullanmak gerekiyor… ulaşım oldukça pahalı başka herşeye göre… ama bazı şeyleri göze alıp önceden güzel bir organizasyonla uçak biletleri alınırsa kesinlikle çok güzel bir tur olur… yazının sonunda adını verdiğim kitabı kesinlikle öneririm. gezgin bir öğretmen (coğrafya yanlış hatırlamıyorsam) bizimkinin çok daha fazlasını kendi imkanları ile yapmış ve çok güzel anlatmış… onun tecrübelerinden de yararlanmanızı tavsiye ederim. snowball dediğim, hani camdan fanus gibi, içi sıvı dolu, ortasında o şehir ya da ülke ile ilgili birşey olup, çalkalayınca kar yağıyormuş efekti oluşan minik hediyelik eşyalar… biz gittiğimiz yerlerden almaya çalışıyoruz hatıra olarak… :)))

  • NEŞE dedi ki:

    Şimdi anladım meşhur snowball u….Benim Meis yazımda ilk paragraf snowball ile başlar,okuyunca seveceksiniz….Bir öğretmen olarak bu gezgin coğrafya cının kitabını okuyacağım..teşekkürler…

  • ayca42 dedi ki:

    Yazınızı oldukça keyif alarak okudum , okurkende güldüğüm çok yer oldu , belliki her türlü şarta rağmen güzel anılarla dönmüşsünüz.Sanırım önemli olanda bu olsa gerek…

  • Zeynep dedi ki:

    yazınızı keyifle alarak okudum yazınız ve birbirinden güzel fotoğraflarınız için teşekkürler…ellerinize sağlık

  • arkutbay dedi ki:

    16 günlük macerayı 3 günde bitirebildim . En güzeli de yazının sonuna kalmış 🙂 Böyle bir dakika durmadan koşturmacalı gezilere bayılıyorum . Paylaştığınız için çok teşekkürler , ellerinize sağlık .

  • enisnuhoglu dedi ki:

    hayallerimi gerçek yapmıssınız.sızı tebrık ederım.yenı yazılarınızı beklıyorum…

  • Yasko dedi ki:

    Elinize sağlık. Zevkle okudum…

  • mehmetturan dedi ki:

    mükemel olmuş elinize sağlık

mehmetturan için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*