LÜBNAN

LÜBNAN

Kıvrak melodilerle dolu şarkılara doyamıyordum. Karanlık çölleri aydınlatan dolunaya şükredip çoban yıldızına bakarak yolunu bulmaya çalışan bir Bedevi gibi hissediyordum kendimi…
Birden melodiler kıvrılarak çöldeki kum tepeciklerini, serap gibi ırmakları, denizleri aşıp yakamdan tutuverdi beni… Ortadoğu’ya gitme vaktim gelmiş de geçiyordu sanki!

Güneşli güne selam verirken memleketimden yüzlerce kilometre ötedeki bu ülkenin masmavi engin denizi karşıladı beni. Sabahın erken saatinde kendimi Beyrut’un bomboş sokaklarına attım. Halk, güne erkenden selam vermeyi sevmiyordu anlaşılan!
Arabaların manevra yaparken zorlandığı daracık sokaklarda bir süre yürüdükten sonra halkın uyandığını korna seslerinden anlamaya başladım.
Kornalardan Koro Kuruldu!
Hayatımda bu kadar çok korna sesi duymamıştım. Bir araba durup şoför yol mu soruyor? Korna! Bir araba çok mu yavaş gidiyor? Korna! Bir araba öbür arabayı hızla geçip solladı mı? Korna!
Her şeye korna! Kornalardan koro kuruldu ve bana Lübnanlı yanık sesli ve tenli şarkıcıların kıvrak melodili şarkılarını unutturdu!
Bu kadar yoğunlukta korna sesini duyan bir insan ilk olarak kendini savaşta sanabilirdi. Fakat çevredeki son model üstü açık spor arabalar, birbirinden şık giyinmiş güzel kızlar ve bakımlı erkeklerle dolu bir ortamın savaşla hiç ilgisi olmadığının hemen farkına vardım.

Lübnan’ın gördüğü en son savaş, 12 Temmuz 2006’da başlayıp 14 Ağustos 2006’ya kadar süren İsrail – Lübnan Savaşıydı. Hizbullah’ın askeri kanadının iki İsrail askerini kaçırması ve sekiz İsrail askerini öldürmesiyle başlayan savaş, Ortadoğu’nun üzerinde bir toz bulutunun gezmesine neden olmuştu.
Bir ayı aşkın süren savaş sonunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ateşkes kararıyla çatışmalar sonlandırılmıştı.

Güneş bize barışı müjdelercesine gülümserken karnımızın acıktığını hissettik. Dünyaca ünlü Lübnan mutfağını tatmadan olmazdı!
Ortasına tercihe göre sucuk, et ya da pastırma konan humus, zeytinyağının içine konularak servis edilen zahter adlı bir tür kekik türü, “kebbeh” denilen bizim bildiğimiz içli köfte… Tüm bu lezzetler sıcacık pideyle nasıl da yakışıyordu!
Gecenin Rengârenk Yüzü
Lübnan’da Türk olduğunuzu bildirerek taksiye binmeniz demek, şoförün “Murat Alemdar! Memati!” şeklinde kısıtlı İngilizce bilgisine aldırmaksızın sizinle koyu bir sohbet kurmaya çalışması demekti.
“Kurtlar Vadisi” dizisi Lübnan’ın en popüler dizisiyken, başkarakterin “Polat Alemdar” olan ismi değişmiş ve “Murat Alemdar” olmuştu. İstisnasız tüm taksi şoförleri gülerek başparmaklarını kaldırıp, “Murat Alemdar good!” diyordu.
Beyrut’un gece cilveli bir kadın, gündüz ise gürültücü bir komşuya benzeyen yüzünü görmek için iki tam günü burada geçirmek yeterliydi.

Saat 22:00’dan sonra hareketlenen Gemmayzeh isimli iki tarafı da barlarla dolu uzun sokakta sadece yürümek bile insanı eğlendiriyordu. Her biri bakımlı ve kendine ait konseptleri olan barların kapıları açılıp kapandıkça müzik sesleri birbirine karışıyor, dekolte kıyafetler içinde güzel yüzlerini profesyonel makyajla daha da güzelleştiren kızlar gülüşerek yürüyor, arabalar sıkışık trafikte kornalar eşliğinde ilerlemeye çalışırken bazı barların valeleri müşterilerinin araçlarını park etmek için sıraya giriyordu.
Saat 02:00’den sonra ise Gemmayzeh’in başındaki sosisçi ve dürümcünün önü kalabalıklaşıyor, acıkanlar burada karınlarını doyurduktan sonra yavaş yavaş sessizleşen sokağa veda edip başka eğlence mekanlarına giderek geceye devam ediyorlardı.
Gemmayzeh’te eğlence tarzını benimsemeyenlere ise Beyrut’un rengârenk gecelerinde alternatif çoktu!
Hamra ve Downtown sokakları ve bu sokakların ortasında bir hakem gibi duran Osmanlı’dan kalma saat kulesi kucak açmış insanları bekliyordu. Gemmayzeh’e göre çok geniş olup araçlara kapalı olan ve kontrol noktasından geçtikten sonra girilebilen Downtown’da karşılıklı restoranlarda nargile içip, yemek yiyip, sohbet eden insanlar keyifli vakit geçiriyor ve Beyrut’un gökkuşağını kıskandıracak renklilikteki gecesinin bir parçası oluyorlardı!

Doğunun Batısı
Doğunun batısı olarak niteleyebileceğim Lübnan’da sabahın erken saatlerinde tüm sokaklar boş olsa da uykusundan vazgeçebilen halkın toplandığı tek bir yer vardı! Deniz kenarında konumlanmış upuzun, geniş bir yol olan ve palmiye ağaçları ile süslenen Korniş’te yürüyüş yapan, koşan, yere çıplak ellerini dayayıp mekik çeken, korkuluklara bacaklarını dayayıp esneten halkla birlikte kendimi Avrupa’nın ortasında bir ülkede gibi hissettim.
Daha önce gittiğim hiçbir Arap ülkesinde böylesine dar taytlar, şortlar ve kolsuz penyeler içinde insanları spor yaparken görmemiştim. Ben ise bu spor yapan insanlar arasında boş boş yürüyerek fona uyum sağlayamadığımı düşünüyordum.
Korniş’in sonuna geldiğimde ise Beyrut’un simgesi haline gelen Güvercin Kayalıkları selam verdi bana. Biri diğerine göre daha küçük olan ve büyük olanın ortasında oyuk olan bu kayalıklarda gün batımını izlemeye ise hiçbir dilin kelimeleri yetmezdi!

Ortadoğu’nun Paris’i olarak nitelendirilen Beyrut, kültürün, bilimin, çok sesli hayatın, turizmin, modanın kalbiyken 1975 yılında Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında çıkan iç savaşla birlikte bu özelliğini kaybetmeye başlamış.
Arap – İsrail çatışması sonucu Lübnan’a gelen Filistinlilerle birlikte Müslüman sayısı artmış ve sayılarının artmasıyla yönetimi de tamamen ele geçirmeye çalışmışlar ve bunun sonucunda da Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında savaş başlamış.
Yüksek topuklu, sürmeli gözlü kadınların yürüdüğü düzgün kaldırımlar taş yığınına dönmüş, kahkaha seslerinin yükseldiği evlerin duvarları delik deşik olmuş, öfkeli insan toplulukları ile tozlu dumanlı, barut kokulu yıllar geçmiş.
1991 yılında savaş sonlandığındaysa Beyrut bir harabe halindeymiş… Savaş sonrası Ortadoğu’nun batıya dönük yüzü olma özelliğini büyük oranda kaybetse de halk neşesini ve umudunu kaybetmemiş. İsrail ve Suriye arasında tampon bölge şekline de gelseler, iç savaş sonrası Suriye ordusu topraklarına konuşlansa da, İsrail güvenliği gerekçesiyle 2000 yılına kadar Lübnan’ın güneyini işgal etse de halk umudunu kaybetmemiş ve bugünlere gelerek tekrar yüzünü batıya dönmüştü.
Batıya Dönük Yüzde Açılan Yara
14 Şubat 2005 tarihinde Beyrut’ta Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin konvoyuna düzenlenen bombalı saldırı sonucu Refik Hariri ve beraberinde 22 kişinin ölmesiyle Ortadoğu yine çalkalanmıştı.
Suriye etkisini azaltmak isteyen bir politika izleyen Başbakan Refik Hariri’nin Suriye tarafından saldırıya uğradığı ilk başta düşünüldü. Hatta bu konuyla ilgili Refik Hariri’nin oğlu babasının ölümünden çok kısa sonra başbakan olarak Suriye ile ilgili çok sert açıklamalarda bulunmuştu.
Suriye ise Lübnan’dan askerlerini çekmiş ve ilişkiler iyice gerilmişti. Birleşmiş Milletler suikastın ardından soruşturma açsa da suikastın ardında İsrail mi yoksa Suriye mi olduğuyla ilgili net bir bilgi hâlâ açıklanabilmiş değil…
Batıya dönen yüzde açılan bu yaraya rağmen Downtown’da mavi kubbeli Refik Hariri Camii ve kilise karşılıklı olarak barış içinde varlığını sürdürüyor… Yaranın sürekli kanamayacağı aşikâr!
Kahramanlığım Buraya Kadar Sürdü!

Jeitta Mağaraları ve Harissa Tepesi’ndeki Meryem Ana, Lübnan’a gidip de görülmeden gelinmemesi gereken yerler arasında.
Otelin lobisinde denilen saatte beni Jeitta ve Harissa’ya götürecek olan rehber bekliyordu. Diğer Arap ülkelerinin aksine Lübnan’da halk çok dakik. Denilen saatte ve yerde mutlaka bulunuyorlar.
Otel kapısında bekleyen araca binip bir süre kornalarla dolu sıkışık trafikte ilerledikten sonra sahil kenti olan Jounieh’e doğru yol almaya başladık. Şehri ardımızda bırakıp yemyeşil tepelerin üzerinden deniz manzarasını izleyerek yolculuktan zevk alıyorduk.
Dünyanın 3. büyük mağarası kabul edilen ve iki katlı olan Jeitta, 1836 yılında keşfedilip 1958 yılında turizme açılmış. Denizden 300 metre yükseklikte bulunan ve uzunluğu 6.200 metre olan bu mağara Beyrut’a 20 kilometre uzaklıkta bulunuyor.
Rehberimiz havanın güneşli olmasının, yağmurun yağmamasının bizim için büyük bir şans olduğunu söyleyince, onun abarttığını düşünmüştüm. Ama yağmurlu havalarda mağaranın altının ziyarete kapatıldığını, su seviyesinin yükseldiğini duyunca rehbere hak verdim.
Önce üst kattaki mağarayı gezmeye başladım. Yukarıdan sarkan ve tuzlu gibi parlak görünüme sahip, şekilden şekle girmiş taşlara baktıkça her birini hayal gücümü kullanarak bir şeylere benzetmeye çalıştım. Kimi mantar, kimi çiçek, kimi üzüm salkımı…
O kadar büyük bir mağaraydı ki yürüdükçe yürüyordum…
Alt kattaki mağara ise beni beklediğimden daha fazla büyüledi. Akülü motorlara binen ziyaretçiler altındaki kumun görünebileceği berraklıktaki mavi suya açılıp ilerliyordu. Mağaranın bazı bölümlerinde taşlar aşağı doğru sarktığından motoru süren görevli “kafalara dikkat!” şeklinde uyarıyor ve herkes başını eğiyordu.
Kendimi macera filminde tuzakları aşmaya çalışan bir karakter gibi hissetmez miyim! Birazdan motordan atlayıp yüzeceğim ve peşimden gelen düşmanlarımdan kurtulacağım… Derken motorumuz geriye dönmeye başladı. Mağaranın sonuna kadar motorla gidemiyorduk çünkü kalan bölüm çok dardı… Benim de kahramanlığım buraya kadar sürdü!
Uçakta mı Yoksa Teleferikte mi?
Jeitta Mağaraları’nın etkileyiciliğini beynimize kazıyarak Harissa Tepesi’ne gitmek üzere yola çıktık. Teleferikle Harissa’ya çıkmak için uzun mu uzun bir bilet kuyruğuna girmek gerekiyordu. Yüzüp yüzüp kuyruğa geldikten sonra vazgeçmek olmazdı…
Geçti uzun kuyruk ve biletimizle kırmızı bir teleferiğe bindik. Teleferik yolunu Maçka’daki gibi kısa sanıyordum. Güle oynaya hareket haline geldiğimizde iş işten geçmişti…
Altımızdan otobanlar, otoparklar, binalar, ağaçlar, karıncalar kadar küçük görünen insanlar su gibi akıp geçiyordu. Uçakta mı yoksa teleferikte miydim? Günde üç kere belirli saatlerde şehirde elektriğin kesildiğini söyleyen rehberimiz geldi aklıma. Ya elektrik kesilse ve ben otobanın üzerinde kırmızı teleferiğimle duruversem birden!
Kahkaha sesleriyle kendime geldim. Yanımızdan ters yönde geçen bir teleferik dolusu çocuk elinde balonlarla şakalaşıyordu. Bundan cesaret alıp kötü düşünceleri beynimden uzaklaştırdım. Uzun süren ya da bana uzun gelen teleferik yolculuğumdan sonra Harissa Tepesi’ne gelmiştik.
Ama bir de finüküler sisteminden yararlanıp yukarı çıkmamız gerekiyordu. Finükülere de binip kısa bir yolculuktan sonra zirveye vardık.
Meryem Ana avuçlarını yukarı doğru açmış, başında yıldızlardan tacı ile bembeyaz bir biçimde tepede duruyordu. Tüm şehir ayaklarımızın altındaydı. Deniz, yemyeşil ağaçlar ve bembeyaz evler…

Son Gün
Küçük ama çok canlı bir şehir olan Beyrut’taki son günümüze gelmiştik. Manara’dan Korniş’e, Downtown’dan Hamra’ya kadar her bölümünde ayrı bir hayatın yaşandığı, kahkahası bol, yemekleri mideleri bayram ettiren bu şehirde kornalar bile son gün Lübnan’ın ünlü şarkıcısı Elissa’nın yanık sesi gibi yürek okşayıcı gelmişti.
“Son” kelimesini sevmesem de her “son” bir “başlangıcın” habercisi olduğuna göre…

Hoşça kal Lübnan!

10 yorum

  • Zeynep dedi ki:

    tarih boyunca farklı medeniyetlerin hakimiyeti altında olan şehirde bu çok kültürü mimariyi görmek mümkün olsa gerek ellerinize sağlık

  • incialp dedi ki:

    Lübnan şu sıralar üzerinde çalıştığım bir konu ve yazınız çok destekleyici oldu, teşekkürler paylaştığınız için

  • maliho dedi ki:

    Korna seslerini birde Hindistan’da duysanız! Her kamyonun arka tamponunda “Horn Please” korna çalın lütfen yazıyor 🙂
    Yazınızı zevkle okudum, teşekkürler…

  • NEŞE dedi ki:

    Teşekkürler,nefis bir yazı ama fotoları da bekliyorum,kaçış yok!Anladığım kadarı ile Beyrut,bizim çocukluğumuzun bir lafına çok uyuyor:Gündüz külahlı,gece silahlı…

  • Seren Muyan dedi ki:

    Fotoğraf makinam sağ olsun 2. kez bozulunca elde kısıtlı fotoğraflar kaldı:( Bu kısıtlı fotoğrafları da yüklemeyi unuttum, iyi mi:) Neyse hatırlattığınız iyi oldu, akşama fotoğrafları burada bulabilirsiniz:D

  • abt_smyrna dedi ki:

    Yazı gerçekten enfes ama fotoğraflar olsaydı keşke : )

  • Seren Muyan dedi ki:

    Fotoğraflar yüklenmiştir:)

  • NEŞE dedi ki:

    Mavi kubbeli camii ile kilise yanyana fotonuzu çok sevdim…Kayalıklar Capri adasının aynısı,ne kadar benziyor…Teşekkürler fotolara..

  • DEEP73 dedi ki:

    super bir yazı olmus . kafamdaki meak ettiklerm hepsının cevabını buldum tesekkurler.

  • komandoksk dedi ki:

    çok güzel…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*