LİZBON : KIŞ ORTASINDA BAHAR

 


 


   Bu yazıyı yazıp yazmamayı çok düşündüm. Binrota’lı arkadaşlarım çok güzel anlatmışlar Lizbon’u. Ama en azından resimleri paylaşayım ve sizlerle yeniden birlikte olayım diye geçtim bilgisayarın başına.



   
Yılbaşından bir gün önce düştük Lizbon yollarına. Ağzımız alışmış aslında herhalde çıktık Lizbon semalarına doğru dememiz lazım. Ucuz bilet tam yılbaşı dönemine denk geldi. Böylece bir taşla iki kuş vurduk.



   
Yolculuk yaklaşık beş saat sürüyor. Fakat bugüne kadar gördüğümüz en misafirperver kabin ekibi ve THY’nin birbirinden güzel ikramlarıyla yol nasıl geçti anlamadık. Uçak alçalırken hiç bitmeyecekmiş gibi görünen Vasco dö Gama köprüsü bütün heybetiyle bize hoş geldin dedi.


    
Şehre ulaşmak çok kolay. Zaten merkeze yakın olan havaalanından Aerobus adı verilen otobüslerle şehre ulaşım 3.50 € . Sakın biletinizi atmayın. O biletle başka bir ücret ödemeden Lizbon’un meşhur asansörlerine binebilirsiniz.


     
Otelimiz Marques de Pombal meydanına açılan bir sokakta. Meydanda otobüsten inip otele eşyaları bıraktıktan sonra kendimizi güneşle yıkanan Lizbon’un kollarına bırakıyoruz.


Gerçekten kent sizi kucaklayıp, bağrına basıyor sanki. Lizbon’a ilk ayak bastığımızdan beri bunu hissettim.



Marcus Pombal Meydanı



      Avenida da Liberdade yani Özgürlük Bulvarı, bulvar kelimesinin hakkını veriyor. Ağaçların çevrelediği yaya bölümü altı şerit akan trafiği birbirinden güzel çiçek ve bitkilere ayrılmış bölümleri ile pek çok bulvarı kıskandırıyor. Bulvarda ve Lizbon’da en sevdiğim şeylerden biri kiosklar oldu. Minicik kulübeler içkiden kahveye ve ufak atıştırmalıklara sizi öyle güzel ağırlıyor ki. Hava hemen hemen her zaman dışarıda oturmaya elverişli olduğu için hepsinin önünde çok sayıda masa ve


sandalye mevcut.


       


Geze geze Rossio meydanına doğru inerken Gloria asansörünü görüyoruz. Bu, aslında tek kompartımanlı minicik bir tramvay. Restauradores meydanı ile Bairro Alto’yu yani şehrin yukarı kesimini bağlıyor. Hemen yolcularını indiren asansöre atıyoruz kendimizi. Dimdik bir yokuşu tırmanıyoruz. İndiğimiz yerde  Miradoura de Sao Pedro de Alcantara var. Bu seyir terasından şehrin manzarasını seyredip Chiado’ya geçiyoruz. Ben Lizbon‘da en çok burayı sevdim. Öyle canlı ve sizi çeken bir havası var ki. Yarın burayı keşfedeceğiz.



Gloria Asansörü








Şimdi kısa bir merhaba deyip yürüyerek Baixa’ya iniyoruz. Burası 1755 depreminde tamamen yıkılmış. Zamanın başbakanı Pombal Markizi tarafından yeniden inşa edilmiş. Cetvelle çizilmiş gibi duran caddeleri Pombal stili binalar süslüyor.


      
Rua Agusta trafiğe kapalı alışveriş caddesi. Agusta üzerindeki bir pastaneden Nata yani Portekiz’in meşhur tatlısını alıyoruz. Çıtır milföy hamuru içinde leziz bir kremadan oluşan bu tatlı gezimiz boyunca en yakın arkadaşımız oldu. Zaten burası bir tatlı cenneti. Caddeler bir dükkan, bir pastane şeklinde ilerliyor. Türkiye’de Lizbon için bilgileri alırken eşimin en çok hoşuna giden burada ki pastane ve tatlı bolluğu oldu. Herhalde Lizbon’un tatlılarının keyfini bu kadar çıkaran başka bir turist olmamıştır.


       
Gezerken Santa Justa asansörünü görüyoruz. Önünde uzun bir kuyruk var. Yukarı çıkınca bu kez Lizbon’u gece kıyafetiyle görüyoruz. Gece elbisesi de çok yakışıyor buraya. Evlere takılan sarı ışıklar şehri bambaşka bir havaya sokuyor. Sağda gotik Carmo kilisesi ve manastırının kalıntıları var. Zamanında Lizbon’un en büyük kilisesiymiş. Ne yazık ki depremde yıkılmış.


 





Santa Justa Asansörü
 









   Asansörle aşağıya inip Rossio meydanına yürüyoruz. Burası Lizbon’un kalbi. Meydanın ortasında 1870 tarihli, mermer Dom Pedro IV anıtı var. İki güzel bronz çeşme ona eşlik ediyor. Arkada National Theather var. Burası aynı zamanda güzel bir kafeye ev sahipliği yapıyor. Ama buraya gündüz gelmeli. Kısa bir meydan turu atıyoruz. Resim çekme işini sabaha bırakıp Lizbon’un en meşhur kafelerinden Nikola’ya uğruyoruz. Uçakta öyle çok yemişiz ki sabaha kadar acıkmayız herhalde. Eşim yerel bir bira,  ben rose şarap içiyorum. Gerçekten çok lezzetli. Birden ikimize de yorgunluk çöküyor. Sabaha karşı ikiden beri ayaktayız. Saat erken olmasına rağmen otelin yolunu tutuyoruz. Artık gözlerimizi açık tutmakta zorlanıyoruz. Hadi bize iyi uykular. Sabah görüşmek üzere.








        Günaydın Lizbon. Güzel bir uyku ve sıkı bir kahvaltıdan sonra erkenden sokaktayız. Hep söylerim şehirlerin sabahı bambaşka olur. O nefes değmemiş sokaklar, günü karşılamaya hazırlanan esnaf hele hele bir de güneş size gülümsüyorsa Ankara’nın dondurucu soğuğundan sonra değmeyin keyfimize.


       
Yürüyerek Rossio tren istasyonuna geliyoruz. Gerçekten çok etkileyici olan  istasyonun ve güzel meydanın resimlerini çekip Chiado’ya doğru ilerliyoruz. Meşhur Cafe Brasileria ilk durağımız. Cafenin önünde ünlü Portekizli yazar Fernando Pessoa’nın bir heykeli var. Lizbon seyahatine karar verince yazarın Huzursuzluğun Kitabı adlı eserini alıp başucuma koydum. Sanki okudukça yazarla ve dolayısıyla  Lizbon’la bir bağ kuruyormuşum gibi geldi.



Rossio Tren İstasyonu




Fernando Pessoa



Cafe Brasileria


        Bir Lizbon klasiği olan yazarın yanında ki sandalyeye oturup resim çektirme görevini tamamladıktan sonra sabah kahvemizi içtik. Bu tatilimizde daha önce hiç içmediğimiz kadar güzel kahveler içtik. Eee  ne de olsa eski sömürgeleri kahve cenneti.


 








         Daha önce söylemiştim Lizbon’da en çok Chiado bölgesini sevdiğimi. Hele burada ki şair Luis de Camoes’in heykelinin bulunduğu Camoes Meydanı beni büyüledi. Her gün bir şekilde yolumuzu buraya düşürdük. Meydanda ki kioskta yerel içkilerin tadına bakabilirsiniz. Ama biz altı gün boyunca yer bulamadık. Umarım sizler gidince oturur hem meydanın keyfini çıkarır hem de bizim şerefimize içersiniz.






Camoes Meydanı



         Biraz ilerde sade yüzlü güzel bir kilise olan Sao Roque var. Bu kilisenin içinde dünyanın en pahalı şapeli bulunuyor.      Sömürgelerden gelen değerli taşlarla bezeli Capela de Sao Jaoa Baptista gerçekten görülmeye değer. Aslında kilise tümüyle çok etkileyici. Pazartesi günleri kapalı.





Kilise ve Şapellerden Biri



          Buraya kadar gelmişken Porto Şarap enstitüsünü ziyaret etmek lazım fakat hafta içi 14.00-24.00 saatleri arası açık. Kiliseden Rua Garrett’e doğru ilerliyoruz. Turistler ve yerel halk


yılın son gününde kendini alışverişe vurmuş. Rua Garrett ve devamında  Rua do Carmo Chiado’nun alışveriş caddeleri. Carmo’da eldivenci Luvaria Ulisses’in dükkanı küçücük vitrinine inat her daim kalabalık. Eldivenler o kadar zarif ki almasanız da seyretmek bile insanı mutlu etmeye yetiyor. Yan tarafta da Portekizli modacı Ana Salazar’ın dükkanı var.




           Santa Justa asansörünün yanından geçip Rua Agusta üzerinden, bu arada birer Nata ile ağzımızı tatlandırıp(Nataları nefis olan bu pastane hep yolumuza çıkıyor bizim suçumuz yok)   Praça do Comercio’ya geliyoruz.


 













           Meydana 1873 yılında dikilen Zafer Takından geçerek çıkıyoruz. Takın sağında Vasco do Gama ve Marques de Pombal, solunda halk kahramanı Viriatus ve General Nuno Alvares Perreria heykelleri var. Meydan depremden önce kraliyet sarayına ev sahipliği yapıyormuş. Tejo nehrinin kıyısında ki (siz bakmayın şimdi nehir dediğime gezi boyunca devamlı deniz dedim Tejo’ya) meydanın tam ortasında Kral Jose I in heykeli var. Bu kocaman alan bende koşup oynama hissi uyandırıyor. Ne yapalım biz meydansız memleketten geliyoruz, ondan dolayı kimse kusura bakmasın.





           Daha sonra meşhur 28 no lu tramvaya biniyoruz. Aman dikkat turistik bu tramvayda çok hırsızlık oluyormuş. İstikamet Alfama, Feira da Ladra bitpazarı. Salı ve Cumartesi kuruluyor. Pazardan birkaç  Lizbon hediyeliği alıyorum. Amalia Rodriques’in CD lerini  sorduğum satıcı kadın Cesaria Evora’nın CD lerini gösterip öldüğü için fiyatının yükseleceğini söylüyor. Şu insanoğlunu anlamak mümkün değil. Maddiyat iliklerimize işlemiş. Eski bir Portekiz sömürgesi olan Cape Verde’li Evora’nın ölümü beni anlatamayacağım kadar üzdü. Bu geziye hazırlanırken hüzünlü ama umut veren sesiyle hep bana eşlik etti. O benim için her zaman tek. Huzur içinde uyusun.



Bit Pazarı ve arkada Pantheon



Fotoğraf Makinasına Pil Aldığımız Satıcı Teyze



       
İki kuleli kilise Sao Vicente de Fora ve içinde başkanların, şair Garrett’in, Amalia Rodriqus’in mezarının bulunduğu Pantheon çok yakınımızda. Pantheon’u gezdikten sonra seyir terası Portas dos Sol’e doğru ilerleyip muhteşem manzaranın keyfini çıkarıyoruz. Terasın altındaki cafede güneşin altında bira içmenin tadı paha biçilemez diyoruz aynı reklamdaki gibi. Bu mevsimde güneş o kadar kıymetli ki hele dışarıda oturmak. Ondan dolayı bu gezimizde kapalı alanda kalmamaya özen gösterdik. Ne yapalım güneş o kadar davetkar ki kaçırmak olmaz.



Sao Vicente de Fora







 


  


         Santa Luzia seyir terası da birkaç adım ilerde. Şehrin eski bölgesi Alfama’nın dar sokaklarında amaçsızca geziyoruz. Eski evler; kimi çok harap,  kimi çini süslü cepheleriyle zamana meydan okuyor,rüzgarda nazlı nazlı salınan çamaşırlar,minicik restoranlar , fado kulüpleri, hep gülen güneş…  Bırakın Lizbon sizi sarsın sarmalasın.


          Lizbon’un en eski kilisesi, Se katedrali. Lizbon’un koruyucusu Santo Antoa burada vaftiz edilmiş. Santo Antoa’nın doğduğu kilise de Se katedraline çok yakın.



Se Katedrali




Santo Antoa

      Bugünlük bu kadar kilise ziyareti yeter.  Ginjinha içmeye gidiyoruz. Hadi takılın bize. Likörden çok hoşlanmayan ben bile çok sevdim bu Portekiz klasiği vişne likörünü. Ooooh likörü de içtik iyice acıktık dememizle kendimizi Bom Jardim  restoranda bulmamız bir oldu. Hani çocukluğumuzun o tadına doyulmaz tavukları var ya hah işte ondan yemek için buradayız. Aman aman bu ne lezzet.


Bir gün hep beraber yeriz bu lezzetli tavukları umarım sevgili Binrota’lı dostlarım.


Largo de Sao Domingos 8



Şerefe



Bir bu kadar daha tabaklarımızda



           Liberdade bulvarından yukarı doğru çıkarken Sao Silvester koşusuna denk geliyoruz. Hava bahar gibi herkes caddelerde. Pombal meydanının yukarısında Parque Eduardo VII var. İngiltere kralı Edward VII’nin  1903 yılında yaptığı Lizbon ziyareti anısına bu adı alan park çok büyük ve iç açıcı.








            Otele gidip, biraz dinlenme vakti. Bu gece yılbaşı. Lizbon’un doğusunda görkemli bir havai fişek gösterisi yapılacak. Biz de onu seyretmeye gideceğiz.


           
Parque das Naçoes Expo 98 için yapılmış. Dünyanın en uzun köprülerinden biri olan Vasco da Gama, yine dünyanın en büyük akvaryumlarından biri olan Ocenarium burada.Tabii ki cam ve çelik karışımı , modern mimarinin şaheserlerinden biri olan Oriente istasyonu da.





Oriente Tren İstasyonu









            Sonsuzluğa uzanan köprünün altında ki havai fişek gösterisi çok güzeldi. Ama sonrasında Lizbon belediyesi sınıfta kaldı. Bölge merkeze çok uzak. Metro yoğun talepten dolayı kilitlendi. Polis metroya girişi kapattı. Otobüs az. Taksi kuyruğu bile yüzlerce metreyi buldu. Bir ara durakta sabahlayacağımızı zannettik. Alkolü fazla kaçıran gençlerin taşkınlıkları cabası. Fakat hiç dil bilmedikleri halde kollarımıza yapışıp, gelen otobüsün taşkınlık yapan gençlerle dolu olduğunu, bir sonrakine binmemizi anlatmaya çalışan iki yaşlı Lizbonlu teyze gözlerimizi yaşarttı.  





 



Yeni Yıl Hediyemiz



              Merhaba 2012! Bütün dünyaya barış getirirsin umarım.


Sabah kahvemizi içmeye Rossio meydanına Suiça pastanesine


 gidiyoruz. Lizbon’un eski pastanelerinden biri olan Suiça’da yediğimiz Porto şaraplı pasta ile 2012 yılına tatlı bir başlangıç yapıyoruz.Hep tatlı olsun.


              
Bugün Belem bölgesine gidiyoruz. 15 no lu tramvayla deniz kenarından(pardon nehir) yavaş yavaş ilerliyoruz. İlk ziyaret Belem kulesine. Tabii bu gün her yer kapalı. Dışardan bakacağız her şeye. Kuleye yaklaşırken bir müzik çalınıyor kulağıma. Con te Partiro. Karşımda muhteşem bir manzara kulağımda bu müzik. O dakikaların güzelliğini anlatmama imkân yok. Sanki görünmez bir el bana yeni yılın en güzel hediyesini veriyor. Eşim bunu özel ayarladığını söyleyip bana takılıyor. Kahkahalarımız nehirden taşıp karşı kıyıya ulaşıyor. Daha sonra bu güzelliği bize yaşatan Güney Amerikalı müzisyene teşekkür ediyoruz. 1515 tarihinde denizden gelecek saldırılara karşı kontrol amacıyla inşa edilen Belem kulesi şu anda UNESCO dünya mirası listesinde.


 









 


 


          Okyanusu ilk geçen uçak ve Kâşifler Anıtı var sırada. Kâşifler Anıtı ve 25 Nisan Köprüsü birlikte çok etkileyici görünüyor. Üstünde kâşiflerin, sanatçıların ve bilim insanlarının heykellerinin olduğu yelkenli gemileri andıran anıt; Prens Henry’nin (kâşifleri destekleyen ve denizci lakabıyla anılan) ölümünün 500.yılında 1960’da yapılmış.









         Anıttan sonra Jeronimos Manastırına gitmek için yolun karşısına geçiyoruz. Manastır, Manuelin denilen süslü ve keşiflerin etkisiyle ortaya çıkan bir mimari tarzda. Vasco da Gama’nın yolculuğu ve başarılarından dolayı Hz. Meryem’e şükran ifadesi olarak inşa edilmiştir. Vasco da Gama’nın ,şair  Luis de Camoes’in ve Portekiz’in önemli simalarının mezarı buradadır.



Jeronimos Manastırı



          Manastırdan sonra hızlı adımlarla hiç konuşmadan sanki sözleşmişçesine Belem pastanesine doğru ilerliyoruz. Bu pastanenin Nata’ları çok meşhur ve Belem tatlısı olarak anılıyor. Fakat ben diğer yediğim Nata’lardan daha iyi olduğunu düşündürecek bir fark göremiyorum. Belki de hemen fırından çıkıp servis edildiğinden sıcak olması tadını etkilemiştir. Ama çok güzel bir tatlı olduğu gerçek.






Nefisssss



          Belem dönüşü Rossio meydanında açık havanın tadını çıkarmak istiyoruz. Cafe Nikola’da bizi şaşırtan bir uygulama görüyoruz. O güne özel mönü. Belki yılın ilk günü olması ve bazı yerlerin kapalı olması sebebiyle. Yani daha önce içtiğiniz içkiyi bulamıyorsunuz. Her şeyin daha fiyatlısı var bu özel mönüde. İyice bakmak gerekiyor demek ki.


          Pazartesi günü geleneksel stadyum gezimizi yapmak üzere Benfica’nın Luz (Işık) stadyumuna gidiyoruz. Her gittiğimiz şehirde bunu yaparız, stadın açık ya da kapalı olması fark etmez. Çünkü eşim bir futbol fanatiği. Oradan bir otobüse atlayıp Lizbon’un dış mahallelerini dolaşıyoruz. Fakirlik ve zenginlik kol kola,dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi.


 







 


           Akşam  Fado dinlemek üzere Canto de Camoes’e gidiyoruz. Güzel sesler ne yazık ki garsonların gürültülerine kurban gidiyor. Biz gidemedik ama Senhor Vinho en iyisi diyorlar. Umarım sizler gidersiniz.


        
   Sisli bir Lizbon sabahında Cais do Sodre tren istasyonuna gitmek üzere otobüse biniyoruz. Estoril ,Cascais, Cabo da Roca ve Sintra var bugünkü planımızda. Buralara günlük turlar da var. Ama böylesi hem daha hesaplı, hem de bizi daha özgür kılıyor. Tren istasyonundan kişi başı 12,50 € karşılığında bir günlük seyahat bileti alıyoruz. İlk durağımız Estoril . Sis yavaş yavaş dağılırken okyanus kıyısında güzel bir yürüyüş yapıyoruz. Güzel evleri ve uçsuz bucaksız kumsalıyla Estoril bizi kendine hayran bırakıyor. Daha sonra Cascais trenine binip ,sevimli küçük yaya caddeleri deniz kenarındaki güzel kafeleriyle birazda bize Hırvatistan’da ki  Rovinj’i hatırlatan güzel sayfiyeye geliyoruz. Cascais’den Sintra’ya otobüs var. Sevimli köylerden geçen bu otobüsten Avrupa’nın en batı ucu Cabo da Roca’da inip bir sonraki otobüsle Sintra’ya devam edebiliyorsunuz.Bu arada her taraf kır çiçekleriyle dolu.Buralara bahar gelmiş.Nasıl mutluyum anlatamam.Doğa bir şölen sunuyor bize.



Estoril Sahili



Cascais



          
UNESCO kültür mirası listesindeki Sintra sanki bir masal diyarı. Sarayları ,şehrin içindeki yeşil vadileri ,dik yokuşlu minicik sokakları ve minyatür çikolata kaplar içinde içilen vişne likörüyle bu gezimizin en sevdiğimiz yerlerinden biri oldu. Buradan kalkan tren bizi Lizbon’da Rossio istasyonuna getirdi. Bu gezi için ilave hiçbir ücret ödemedik. Günlük bilet şahane.










Sintra’dan Görünümler














 


          Otelde üzerimizi değişip yemek için Bairro Alto’nun yolunu tutuyoruz. Bu bölgede sayısız restoran ve klüp var. Portekiz, deniz ürünleri cenneti. Uygun fiyatlı restoranlarda, hele benim gibi denizden babam çıksa yerimcilerdenseniz kendinizi gerçekten cennette sayabilirsiniz. Ülkenin en çok tüketilen balığı Bacalhau dedikleri kurutulmuş Morina. Gittiğimiz 1 de Maio restoran küçücük ve sevimli. Zaten Lizbon’da eğer bir restoran arıyorsanız numarasına dikkat etmekte fayda var. Yoksa önünden geçer gidersiniz. Ne öyle kocaman tabela ne de şatafat var. ( Gitmek isterseniz Rua da Atalaia no:8 ) Bu şehirde en hoşuma giden şeylerden biri de biz de kaybolan tuhafiyeci, kumaşçı, düğmeci gibi küçücük dükkânların her an yolumuza çıkması oldu. Ama dediğim gibi dükkanlar çok sade ve tabela kirliliği yok.



Bacalhau



           Yemekten sonra Porto Şarap Enstitüsüne gidiyoruz. Sakin huzur dolu bir mekan. Önümüze Porto şaraplarını tanıtan çok güzel hazırlanmış bir kitapçık getiriyorlar. Bütün şarapları kadeh olarak ısmarlama şansınız var. Kadehi 2€ olan da var 60€ olan da. Porto şarabı bence konyak gibi yemek üstüne ağır ağır tadına varılarak içilecek nefis bir içki. Son derece işini bilen görevlilerin çalıştığı bu mekana ertesi akşam da geliyoruz. Türkiye’ye götürmek üzere tattıklarımız içerisinde en beğendiğimiz Porto şarabını alıyoruz.





            Çarşamba günü hava o kadar güzel ki sanki yaz geldi gibi bir heyecan kaplıyor içimi. Aaah ah ne erken bir sevinme. Ankara’ya döndükten sonra kaç yılın en soğuk kışını yaşayacağımızdan haberim yok tabii.


  


             Sabah kahvemizi Comercio meydanındaki  Portekizli yazarların uğrak yeri asırlık Martinho da Arcada da içiyoruz. Espresso çok tercih ettiğim bir içecek olmasa da burada ve bütün şehirde içtiklerim beni benden aldı. Artık kahve deyince aklıma Lizbon gelecek. Buradan sonra ilk durağımız Castelo de Sao Jorge. Şehrin her tarafından görünen kale size nefes kesici güzellikte bir manzara sunuyor. Aziz George’a adanan kale depremlerden zarar görmüş olsada hala etkileyici. Kaleden çıkınca Alfama’nın dar sokaklarına bırakıyoruz kendimizi. Daha sonra bu gezimizde ki en yakın dostumuz güneş iyice ısıtınca bizi hemen en yakın kioskun sandalyelerine atıyoruz kendimizi. Daha öğlen olmadan sıcacık Lizbon güneşi Tejo nehrinden yansıyıp, şehrin o güzel manzarasıyla ve sizi saran sarmalayan kentin ruhuyla birleşip kalplerimizi aydınlatıyor. Gel de içme.    Bu güzel manzaraya bir Portekiz şarabı eşlik etmesin mi?



Aziz George







             Bugün aynı zamanda Lizbon’da ki son günümüz. Gönlümüzce dolaşıyoruz güzelim sokaklarında. Son hediyeliklerimizi alıyoruz horozlu, allı yeşilli… Figueria meydanında yine asırlık Confeitaria Nacional’e giriyoruz. Nata yemezsek olmaz. Birkaç gün daha kalsak herhalde Nata ağacı çıkacak içimizde. Bu pastaneye giderseniz muhakkak üst katını da ziyaret edin.


              Ulusal tiyatronun Rossio meydanına bakan güzel kafesi gezimizin son güneşli öğleden sonrasına ev sahipliği yapıyor. Cıvıl cıvıl meydanı seyrederken gezimizin de muhasebesini yapıyoruz. Eşim ve ben Lizbon’u çok sevdik. Bizim için çok güzel bir gezi oldu. Eşim ‘umarım Beşiktaş bir gün buraya maça gelir biz de hem onu seyretmeye hem de bu güzelliği bir daha yaşamaya geliriz ‘dedi . Eh ben cim bomlu olsam da fena fikir değil. Neden olmasın.


             Hoşça kal Lizbon. Tekrar görüşmek üzere. Bu arada size bir sır vereyim. Eğer bu soğukları ve hiç durmadan yağan bu karı görseydim inanın zor dönerdim Lizbon’dan.


             Sevgilerimle. Hepinize gezgin günler dilerim.   

10 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Edelweiss,böyle güzel bir yazı çoktandır okumamıştım,binlerce teşekkür,Lizbon a yeniden gittim güzel bir rehber eşliğinde..Ben Lizbon da İstanbul havası sezmiştim,7 tepe ve köprü…Bu arada galiba geçen yıllar içinde 14 Abril köprüsünün adı değişmiş ,vasco do Gama olmuş gibi geldi..Asansörler,seyir terasları,Alfama ,Bairro Alto hep aşina yerler.6 gün Lizbon için şahane,gezmedik yer kalmadı size.Ben Estoril de kalmıştım ve Lizbon a trenle gitmiştim defalarca,Cascais de ne hoş bir yer değil mi ?Çoooook teşekkürler bu güzel anılara..

  • edelweiss dedi ki:

    Sevgili Neşe; ilgine ve güzel yorumuna çok teşekkür ederim.Eskiden Salazar köprüsü olan devrime ithafen 25 Abril adıyla anılan köprü hala bu isimle anılıyor. 1998 yılında tamamlanan ve 17 Km uzunluğuyla Avrupa’nın en uzun köprülerinden biri olan Vasco dö Gama Lizbon’un doğusunda bulunuyor.Dediğiniz gibi Cascais çok güzel.Estoril’de kalarak ne güzel yapmışsınız.Orada okyanus adeta insanın ruhunu okşuyor.Sevgilerimle…

  • Zeynep dedi ki:

    yazınız çok güzel fotoğraflarınız birbirinden güzeller teşekkürler

  • NEŞE dedi ki:

    Yıllar geçince isimler de unutulmuş,hatırlatmalara çok teşekkür…

  • cenk07 dedi ki:

    Inanilmaz guzel bir yazi olmus bu yorumu yazdiktan sonra ilk isim lizbon u caklarina bakmak olacak:) tesekkurler

  • arkutbay dedi ki:

    İyi ki yazmışsınız . Lütfen düşünmeyin ve yazın . Çok teşekkürler .

  • edelweiss dedi ki:

    Güzel yorumlarınız için çok teşekkür ederim.

  • SEDA UCAR dedi ki:

    Sevgili Edelweiss, yazınızla mayıs ayında yapmayı planladığımız Lizbon gezisi için harika fikirler edindim.. 2 günlük bir gezi olacak herşeyi sığdıramayız belki ama seçmece yorumlarla olabildiğince verimli geçirmeye çalışacağız. Katkınız için teşekkürler..

  • edelweiss dedi ki:

    Sevgili Seda, şimdiden iyi yolculuklar dilerim.Süre kısa bile olsa bırakın kendinizi Lizbon’a sizi sarıp sarmalasın.Bir şehirde fazla vaktim yoksa eğer bütün her yeri görmek için koşturmaktansa şehri yaşamak, onu hissetmek daha cazip geilyor bana.Her şey gönlünüzce olsun.Sevgiler.

  • arkutbay dedi ki:

    Sevgili edelweiss , bir dostum elinde Lizbon yazınız ile bu şehri gezdi , size sonsuz teşekkürlerini sunuyor , söylemeyi borç bilirim . Şu anda Mariza ile fado eşliğinde – Porto şarabı bulamadım Tempranillo ile idare ediyorum – yazınızı eşimle tekrar okuyoruz . Bizi Portekiz fanatiği yaptınız . Bu ülkeyi görmeden ölmemeye karar verdim . Tekrar teşekkürler .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*