Küba: Zamanda Yolculuk

FOTOĞRAFLARI VİDEO OLARAK İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN (SESİ AÇMAYI UNUTMAYIN)

(Başrolde: Ayçin , yan rollerde Hamit, Gülten, Hakan, Yasemin, Kadri, Funda, Ayten, Uğur ve ille de ……. Turun herşeyi Sanat Tarihçi Atilla Bey)

Comandante Che Guevara’yı dinlemek için tıklayın

KÜBA GEZİ NOTLARI (05-14 ARALIK 2008)

1. GÜN (05.12.2008) Cuma

image001  image003

Sabah 5:15 kalkış. 5:50’de yola çıktık. Sabah erken olmasına rağmen hava ılık, Şafak Abi sağolsun işe giderken bizi Atatürk Havaalanı’na bırakacak. E5’ten havaalanı sapağına girince duruyor aniden trafik, sabahın körü olmasına karşın adım adım gidiyor, bravo Kadir Topbaş’a, artık 3-5 saat değil, 7/24 saat trafiğimiz var! 6:40’da havaalanına varıyoruz.

Bizi köşedeki Algida Cafe olarak belirlediği buluşma yerinde …….Tur’un beceri böceği Sevgi karşılıyor. Onun seçimi mi yanlış yoksa rastlantı mı bilmem ama check-in için bize açılan bölüm havaalanının taaa diğer ucu, bavullarla oraya gidip check-in’imizi yaptırıyoruz, uçağa gideceğimiz kapı ise buluştuğumuz yere yakın, yani bir diğer uç. Neyse ki bavulsuzuz, saat 7. Aslında sadece bavulları teslim ettik, check-in internetten yapılmıştı çünkü…

Pasaport kontrolünden geçip içerde İş Bankası’nın Lounge’ına giriyoruz, adam başı 1 kuruştan 2 kuruş çekiyorlar Hamit’in Maximum kartından. İçerde börek-çörek türü her türlü yiyecek, sıcak soğuk içecekler, meyveler ve günlük gazeteler var.. Alkollü içki de var ama saat 7, sanki biraz erken. Birazdan burada randevulaşmadığımız halde Gülten, Kadri, Yasemin ve bizim orada tanıştığımız Funda geliyor. Hakan da gelecek ama cezalı, cama burnunu ve ellerini dayayıp bizi izliyor. Her kart sahibi bir misafir alabiliyor, Hakan açıkta kalıyor. Neyse ki Kadri Tav’da çalışıyor ve bir istisna yapıyorlar, Hakan da sevgili eşine kavuşuyor…

Kahvaltı keyfinin ardından uçak saati geliyor. Air France ile önce Paris… Dört saat kadar sürüyor. Uçakta ikinci kahvaltıyı da ediyoruz. Bu tur bize kilo aldıracak, zaten tüm yemekler de dahil oldu sürpriz bi şekilde, doktor ne yerseniz yiyin dedi.. J Turda epey doktor var neyse ki..

Havana uçağı 1.5 saat sonra. Paris çok soğuk ve yağmurlu. Charles De Gaulle Havaalanı acayip büyük. Uçağın kalkacağı 2C bölümüne ulaşmamız gerekiyor, rehberimiz ve ……. Tur’un sahibi Atilla Bey bilet kıtlığı nedeniyle birkaç gün önceden gittiği için biz birbirini tanımayan, birkaç ayrı turla Küba’ya gidecek olan bir sürü olarak, o an önde kim varsa onu takip ediyoruz. Bir yerde binanın dışına çıkıyoruz, bir durak, hmm, havaalanı içinde otobüs seferi var. Zaman da az kalmış, gelen otobüse doluşuyoruz. Havaalanı içi bir sefer olduğu göz önüne alınırsa oldukça uzun sürüyor otobüsün bizim durağa varması… İnip yine bir kapıdan giriyoruz, labirent gibi bölmeler bizi bir kuyruğun sonuna götürüyor. Sıramızı bekliyoruz, kuyruk uzun. Hakan hem uçakta rahat etmek için hem de Küba’daki tropikal iklime güvenip bermudayla geldi, Aralık ayındayız, İstanbul’da neyse de, Paris’te kar soğuğu var, absürt bir görüntü oluşuyor haliyle.. 🙂

Biz yerel saatle 13:20’de (TSİ 14:20) uçaktayız. Sol cam kenarındaki üçlü koltukların cam kenarından ikişer koltuk olmak üzere arka arkaya bizim gruba ait. Koridor kısmında yabancı birileri var. Kadriler’inki hariç, onlarda üçüncü kişi Funda çünkü. Biz üçer üçer olmasına karar vermiştik ama Sevgi böyle uygun görmüş. Buna da şükür, kanadın ucunda ayağını sallaya sallaya gitmek de vardı…

O kadar acele ettik, uçağın 45 dakika rötarı varmış. 10 saat uçacağız. Nasıl geçecek diye düşünüyoruz. Yanımızda kitaplar, dergiler, mp3’ler, bulmacalar, oldukça hazırlıklıyız.Uçak kalktıktan bir saat kadar sonra yemek servisi başladı. Tavuk, püre, soğuk somon balığı, tatlı, küçük bir şişe şarap ve su. İçecek ayrıca soruluyor, birer şarap daha alıyoruz. Yemekler güzel.. Aslında havaalanında lounge’da başlayan, Paris uçağında devam eden, Havana uçağında doruk yapan yemek olayında anlamalıydık bu turda yemek yeme işinin gezmenin önüne geçme tehlikesini.. L

Birkaç saat sonra yorgunluk başladı. Uyumaya çalışıyoruz olmuyor. Hamit’le Kadri koridorda çift kale maç yapacaklar ama top yok. Mini bar var, durmadan bir şeyler içip tuvalet kuyruğuna giriyorlar. O bölge kalabalıklaştıkça da uçak türbülansa giriyor ne hikmetse… Herkes oturup kemerleri bağlıyor, ışık söner sönmez hop ayağa (Ben hariç tabi). Vakit geçmek bilmiyor. Türkiye saati ile gece 01:00 sularında Küba’ya varıyoruz. Yerel saat 18:00.. Hava aydınlık… Uyanalı tam 20 saat olmuş, daha akşamüstü. Bugün bize tam 31 saat sürüyor. Hani en uzun gün 21 Haziran’dı, 5 Aralık’mış demek ki, tez düzeltile!:)

Havana Jose Marti Havaalanı’nda pasaport kontrolünü çabuk geçtik ama bavulları almak epey sürdü. Her zamanki gibi biri var biri yok..Biri erken diğeri en son gelince de ister istemez merak ediliyor. Bu arada Küba’daki ilk mini mini etekli memurları da görmüş olduk. Çıkışta Atilla Bey karşılıyor bizi, biraz havaalanının dışında kenarda bekliyoruz, hava sıcak ve nemli. Biraz sonra otobüse gidiyoruz ve grubun toparlanmasını bekliyoruz. Toplam 25 kişi olacakmışız ama birkaç tanesi Atilla Bey’le 1-2 gün önce gelmiş. Tekerlekli sandalyede bir teyze de var, kız kardeşiyle katılmış, otobüse binip inmesi bayağı zor, nasıl olacak bakalım. Otobüs hareket ediyor, Atilla Bey birer harita ve birer de puro dağıtıyor hepimize.. J

image006 image008

Yaklaşık yarım saatlik yolculuk sonunda otelimize geldik. Nacional Otel, 1930’da yapılmış, 5 yıldızlı bir otel. İçindeki çiniler, yer karoları ve eşyalar, hele ve ille de asansörler eskiliğini gösteriyor zaten. Ama gayet bakımlı ve şık. Asansörün kapı üstlerinde hangi katta olduğunu mekanik bir kol dönerek gösteriyor. Önce bir salonda mojito ikram ediyorlar. Siftahı Nacional’den, bereketi Fidel’den… Zaten çok da bereketli geliyor, Küba turu sırasında bir tahlil falan gerekse raporda “Alkolünde az miktarda kana rastlandı” yazardı kesin… 🙂

Ezilmiş taze nane, soda, limon, rom ve buz ile yapılan içimi gayet hoş bir içki bu mojito. Nane-limon ve alkol dili uyuşturunca mojito diyemiyorsunuz, mohito okunuyor. Bavullarımızı ve anahtarlarımızı alıp odamıza çıktık. Oda da gayet güzel. İki küçük boy sallanan sandalye de var. Henüz Küba’da her evin olmazsa olmazının bu sandalyeler olduğunu bilmiyoruz tabi.. Üstümüzü değişip yemek salonuna iniyoruz. Yine yemek dedim di mi? Gün uzadıkça biz yiyoruz. 31 saatlik ve 10 öğünlük bir gün, çok iyi yaa…

Yemek açık büfe şeklinde, Küba’ya özgü şeyler de var, alternatif bol. Balık ve kalamar ızgara aldık. Yanında Küba’ya özgü şeyleri de tadıyoruz. Siyah fasulye bizim kuru’dan çok da farklı değil. Rengi bozuk, o kadar… O arada para da bozduruyoruz, convertible pezo’larımıza kavuşuyoruz, 200 € karşılığında 226 CUC alıyoruz, euro hafif bozuluyor bu işe… Bir euro yaklaşık 1.13 pezo… National Peso, Kübalıların kullandığı ama neredeyse hiçbir yerde geçmeyen, geçtiği yerde de hiçbirşey bulunmayan bir peso çeşidi, CU ile gösteriliyor. Convertible Peso ise turistlerin kullandığı, içinde mal olan tüm dükkanlarda geçerli para birimi, kısaltması “CUC”. CUC , CU’nun 24 katı değerinde.

Saat 22:00, perişan vaziyetteyiz ama rehberimiz Atilla, Ernest Hemingway’in mojito içmek için çok sık gittiği bir bara gitmeyi önermişti yemekten önce, bitimiz kanlandı.. Otelin önünde buluşuyoruz, taksilerle gidilecek. Önce mini-mini bir minibüs taksi geliyor, bizim grup ve henüz tanışmadığımız Kürşat Bey biniyor. O da önce gelenlerdenmiş, onun için rehberden sonra kıdemli o, onun önderliğinde sahilde bir yerde inip diğerlerini bekliyoruz. Malecon’daymışız. Oradan bara yürünecekmiş. Yürürken katedral meydanına geliyoruz.Meydan harika… Çok etkileyici bir görüntü, tepemizde hilal var, üstelik ters.. Açık ucu aşağı bakıyor. Yoksa biz mi başaşağı duruyoruz, çok saçma. Yarım kürenin diğer tarafı böyleymiş demek..

Katedral Meydanı’nın büyüsüyle fotoğraf çekmeye dalıyoruz, bir bakıyoruz ki grup yok. Az buz değil altı kişiyiz, nasıl unuttunuz bizi diye söylene söylene etrafa bakınıyoruz. Süper İspanyolcasıyla Hamit bir polise Hemingway’in barını soruyor, adam bir yer tarif ediyor, neyse ki el işaretlerinin İspanyolcasını anlıyoruz biraz… O yöne doğru yürümeye başlıyoruz. Hareketli bir sokak olan Obispo Sokağı’ndan geçiyoruz. Aynen okuduğumuz gibi herşey… İnsanlar kapılarda oturuyor ya da dikiliyor, bağıra çağıra konuşuyorlar. Çok rahat ve sıcakkanlı bir millet. Giyimleri, tavırları, her şeyleri çok rahat. Mini etek üniforma gibi burada, hatta üniformalar mini etek dersem, daha iyi anlaşılır… Kadın polisler, hemşireler, postane görevlisi, güvenlik görevlileri, kısaca üniformaların hepsi mini.. Arada puro ister misiniz falan diye birşeyler sormaya yanaşanlar da oluyor. Sonunda polisin tarif ettiği kafeyi buluyoruz, Floridita… Hamit içeri girip bakıyor orada yoklar.. İçerde Hemingway’in heykeli barın en ucunda oturmuş içki içiyor… Karşı kaldırımda durup fotoğraf çekerken Hamit fotoğraf makinesinin deklanşörüne basamıyor, deklanşör sizlere ömür… Digital Nikon’un deklanşör yerine basılan düğmesi yerinde yok, üstelik düşerken altındaki açma kapama düğmesini de ikna etmiş firar etmeye.. Karanlıkta arıyoruz, önce birini sonra diğerini buluyoruz, valla aferin bize… O karanlıkta göz gözü görmüyor ama 12 göz iki firariyi buluyor…

Oradan tekrar Malecon’a sahile iniyoruz. Otelimize doğru yürüyoruz. Bayağı uzun bir yol… Sahilde okyanusa bakarak oturan bir sürü genç var, sarmaş dolaş. Binaların bir kısmı restore edilmiş. Bir kısmı yeni ve çirkin. Diğerleri de harap ve yıkık onarım bekliyor. Sahilde grup grup yürüyoruz. En arkada Gülten’le ben.Yanımıza bir Kübalı yaklaşıp konuşmaya çalışıyor. Biz bayağı tırsıyoruz. Daha geleli birkaç saat oldu, henüz alışamadık Kübalılar’ın gevezelik yapma meraklarına. Koştura koştura Kadrilerin yanına ulaşıyoruz. Hakan, Gülten, Kadri, Funda, Hamit ve ben pestilimiz çıkmış bir halde otelden içeri giriyoruz, en akıllımız Yasemin çıktı, yatıp uyudu ne güzel J Onun saatler önce bulduğu doğru yolu biz ancak yarımda buluyoruz.

2. GÜN (06.12.2008) Cumartesi

Sabah 6:30’da kalkıp kahvaltı salonuna indik. O arada Atilla Bey’le karşılaşan Hamit “Kusura bakmayın akşam sizi kaybettik, oteli kolay buldunuz mu?” diye sorunca Atilla Bey kısa bir kimlik bunalımı yaşıyor kim rehber, kim kayboldu şeklindeJ.. Öğreniyoruz ki gittikleri yer bizim gittiğimiz yer değilmiş, “La Bodeguita del Medio” (ortadaki küçük dükkan anlamına geliyormuş) diye bir yer daha varmış, Hemingway’in diğer favorisi, oraya gitmişler, kapalıymış, geri dönmüşler.. JJJ Bu Hemingway nam şahıs, kaldığı Ambos Mundos Oteli’nde şehrin en iyi mojitosunu, müdavimi olduğu El Floridita’da Daiquiri’sini (bizim polisin yardımıyla bulduğumuz bar, zaten bu içkiyi buranın barmeniyle birlikte geliştirmişler), La Bodeguita del Medio’da da Cuba Libre ve şehrin en iyisi olmayan mojito’sunu içermiş. Zaten adamın asıl işi içmek de üç bar arasında gidip gelirken de yazarmış muhtemelen..:)

image012 image014

Kahvaltı umduğumuzdan çok daha iyi…Omlet, salam ve peynir aldık… Ve tabi ki taze meyve… Bu arada mandalinadan daha küçük, içi de dışı da karpuza benzeyen, ama o kadar sulu olmayan, ağızda kekremsi bir tat bırakan, küçücük ama çok sert çekirdekli “vava” ya da “voyava” diye tropik bir meyve tattık ve çok beğendik. Her yemekte vazgeçilmezimiz bu meyve artık.. Tabi Küba sınırları içinde.. L

Bir süre otobüsü bekliyoruz, biniyoruz ve Santa Clara’ya hareket ediyoruz hacı olma yolunda.. Che Guavera’nın mozolesi orada çünkü. Yolda bir yerde mola verdik. Küba müzikleri çalan, hediyelik eşyalar satılan küçük ve şirin bir yer… Anahtarlık, tablo ve küpe aldık.. Sonra yaklaşık bir saat daha gittik ve Che’nin mozolesinin bulunduğu yere geldik. Devrimi tüm Latin Amerika’ya yaymak için Bolivya’ya giden ancak burada CIA yardımıyla yakalanıp öldürülen Che’nin cenazesi 1967’de Santa Clara’ya getirilip dev bir anıta yerleştirilmiş; anıtın üstünde ‘Hasta la victoria siempre’ yazılı.Yani ‘zafere kadar daima…’ Kocaman bir heykel ve devrimi anlatan yazıtlar var. Arka tarafa dolanınca orada sağlı sollu iki kapı var. Sağdakine giriyoruz önce, fotoğraflarının ve eşyalarının sergilendiği bir müze… Ardından soldaki kapıdan giriyoruz, Che ve 20 arkadaşının mezarlarının ve öldürüldükleri yerden gelmiş toprak ve bitkilerin bulunduğu bölüme… Buralarda fotoğraf çekmek, hatta çanta ile girmek bile yasak. Amerikalılar buraya defalarca zarar vermeye teşebbüs etmişler çünkü. Che’nin ölüsünden bile korkuyorlar sanırım.. Ardından ön taraftaki heykelin orada bol bol fotoğraf çektik. Tekrar yola koyulduk.

 image016 image018

Yollarda otostop çeken, kamyonlar üzerinde seyahat eden bir sürü insan gördük. Şehirlerarası yolculuk tam bir problem.Otobüs biletleri çok çok önceden tükeniyormuş. Kalabalık duraklarda üniformalı görevliler var, uygun araçları (kamyon da uygun araç listesine giriyor) durdurup bekleyenleri bindiriyor. Sadece turist otobüslerini durdurmuyorlar. Küba denilince hemen akla gelen eski arabalardan da görüyoruz yollarda… Ama onlar daha çok şehiriçi yollarda boy gösteriyorlar… Şeker kamışı tarlalarının önünden geçiyoruz, mısıra benziyor biraz.

image020 image022 

Hava oldukça sıcak. Yarım saatlik bir yolun ardından turist otobüslerinin otoparkını doldurduğu bir restorana geldik. Aynı zamanda bir tatil köyü. Yemek yine açık büfe, siyah fasulyeli pilavı bağendik. Bol körili ve lezzetli.. Ardından yine bol meyve ve dondurma.. Bu arada çok merak ettiğimiz muz kızartmasını tattık. Kabuğuyla mı yeniyo diyoruz, öylece dilimlenip kızarmış çünkü, “no, no” diyor garson, “bananaaa” Onu anladık, bildiğimiz muzu kızartan sensin, “nasıl yeneceğini anlat sen banaaaaaa”. Kabuklu da yenilebilir aslında, hiçbir farkı yok, iki türlü de çok tatsız, çok anlamsız bir yemek. Arap yağı bol bulmuş, Kübalı da muzu… Yemekten sonra tuvalete girerken kapıdaki görevli bir parça tuvalet kağıdı uzatıyor, çıkışta da paraları topluyor.. Tuvalet kağıdı da karneyle galiba…

.Ardından Santa Clara’nın şehir merkezine gidiyoruz. Önce Che ve 18 arkadaşının, Batista’nın 400 askerini taşıyan treni buldozerle durdurup, askerleri etkisiz hale getirdiği yeri, müze haline getirilmiş vagonları ve anıtı görüyoruz.Che’ninSanta Clara’da yaptığı tren baskını, Batista Hükümeti’nin sonunu getirmiş. Trendeki ağır Amerikan silahları Havana’ya ulaşmayınca, Batista’nın ülkeyi terk etmesiyle sonuçlanan süreç başlamış. Vagonların içinde yine Che ve arkadaşlarına ait eşyalar sergileniyor. Müzeyi gezdikten sonra yürüyerek şehir merkezine geliyoruz. Şehir 200,000 nüfuslu. Evler hep tek katlı ve kasaba görünümünde… Kapılar genelde açık. Yolda tek tük arabalar, çokça motosiklet, bisiklet ve bisi-taksiler var… Havana’da koko-taksiler de vardı, hindistan cevizine benzeyen üç tekerlekli bisikletler şeklinde, burada yok…

image024 image026

Yürüyerek meydana çıktık, çok canlı, hareketli bir yer. Meydana yürürken Kübalılar’ın karneyle alışveriş yaptığı bir dükkan gördük ama kapalıydı. Her ay günlük 2400 kalorilik gıda ve temel ihtiyaçlar için karne veriliyor, bu dükkanlardan o karnelerle ihtiyaçlar karşılanıyor. Karne hakkı dolduğu zaman parayla alışveriş yapabiliyorlar. National Pezo’nun geçtiği dükkanlar eski Sovyet dönemindekilerden daha köhne ve yoksul. Vitrinlerinde örneğin elbise askısı, yanında çirkin bir ambalajda sıvı sabun, karşısında oyuncak tahta bir at görebilirsiniz. Teoride çalışan herkes devlet memuru, devlet maaşların bir kısmını National Pezo, bir kısmını da Convertible Pezo olarak ödüyormuş. Convertible Pezo geçen dükkanlarda her şeyi bulmak mümkün…Ortalama maaşları 15 CUC kadar ki o da 18-20 Euro’ya karşılık geliyor. Ama tabi sağlık, eğitim, temel gıda ve temizlik malzemeleri, elektrik, su, doğalgaz vb. doğal gereksinimler ücretsiz.

Bir evin yanından geçerken kocaman ve oldukça alçak penceresinden içeri bakıyoruz, tozlu ve eski ama heykeller, biblolar, koltuklar dolu. Yerel rehberimiz German buranın zengin birine ait bir ev olduğunu söylüyor. Daha sonra içini gördüğümüz evlerden anlıyoruz ki orası gerçekten çok zengin bir evmiş… Meydana çıktığımızda bir keçinin çektiği küçük bir araba görüyoruz, arabada 5-6 Küba’lı çocuk oturuyor. Çok şirinler, bir sürü fotoğraf çekiyoruz. Serbest zaman veriliyor. Hamit’le en kalabalık gördüğümüz caddeye doğru yürüyoruz. Eski püskü garip dükkanlar var, kimi zücaciye, kimi giysi, yiyecek satıyor. Nalbura benzeyen dükkanlarda bir sürü alakasız mal var. Kübalı’ların oturup birşeyler içtiği kafe tarzı yerlerin önünden geçip, tekrar meydana dönüyoruz. Serbest zaman bu kadar!

image028 image030

Meydandaki incik-boncukçuları atlamak olmaz. Zaten Hamit beni ya da bizim grubu kaybedip bulmak istediği zaman direkt en kalabalık tezgaha ya da hediyelik eşya satan dükkana bakıyor, birincide değilse ikincide eliyle koymuş gibi buluyor! Tekrar otobüse biniyoruz ve Cienfuegos’a doğru yola çıkıyoruz. Bir saat kadar yolumuz var. Cienfuegos daha çok şeker kamışı üretiminin yapıldığı bir tarım kentiymiş. Yolda bir sürü kasabadan geçiyoruz. Hep aynı manzara, evler küçük, kapılar açık, evlerin önünde, kapı eşiklerinde, merdivenlerinde, balkonlarında insanlar oturuyor. Genellikle de sallanan sandalyelerde… Evlerin çoğunda cam yok, kırılan cam yerine takılamıyor, bulunmuyor ve pahalı. Cam yerine tahta panjurlar var. Perde ya yok ya da olmasa da olur makamında, lime lime.. Halı genellikle yok, kanepe de öyle, varsa da mindersiz, ahşap. Ama olmazsa olmazları sallanan sandalye..

 image032 image034

Cienfuegos’a varıyoruz. Manzara Santa Clara’dan farklı değil. Etraf rahat giyimli, yani süper minili, topuklu terliklerle falan gezen veya oturan, gittiği yere poposu kendisinden bir iki saniyelik gecikmeyle ulaşan hatunlarla dolu (ne güzel [HS]). Meydana geliyoruz. Aynen Santa Clara’daki gibi tek katlı evleriyle bir kasabayı andıran 100,000 nüfuslu bir şehir. Meydanda ünlü ve koruma altındaki Thomas Terry Tiyatrosu’nu görüyoruz. 1800’lerin sonlarında yapılmış, birçok ünlünün konser verdiği bir salonmuş. İçeri giriyoruz, küçük bir yer… Sahnede bir grup prova yapıyor. Gipsy Kings kıvamındaİspanyolca şarkılar çalıyor, söylüyor ve topuklarını vurmalı bir çalgı gibi kullanarak dans ediyorlar. Sessizce salona dağılıp oturup izliyoruz. Çok güzel bir rastlantı oluyor bu.. Sonra tiyatrodan çıkıyoruz. Tiyatronun yanında bir kafe ve hediyelik eşya satılan yer var, oralara bakıyoruz. Ardından yarım saat serbest zaman veriliyor. Hemen değerlendirmeliyiz. Meydanın diğer köşesindeki hediyelik eşyacıya bakıyoruz ve yine en canlı görünen caddeye dalıyoruz. Burası Santa Clara’ya göre daha bakımlı, binalar onarımdan geçmiş ve boyalı.. Hepsi değilse de çoğunluğu.. Ve Santa Clara’ya göre daha tenha.. E zaten orasının yarı nüfusuna sahip, Kübalı’ların da hepsi sokaklarda olduğuna göre, karşılaştırma yapmak çok kolay. J

image036 image038

Caddede epey yürüyoruz. Birkaç kişi kalem, sabun istiyor. Bilseydik yanımızda getirirdik.. Boncuk satan bir dükkandan bir şeyler alıyoruz ve tekrar meydana dönüyoruz. 17:30’da hareket edeceğiz. Ama o da ne, rehberimiz Atilla daha yeni kahvesini söylemiş keyif yapıyor tiyatronun yanındaki kafede. 10-15 dakika oyalanıp tekrar yola çıkıyoruz. Hava kararmak üzere. 1-1.5 saat sonra Trinidad’da Del Mar Brisas adlı dört yıldızlı tatil köyüne varıyoruz. Şirin bir yer. Bavulları alıp odamıza yerleşiyoruz. Hazırlanıp yemeğe iniyoruz. Yemek adet olduğu üzere açık büfe. Paella’yı tadıyorum ilk kez, deniz ürünleri ve sebzelerle pişirilen ve safranla renklendirilen bir pilav, gayet lezzetli. Bir de geyik eti var, ondan da alıyoruz, gerçi biz üstündeki resimdeki hayvanı kanguru’ya benzetiyoruz ama bu ada o ada diil! Geldiğimizden beri kızarmışı, kızarmamışı bir ton muz yedik. Ama küçük küçük ve lezzetli muzlar… Bize içki servisi yapan garson biraz yırtık bir arkadaş… Hemen samimi oluyor. Yemekler bitmek üzereyken tüm masadakilere (yedi kişiyiz galiba) puro hediye ediyor. Bir-iki tanesini orada diğerlerini daha sonra içmeye çalışıyoruz, ödüllü bu purolar, Küba’nın en kötü puroları sanırım, en azından biz daha kötüsüne rastlamadık. Neyse hediye işte.. Kalkarken adama bahşiş verelim diyoruz, herkes ceplerini karıştırıyor, yeni paralarımıza alışık değiliz zaten, bütün bozukları ve bozuk sandıklarımızı veriyoruz, 6 CUC.. Adamın yüzünde güller açıyor.. J

Aslında bugün şehirleri gezip otele yerleştikten sonra kendimi bir tuhaf hissetmedim değil. O otellerde çalışan Kübalılar için durum bayağı zor olmalı. Ulaşamayacakları, yaşayamayacakları bir lüksü turistlere sunup, o yıkık dökük evlerine dönüyorlar. Bu lüksü görüp daha fazla tüketim ve daha yüksek bir yaşam standardı istememeleri mümkün değil. Bu da Fidel öldükten sonra sistemin değişeceği öngörüsünü destekliyor maalesef.

Yemekten sonra kısa bir süre animasyonlara bakıyoruz. Kızlarla hediyelik incik boncuk satılan yere doğru gidiyoruz. Geri döndüğümüzde Hamit’i animatör kızlarla sarmaş dolaş fotoğraf çektirirken yakalıyoruz, Hakan da ona yardım ve yataklık ediyor. Hakan’ın elindeki Nikon’un, Havana’da dağıldıktan sonra makine üstündeki nizami yerlerine cebren ve hile ile tıkıştırılmış olan parçaları hışmımdan darmadağın oluyor. Animatör kızlarla birlikte topluyoruz… (Fotoğraflar süper valla [HS]J) Bu otelde herşey dahil olduğu için bol bol mojito içmeyi planlamıştık ama çok da güzel yapamıyorlar. Hava da biraz serin. Yoksa uykum geldiğinden değil yani!!! 12’ye doğru yatıyoruz.

3. GÜN (07.12.2008) Pazar

Sabah erkenden uyandık. Belki denize gireriz diye hazırlanıp terliklerimizle sahile indik. Okyanus kıyısındayız. Her taraf bembeyaz kum. Kral palmiyelerin yapraklarından yapılmış şemsiyeler var. Tek kötü görüntü sahille denizi ayıran kurumuş yosunlar. Ayaklarımızı suya sokuyoruz, su harika. Deniz kenarında biraz yürüyüş yapıyoruz, bazı yerlerde öbek öbek deniz kabukları birikmiş… Kahvaltı salonuna geçiyoruz. Oldukça zengin ve alternatifli bir menü… Kahvaltıdan sonra tekrar odaya çıkıp hazırlanıp Trinidad’a doğru yola çıkıyoruz. Sadece 15 dakika uzaktayız şehirden.

 image040 image042

Trinidad Unesco korumasında bir şehir. Evler yine tek katlı ama tavanlar diğer şehirlerdekilerden daha yüksek ve çok daha bakımlı, rengarenk boyalı… Evlerin pencereleri yüksek, yine çoğunda cam yok. Tahta panjurlar ve hemen hepsinde demirler var. Hırsızlıktan değil, zaten tüm gün kapı pencere açık oturuyorlar. Eski zamanlarda korsan saldırılarına karşı yapılmış demirler… Yanyana evler hepsi farklı renklerde. Sokaklar Arnavut kaldırımı şeklinde taş döşeli. Otobüsten inip kilisenin olduğu meydana yürüdük. Burası fazlasıyla turistik olmuş, halkının da gözü fazlaca açılmış o nedenle.. Elindeki boncukları satan bir sürü kadın, 1 CUC’a dörtlü takım kolyeler satıyorlar.Kolyeler tamamen meyve çekirdeklerinden yapılmış. Üç takım aldık.. Bir sürü de puro satıcısı dolaşıyor, uzaktan ellerini ağızlarına götürüp “puro lazım mı”yı uluslararası bir dille soruyorlar…

image044 image046 image048 image050

Meydana çıktığımızda bir sürpriz bizi bekliyor. Kırmızı, üstü açık, upuzun nefis bir Chevrolet’de, bembeyaz boyundan askılı çok şık bir gelinlik giymiş, elinde sarı beyaz çiçekleriyle çikolata renkli dünya güzeli bir gelin (tırnakları garip bir kırmızı yalnız), meydandaki parkın önünde fotoğraf çektiriyor. Tüm turistler gibi biz de manzaranın çekimine kapılıp sonu gelmeyen fotoğraflar çekiyoruz. Yalnız bir eksik var sanki, damat yok. Gerçi nikah ve düğünlerde damat sadece bir ayrıntıdır, Hamit nikah fotoğraflarımızdan birinde kendisinin üzerine siyah kağıt yapıştırarak resimde hiçbir şeyin değişmediği tezine bizleri inandırmak için epey uğraş vermişti ama.. Burada durum başkaymış. Bu kız gelin değilmiş, bu da düğün değilmiş. 15 yaş partisiymiş. Kızlar 15 yaşına gelince süsleyip püsleyip kasabada gezdirilirmiş, “gelinlik kızımız var haberiniz olsun” diye.. Hani türküdeki gibi: “Benim gümüş tarağım var, gürmağa gelin aman…” Gerçi bu kızın 15 yaşında olması da pek inanılır gibi değil ama neyse…

  image052

Buranın halkı diğerlerinden biraz fazla yırtık. Sürekli birileri yanaşıp birşeyler satmaya çalışıyor, kalem ve sabun istiyor, yok deyince de para istiyor. Gerçi artık en azından oteldeki sabun ve şampuanları toplayıp isteyenlere veriyoruz ama arkası kesilmediği için yetmiyor tabi.. Bir kadın da rimel istiyor. Yaratıcılıkta sınır yok. Bu fazla turistik durum çok hoş görünmüyor aslında.

Kızın 2-3 bin fotoğrafını çektikten sonra kiliseye girip geziyoruz. Sonra da Romantica Müzesi’ni. Burası zamanın zenginlerinden birinin eviymiş. Alt kat kölelere aitmiş, üst kat patronların. (Demek eski yıllarda da öyleymiş, bizim plazalarda da yönetim kadroları en üst katlarda, köl… yani çalışanlar alt katlardadır ya… Çantaları üst kata almıyorlar. Aşağıdaki dolaplara bırakıyoruz. Yukarıda eşyalar çok güzel. Alt katta kapıdan girince bir avlu, dört tarafında odalar var. Üst katta da avlunun üstünde çepeçevre balkon gibi iç avluya bakan bir teras ve o terastan girilen odalar var.

Buradan çıktıktan sonra Sancteria Kilisesi’ne gittik, zencilerin ve tarihte kölelerin kilisesi yani… İçeride bir sandalyede gelinlik gibi bir giysiyle oturan zenci bir bebek var. Zenci Meryem’miş bu.. Duvarlar beyaz, üzerinde çivit mavisiyle yapılmış balık, ay ve başka figürler var. İç tarafa geçince köşede yine bir Meryem figürü var, önünde mum yakılan, bu kez kucağında İsa da var. Meryem yine zenci ama bebek İsa beyaz. “Karışık bir iş vesselam… Deli dolu yazar kalem. Yazdığı da ne? Bir sürü ipe sapa gelmez kelam..” J (O.V. Kanık) Aslında buraya daha iyi oturacak bir Neyzen Tevfik saplaması yapılabilir, “Ulu Tanrım” diye başlayan ama neyse, merak eden arar bulur..

image058 image061

Oradan çıktık, Atilla Bey’in oğlu Ozan’ın kırkı çıkmış, bize içki ısmarlayacak: Canchanchara… Ballı rom, limon ve soda karşımı.. Mekanın adı da La Canchanchara.. Canlı müzik yapan bir grup var. O da ne, bütün turist grupları orada ve tüm rehberlerin bebeklerinin aynı gün kırkı çıkmış. . Bir yer bulup oturuyoruz, kilden yapılmış küçük kaplarda gelen içkilerimizi içiyoruz, içimi gayet hoş, bu romun da içine ne koysan güzel oluyor, şeker kamışından olduğu için mi bu kadar tatlı acaba.. Gerçi buna romu damlalıkla koymuşlar, şekeri direkt yesek alkolü daha yüksektir… J Bizim yerel rehber German’la diğer bir grubun tombulca ama sempatik kadın rehberi salsa yapıyor.

 image055 image056

Biraz oturup dinlendikten sonra serbest zaman veriliyor. Yaklaşık 1.5 saat. Etrafta bir sürü hediyelik eşya satan tezgah var. Genelde satılanlar el işi örtü, çanta, bluz veya meyve çekirdeklerinden yapılma takılar, Che şapkaları, ahşap eşyalar… Fiyatlar da uygun. Dört tane Che şapkası, magnetler, birkaç takı ve ahşap heykelcikler alıyoruz. Heykelcikleri aldığımız adam bile pazarlık sırasında sabun, tıraş bıçağı falan istiyor. Alışverişin ardından sokakları geziyoruz. Hemen hemen tüm evlerin kapısı açık ve hepsi birbirine benziyor. Asgari müşterek dedikleri bu oluyor galiba, ya da bileşik kaplar, bütün evler sokağa açık ya, evin birini su bassa hepsinde aynı seviyede su olur, onu diyorum…

  image063 image065

Yine tipik Küba’nın bağıra çağıra konuşan, rahat giyimli, stresten uzak ve mutlu insanlarına rastlıyoruz sokaklarda. Saat 13:30’da meydanda buluşuyoruz. Diğerleri kutu kutu purolar almışlar. Biz henüz almayı düşünmüyoruz ama satıcılar etrafımızı sarıyor. Elinde puro kutusu olmayan bir tek biz varız. Almaya niyetimiz de olmayınca onlara 50 CUC’dan verdikleri 25 adetlik Cohiba kutusunu bize 35 CUC’a teklif ediyorlar. Dayanamıyoruz tabi.. Zaten eninde sonunda alacaktık… Artık yemek zamanı. Yemek yiyeceğimiz yere doğru yürümeye başlarken bir çocuk daha yanaşıyor. O da Monte Cristo marka puroyu (boyları biraz daha küçük, yine 25 adetlik kutu ve diğerleri 30 CUC’a almış) 15 CUC’a kadar iniyor. Aslında bu kadar inmemişler öncekilere ama bizim gerçekten almaya niyetimiz yok, o nedenle fiyatı düşürdükçe düşürüyorlar, bir kutu da ondan istiyoruz… Koşarak almaya gidiyor. Biz yürümeye devam ediyoruz, nereden bulacaksa bizi…

Yemek yiyeceğimiz yere geliyoruz, şık bir restoran. 15 CUC fark ödeyerek et yemeği yerine istakoz yiyebileceğimizi söylüyor Atilla. Küba’da mutlaka denemek istediğimiz istakozu duyunca kek gibi atlıyoruz. Kek gibi dememin nedeni; aynı akşam otelin plajında tanıştığımız cankurtaran, otelin 4 km yakınındaki bir restoranda, burada yediğimiz tüm yemeği (çorba, salata, istakoz, bira, tatlı, kahve) ve üstüne eski Amerikan arabalarıyla otelden restorana restorandan otele ulaşım da içinde olmak üzere 10 CUC’a yiyebileceğimizi söylüyor (Benim aklımda 15 CUC diye kaldı [HS]). Daha doğrusu bunu teklif ediyor. Birbirimize bakıp kahkaha atıyoruz tabi bunu duyunca… Tekrar restorana dönelim: Yemekler gelmeden kapıdan dışarı bakıyoruz ki bizim Monte Cristo satıcısı gelmiş bizi bekliyor. Ama 18 CUC diyor. Hamit istemiyor, zaten gönülsüz.. Adam tekrar 15’e iniyor. İki kutu puromuz oldu. Bunları gümrükten nasıl çıkaracağız diye tırsmaya başlıyoruz hemen…

image067 image069 

Yemekten sonra otobüse binip otele dönüyoruz. Denize (deniz de neymiş, okyanusa) gireceğiz. J Mayolarımızı, şortlarımızı giyip plajda alıyoruz soluğu. Hemen okyanusun kollarına atıyoruz kendimizi. Kuru yosunlar haricinde çok keyifli. Otel ve plaj Türk kaynıyor. Sanki Antalya’dayız. Denizden çıkıp sahilde oturuyoruz.. Çerezler çıkıyor. Önceki paragrafta anlattığım cankurtaran geliyor yanımıza. Çerezleri merak etmiş. Tadına bakarken muhabbet ediyoruz. Roberto’ymuş adı… Hamit “Roberto Carlos gibi” deyince, “Ya ya, Roberto Carlos, Galatasaray” diyor çocuk… Hamit ve Hakan mest oluyor tabi.. Kadri duyamıyor bu güzel muhabbeti. Fenerbahçe’li Roberto Carlos’tan Galatasaray’ı hatırlayan Küba’lıyı sonradan anlatınca o da çok mutlu oluyor tabe! J

Güneş batarken Hamit ve Kadri plaj voleybolu oynayan gruba katılıyor. Hakan batmakta olan güneşin fotoğrafını çekiyor. Tura İzmir’den katılan ve Funda’nın arkadaşları olan Uğur ve eşi Ayten daha önce katılmışlar voleybola.. Biz de Gülten’le deniz kabuğu topluyoruz. Sonra odalara çıkıyoruz. Dört yıldızlı herşey dahil tatil köyünde bir tek sıcak su hariç. Buz gibi suda duş tam işkence. Hazırlanıp yemeğe iniyoruz. Yemekten sonra animasyonu bekliyoruz ama hem çok geç başlıyor hem de bir şeye benzemiyor. Nedense canlı müzik ve salsa değil kareoke ve benzeri saçmalıklar yapıyorlar. Erken yatıyoruz. Yarın sabah Trinidad’dan ayrılacağız. Sonradan öğreniyoruz ki biz sabah Trinidad’ı gezerken Prof. Dr. Kürşat Bey ve oğlu Ozan tekneyle dalışa gitmişler. Şnorkelle inanılmaz mercan kayalıklarının olduğu bir yerde dalmışlar. Hamit bunu çok istiyordu ve sırf bunun için su altında çekim yapan kullan-at fotoğraf makinesi bile getirmişti. Üstelik kalp cerrahı kontrolünde… Bilseydik biz de ona göre bir program yapardık L


4. GÜN (08.12.2008) Pazartesi

Bugün bayram… Sabah yola çıkış saatini bilmiyoruz. Aslında 8 denmişti ama gece bir grup Atilla Bey’le tekrar Trinidad’a gitti. O nedenle onlara yeni bir çıkış saati söylenmiş olabilir. Biz 8’e göre hazırlanıp kahvaltıya iniyoruz. Öğreniyoruz ki 9’muş. Neyse, biraz bekliyoruz. Bu arada otel Türk dolu olduğundan her yandan ‘iyi bayramlar’ sesi geliyor. Bir tarafta kurban kesildiğini görsek şaşırmayacağız neredeyse. Sonunda yola çıkılıyor. İlk durağımız yine Unesco’nun korumasındaki bir şeker kamışı çiftliği. Burada zamanında Afrika’lı köleler çalıştırılmış. Şeker kamışının suyundan, suyunun suyundan, posasından, herşeyinden faydalanıyorlar…

image071 image073

Önce yüksek bir noktada durup manzarayı izledik, fotoğraflar çektik. Burası The Valley des Ingenios (İngenios vadisi). Manzara o kadar güzel ki… Sonra da çiftliğe gittik. Yolda bir sürü kamyonun arkasında yolculuk yapan bir sürü insan gördük.. Tren yolu her çiftliğe ulaşacak şekilde yapılmış, çünkü şekerkamışı toplandıktan sonra beklemez, hemen işlenmesi gerekirmiş. Çiftliğin hemen yanında 45 m. yükseklikte Küba’nın en yüksek kulesi var. Çiftlik sahibi buradan köleleri gözetler, kaçan olursa vururmuş. Herkes önce şeker kamışı suyunu çıkaran presin bulunduğu yere gidiyor. Kulenin merdivenleri tek kişinin geçebileceği genişlikte ve çok dik.. Biz kalabalıkla çakışmamak için önce kuleye çıkmaya karar veriyoruz. Her katta durup fotoğraflar çekerek en üst kata kadar çıkıyoruz. Gerçekten çok yüksek. Biz en aşağı inemeden kalabalık bastırıyor. Onlar kuleye çıkarken biz de diğer tarafa geçiyoruz. Çiftlik sahibinin evi şu anda restoran… Restoranın yanında eskiden kölelerce kullanılan ve şimdi de onların torunlarının oturduğu kulübeler var. Restoranın içinden arkaya geçince şeker kamışı ezilen değirmeni gördük. Başında bir amca, onunla birlikte şekerkamışı sıkıp suyunu içtik, çok tatlı.. Onu da rom’la karıştırıyorlar ve 2 peso’ya satıyorlar hemen oracıkta, onun da tadına baktık… Kuleye çıkış da 1 pezo’ydu.. Kuleyle restoranın arasında el işi örtü vs satılan bir pazar var, ben onu gezip hatıra bir örtü alırken Hamit de kölelerin evlerinin açık kapılarından girip birkaç fotoğraf çekmiş… Artık yola çıkma zamanı…

image075 image077 

Şimdi de Sancti Spiritus’a gidiyoruz. Sanci Spiritus’da ilk durak Puente Yayabo köprüsü… Pek bir özelliği yok, etrafı da kötü kokuyor. Bu şehirdeki evler Trinidad’dakilere benziyor. Bisiklet ve motosiklet kullanan çok insan var. Biraz yürüyüp bir müzeye girdik. Burada eski eşyalar, el işleri falan var. Çok ilginç sayılmazlar… Sonrasında trafiğe kapalı bir caddeye giriyoruz. Şehir meydanına uzanan bir cadde. İşte burası çok güzel. Kübalılar’ın alışveriş yaptığı kocaman, eski püskü dükkanlar var. Onlara girip fotoğraflar çekiyoruz. Ardından meydana yürüyoruz. Bir sokaktan geçip Plaza Restoran’a gidiyoruz. Ortada upuzun bir masayı bize ayırmışlar. Yine canlı müzik yapan bir grup var.Grup birkaç şarkı söyleyip ara verdi ve hemen el altından cd satışı başladı. Masalarda kilden kaseler var. Önce garip bir sıcak meze geldi, tadı bayağı kötüydü. Sonra salata, nohutlu salçalı bir çorba… Çorba güzeldi.. Arkasından da didiklenmiş biftek ve pilav. Tatlı olarak kayısı marmeladı ve yanında peynir. Yemeğin yanında ekstra bir içki vardı, 2 peso ödeyip tattık ama adını hatırlamıyorum. Yemek keyifliydi. Sonrasında yarım saat serbest zamanda caddeleri gezip meydanda otobüsün yanında buluştuk. Artık Camagüey’e gidiyoruz.

image079 image081 

Camagüey büyükbaş hayvancılığın yapıldığı bir bölgeymiş. Üç saatlik yolumuz var. Bu arada ortalıkta hiç reklam panosu falan yok. Devrim ve Fidel’le ilgili resim ve yazılar da beklediğimizden az. Şimdiye kadar bir tek Havana’da dükkanlarda bir afiş gördük. O da devrimin 50. yılı ile ilgiliydi. 2009’un 1 Mayıs’ında devrimin 50. yılı kutlanacak. Sancti Spiritus-Camagüey arası üç saat demiştim ama yol bitmek bilmiyor. Saat 17 gibi Camagüey’e geldik. Şehir gezisi yarına kaldı. Hava kararıyor çünkü. Burası diğer şehirlere göre daha mı zengin ne? En azından şehrin girişindeki bazı evler diğerlerine göre daha iyi bir durumda ve camlı… Evlerin giriş kısımları, salonları daracık görünüyor. Ama her ev arka tarafta da bir avluya açılıyor.

image083 image085 

Camagüey’deki otelimiz Camagüey Plaza (!) “S” statülü, yıldızsız.. Ne demekse.. Ne demek olduğu belli aslında, oldukça kötü… Hele bütün gruba verilen odaların iç havalandırmaya açıldığını, yani kafanızı çıkartacak bir pencere bile olmadığını görünce Hamit’i hafakanlar basıyor. Camagüey’de daha iyisi de yokmuş zaten, doğruysa… İki katlı eski bir bina. Girişindeki salonda kırmızı kadife kumaş kaplı koltuklar var. Bavulları alıp odaya çıkmak istiyoruz. Asansöre asansör demeye bin şahit lazım, o kadar kalabalık olmadığımız için ona asansör diyemiyoruz. Küçücük garip bir makine.. Merdivenle çıkmaya karar veriyoruz, o da o kadar dar ki iki bavulla çıkmak imkansız. Neyse, bavulları odaya bırakıp hemen dışarı çıktık ama hava kararmıştı. Otelimiz tren istasyonunun yanıbaşında. Hakan, Gülten ve biz merkeze doğru giden caddeden yürümeye başladık. Bu şehirde bisiklet kullanımı diğerlerinden çok fazla. Bisi-taksi denen bisiklet taksiler de çok… Yürüdüğümüz cadde Camagüey’in en ünlü caddesi olan Cumhuriyet Caddesi imiş. Bir sürü mağazalar var, her yerde olduğu gibi normal Peso ile alışveriş edilenlerin rafları bomboş. CUC’la alışveriş yapılanlarsa dolu.. Fırın, buzdolabı satan mağazalar bile gördük. Bir banka ve ilk kez bir bankamatik.. Sonra bir eczane. Çok az ilaç görünüyor raflarda. Dükkanların camları genellikle kirli ve tozlu. .Kırılan camlar bantlarla tutturulmuş. Uzun zamandır silinmemiş.Zaten bu ülkenin gezdiğiniz her köşesinde zamanda yolculuk yapıyor gibisiniz. Her şey eski, hiç yeni bir şey yok. Ortalıkta cep telefonları ile dolaşan, mp3 dinleyen insanlar yok. Caddenin sonundaki meydana kadar yürüdük. Orada bir kafe’nin dışarıda sıralanmış sandalyelerine oturduk. Bira içecektik ama kız kalmadığını söyleyince kalktık. Dönüşte geldiğimiz caddenin üst paralelinden yürümeye başladık. Otele geldiğimizde saat 7 bile olmamıştı. Yemek 7:30’da. Girişteki koltuklarda oturup zaman geçirdik ve yemeğe girdik. Çeşit az ama güzeldi. Yemekle birlikte Kadri’nin getirdiği rakı içildi. Ben içmedim ama grubun çoğu içti.. Küba’da rakı etkinliği de hayata geçti böylece.. Erkenden odaya çıktık, ne aşağıda ne odada yapacak birşey yok ki..

5. GÜN (09.12.2008) Salı

Sabah 6:30’da kalkıp kahvaltımızı edip hazırlandık. Otobüs gelene kadar dışarı çıkıp çekimler yaptık. Bu şehir diğerlerine göre daha otantik, daha farklı. Sabah işe ve okula gidenlerin yarattığı trafikle ortalık cıvıl cıvıl. İnsanlar yine çok sıcak, söylemeye gerek var mı? Küba’da şehir içlerinde toplu taşıma kamyondan veya tırdan bozma otobüslerle sağlanıyor. Sokakta onladan bol bol gördük. Normal otobüs kılığındaki hurdalar da yok değil. Bu şehirde bisiklet kullanan insanlar da çok. Biz buranın standartlarına göre modern otobüsümüzle Cumhuriyet Caddesi’ni geçtik ve inip yürümeye başladık. Meydanda iki tane kilise gördük. Mahallelerin ortasında gezindik. Okullar gördük ve tabi çekimler yaptık. Tüm kızların formaları mini.. Askılı bordo etek, içlerinde beyaz gömlek ve fular. Daha büyüklerin etekleri sarıya çalar kahverengi veya lacivert.Küba’da eğitime çok önem veriliyor. Geçtiğimiz en ufak kasabalarda bile okullar görüyoruz. Halkın okuma yazma oranı %97. Bu devrim öncesinde oldukça düşük seviyelerdeymiş.

 image087 image089

Tipik Camagüey evlerinin olduğu (tabi yine rengarenk), Unesco korumasındaki meydandan geçtik. Camagüey pazarına geldik. Pazarın bir başında ayrıldık, diğer ucunda buluşacağız. Teraziler çok ilginç. Bizdeki gibi tas şeklinde değil bükülmüş levha şeklinde.Tabi ki dijital teraziler yok. Et, soğan, sarımsak, siyah ve bilumum renklerde fasulye, mısır, ananas, Hindistan cevizi satılan tezgahlar var, bir tek vava yok.. L Bu arada pazarda alışveriş yapanlar arasında bizde ancak podyumda görebileceğimiz tipler de var..

 image091 image093

Buluşup otobüse bindik ve Holguin’e gidiyoruz. Rehberle konuşurken daha önce okuduğumuz her ayın bir Pazar günü tüm halkın katıldığı askeri eğitimi soruyoruz, öyle birşey yokmuş… Erkekler iki yıl zorunlu askerlik yapıyormuş. Üç yılda bir 15 günlük eğitim tekrarları varmış. Yola çıktık, Holguin’e üç saatlik bir yol var. Yollar o kadar bozuk ki süreler mutlaka uzuyor. Neyse ki yol üzerinde bir sürü köy ve kasabanın içinden geçiyoruz da fazla sıkılmıyoruz. Her yerleşim bölgesinde bir iki okul ve bir sürü öğrenci görüyoruz. Bir saat kadar gittikten sonra mola veriyoruz. Sonra yine upuzun bir yol… Saat 14’e doğru Holguin yakınlarında bir yerde yemek yiyoruz. Oldukça kalabalık bir yer. Açık büfe ama yemekler geldiği anda tükeniyor. Zar zor tavuk alabiliyoruz. Yine bir grup canlı müzik yapıyor. Yemekten sonra buradan ayrılıp yola devam ediyoruz.

image095 image097 

image099 image101

Holguin’e girişte yolumuzun üzerinde, dünyada çok az yerde imal edilen bir mekanik org imalathanesine uğruyoruz. Bu aile çok uzun yıllardan beri bu işi yapıyormuş. Yılda sadece birkaç tane üretiliyormuş. Oldukça güç isteyen bir kolun çevrilmesi ile içerisindeki hortumlara hava üfleniyor. Hortumlar da değişik notaları çalan borulara bağlı. Hangi borunun seçileceğini ikinci bir kişinin eliyle destek olarak makinenin bir bölümünden geçirdiği, önceden hazırlanmış, üzerine çalınacak parçanın notalarına göre dikdörtgen delikler açılmış rulo halinde saklanan kartonlar belirliyor. Makine üzerinde bir sıra halinde dizilmiş pimlerin olduğu bölümden bu karton geçerken delik olan yerdeki pimler dışarıda kalıyor, diğerleri bastırılıyor, böylece notalar seçiliyor. 1988’den beri 52 org yapılmış. Yanlarında 23 işçi çalışıyormuş. Bu şekilde ilk org 1890’larda yapılmış. Fidel, kuşaklardır org imal eden bu aileyi koruma altına almış.

  image103 image105 image107 image109

Buradan çıkıp Holguin’in merkezine gidiyoruz. Holguin parkları ile ünlü bir şehir. Şehirde 14 tane küçüklü büyüklü park varmış. Evler, dükkanlar, hatta insanlar aynı… Küba’da evler genelde tek katlı ve çatı yok. Holguin’den saat 16’da ayrıldık.Şimdi de 1 saat 15 dakika mesafedeki Bayamo’ya gidiyoruz. Bayamo, Küba’nın bağımsızlık savaşında önemli rol oynayan bir şehir. Küba milli marşı da burada bestelenmiş. Bestecisi Perucho Figueredo’nun heykeli de şehir meydanında… Bu şehre vardığımızda hava kararmak üzereydi, gezmek için pek zaman kalmadı. 15 dakika kadar kalıp fotoğraf çektik ve tekrar yola çıktık. Yaklaşık iki saat sonra Santiago de Küba’ya varacağız. Gideceğimiz en uç nokta, en güney şehir burası. Velasques’in kurduğu şehirlerden biri olan Santiago, aynı zamanda Küba’nın ikinci büyük şehri.

image111

Saat 20’ye doğru vardık ve otelimiz Santiago Melia’ye gittik. Beş yıldızlı ve Nacional’den daha lüks. Haşat durumdayız ama odaya çıkmadan direkt yemeğe girdik. Yemekler güzel. Sonra da odalarımıza çıkıp hazırlanıyoruz. Çünkü akşam Casa de la Troya’ya gideceğiz. Velasques’in evinin olduğu meydana gelip, programdaki bara yürüyoruz. Çok yakın.. Gece izlenimlerimize göre Santiago çok güzel ve büyük bir şehir. Program başladı. Bir grup Küba yerel müziği olan “son” çalıp söylüyor… Mojito’lar da geldi. Sonra salsa başladı. Özel bir grup yok, Kübalılar salsa yapıyor, turistler de onlarla sallanıyor… Yorgun olduğumuz için bir saatten sonrası çok çekilmiyor. Birer mojito daha içelim diyoruz, defalarca söylememize rağmen bir türlü gelmiyor. Restoran ve barlarda canlı müzik yapan bütün grupların kendi cd’leri var ve ara verince hemen satışa başlanıyor ya, bunların neyi eksik, bunlar da başlıyor satışa… Ama pek aleni değil, el altından satıyorlar. Saat 00:30 gibi kalktık ve otelimize geldik. Gece otel odasından şehir gerçekten çok güzel görünüyor.

 image115 image113

6. GÜN (10.12.2008) Çarşamba

Bugün Santiago’yu geziyoruz. Oteldeki odamız oldukça yüksek, kuşbakışı Santiago’nun görünümü tipik Küba şehri. Çatısız, genelde tek katlı, köhne evler… Aradan kafasını çıkarmış birkaç çok katlı bina… Kahvaltımızı edip yola çıktık. Hava çok sıcak, Küba’daki en sıcak günümüz. Önce Devrim Meydanı’na geliyoruz ve fotoğraf molası veriyoruz. Bu şehir devrimin başlangıç noktalarından biri olduğu için önemli. Yollarda devrimle ilgili daha çok tabela ve yazı görüyoruz.Özellikle de devrimin simgesi 26 temmuz harekatı ile ilgili yazılar ve bayraklar var. Bayrak kırmızı siyah, üzerinde 26 julio yazıyor.

Tekrar yola çıkıyoruz. Bir sürü öğrenci ile karşılaşıyoruz. Bir rom fabrikasına gidiyoruz. Daha doğrusu fabrikanın satış mağazası. Fabrikayı gezdirmiyorlar. Hatta açık hangarların bile fotoğrafını çektirmiyorlar. Rom şeker kamışından elde ediliyor ve Küba’ya özgü tüm içkiler gibi Mojito’nun da temel maddesi. Yıllanmış olanları sek olarak içiliyor ve oldukça sert. Mojito ve o tür kokteyllerde ise taze rom kullanılıyor. Mağazaya girdiğimizde küçük bardaklarda sek rom ikram ediyorlar, sert geldiği için 1-2 yudum içebiliyorum. Hamit içiyor. Burada bile canlı müzik yapan bir grup var, Küba’nın dünyaca ünlü şarkılarını söylüyorlar, önlerinde de adet olduğu üzere cd’leri müşteri bekliyor. Mağazanın kapıdan girince karşınıza gelen kısmı bar gibi tasarlanmış, L şeklinde diğer duvara döndüğünüzde ise tişört ve onun gibi hediyelik eşya satılıyor. Alışveriş yapılan her yerde olduğu gibi burada da gereğinden oldukça fazla zaman harcanıyor. Sonra tekrar otobüslere…

 image117 image119

Fidel’in 26 Temmuz1953’te başarısız bir baskın yaptığı ve yakalandığı Moncada Kışlası’na gidiyoruz. Fidel bu baskın sonrasında yargılandığı ve 15 yıl hapse mahkum edildiği mahkemede ünlü ’tarih beni aklayacaktır’ sözüyle biten savunmasını yapıyor. Ancak 2 yıl sonra af çıkıyor ve Meksika’ya gidiyor.Yoldaşları ile kurduğu örgütün adı da 26 Temmuz oluyor.

image121 image123

Yolda devrimden önce zenginlerin yaşadığı, Santiago’nun en güzel evlerinin olduğu caddelerden geçiyoruz. Devrimden sonra çoğu kaçmış ve bu evler şimdi devlet dairesi olarak çeşitli amaçlarla kullanılıyormuş. Moncada Kışlası bugün okul olarak kullanılıyor, sarı ve bakımlı bir bina. Ama o tarihteki anıları canlı tutmak için ön duvarlarda ve içerde kurşun izleri öylece bırakılmış. Öğrenciler içerden el sallıyor, zaten yine cam yok…

Buradan Morro Kalesi’ne gideceğiz. Bu kale Santiago’yu korsan saldırılarından korumak için yapılmış. İçinde zindanlar, top, tüfek ve çeşitli savaş teçhizatları, kalenin ve çevrenin fotoğraflarını içeren galeriler var. Buraları gezip kalenin açık kısmına çıkıyoruz. Manzara nefis. Deniz ve karşı kıyılar, arkada deniz feneri, hepsi muhteşem fotoğraf kareleri.. E tabi yine yüzlerce fotoğraf çekiliyor. Arkadaki deniz feneri Viva Küba filminde çocukların gitmeye çalıştığı deniz feneri mi diye düşündük ama olmadığına karar verdik. (Deniz feneri’nin bir Küba filminden çağrışım yapması güzel aslında, malum Türk filminden çağrışım yapınca midesi kalkıyor insanın…)

image125 image127

Saat 13:00 gibi kalenin çıkışında bir restoranda öğlen yemeği yedik. Olmazsa olmaz canlı müzik… Tüm turist grupları da orada… Henüz pek de acıkmamıştık aslında. Et suyundan yapılmış güzel bir çorba içtik. Ardından balık ve biftek. Yemek ortaya geliyor, biraz ondan biraz bundan, daha güzel oluyor. Çıkınca otobüse doğru giderken yolun sağında solunda hediyelik eşya satan tezgahlar var. Danseden koca popolu Küba’lı kız heykellerinden alıyoruz… Funda tahta bir Che maskı almış, Hamit onu yüzüne tutarak puroyla poz veriyor… Ve otobüse biniyoruz.

Akşam bara giderken geçtiğimiz meydana iniyoruz. Kilisenin sol çaprazındaki Velasques’in evini geziyoruz. Bu şehri kuran Velasques’in evi antika eşyalar, yemek takımları vs. ile dolu. Küba’da gezdiğimiz bu tür büyük evlerde tipik bir özellik olarak hepsi bir iç avluya açılıyor. Koloniyal dönem evi. En ilginci, yatakların yanında sandalyeler, bunların önünde de porselen süslü ayak yıkama kapları var. Bu tür birşeyi ilk kez görüyoruz. Evi gezip çıktık. Atilla Bey yine zaman konusunda aksıyor. Kimseyi kırmamak adına zaman ayarında zorlanıyor, bu konuda zayıf… Hamit sinirleniyor. Atilla Bey “Sakin olun efendim, uçağımız 22:20’de” diyor. Akşam buradan uçakla Havana’ya dönülecek. O uçağın saati önce 16, sonra 20 olmuştu, şimdi de 22:20 olmuş. Yok mu artıran? Bunun programsızlığı tabi ki Atilla Bey’den değil, onunkiler bambaşka.. J

image129 image131

Evden çıkıp, akşam gittiğimiz barın önünden geçip Karnaval Müzesi’ne gidiyoruz. O bölge turistik olduğu için yine yolda kocaman çanta taşıyan sabun ve şampuan avcısı Küba’lı kadınlar var. Biz de yanımızda otelden aldığımız sabun ve şampuanları çantamızda taşıyıp isteyenlere, ihtiyacı olduğunu düşündüklerimize veriyoruz. Bu arada İstanbul’dan taşıdığımız bisküvi, çikolata gibi şeyleri de veriyoruz, o kadar sık yemek yeniyor ki onlara ihtiyaç bile olmadı… Karnaval müzesi çok ilginç, şeker kamışı tarlalarında çalışan Afrika’lı köleler yılın bir günü toprak sahibinden izin alıp eğlenceler düzenlermiş. Şubat ayında ve genelde 6 Şubat’ta olurmuş bu… Müzede karnavallarda kullanılan kıyafetler, maskeler, müzik aletleri ve karnaval dönemlerinde çekilen fotoğraflar var. Kölelik kalktıktan sonra da eğlence geleneği sürmüş. Müzeden saat 15:30 gibi çıktık. 16:00’da müze avlusunda 45 dakikalık rumba gösterisi varmış.

image133 image135 image137 image139 image141

O gösteriye kadar yakındaki Bacardi Müzesi’ni gezdik. Bacardi ailesi devrimden sonra Miami’ye göç etmiş ve şu anda devrim karşıtı faaliyetlere destek veriyorlar. Bacardi ailesine ait koleksiyonlar, eşyalar vardı ama çok da ilginç değildi. İki müzeyi bağlayan sokakta hediyelik eşya satan tezgahlar var. Müzeden çıkarken Atilla’ya ne zaman buluşulacağını soruyoruz. Yine net bir şey söylemiyor. Gruba soruyor. Bazıları erkenden 17:30’da otele dönelim, hiç değilse kahve içeriz diyor. Uçak 22:20’de.. Ne kahvesiyse 5 saat. 15 saat uçmuşuz. 6 günde Küba’nın en güneyine gelmişiz. Gezmeyelim, görmeyelim, kahve içeriz otelde.. Hamit delleniyor. Sonunda oylama yapıldı, bizim grubun çoğunluğuyla 19:30’da buluşulup otele gidilmesine karar verildi. Tekrar karnaval müzesine döndük.

 image143 image145 

Avlunun etrafına sandalyeler dizilmiş, hepsi dolu, biz de yerden birazcık yüksek, 10-15 cm’lik bir kenar duvar var bahçeyle avlu arasında, ona oturduk. Birazdan oralar da doldu zaten. Önce bir grup Afrika müzikleri yapmaya başladı, ardından dansçılar girdi. Yerel kıyafetlerle hikayeler, efsaneler canlandırdılar. Biraz izleyip çıkarız diyorduk ama çok beğendik ve sonuna kadar kaldık. Bitince tekrar meydana çıktık, yaklaşık 2.5 saat serbest zamanımız var. Otelde de gördüğümüz bir Türk grup görüyoruz, hangi turdan olduklarını soruyoruz, çünkü Küba’nın bu kadar güneyine gelen başka bir tur bulamamıştık biz. Özel gruplarmış, kendileri organize etmiş bütü turu, bizden birkaç gün önce gelmişler Küba’ya. Santiago şehri bizimkinden başka hiçbir turda yok… Küba’ya gelmişken mutlaka görülmesi gereken bir şehir…

image147 image149

Velasques’in evinin solundaki sokaktan içeri daldık. Birkaç karne dükkanının önünden geçtik. Fakir bir mahalle. Diğer Türk grup da oralarda. İnsanlar sokaklarda. Evlerin kapısı açık. Çoluk çocuk dışarılarda veya balkonlarda, o da olmazsa kapı eşiğinde oturuyorlar… Evler eski, püskü, boyaları dökülmüş, kapılar eski, pencereler camsız ama genelde demirli. Küba’da yeni birşey yok denecek kadar az. Zaman yolculuğuna çıkmış, tarihte 50 yıl öncesinde geziyor gibi oluyorsunuz. Sokaklarda öylece serseri mayın gibi dolaştık. Çok ilginçti. İzin isteyip bir evin içine girdik. Minik salondaki eşyalar zaten standart: Birkaç sallanan sandalye, ilerleyince solda bir masa, masanın üstünde telden bir kabın içinde ekmekler.Tam karşısında bir oda, odanın kapısı yok, onun yerine eski, kirli, lime lime dökülen bir perde asılı… İçerde bir yatak var, o da diğer her şey gibi eski, köhne ve çok kirli görünüyor. Genelde evlerin dışında çamaşırlar asılı ama bu ev biraz pis. Giriş kapısının tam karşısından ilerleyince minicik, bir iki adımlık bir avlu var ve oradan mutfağa geçiliyor. Mutfak kapısında da perde var. Görebildiğimiz kadarıyla mutfakta da bir yatak var. İçeride de birisi var. O nedenle girmedik. İnsan girmeye, bakmaya, hele çekim yapmaya çekiniyor. Birkaç dakika daha durup çıktık evden.

Sokaklarda biraz daha dolanıp tekrar meydana çıktık. Meydandaki kilisenin içini gezdik. Buluşacağımız meydana geldik. Meydan cıvıl cıvıl. Parkta bir sürü insan oturuyor. Biraz oyalanıp tekrar sokaklara dalıyoruz. Hava kararmıştı artık. Meydana yakın bir okul dağılıyor. Öğrenciler cıvıl cıvıl. O sokaktan içeri doğru yürüyoruz. Bir evin önünde 4-5 kişi oturmuş domino oynuyorlar ve tartışıyorlar. İçlerinden biri Hamit’i kolundan tutmuş “Çek çek fotoğraflarını” diye işaretlerle birşeyler anlatıyor. Komik insanlar, kimisi fotoğraf çektirmemek için yüzünü saklıyor, kimi para istiyor, kimi de zorla koluna yapışıyor. J Büyük bir çoğunluğu “where are you from?” diye muhabbete giriyor… Tekrar meydana dönüp banklardan birine oturduk. Hakan’la Gülten de geldiler. Onlar da sokakları gezip yorulmuş bizim gibi… Biraz parkta oturup kalktık. Birkaç sokak daha gezip, buluşma yerine döndük ve otobüsle otele döndük. Yemeğimizi yedik ve havaalanına doğru yola çıktık.

image151 image153 

Havaalanı küçücük bir yer, havaalanı demek zor… Check-in yapan görevlinin önünde bir çizelge var, eskiden (bilgisayara geçmeden önce) sinema gişelerinde görevlinin önünde sinemanın koltuk planı olur da sattığı biletin yerini işaretlerdi ya çarpıyla. Onun gibi bir plan. Ama işaretlenen yerler önemli değil, sayı açısından işaretliyor sadece. Girerken sırt çantamı ve el çantamı didik didik aradılar. Sanki Paris Charles De Gaulle’deyiz. Uçağı beklemeye başladık. Ortalık oldukça kalabalık. Uçağı beklerken sigara içilebiliyor..Uçak saati geliyor, kapıyı açıp bizi dışarı alıyorlar. Uçağa doğru uygun adım yürüyoruz, otobüs ve körük de neymiş… O da ne, küçücük, penceresiz, yük uçağından bozma bir uçakçık. Mr. No’nuın uçağı galiba. Şans Kapıyı Kırınca’nın yönetmen ve yazarı Tayfun Güneyer uçak sahnesi için bu uçuştan esinlenmiş olabilir. Bizim uçuş kartımızda (!) 25-26 yazıyor ve fakat uçakta öyle bir numara yok, herkes boş bulduğu yere oturuyor. Hakan bu uçuştaki uçakla ilgili birşeyler okumuş sanırım önceden, koştura koştura öne geçmiş, en öndeki sağlı sollu iki pencere kenarından sağdakini kapıyor ve Gülten’i bekliyor. Başka pencere yok uçakta.. Yani pilotun önünde vardır umarım. Uçak zaten hepi topu 40 kişilik falan. Her şey özellikle yapılmış bir mizansen, bir şaka gibi.. Bavullarımız hemen önümüzdeki perdenin arkasında üst üste yığılmış, VIT (person olmadıkları için “very important thing diyelim yani J ) uçuyorlar. Uçak öyle bir kalkıyor ki ben ve birçok kişinin yüreği ağzında. Tam o sırada öndeki perdenin ardından hostes çıkıyor ikram için. Elinde bir tepsi ve tepside parlak ambalaj kağıtlarına sarılmış bayram şekeri. Şekerlerle ağzımıza gelen yürekleri de geri indiriyoruz. Kakara kikiri dalga geçiyoruz, daha doğrusu eğleniyoruz ama birkaç Kübalı ve hostesten de utanıyoruz doğrusu…

image155 image157 

Santiago-Havana arası 800 km civarında, bir saat civarında bir uçuş bekliyoruz ama iki saat sürdü uçuşumuz. Sonunda indik ve binmeden önce board’larda niye Jose Marti (daha doğrusu Havana) yazmadığı anlaşıldı, burası başka bir havaalanı. Uçak oraya indiği için havaalanı diyorum da siz bir düzlükle yanındaki dükkan diye anlayın. İndik ve kocaman bir kapının olduğu çıkışa doğru yürümeye başladık (kapalı bir yere girmeden), o kapının önünde bavulları bekliyoruz. Biraz sonra büyük el arabalarıyla bavullar geliyor ve beklediğimiz yerdeki büyük pazar tezgahı gibi beton blok üzerinde sahiplerine dağıtılıyor. Bavullarımızı alıp havaalanı(!) çıkışında bizi bekleyen yeni otobüsümüze biniyoruz, Havana’da bu otobüsleyiz. Yarım saatlik yolculuğun ardından Nacional Otel‘e geldik ve odalarımıza yerleşip hemen uyuyoruz.

7. GÜN (11.12.2008) Perşembe

Bugün Havana’yı geziyoruz. Sabah kahvaltının ardından otobüsle sahil yolundan Eski Havana tarafına değil, diğer yöne doğru ilerliyoruz. Sahilde biraz ilerleyince bir bina görüyoruz, Amerikan Elçiliğiymiş, daha doğrusu elçilik değil de, nasıl ifade etmeli, temsilcilik denilebilir. Binanın önünde bir sürü bayrak var, hepsi simsiyah. ABD tarafından öldürülen Kübalılar için dikilmiş. Bir de ABD’de tutuklu olan 5 kişi var, onlarla ilgili yazılar, resimler her yerde karşımıza çıkıyor. Bu kişiler Amerika’da Anti-Fidel grupları izleyip, içlerine sızdıkları gerekçesiyle casusluk suçundan tutuklanmışlar.Her yerde bu 5 kişinin demir parmaklıklar ardındaki resimleri ve ‘volveran’(dönecekler) yazısı görülüyor. Biraz daha ilerden içeri doğru dönüyoruz ve Devrim Meydanı’na çıkıyoruz.

Her 1 Mayıs’ta bir milyon kişinin toplandığı, Fidel’in konuşmalar yaptığı meydan. Bir tarafta Jose Marti’nin heykeli ve onun arkasında kocaman bir anıt var. Bunun tam karşısında Che’nin ünlü resmindeki silüeti olan İçişleri Bakanlığı binası, yanında Maliye Bakanlığı binası. Che Ulusal Banka Müdürlüğü, Tarım Bakanı ve Ekonomi Bakanı olarak da görev yapmış devrim sonrasında. Bunun hikayesi (belki şehir efsanesi) de şöyle:

Devrimden sonra gerillalar nasıl hükümet kuracaklarını falan bilemeden ortalıkta dolaşıyorlar. Görev bölümü yapılacak. Castro bir toplantıda “Arkadaşlar, aranızda ekonomist var mı?” diye soruyor.

(Ekonomistin İspanyolcası ‘economista’) ‘Che’ elini kaldırıyor: “Ben varım!” Bunun üzerine onu tarımdan ve ekonomiden sorumlu bakan yapıyor. Daha sonraki bir sohbette Fidel, Che’ye soruyor: “Yahu sen doktor değil misin? Ekonomiden ne anlarsın?” Che şaşırıyor: “Ne? Aranızda komünist var mı?” diye sormadın mı? (komünistin İspanyolcası ‘comunista’)

image159 image161 

Tabi burada bir fotoğraf molası kaçınılmaz. Ünlü Che silüetinin önünde çok sayıda fotoğraf çekiyoruz. Caddenin karşısına geçerek Jose Marti heykelinin olduğu bölüme de çıkıyoruz gruptan ayrılarak. Orada tören vardı ve çelenk bırakılarak askerler selam durdu, toplanan insanlar da saygı duruşunda bulundu. Biz de törene kendimizce katıldık ama arada çekimler de yaptık tabi, görev her şeyden önce gelir. JJJ Otobüse Kadri’den bile geç geldik ilk kez.. L

Devrim Meydanı’nın ardından bir puro fabrikasına gittik: Empresa de Tabaco Torcido. Kötü haber, içerde fotoğraf ve kamera çekimi yasak. Öylece girilip gezilecek. Bize yardımcı olmak üzere bir görevli geliyor. Zeki, hazırcevap, işini bilen şirin bir kız. Fabrikayı bölüm bölüm gezdiriyor bize. İlk girdiğimiz bölümde tütün yapraklarını kalitelerine, renklerine, aromalarına göre ayırıyorlar. Tütün toplandıktan sonra fermantasyon için birtakım işlemlerden geçiyor ve iki yıl kadar da bekliyor, ardından fabrikalara gönderiliyormuş. Burada çalışanlar orta damarları çıkarıp ayırıyorlar. En iyiler Cohiba için ayrılıyormuş genellikle. Çok yoğun ve rahatsız edici, amonyak kokusuna benzer bir koku var.

Buradan puroların sarıldığı bölüme geçtik. Kocaman bir salon, insanlar düzenli tezgahların önünde oturmuş harıl harıl çalışıyorlar. Karşılarında biraz yüksek bir platformda uzun bir masa ve üç mikrofon var. Çok uzun zaman önceden gelen bir gelenek, her gün işçilerden seçilen biri diğerlerine kitap, gazete okurmuş. Günümüzde de sabahları 1.5-2 saat günlük gazete haberleri okunuyormuş. Her işçinin sarması gereken günlük bir puro kotası var. Bugün eksik kalırsa yarın, öbür gün toplamı tutturmak zorunda… Okumaya seçilen işçinin kotasını diğerleri sarıyor. Puroya katılan üç çeşit tütün var, en dışa sarılan yaprak, içine diklemesine buruşturulup inceltilerek yan yana konulan tütünler ve yine yanına aynı şekilde konulan aroma verenyaprak. İşçiler bu yaprakları yan yana getirip dış yaprağın içine ustalıkla ve bir öncekinin birebir boyutlarında sıkıca sarıyorlar ve önlerindeki prese koyuyorlar. Burada şeklini alan puronun uç kısmına ayrıca yuvarlak kesilmiş bir yaprak parçası yapıştırılıyor. Yapıştırma işleminde çınar ağacından elde edilen bir reçine kullanılıyor. (Aşağıdaki üç fotoğraf internetten alıntıdır…)

image163 image165 image167

Sonra purolar renklerine göre ayrılıyor. Renk aslında puronun kalitesini etkilemiyormuş ama alaca bulaca bir görüntü olmasın diye aynı kutuya aynı renk olanlar giriyor. Kutulama işlemi de kutunun imalatı dahil elle yapılıyor. Kutunun üzerine etiketler hamurla yapışıyor. Onların da belli kotaları tutturmaları gerekiyor tabi. Ortalama 15 CUC maaş alıyorlar, bunun bir kısmı CUC, kalanı CU olarak ödeniyor. Bir de her ay belli sayıda puro hakları var. Dışarıda satılan puroların bunlar olduğu söyleniyor… Fabrikayı gezerken sağda solda birçok kişi içtikleri puroları göstererek puro satmayı teklif ediyorlar çaktırmadan! Bizim Trinidad’da 35 CUC’a aldığımız 25 adetlik Cohiba devlet mağazasında 100 Euro’dan daha pahalı. Bizi gezdiren kız dışarıda satılanların muz yaprağına sarıldığını söylüyor, ardından da bunun Türk esprisi olduğunu ekleyip gülüyor. “Bacaklarında puro saran güzel kızlar nerede” diye soran arkadaşımıza da “O işi bakire kızların yapması gerekiyor, ne yazık ki fabrikamızda böyle bir potansiyele sahip değiliz” diyor.. J

Aslında Küba’nın en ünlü puro fabrikası Capitolio’nun arkasındaki Partagas ama biz onu gezemedik. Ardından puro satış mağazasına geldik. Biz puro almayacağımız için biraz sıkıldık, dışarı çıktık. Biraz etrafta dolaştık ama çevrede gezecek yer de yok. Yolun karşısındaki bir duvarda Gülten’le otururken Küba’lı bir amca bize bir adres sordu. Aval aval baktık tabi. Allah’ın şaşkını, Kübalıya benzer halimiz mi var.. J Bu arada hava esmeye başladı, sabahki gibi değil.

Puro faslı bittikten sonra Eski Havana’da Devrim Müzesi’ne geldik. Burası müze haline gelmeden önce Küba başkanlarının sarayıymış. Müzede çoğunlukla devrimi anlatan fotoğraflar var. Tabi en çok da Che fotoğrafı. Fotoğraflarda dikkat çeken birşey var ki, tüm fotoğraflarda, her ne yapıyor olursa olsun Che gayet rahat, ağzında puro, gülümsüyor, eğleniyor… Savaşırken de öyle, golf oynarken de, slogan atarken de… Fidel ise daha gergin, daha hırslı, her işi daha ciddiye alıyor ve eğlenmiyor.

Batista’nın çalışma ve toplantı odasını gördük, tehlike halinde kaçmak için bir de gizli kapı var odada, öğrenciler silahlı saldırı yaptığında kullanmış burayı, o kapının açıldığı kocaman aynalı salonu da gördük… Salon meydana bakan bir terasa açılıyor, devrimden hemen sonra Batista kaçıp Fidel Havana’ya geldiğinde halkı selamlayıp konuşma yaptığı balkon… Kapıyı açık bulunca oraya da çıkıyoruz, aslında yasakmış, fotoğraf çekiyoruz, görevli kadın geliyor, “içeri girin bakiim” diye… J Bir saat kadar geziyoruz müzeyi, müzenin yanındaki cam binada Fidel’in 80 küsur arkadaşıyla Küba’ya döndükleri küçük Granma teknesi de buradan görünüyor. Çıkacağız ama hava iyice soğudu ve şiddetli bir yağmur başladı. Hepimizde sandalet, şort, tişörtler… Granma teknesini görmeye de geçemedik bu nedenle, iyi ki yukardan çekmişiz fotoğrafını. Müzenin girişinde yağmuru bekledik bir süre.. Rüzgar müzenin içine kadar hissettiriyor etkisini. Otobüs kapıya mümkün olduğu kadar yanaştı ve binip öğlen yemeği yiyeceğimiz restorana geldik. Eski Havana yakınında bir yer. Önce mojito ikramı, ardından mahi mahi balığı yedik. Yanında hemen hemen her öğlen olduğu gibi Küba’nın en ünlü birası “Bucanero” (Korsan).

 image169 image171

Yemek faslının ardından şehrin ucundaki kaleye gittik. Buranın adı da Santiago’daki gibi Morro Kalesi ve yine bir deniz feneri var. Hava hala kötü. Deniz fenerinin ön tarafından Havana manzarası çok güzel. Okyanus da dellenmiş, dalgalar Malecon sahilini dövüyor, tam istediğimiz, filmlerde, belgesellerde gördüğümüz manzara. Bu manzarayı görmeden dönseydim içimde kalırdı valla. Bir sürü fotoğraf çekiyoruz. Deniz fenerine çıkıyoruz, yine fotoğraf fotoğraf üstüne… Kalede bir yürüyüşten sonra dışarı çıkıyoruz. Saat 15:30 gibi. Yolda Atatürk’ün büstünün olduğu yerde durduk. Orada da fotoğraflar çektik. İspanyolca ve Türkçe olarak “Yurtta sulh, cihanda sulh” yazıyor. Aslında rehberin pek durmaya niyeti yoktu galiba ama yoğun ısrar ve tezahürata dayanamadı. Karşılıklı olarak Havana’ya Atatürk’ün, İstanbul’a da Jose Marti’nin büstü konulmuş aynı tarihlerde. Hava hala çok yağmurlu o yüzden 5-10 dakikada bitirdik fotoğraf çekimini. Eski Havana’ya çikolatacıya gideceğiz şimdi.

“Dünyanın en iyi kakaosu ve bu nedenle de dünyanın en iyi çikolatası buradadır” diyor Atilla Bey. Gidiyoruz ki kapıda kuyruk. Çikolatanın ardından Havana turunu yapmayalım, otele dönelim diyorlar yağmur nedeniyle. Biz yine deliriyoruz, Hamit Atilla Bey’le kavga edecek ama Atilla Bey sakin, “hallederiz efendim, sakin olun, olmazsa ben sizi gezdiririm” falan diyor. İnsanlar ilginç, yağmur altında çikolata almak için bekliyorlar ama Havana’yı gezmesek de olur diye düşünüyorlar. Çikolata da hiç o kadar matah değil, alıp daha sonra tadına baktığımızda görüyoruz, aynısı Belçika’da da gelmişti başımıza, rehberin öve öve bitiremediği çikolata gayet sıradan çıkmıştı. İsviçre’den şaşmayın, oradan aldıklarımız gerçekten muhteşemdi…

 image173 image175

Çikolatalar alındıktan sonra yağmur biraz hafiflemişti ve Havana turunun yapılmasına karar verildi. Eski Havana’da Plaza Vieja, Katedral Meydanı gibi 3-4 küçük meydan var, sırayla bunları gezdik. Benim favorim Katedral Meydanı (ilk gece fotoğraf çekerken önce kendimizi sonra grubu kaybettiğimiz meydan J ) Eski Havana’nın neredeyse tamamı restore edilmiş. Tamamen turistik hale gelmiş. Hatta bu bölgede Benetton ve Paul&Shark mağazaları bile gördük. Bunlar biraz hayal kırıklığına uğrattı beni. Ne işi var ki bunların Fidel’in ülkesinde… Bu kadar turistik olması kafamdaki Küba imajıyla örtüşmüyor. Bir meydanda da kitapçılar var sıra sıra… Bir sürü eski ve yeni kitap satıyorlar. Bir yerden geçiyoruz, yer taş görünümlü ama ahşapmış. Eski valilerin oturduğu bölümmüş burası. Geçen at arabaları gürültü yapmasın diye bu şekilde döşenmiş. Gerçi ahşap üzerinde nal, taşta olduğundan daha çok ses çıkarır ama vardır bi bildikleri…

image177 image179 

Saat 18:00 gibi tur bitiyor. Bir saat de serbest zaman var. Hava karardı. Yine eski Havana’daki Ambos Mundos Oteli’ne girdik. Burası Ernest Hemingway’in kaldığı ve “Çanlar Kimin İçin Çalıyor”u yazdığı otel. Odası gezilebiliyormuş ama çıkmadık. Lobide Hemingway’e ait fotoğrafların olduğu bölüm var. Oradan çıkınca Obispo Caddesi’ne girdik. Burası Havana’nın en hareketli caddesi. Bir sürü dükkan, bar falan var. Klasik, bize eski ve komik gelen Küba’ya özgü mağazalar da, turistik şeyler satan yerler de, eski kitap satan dükkanlar da burada içiçe… Havana’nın gece hayatı da bu caddede… Bir sürü bar ve yollarda yalnız turist erkekleri kollayan Kübalı hatunlar var… Bir saat de buralarda gezinip buluşacağımız meydana, oradan otobüsle otele döndük.

Akşam yemeği yendi. Gruptakilerin bir kısmı akşam, ilk gece gidilen ve kapalı olduğu için geri dönülen La Bodeguita del Medio’ya gidecek. Biz kararsızız. Sonuçta gitmemeye karar verdik. Yemekten sonra biraz dinlenip dışarı çıktık. Yağmur dinmiş ama hava serin. Önce otelin karşısından yürüyüp “Çilek ve Çikolata” filminin meşhur ettiği “Coppelia Dondurmacısı”na gidiyoruz. Kübalılar burada dondurma yiyebilmek için uzun kuyruklar oluştururmuş çoğu zaman. Biz gittiğimizde oturup dondurma yiyen birkaç çift vardı sadece. Birer dondurma aldık. İç kısımda filmle ilgili afiş ve fotoğraflar var. Bunları inceledik, fotoğraflar çektik. Sonra da oturup dondurmamızı yedik. Dondurmacı ünlü ama dondurması ünü pek de hak etmiyor. Oldukça sıradan. (İkinci fotoğraf Viva Cuba’dan, filmlerden sözedince, çok beğendiğimiz bu şirin Küba filminin afişini de koyayım dedim…)

image181 image183 

Dondurmacının karşısında “Yara Sineması” var. Önü çok kalabalık. Sağlı sollu upuzun bir kuyruk var, bekleyenlerin hemen hepsi gençler. Latin Ülkeleri Film Festivali varmış. Sinemanın yanından La Rampa Caddesi iniyor. O caddeden aşağı indik. Bu arada Havana’da bazı cadde ve sokakların girişindeki köşelerde yerden 15-20 cm yüksekliğinde uca doğru sivrilen kare tabanlı taşlar var. Üzerlerinde de bir takım harf ve sayılar. Sanırım bir adres sisteminin parçası bu. Caddede ilerlerken tabi ki “Eski Otomobiller ve Ben” fotoğraf koleksiyonuma katkıda bulunduk. İlk başta “birkaç arabayla fotoğraf çekelim” derken iş koleksiyona döküldü. Caddenin sonunda sahile vardık. Gündüzki durum devam ediyor, yani dalgalar deli gibi sahile vuruyor. Dalga çok şiddetli olduğu için sahil yolu kapanmıştı gelirken, otobüs arka yoldan dönmüştü. Müthiş bir manzara. Bazı yerlerde su tüm engelleri ve kaldırımı aşıp yola kadar geliyor. Kaldırımdaki bazı çöp kutularını yerinden söküp yollara atmış. Biz nispeten güvenli bir yerde, sahille yolu boydan boya birbirinden ayıran duvarın, konumu gereği dalgaların direkt ulaşamadığı bir kısmında oturup izledik, yanımızdaki şarabı ve sigaralarımızı içtik, kuruyemiş de var.:) Dalga bize direkt gelmiyor ama yüzümüz gözümüz rüzgarın savurduğu zerreciklerden su ve tuz içinde. Objektifler de iz iz…

image185 image187

Bu manzara ömrümün en güzel anlarından biri…Delirmişim o dalgaları görmek için. Kafaya koydum, o dalgalarda ıslanacağım. Hamit’e teklif ediyorum ama “Ben o kadar içmedim, sen git ıslan istiyorsan” diyor, mızıkçı… Ve dalgaların engelleri aşabildiği kısma geçiyorum. Önce bir iki dakika bir şey yok. Ben kaldırımda dalgayı bekliyorum, Hamit de caddede fotoğraf çekmek için bekliyor. Sonunda geldi, arka arkaya iki dalga hem de… Nefis bir şey. Suyun altında zıplayıp çığlıklar atıyorum, sırılsıklam bir şekilde.. Rahatladım şimdi.. J Herkese de tavsiye ederim. Havana’da böyle dalgalı bir gün yakalarsanız mutlaka yaşayın bunu. Ama kıyafeti ona göre seçin. Kot pantolon ve spor ayakkabılar baştan aşağı tuzlu su içinde kalınca otele dönmek kolay olmuyor. Neyse ki çantada kalın bir hırka var, en dıştaki ıslak giysileri çıkartıp hırkayı giyiyorum. Otele arka ve daha kısa bir yoldan giriyoruz. Ayakkabıların kuruması lazım, yoksa Aralık’ta Paris’te sandaletle gezip karikatür konusu olacağım. J

8. GÜN (12.12.2008) Cuma

Sabah kahvaltısının ardından yine yollardayız, bu kez de Havana’nın kuzeyindeki bölge olan ve tütün üretiminin yoğun olduğu Pinar del Rio – Vinales bölgesine gidiyoruz. Yol uzun… Üç saat kadar. Zaten alıştık, üç saat denince 4.5 saati göze almak lazım… Yollarda aynı manzaralar, kamyon tepesinde yolculuk yapanlar, otostop çekenler… Pinar del Rio şehrine gelmeden yarım saat kadar önce yine gereksiz bir mola ve yarım saat anlamsız vakit harcama! Şehirde otobüsten indik ve cadde boyunca yürüdük. Cadde geniş, etrafında yine tek katlı, rengarenk boyanmış eski evler var. Evlerin önünde bir sürü seyyar berber mesleğini icra ediyor. Hareketli ve güzel bir şehir. Yarım saatten fazla yürüdük ama ne istikamet belli ne buluşma yeri… O kalabalıkta rehber insanları bi yerlere doğru yönlendiriyor. Sürü filmindeki gibi… Doğal olarak iki kişi eksik otobüse varıldığında. Yine iyi valla… Bir yarım saat de onun için bekliyoruz, Atilla Bey geri dönüp onları arıyor… Neyse yeniden toparlanıp yola düşüyoruz. Huysuz Hocanım kızlara söyleniyor kayboldular diye. Sanki isteyerek kayboldular. Ayrıca bu kalabalık içinde survivor yöntemiyle az bile kayıp verdik… Hoca kaybolsa da bırakıp geri dönsek diyeceğim ama Atilla Bey’in yakasından hiç düşmüyor ki…

image189 image191 

Pinar Del Rio’dan ayrılıp Vinales’e doğru yola çıktık. Bir manzara noktasına daha geldik: Vinales Valley (Vinales Vadisi)… Orada da fotoğraf molası verdik. Manzara gerçekten nefis. Kocaman upuzun kayalar ve kayaların üzerinde uzanan kral palmiyeleri var. Zaten bu bölgede kral palmiyeleri o kadar çok ki…

 image193 image195

Ardından da yemek yiyeceğimiz yere gittik. Bir mağara, mağaranın girişinde bir restoran. Ama orada yemiyoruz biz. Mağaranın içinden yürüyerek geçiyoruz. Çıktığımız yerde Afrika danslarıyla karşılanıyoruz. Masalara geçiyoruz. Mojito ikramı var yine.. J Ve tabi ki canlı müzik. Restoranın yanında bir tarla var, ananas tarlası. Nası yani, herkes aynı şeyi soruyor “Bunlar büyüyüp ağaç mı olacak?” Hayır, ananas ağaçta değil, çilek gibi, karpuz gibi yerde yetişiyormuş. Ama bitkinin ananası taşıyan dalı sert, ananas karpuz gibi yere yatmıyor.. Yata yata büyümüyor yani.. Başka bir deyişle “Ananas tarlası yan gelip yatma yeri değildir” J

image197 image199 

Yemeğin ardından başka bir mağaraya gidiliyor. İçeride de saklı göl var. Tekneler geliyor, iki tekneye doluşuyoruz, 10 dakika kadar gezdiriyor. Oradaki bazı sarkıt ve dikitler çeşitli objelere benziyor, rehberimiz German herbirinin neye benzediğini anlatıyor. Başka bir yere yanaşıyor tekneler, iniyoruz. Buranın bitki örtüsü, doğası çok güzel. Biraz ilerleyip devrimin ilk yıllarında dağın yamaçlarındaki kayalıklara yapılmış, evrimi anlatan insan, salyangoz, dinozor resimleri var… Orada da fotoğraflar çekiyoruz. Hatta buffalo ile gezen bir Kübalı’nın resmini bile çekiyoruz. J

image201 image203

Sekiz günün yorgunluğuyla dönüş yolu uzadıkça uzadı…Bitap durumda otele geldik. Fazla oyalanmadan hazırlandık ve tekrar dışarı çıktık. Bu akşam yemeğini otelde değil, şehirde La Mina Restoran’da yiyeceğiz. Restoran ve yemekler güzeldi. İlk başta çok garip bir çorba vardı ve grubun çıkıntısı Prof. (Kürşat Bey’le karışmasın, o herkesle süper uyumlu, bu daha önce sözettiğim Atilla Bey’in yakasındaki Hocanım…) bayağı söylendi garsonlara olmayan mükemmel ingilizcesiyle… Garson cevap verse Hoca’nın ingilizcesi oraya kadar zaten, devamı yok… Neyse ki ingilizce, ona olduğu kadar garsonlara da yabancı bir dil, birşey anlamıyorlar, anlasalar da muhatap olup hocayla hoca olmuyorlar!.. Daha önce de bir otele yerleşmek için şoförler bavulları arabadan çıkartırken bir tanesi kafasını otobüsün bagaj kısmının üstüne çarpınca bizimki “Oh, my god!” diye acısına ortak olmuştu. Bir de puro fabrikasında görevli kız ingilizce anlatırken incelememiz için bir tütün yaprağı vermişti, bizimki bakıp sonra arkaya iletmek için dönüp “Look” demişti.. Ne de olsa İngiliz kültürü almış! J Bu arada canlı müziği söylemeye gerek var mı?

Yemekten sonra Hakan ve Gülten’le birlikte gruptan ayrıldık. Restoran zaten Eski Havana’daki meydanlardan birinde, Plaja de Armas’ın köşesinde, Mercorderes Sokağında. Orada kitapçıların yanında Eski Yunan tapınaklarına benzer bir yapı vardı. Onun bahçesinde Küba’ya Afrika’dan gelen zencilerin kendi memleketlerinde kutsal saydığı bir ağaç varmış, Cevia ağacı… Bu ağacı burada görünce çok sevinmişler ve buranın iyi bir yer olduğunun kanıtı olarak görmüşler. Yılın bir gününde etrafında dolanıp dilek tutarlarmış. Atilla’ya sorduk, bilmiyormuş, onun yardımıyla garsona sorduk, o da birilerine sorup sonra tarif etti. Ağacı görüp etrafta da biraz dolaştık. Sonra da sokak aralarından yürüyerek otele döndük. Aslında Gülten sahilden gidip dalgalarda ıslanmak da istiyordu, önce ben de “tamam” dedim ama sonra hastalanmaktan da korktum,hem yanımızda giyecek yedek birşeyler yoktu, hem de önceki akşam ıslak ıslak rüzgarı da yiyince bayağı üşümüştüm. Ama zaten otele yaklaştığımızda kimsenin sahile inecek hali kalmamıştı. Bu arada, bu sefer otele dönüş Hakan’ın haritayla anlaşması sayesinde daha kısa sürmüştü…Coppelia’ya uğradık, orası da kapanmıştı. Eski arabalar ve sokak başındaki taşlarla fotoğraflar çekip otele döndük.

9. GÜN (13.12.2008) Cumartesi

Bugün son günümüz LLLL. Grup sabahtan Hemingway’in yaşamış olduğu köye gidecek. Oradaki evi müze haline getirilmiş, içine girilmiyormuş ama birçok yeri cam bir bina olduğundan dışarıdan geziliyormuş. Öğlen gelip Havana’da serbest zaman geçirecekler. Biz bunun yerine tam gün Havana’da gezmeyi tercih ettik. Eşyalar sabahtan otobüse yüklendi, akşam Katedral Meydanı’nda buluşulup direkt havaalanına geçilecek. Hakan ve Gülten de bizimle birlikte. Grupla birlikte otobüsle şehir merkezine kadar geldik ve orada indik. Dalgalar yine çok etkileyici, orada biraz oyalandık ve fotoğraflar çektik. Sonra da Prado Caddesi’nde ilerleyip Capitolio Binası’nın olduğu bölgeye doğru yürüdük. Bu cadde, devrim öncesi zenginlerin oturduğu, devrimden sonra da kaçan zenginlerin evlerine fakir halkın yerleştirildiği bir yer. Evler genelde 2-3 katlı apartmanlar şeklinde. Ama harap durumdalar. Boya, sıva kalmamış… Balkonlarda rengarenk çamaşırlar asılı.

image205 image207

Capitolio binasının önünde şehir turu için kiralanabilen bakımlı ve çok eski arabalar var. Saati 80 CUC civarında imiş. Biz sadece fotoğraf çekmekle yetindik. Hatta tam Capitolio’nun önünde pırıl pırıl pembe ve üstü açık bir antikanın içine de oturduk ve fotoğraf çektik, şoför para da istemedi, hayret. Sonra Capitolio’nun önünde eski ayaklı fotoğraf makinesiyle fotoğraf çektirdik. Merdivenlere oturuyorsunuz, önce o şekilde fotoğrafınızı çekiyor.Negatif olarak karta basıyor. Sonra daha önceden çekmiş olduğu Capitolio’nun tepesinin negatif baskısıyla sizinkini makinenin önündeki bölüme yerleştirip alt alta hizalıyor, onun fotoğrafını çekip küçücük ve siyah beyaz basıyor. Muhteşem sonuç da aşağıda..

image209 image211

Capitolio’nun arkasında Küba’nın en ünlü puro fabrikası olan Partagas’ı gördük. Oralardaki eski binaların, sokakların arasında dolaştık. Sonra da Katedral Meydanı’na yürüdük. Hava bugün güneşli. Atilla Bey’in daha önce gösterdiği, Plaza Vieja’nın köşesindeki Gomez Vila’nın en üst katında, dünyada birkaç yerde (ki biri Prag’daymış, keşke önceden bilseydik…) olan, ayna ve merceklerle optik olarak şehri çanak şeklindeki beyaz bir panoya yansıtan ve Camera Oscura denilen bir alet var… Onu izlemek için yukarı çıktık. Bilet alıp biraz bekledik. İçeri girdik. Elinde görüntüdeki ayrıntıları göstermek için bir çubuk olan bir kadın operatör var, kablolu bir kumanda aletiyle dışarıdaki optik gözü istediği yere çeviriyor ve şehre kuşbakışı bakabiliyorsunuz panoda… Çatılarda çamaşır asan kadınları, meydanlarda dolaşan turistleri, limana giren çıkan gemileri gösteriyor bize, ilginç bir alet.

 image213 image215 

Buradan çıkıp, aynı meydanın diğer köşesinde yer alan, hatta az önce yukarıda yansıtılmış görüntülerle izlediğimiz ve siyah birasıyla ünlü olan La Muralla Cafe’nin meydana taşan masalarında birine oturduk. Siyah biralarımızı içtik. Canlı müzik olmazsa olmaz.. Cafe’den sonra incik-boncuk, tahta heykeller, magnetler, resimler ve her türlü hediyelik eşyanın satıldığı pazara gittik. Gülten’le ben ayrı, Hamit’le Hakan ayrı dolaşmaya karar verdik. Birkaç incik-boncuk, magnet, ıvır-zıvır bişeyler aldım. Özgürce alışveriş yapabildiğim tek gün J. Tişört konusunda hayal kırıklığına uğradım. Pazarda bulmayı umduğumuz Che tişörtleri yoktu. Sonra Hamit’le birlikte Havana’yı altüst ederek tişört aradık. Sonunda tam aradığımızı değilse de yakın tişörtler bulduk ve aldık.

image217 image219

Obispo Caddesi gündüz inanılmaz hareketli.Tişört ararken tesadüfen Bacardi Binası’nın önüne geldik, daha önce otobüsten görmüştük. Bu koşuşturmada saat 17:00’yi buldu. Katedral Meydanı’nda Hakanlar’la ve Kadriler’le buluştuk… Yavaş yavaş turun diğer elemanları da gelmeye başladı. Kalan CUC’ları döviz bürosunda Euro’ya çevirdik, çok az birşey kaldı. Bu arada pazarda ikimizin ayrı ayrı görüp beğendiğimiz bir anahtar askısı var, dökük bir Küba evi şeklinde. Ondan bahsediyoruz. Hadi alalım. Üstümüzde 4,5 CUC kalmış Koşturarak pazara dönüyoruz, pazar yavaş yavaş toplanıyor. Satıcı kadın Rusça biliyor. Daha önce ufak bir pazarlık yapmış olan Hamit, cebimizdeki paraya razı ediyor. Ama tuvalet için ayırdığımız son bozukluklara kadar veriyoruz. JJ Sıfırı tükettik.

 image221 image223

Havaalanına hareket ediyoruz. Chek-in işlemleri yine önceden İstanbul’dan internet yoluyla yapılmış. Havaalanı çok kalabalık ve bizden başka birçok Türk grup da var. Çok uzun kuyruklar ve olağanüstü bir karmaşa yaşanıyor. Air France’ın uçuşları hakkında birşeyler söyleniyor, bileti olan birçok kişi chek-in yaptıramıyor, uçak bir saat kadar rötarlı. Atilla Bey çıkış vergilerini ödüyor ve görevlilerle konuşup bizi öne getiriyor. Öndeki diğer gruplar itiraz ediyor ama bizim chek-in’lerimiz olduğu için gerçekten bizi önden alıyorlar. Biz en önce geçenlerdeniz. İçerde grubu bekliyoruz ama bizden sonra ne oluyorsa gerisi çok geç geliyor. Hatta bir ara yanlış bir yerde mi bekliyoruz diye şüpheye düşüyoruz. Bu arada Hakan kontrolden geçtikten hemen sonra yan taraftan başka bir güvenlik görevlisi koşarak yetişmiş ve Hakan’ın tişörtünü açarak altında ne sakladığını kontrol etmiş: Göbek. (Hakan’cım, her yemekte benim tabağımdaki yemeğin miktarına bakacağına, göbeğine dikkat etseydin keşke J [HS])

Uçakta zamanın çoğu uyuyarak geçti ve yolculuğumuz daha kısa ve daha kolay geldi… Öğleden sonra Paris’teydik. Herkes benim kadar uyudu diyemem tabi. Rötar nedeniyle düşündüğümüzden daha az süre kaldı Paris için. Küba’nın sıcağından sonra Paris’in soğuğu küçük bir şoka neden oluyor.. J İstanbul uçağına beş saat kadar var. Atilla Bey ve vizesi olup Paris’i birazcık olsun gezmek isteyenlerle metroya binip Notre Damme Kilisesi’ne gidiyoruz.Aslında bu tam saçmalık. Paris’e ilk kez gelenler var, sanki Paris’te başka görülecek yer yok, zafer takının oralara bir yere gitsek Eiffel’i, Champs-Elysees’yi görür ve alışveriş bile edebilirdi insanlar. Atilla Bey uzun uzun kiliseyi gezdiriyor. Dışarı çıkınca Hakanlar’ı bekliyoruz ama bir türlü çıkmak bilmiyorlar. Atilla Bey çok güzel bir çorbacı biliyormuş, grubu oraya götürecek. Biz zaten çorbacıya gitmeyeceğiz, ayrılıyoruz. Çorbanın bin çeşidini İstanbul’da içeriz, deli miyiz Paris’teki birkaç saati çorbacıda geçirelim!!! Gidenler anlattı sonradan 10 Euro’ya soğan çorbası içmişler. E vize ücretini de koyunca pahalıya geliyor ama değmiştir umarım.. J

Hediyelik eşyalar satılan dükkanların sıralandığı bir caddeden geçip Rue de Rivoli’ye çıktık. Birkaç alışveriş merkezine baktık. Hamit uzaktan da olsa Eiffel’i görmek istiyor, yoksa Paris’e geldiğini hissedemeyecekmiş. J Ondan da ayrılıyoruz. O cadde boyunca hızla hatta koşar adım gidiyor, ben de yılbaşı öncesi süslenmiş mağazaları geziyorum. Sözleştiğimiz saatte bir otobüs durağında Hamit’le buluşuyoruz ve cadde üzerinde bir cafe’nin kaldırıma taşmış ve şeffaf bir şekilde kapatılmış bölmesinde kahve içiyoruz. Kilise’nin önünde grupla buluşacağız. Yola koyuluyoruz.

Önceki paragraftaki sıcaktan soğuğa geçiş şoku Hamit’i de çarpmış galiba, alışveriş yapıyoruz. (Hadi ordan, Rue de Rivoli’de sen o kadar mağaza gezdin, bi tek toka almışsın, ben Eiffel’i görmeye gittim, bi sana bi bana tişört bulup aldım. Mesele alışverişi bilmekte! JJ HS)Hediyelikçilerden çanta, magnet falan aldık. (Allahım bu bir mucize. Hamit hala alışveriş yapıyor. J) Sonra da buluşup tekrar metroya bindik. Bu arada Atilla Bey uçak saatini yarım saat geç biliyormuş, pes doğrusu… Havaalanına varınca başladık koşmaya.. Daha pasaport kontrolü var. Bizim giriş tabi ki en sonda.. Bu Murphy denen adamı bi yakalarsak… Kontrolden geçtik ama biz dördümüz önden koştuk. Atilla Bey ve diğerleri daha ortada yok. Neyse, uçağın da yarım saat rötarı varmış, eğrisi doğrusuna denk geliyor.

Gece 12 gibi İstanbul’dayız. Bavulları bekliyoruz. Bütün bavullar geliyor, benimki ve Kadri’ninki yok. Tam son dakika golü. Üstelik bugün Pazar, yarın herkes (daha doğrusu Hakan ve Gülten patron olduğu için diğerleri) sabahın köründe kalkıp işe gelecek. Kadri TAV’da çalıştığı için o saatten sonra boşuna karşıya geçip sabahın köründe gelmemek için ofisinde sabahlayacak, Uğurlar ve Funda da oradalar, onlar da şehirlerine dönecekler. Kadri’nin bir süre önce bir bavulu daha kaybolmuş. Onun için o iyice sinirleniyor. Hamit ise beklenmeyecek derecede sakin. Yolculardan çok fazla bavulu gelmeyen var. O nedenle belli oluyor ki bavul taşıyan arabalardan biri komple yok. Hatta bir söylentiye göre uçaklar genelde satış yaparken %10 gibi fazla hesaplarlarmış çünkü uçak saatine kadar iptaller olurmuş. Ama noel ve bayram sonu dönüşleri nedeniyle pek iptal olmadığı için ağırlık sorunundan dolayı kasıtlı bırakılmış olabilir deniliyor. Her şartta bavulun geleceğini düşünüyoruz. Form dolduruyoruz. Asıl sorunumuz kaybolan bavulda kamera çekimleri yaptığımız kasetler var. L

Hakan’ın şöförlüğünde Kadri’nin arabasına doluşuyoruz. (Havaalanında kalanlar ve kayıp bavullar olmasa sığamayacaktık işte. Polianna’nın notu J ) Eve vardığımızda saat 3:30. Ertesi gün 7’de kalkıp işbaşı yapacağız. O gün ve o hafta öyle zordu ki…Üstelik saat farkı nedeniyle günlerce uyku saatlerimiz yerine oturmadı. (Daha doğrusu Ayçin günün her saati uyuyabildiği için, benimki oturmadı J HS) Ama Küba için değerdi. Her geziden sonra olduğu gibi bu kez de Küba’nın etkisinden sıyrılmaya çalışıyorum… J (Bu arada bavullar ertesi gün bulunuyor, bir sonraki gün de elimize geçiyor, video kameranın kasetleri ile birlikte)

Alıntı bir not, sözü geçen içkiler nasıl yapılırmış:

Küba kokteylleri arasında en ünlüsü Mojito olmakla beraber daha bir dizi çok ünlü Küba kokteyli mevcut: Pina Colada, Daiquiri, Cuba Libre (Özgür Küba), Cuba Bella (Güzel Küba), Bello Monte, Cubanito, Mulata, El Presidente gibi. Bunların hepsinin ortak özelliği içlerinde rom bulunuyor olması.

Rom (ki bu ülkede ‘Ron’ adı veriliyor), şeker kamışı özünden yapılan Küba’nın milli içkisi. Örneğin Pina Colada (İspanyolca’da ‘süzülmüş ananas suyu’ anlamına geliyor) ananas suyu, hindistancevizi kreması ve rom karıştırılarak yapılıyor. Cuba Libre, yani “Özgür Küba” içkisi ise rom ve Coca Cola karıştırılarak yapılıyor. ABD’ye karşı varolma ve özgürlük mücadelesiyle ünlü bu ülkede, içine Amerika’nın simgesi kola karıştırılan bir içkiye “Özgür Küba” adını vermek de ayrı bir absürdlük sanki… Daiquiri, şeker, limon suyu, Marachino ve rom karıştırılarak yapılıyor. İçlerine de elbette bolca buz konuyor.

Benim en çok hoşuma gidense, en ünlü kokteylleri olan Mojito. Bir bardak Mojito kokteyli yapmak için ihtiyacınız olan şeyler şunlar: 2-3 tatlı kaşığı toz şeker, 3-4 dal taze nane, 3 çorba kaşığı limon suyu, 1/2 kahve fincanı beyaz rom, soda. Yapılışı ise enteresan. Uzunca bir bardağın içine önce toz şekeri atıyorsunuz. Küba’da toz şekerden daha az tatlı olan ham şekerkamışı şekeri kullanıyorlar. Bardağa taze nane dallarını da ekleyip, bir tahta havan ile bastırıp çevirerek şekere nane kokusunu geçiriyorsunuz. Sonra da limon ya da limon suyunu ekleyip kaşıkla bir miktar karıştırıyorsunuz. Bardağa buz küpleri ilave edip, tepesine kadar soda ve rom dolduruyorsunuz. Çok az karıştırdıktan sonra, bir iki yaprak nane ve bir dilim limonla servis ediyorsunuz. İçine bir de kamış konuluyor ki bardağın dibinden, daha şekerli kısımdan başlayarak içilebilsin..

11 yorum

  • rome_o dedi ki:

    biz binrota olarak kasım 2009 kurban bayramında gittik kübaya .havana, cienfiegos,trinidad ve santa clarayı ı gezdik tüm gezidiğiniz yerleri bizde gezmiştik. hatta tirnidad ta sokak arasında duran mavi arabanın resimleri bile aynı . harika bir turdu çok eğlenmiştik. ben galiba hersene kübaya bir kere giderim 🙂 bu karda kıyamet yazın içimi ısıttı . bizim gezimizin tüm detayları : (ayrıca hatıra defteri bölümündede var ) http://www.binrota.com/Article.aspx?ArticleID=1035

  • exxe dedi ki:

    yolu bir yana bence de her sene gidilesi bir yer küba… ama o yol yok mu, hele de dönüş çilesi.. bir de bizim gibi bavulları kaybeder ve o gecenin sabahı pazartesi işe başlarsanız.. :((( gerçi beterin beteri var, ya gidişte kaybetseydik… :))) (polyanna sendromu)

  • maliho dedi ki:

    Güzel anlatım, ama resimler çok sıkışık olduğu için pek net görünmüyor :)paylaşım için teşekkürler…

  • exxe dedi ki:

    normalde fotoğraflar çok daha büyüktü benim notlarımda.. ama sitenin acemisiyim ve sağdaki bölümü kaldıramadım (bir yolu varsa söyleyin lütfen..), dolayısıyla ekran dar olduğu için ya fotoğrafları yan yana koymayacaktım ya da küçültecektim.. küçültmeyi seçtim..

  • rome_o dedi ki:

    fotoğrafları yan yana yerine alta alta koyabilirsiniz . fotoğrafı ekledikten sonra iki kere enter a basın olur . bu tabi biraz sayfayı aşağılara doğru uzatıyor ama biz okuyu olarak idare ederiz 🙂 bir de yazı giriş kısmında en alta 3 er 3 er fotoğraf albümü ekleyeceğiniz bir yer var

  • exxe dedi ki:

    alt alta koyabileceğimi biliyorum.. ama benim yaptığım dizaynda yazıların arasında yan yana 2’şer (bazen 3 daha küçük) resimler dizmiştim. onları alt alta koyunca yazıyı okumak çok zorlaştı.. hatta ilk yazımı (Adım Adım Avrupa) önce o şekilde alt alta yapmıştım, bugün uğraş didin o fotoğrafları da küçültüp tekrar yan yana dizdim.. :))

  • NEŞE dedi ki:

    Uzun ama zevkli bir anlatımla biz de Cuba yı gezdik .Bir “Hocanım” olarak sizin hocanım a çok güldüm ,vardır öyle her şeye maydonoz olanlar..Şimdi galiba daha iyi anlaşıldı benim neden “tur özürlü” olduğum.

  • maliho dedi ki:

    Sevgili vg çok haklısın, Trinidad’taki sokak arasında çekilmiş fotoğrafı bende hatırladım, hatta açmış olduğum eski arabalar sergisinde 2486 nolu resimde görülen araba o araba :))

  • Zeynep dedi ki:

    her yazılan küba yazısını hayranlıkla kıskanarak okuyorum…küba’ya birde sizin pencerenizden bakmak keyifli ve güzeldi… bu güzel paylaşım için teşekkürler

  • aysek dedi ki:

    Detaylı, bilgilendirici bir yazı olmuş. Anlatımınız çok eğlenceli..Önceki yorumlara katılıyorum, keşke fotoğraflar biraz daha büyük olsaymış…

  • exxe dedi ki:

    madem herkes fotoğrafların küçük olduğunu düşünüyor,
    aşağıdaki linke fotoğrafların müzikli videosunu yüklüyorum..
    umarım beğenirsiniz:
    http://tinypic.com/m/8vnq0k/4

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*