Korsanların Başkentinde… Sale

Çağlar.

Sale

Sale

Sessizce yakınlardaki tramvay durağına gittik. Daha kötü ne olabilir sorusunun peşindeyiz, daha ne olabilir. Evet, önceden gerçekçi bir şekilde gezen dostlarım uyarmışlardı beni. Dinlememiştim elbetteki. Sale ‘ye gidiyoruz. Dediğim gibi, “olacak olan olur ve olacaksa olmasına engel olunamaz”Sale ya da eski adıyla Colonia Sala adıyla kurulmuş bir Roma kenti. Fakat modern zamanlara bir korsan cumhuriyeti olarak gelmiş. Anlatalım hemen, ne de olsa Akdenizdeki korsanlık tarihi benim konum, alalım sazı…

Sale ufak bir balıkçı kasabasıdır. Fakat İspanyadan 1600 ‘lerin başında kalabalık bir göçmen kitlesi gelir Endülüsün son damlacıkları olarak. Yaşamak zorundadırlar ve de nefret doludurlar. Kural tanıyacak halleri de yoktur. Cezayirde tutunamayan yada hayallerini gerçekleştiremeyen korsanlar için biçilmiş bir kaftandır. Çünkü kural yoktur ve olsa bile uygulayabilecek bir otorite de yoktur. İşte bu dönemde bizde Murat Reis olarak bilinen Jan Janzson gelir ve 1624 ‘te otorite boşluğunu varlığı ile doldurur. Büyük Amiral ünvanı ile başa geçer. Rabattaki otoriteyi direkt tehdit ederek oturma iznini alır ve durumunu yasallaştırır. Fakat artık kendini kanıtlamış bir isimdir ve Osmanlıya transfer olarak Cezayir ‘e geçer. Yıl 1627 ‘dir.

Sale sokakları

Sale sokakları

Kalanlar akılcıl bir şekilde Rabat Sultanının otoritesini tanıyan bir anlaşma yapar ve ardından bir cumhuriyet seçerler. Belirli kesimlerden 14 yada 16 kişi seçilir ve her yılın Mayıs ayında değiştirilir. Tabii 1630 ‘da problemler başlar. Kan gövdeyi götürür. 1668 ‘de kağıt üzerinde geçerliliğini yitirir bu sistem ama 1830 ‘larda bile gemileri vurdukları bilinir. Defalarca Fransızlar, İngilizler, Hollandalılar topa tutarlar ama nafiledir.İlginçtir dünyada ABD nam devleti bağımsız bir otorite olarak tanıyan ilk ülke Fas Sultanlığıdır. Yanlışlıkla bizim ile imzalandığı sanılsa da aslında ilk anlaşma Faslılarındır. Sale korsanları Akdenize girmeye çalışan Amerikan gemilerini kaçırmış, bunun üzerine de Amerikalılar bir anlaşma yapmak durumunda kalmış. Tabii Fas Akdenizin tek otoritesi değil elbette. Amerikalılar Akdeniz ‘in doğu kıyılarına ulaşana dek sırasıyla Cezayir, Tunus ve Trablusgarb ‘ın korsanlarınca hırpalanır. Amerikalılar kindar ve akıllıdır ve Akdeniz ticaretini koruyabilmek için günümüzde 6. Filo olarak bilinen filotillayı tesis ederler. Amerikan deniz piyadelerinin marşındaki Tripoli ifadesi de o günlerden alınan bir intikamı anlatır. Anlama isteyene elbette…

Sale sokakları

Sale sokakları

Tramvaya atladık. Fazla bir kalabalık yok. Oldukça güzel bir vagon ile yolculuk ederek nehri aşıyoruz. Nerede ineceğimizi anlamadığımız için sonuna kadar gidiyor ve aynı araç ile dönüyoruz.Sale ‘nin surları tam karşımızda. Dışarıdan bakımlı görünmekteler. Bab Khebazdan içeri dalıyoruz. Herhalde birkaç yüzyıl önce olsa adını bile mırıldanmazdık buranın.

Girişte bakımlı ve çağdaş diyebileceğimiz evler var. Yol üzerinde lağım akıyor olabilir, yerli halk kedi ile oynarmış gibi sıçanlarla takılıyor olabilir. Varsın olsun. Bakan bir ikisi de sabit sabit bakıyor. Ötesi yok ben de bakıyorum.

Biraz ilerleyipte o dar ve ara sokaklara girince işin rengi değişti. Büyük Çarşı ‘nın etrafı artık iyice oryantal görüntülere büründü. Çöpler, birbirleriyle sağlam kapışan çocuklar. Ne kadar sert yetiştirilmiş olsa bile oğlumun bu barbar sürüsünün birbirlerine attığı yumruklara direnebileceğini düşünemiyorum bile. Ama bu çocuklar yumruğu yiyor, kimi zaman yere kapaklanıyor ve tekrar bir şey olmamış gibi ayağa kalkıp başka birini yumruklamaya yada bir başka yumrukla tanışmaya devam ediyorlar.

Her yerin bittiği yer...Yolun sonu

Her yerin bittiği yer…Yolun sonu

Yol üzerinde 1333 yılında yapılmış olan Ulu Cami ve medreseye denk geliyoruz. Bir görevli bizi içeri davet ediyor ama bu davetlerin pahalıya mal olduğunu öğrenecek kadar Faslı olduk artık. Arkada başka ve sahipsiz bir kapı daha olacak. Bunu da öğrendik ve haklı çıkıyoruz. Güzel, temiz bir cami. Ama standart mimari söz konusu.Devam ediyoruz. Tıpkı Rabat gibi bulunduğumuz yer ve okyonus arasında uçsuz bucaksız bir mezarlık alan var. Giriyoruz içine. Otlar tarafından kimi yerler işgal edilmiş. Ama o denli doluyuz ki gerçek bir işgal ordusu gibi ilerliyoruz. Kabir ziyaretine gelmiş bir iki kişi garipseyerek bize bakıyor.

Sale

Sale

Kıyıya varıyoruz. Okyonusu sağımıza alıp kumsala dek ilerliyoruz. Yine bir iki kadın daha gelip bir şeyler satmak istiyor ama sepetliyoruz. Aslında çokta güvenli bir alanda değiliz. Öğle güneşi yakmakta. Çağlar ayakkabılarını çıkarıp okyonusa doğru ilerleyerek giriyor. Benim ayaklarımın altı balonlarla dolu. Mikrop kapmak yada meşhur şanssızlığım ile kumsalda bulacağım bir taş yada midye ile hacamat olmak istemiyorum. Ama itiraf etmeliyim ki Çağlara bakıp gıpta etmiyor değilim.

Bir enstantane

Bir enstantane

Bu kumsal korsanların gemilerini denize indirdikleri yer tarihi olarak. Günümüzde dalgakıran ile güçlendirilmiş olan ağız kısmına dev dalgalar çarpıyor. Ben anlıyorum ki karaya ait birisiyim. Geçmişte benden korsan olamazmış. Muhtemelen benden dedelerim gibi iyi bir süvari belki çıkarmış ama denizci mümkün değil. Buradan, Anadolunun bağrından kopup gelen Türk korsanlarına selam edip dua okuyorum ruhlarına. Erkek olmak, yiğit olmak, Türk olmak bu demekmiş, hiçbir zorluğu umursamaksızın yollara düşmekmiş, bilmediği memleketlerde ölebilmeyi göze alıp dönmemeyi tercih edebilmekmiş. Sevdiceğinden, sevdiğinden , ocağından uzaklarda bir sonraki günü beklemekmiş.

Dev dalgalar kıyıyı döverken...

Dev dalgalar kıyıyı döverken…

Geldiğimiz yolu yürüyoruz. Aslında sakin kafayla düşünürsek pekte tekin ve güvenli yerler değil burası. Başka bir yoldan giriş yapıyoruz kente. Daha garip kişiler, daha pis mekanlar. Geçmişin korsan yatağı beni hiç tatmin etmedi. Geçmiş geçmişte kaybolmuş. Ama geldim buraya. Hayal bile edemezdim geleceğimi. Beni buraya davet eden ve eken arkadaşımı aramaya karar veriyorum. Ama sonra…Yine dar sokaklarda ilerliyoruz. Yiyecek işini Rabata tehir ediyoruz. Haritaya göre bir bahçe var. Giriyoruz. Kendimize güvenimiz geldi. Ama öyle bir yere girdik ki, hani Amerikan filmlerinde sahipsiz evler, ıssız mekanlar vardır, önlerinde dökülmüş arabalar, paslanmış alet edevat görülür. Aynı öyle bir yere girdik. Cesaretimizi göstermek için ilerledik. Huzursuz olmadım değil. Ama cahilane bir cesaret ile devam ettik.

Sale 'de yürümeye devam

Sale ‘de yürümeye devam

Boş bir bina ve neredeyse tüm camları kırılmış bir limonluk. Başımıza bir şey gelse kimsenin haberinin olmayacağı bir mekanda artık dönelim diyerek çıkmaya karar verdik. Kimi camlardan belli belirsiz bakan insanların silüetlerini gördüm tam girdiğimiz kapıdan çıkarken…Tramvay bekliyoruz istasyonda. Epeyce bir kalabalık var. Çünkü yaklaşık bir saattir elektrik olmadığı için tramvay çalışmıyormuş. Yapacak bir şey yok. Kesseler yürüyemem. Neyse sonunda ara geliyor ve bizi Rabat merkeze götürüyor

2 yorum

  • arkutbay dedi ki:

    Denizcilere saygı duymamak gerçekten mümkün değil . Denizi seven ya da sevmek zorunda kalan insanlar tarafından şekillendirilmiştir dünya . Deniz yaşamdır , hele o deniz Akdeniz ise . Sevgiler …

  • NEŞE dedi ki:

    Amerika nın o tarihlerdeki Akdeniz macerasını kaba çizgileri ile biliyordum ama şimdi daha iyi öğrendim dünyanın jandarmasını….Gerçekten tekin yerler gibi gözükmüyor Sale ama Bora her türlü sıkıntıya karşı ,Bulgaristandan da bildiğimiz önlemlerini almıştır herhalde…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*