KOPENHAG-MALMÖ

KRALİYET ŞEHRİ KOPENHAG



Şeker Bayramı için bir kaçamak yapma fikri var aklımda, açıyorum Avrupa haritasını Kopenhag haritadan bana göz kırpıyor. Hemen ardından Pegasus Havayollarının 8 Eylül 2010 tarihli 22.50 Kopenhag uçağına biletimi alıyorum. Arkadaşım da katılıyor bana, ver elini Kopenhag. Oranın saatiyle, saat  02.00 civarı iniş yapıyoruz Kastrup Havalimanına, büyükçe bir havalimanı, aklımızda otelimize trenle gitmek var, öncesinde taksiye yönelip ne kadara bizi CabinnCity Oteline götürebileceğini soruyoruz, 230DKK fiyat veriyor, okuduğumuz kaynaklarda otobüs seçeneğinin de olduğunu hatırlayarak gözlerimiz otobüs durağı arıyor, maalesef bulamıyoruz. Son çare tren; inmemiz gereken yer Central Station, timetable’a bakıp tren nerden gelip nereye gidiyor, hangi duraklara uğruyor anlamaya çalışıyoruz ve nihayet kararımızı verip kredi kartı ile ödeme yaparak kiosktan biletimizi bastırıyoruz. Trene binip 4 durak sonra Central Station’da iniyoruz. Havalimanı’ndan temin ettiğimiz haritamıza bakıp otelin çok kısa bir yürüyüş mesafesinde olduğunu görünce seviniyoruz, gecenin o saatinde sakin ve sessiz, bir o kadar da güvenli sokaklarda hızlı adımlarla otele varıyoruz. Ama o da ne; vardığımız saat 03.00 civarı, otelin sistemi saat 04.00’de açılıyormuş, resepsiyona çekilip beklemek dışında bir şeçeneğimiz yok, resepsiyonadaki koltuklara yayılıp saatin geçmesini bekliyoruz ve nihayet saat 04.00, check-in işlemimiz tamam, odamıza yorgun ve uykusuz bir vaziyette yollanıyoruz. Gemi kabininden esinlenerek yapılmış küçük bir oda içinde altlı üstlü bir ranza, varsa üçüncü kişi için de yatakaltı çekilir yatak. Sabah 9.30’a saatimizi kurup hemen yatağa atıyoruz kendimizi, güne enerji lazım keşfe çıkacağız.



1.Gün: Sabah kalkıp ilk iş pencereyi açıyorum, serin bir rüzgar yüzüme çarpıyor, balkonda etrafa bakınıyorum, güzdüz gözüyle şehri bir göreyim istiyorum. İlk gözüme ilişen üçgen çatılı binalar oluyor, hatta bu çatı katına balkon yapıp masa sandalye koyan bile var, çok hoş görünüyor. Sessizlik, sükunet, huzur ve serinlik…eylül ayına uygun triko kazak ve montlarımızı üzerimize geçirip, atıyoruz kendimizi caddelere. İlk durak tourist information; katalog, broşür, rehber, harita bakımından gayet zengin çeşide sahip burası, işimize yarayacak olanlardan yanımıza alıyoruz, acıktığımızı farkedip ilk gördüğümüz bakery tarzı bir mekanda sandviç ve kahveden oluşan 62DKK tutan kahvaltımızı yapıyoruz. Denizde kum, burada bisiklet, her yer bisiklet, başımız dönüyor, yollar bile bisiklet için ayrılmış, önce kaldırım-yayalara, sonra bir kat aşağısı-bisikletlere, sonra bir kat daha aşağısı otomobillere ayrılmış yollar. Alışkın olmadığımızdan bisikletlerle kaza tehlikesi bile atlatıyoruz. Rotamızı tourist information’dan Belediye Meydanına doğru çiziyoruz. Şu ünlü yaya alışveriş caddesi Stroget’i görmek niyetimiz. Stroget, bizim İstiklal Caddesine benziyor ama bir hayli uzun bir cadde, otomobil giremiyor, yayaları, H&M, Zara, NewYorker, GinaTricot, Vero Moda, Bik Bok, Only, Bianco vb. ülkemizde olan olmayan çeşit çeşit mağazaları, cafeleri, restoranları, Illum ve Magasin adlı çok katlı mağazaları bünyesinde taşıyor. Caddede yürürken hoş yapılar, kiliseler ve çeşmeler fotoğraf molası için uygun mekanlar olarak karşımıza çıkıyor. Round Tower (Yuvarlak Kule), bunlardan bir tanesi, dışarıdan sadece resmini çekmekle yetinmeyip, içine de giriyoruz. Bir zamanlar astronomik araştırmalar yapılıyormuş bu kulede. Giriş ücretini ödeyip rampa şeklinde yukarıya doğru süzülüyoruz, tepede bizi muhteşem bir Kopenhag manzarası karşılıyor. Kare kare şehri fotoğraflayıp aşağıya iniyoruz, bu kuleyle bağlantılı girişte bir de kilise var, oraya da bakıp yolumuza devam ediyoruz. ilerlerken yol bizi sağa doğru atıyor, etrafı çiçeklerle süslenmiş Kral V.Christian’ın at üzerindeki heykeli bizi kendine çekiyor, burası Kongens Nytorv(Kral Meydanı), şehrin tam orta noktası da denilebilir, burada da fotoğraf çekinip yolumuza devam ediyoruz. Yolun devamında kanalı görüyoruz, burası yeni liman(nyhavn) denilen yer, kanalın iki yanında sıra sıra renkli evler(bunlar eskiden gemicilere hizmet veren genelevlermiş) ve bunların altında konuşlanmış restoranlar hoş bir görüntü oluşturuyor. Kopenhag kartpostallarının içeriğini oluşturan göz aşinalığımızın olduğu bilindik görüntü bu nyhavn. Kanal boyunca yürüyüp geri dönüyoruz. Akşam saati yaklaşıyor ve acıktığımızı hissediyoruz, tourist information ofisinden aldığımız broşürleri incelerken “Rizraz” adında bir restoran zinciri dikkatimizi çekiyor, hemen haritadan yerini bulup gidiyoruz. Çok kalabalık bir yer, Danimarkalılar, bizim gibi turistler doldurmuş mekanı, menüde ise tanıdık yemekler var; humus, şehriyeli pirinç pilavı, bamya yemeği, yoğurt, görünce şaşırdık, “aşçısı Türk galiba” şeklinde yorumlar yaptık. Birinci günümüzü stroget’i baştan sona gezerek, ara sokaklarına da girerek tamamladık. Akşam saat 21.00 civarı otele döndük, dinlenme ve uyku vakti…



2.Gün: Sabah kalkıp haritaya bakınıyoruz. Görülmesi geren en uzak yerden başlayıp yakına doğru ilerleyerek bir yürürüş rotası çiziyoruz. Rotamızda; Botanik Bahçe, Rosenborg Şatosu, Amelianborg Sarayı ve Deniz Kızı Heykeli var. Botanik bahçe, yeşillik ve temiz havanın birleştiği bir köşe. Dünyanın çeşitli yerlerinden getirilmiş bitki türlerinin yetiştirildiği yemyeşil devasa bir alan burası. İçinde güzel bir yürüme yolu yapmışlar, bitkilerin yanına da, ismini ve nereden getirildiğini yazmışlar. Alanda ayrıca dışı camla kaplı kocaman bir botanik müzesi, hoş bir göl, güzel bir köprü var, adeta cennetten bir köşe gibi, sessiz, sakin huzur dolu hatta biraz da romantik bir yer. En çok fotoğrafını çektiğimiz yerlerden biri oluyor burası. Bahçenin diğer ucundaki kapısından çıkıyoruz. Sırada Rosenburg Şatosu var. Aralarındaki mesafe 100mt civarı. IV.Christian tarafından 1606-1634 yılında saray olarak inşa edilmiş, saray hala o eski ve görkemli dokusunu koruyor. Sarayın iki katı ziyarete açık, odalar birbirine açılıyor,loş ve biraz karanlık, en görkemlisi kocaman balo salonunda yer alan taht bölümüydü, gümüşten yapılmış aslan heykelleri temsili olarak kralı ve kraliçeyi koruyormuş, ayrıca porselen ve cam yemek takımları, altın kaplama çatal takımları görkemli bir şekilde özel odalarında sergileniyor. Bahsetmeden geçemeyeceğim, şatoda bir de kraliyet ailesinin kullandığı tuvalet var, yatak odasından açılan bir kapıyla giriliyor içeriye, duvardaki fayans işlemeleri mavi beyaz yelkenli resimleriyle bezenmiş. Ana binayı gezdikten sonra dışarıya çıkıyoruz, tabelalar bizi bodrum kata doğru yönlendiriyor. Burası kraliyet hazineleri ve silahların bulunduğu sergi bölümü. Üzeri binlerce değerli taşla işlenmiş kralın tacı ve kraliçenin mücevherleri gözlerimizi kamaştırdı. Ben şahsen zümrüt işlemeli kolye+küpe takımına bayıldım. Bu arada şatoyu çevreleyen yemyeşil ve dümdüz, o güzelim bahçeden bahsetmemek olmaz. Şatonun hemen yanında içinde ördeklerin olduğu bir göl de var. Buradaki görüntüleri de ölümsüz kıldıktan sonra sırada günümüz kraliçesinin ikametgahı da olan Amelienborg Sarayı var.
Kral V.Frederik tarafından yaptırılan saray, bir meydanın etrafında toplanan dört saraydan oluşuyor, sadece küçük bir parçası halka açık müze gibi gezilebiliyor. Biz de içine girdik. Odalara doldurulmuş kraliyet eşyaları, resimler, albümler, fotoğraflar, kıyafetler, kitaplar sergileniyor. Sarayı ortalayan yeşil kubbeli mermer kilise de görülmeye değer. Ayrıca sarayı arkamıza alıp deniz tarafına yürüdüğümüzde kıyının karşı tarafındaki gözalıcı opera binasını da uzaktan görmüş olduk. Kıyıya inmişken deniz kızı heykelini bulmak için kıyıyı takip etmemizin yeterli olduğu konusunda anlaşıp yolumuza devam ediyoruz. Programımızda olmayan, görünce etkileyici bulduğumuz, sonradan isminin Kastellet olduğunu öğrendiğimiz bir bölge çıkıyor karşımıza. Bir peyzaj tablo güzelliğinde St.Alban Kilisesi ve Gefion Çeşmesi ile bunları çevreleyen ormanlık alan ve küçük göle bakıp büyüleniyoruz. Bu dörtlü kombinasyonu her açıdan fotoğraflamak çok keyifli oluyor,tabi bunları arka fon yapıp fotoğrafın içine kendimizi de dahil ediyoruz. Gölün üzerindeki köprü bizi sur girişine benzer bir kapıya götürüyor, içeri girdiğimizde kırmızı boyalı, üç katlı, enine sıralı binalar öncelikle bizde “acaba burası bir toplama kampı mı” izlenimi uyandırıyor, ancak çıkışındaki yazıyı okuduğumuzda 17.yüzyılda kuşatmalara karşı koruma amaçlı kale olarak inşa edilmesi planlanmış, uzunca bir süre bitirilememiş bir kale olduğunu öğreniyoruz. Pentagram şeklinde surlarla çevrili kale şu an savunma bakanlığına bağlı askeri bir bölge olmasına rağmen içinde küçük de bir müze barındıran ziyarete açık turistik mekanlar arasına girmeyi başarmış. Burdan da ayrılıp günün son hedefi olan Deniz Kızı heykelini görmek için ilerliyoruz. Elimizdeki haritaya göre varmış olmamız gerekiyor çünkü yanımızda marina var, marinadan denize doğru bakıyoruz, kıyı boyunca gözlerim kalabalık insan kitlesi arıyor, sahilyolunda iki-üç kişi, bir de parktaki yaprakları temizleyen görevli dışında kimse yok, doğru yerde olduğumuzdan da eminiz, görevliye soruyoruz “nerede bu deniz kızı heykeli” diye, “Çin’e” gitmiş!!! Kopenhag’a gidip de deniz kızı heykelini göremeyen nadir insanlar arasına biz de katılmış olduk, yurda dönünce biz de bir girişimde bulunacağız İstanbul’a getirtmek için J. Yürümekten helak olmuş faziyette, aynı yolu tekrar yürümeyelim deyip geri dönüş yolunda trene binmeye karar verdik, en yakın durak Osterport, burada binip Norreport’ta indik, yemek yememiz gerekiyor, Stroget’e girdik, “steakhouse t-bone” adlı restoran dikkatimizi çekti, iyi pişmiş biftek, yanında kumpire benzeyen patates ve sarımsaklı ekmekten oluşan menüden yedik, gayet lezzetliydi, kişibaşı 200DKK ödedik. Otele dönme vakti…



3.Gün: Bugün planımız; Kopenhag’ın küçük kız kardeşi Malmö’ye gitmek, ünlü Oresund köprüsünü kullanarak bir ülkeden diğerine geçiş yapmak. Köprü iki kat, üst katı otomobil, alt katı tren geçişi için yapılmış. Önce otobüsle gidelim dedik, etrafı ve köprüyü daha net görelim diye, 999 numaralı otobüsün gittiğini öğrenmiştik, ama otobüs terminalini bir türlü bulamadık. Biz de Central Station’dan trenle gittik, gidiş-dönüş ücreti 150DKK. Yarım saatte vardık İsveç’e, inişimizde pasaport kontrol vb. işlemler olmadan rahat ve özgür bir şekilde gezimize başladık. Öncelikle, tren istasyonuna paralel uzanan dingin ve temiz kanal karşılıyor bizi, üzerindeki köprüden Stortorget tabelasını takip edip, belediye meydanına çıkıyoruz, at üzerindeki Kral Karl heykelini ve meydanı fotoğraflayıp, yolumuza hareketliliği ve canlılığıyla keyifli bir ortam olan Pazar meydanı çıkıyor. Kopenhag’da bulunan Stroget’in yerini burada Södergatan almış, sıra sıra mağazaların yer aldığı alışveriş caddesi, caddenin devamında ise hoş bir alışveriş merkezi karşımıza çıkıyor. İçine girmeyip zamanımızı açık alanlarda geçirmeyi tercih ediyoruz ve rotamızı Malmöhus tarafına çeviriyoruz. Sağımızda kocaman yemyeşil bir alan,buranın adı Kungsparken, ağaçlar, çimenler, yeşilin her tonu mevcut, bu yeşillik ufuk çizgisine dek uzanıyor, ortadan geçen kanal ise yeşilin başka bir tonunda, kenarında her daim ördekler, böyle bir güzelliği dekor olarak arkamıza alıp fotoğraflar çekiyoruz, birazdan karşımıza çıkan yel değirmeni ile ortaçağ esintisi başlıyor ve Malmöhus Kalesiyle son buluyor. Kırmızı taşlardan inşa edilen kalenin içinde müze de mevcut. Kalenin kapısını arkamıza alıp karşıya baktığımızda o uzun boyuyla Turning Torso(Dönen Gövde) bize selam çakıyor, dünya’nın ilk burgulu gökdeleni, avrupa’nın en yüksek ikinci konutu, hal böyle olunca fotoğraflamamak olmaz. Böylece akşamı buluyoruz, akşam yemeğinde tercihimiz Pizza Hut, iskandinav topraklarında pizzanın da tadına bakalım diyoruz. Yemek sonrası dönüş için istasyona yürüyoruz, tren bizi bekliyor, Malmö’ye el sallıyoruz, “Hoşçakal Malmö”…



4.Gün: Bugün son günümüz, gece saat 01.35 uçağıyla yurda döneceğiz. Odayı boşaltıp, valizleri bagaj alanına bırakıyoruz. Bugün ilk işimiz kafamızda oluşturduğumuz alınacaklar listesini realiteye dönüştürmek. Stroget tarafına gidip bakeryde kahvaltımızı yapıyoruz, belirlediğimiz souvenirshopta hediyelik eşyalar satın alıyoruz, market vb. yerlere de gidelim derken, dikkatimizi çekiyor, tüm mağazalar kapalı, biraz daha ilerleyince marketlerin de kapalı olduğunu görüyoruz. Sadece döviz büroları ve hediyelik eşya dükkanları açık, öğreniyoruz ki Pazar günü her yer kapalı, bu durum biraz canımızı sıksa da, yapacak şey çok deyip kalan görmediğimiz birkaç yer belirleyip buralara gidiyoruz. Bunlardan biri; Christiansborg Sarayı ve çevresi, Başbakanlık ve Parlamentonun bulunduğu saray, kocaman kare şeklinde bir avluyu saran 3 cepheli, yüksek de kulesi olan bir bina. Bina siyah, sanırım geçirdiği yangından kalan izler bu siyahlığın sebebi. Binanın bir bölümü ziyarete açık, bilet alıp, kraliyetin ihtişamını yansıtan taht odası, kabul salonları, yemek odaları, kütüphaneler, çalışma odaları, Danimarka tarihini kronolojik sırayla resimleyen duvar halıları, yangından kurtarılıp rötüşlenmiş tablolar, kral ve kraliçenin halkı selamladığı balkon ve salon gezilebiliyor. Gezimizi tamamlayıp fotoğraflarımızı çektikten sonra leylekler çeşmesine gidip, kenarında oturup mola veriyoruz. Kopenhag ve kopenhaglıları izliyoruz. Pazar günü olduğu için insanlar çocuklarıyla sokaklarda, sarı kafalı çocuklar çok da canayakınlar. Sıra geldi, sona bıraktığımız yere; burası Tivoli. Güzel bir eğlence parkı. Giriş 95DKK. İçeride her kullandığınız araç için ayrıca ücret ödeniyor. Her akşam arkasında geçip otele giderken duyduğumuz çığlıklar şimdi yanımızda yükseliyor, birazdan biz de çığlık atacağız. Önce tren şeklinde olan roller-coaster’a biniyoruz. Heyecanlı bir deneyim oluyor ama biraz ileride daha heyecanlısı var, 360ºdönen “the demon”; parkın en yüksek noktasında bir anda aşağıya düşmek, düşerken de kopenhag manzarasını yukarıdan seyretmek değişik bir deneyim oldu bizim için. Bahçe kısmını da çok beğendik, görülmeye değer, çiçeklendirilmiş orta alan, nimb binası, çin kulesi, dondurmacılar, şekerciler, restoranlar, danimarka hatırası satan dükkanlar, bahisçiler, atıcılar, her yaşa, her zevke hitap ediyor burası. Pazar günü gayet kalabalıktı, danimarka halkı da buradaydı, yüzlerinden gülücük eksik olmayan mutlu ve kibar insanlar…Son olarak; kızların şık ve güzel, erkeklerin sempatik ve yakışıklı olduğunu da hatırlatalım. Gitme vakti geldi, bu güzel kraliyet şehrine veda zamanı… Otelden valizlerimizi alıp Central Station’a oradan da havaalanına, Terminal 2’de uçağımız bizi bekliyor. Sabah saatlerinde İstanbul’a ulaşıyoruz. Yeni yerler görmüş olmanın haklı gururuyla mutlu oluyoruz.

3 yorum

  • windtrack dedi ki:

    kendim gitmiş kadar oldum.. fotoğraflarla da çok güzel pekişmiş anlattıklarınız.. akıcı ve faydalı olacak bir yazı..

    ayaklarınıza ve kaleminize sağlık.

  • NEŞE dedi ki:

    İlk yazınıza “hoşgeldin” diyorum,çok keyifle okudum..Ucuz uçak biletleri hep böyle uygunsuz saatta oluyor değil mi?Gülü seven dikenine katlanır…Fotolar arasında “turning torso “yu aradım ,görsek iyi olurdu..Tivoli de küçük göl kıyısındaki kafe beni yıllar önceye götürdü,aynı yerde biraları içişimizi hatırladım.Teşekkürler..

  • edelweiss dedi ki:

    İlk defa 2000 yılında Danimarka’ya gitmiştim.Galatasaray UEFA kupasını kazandıktan birkaç ay sonra.Hatta Parken stadını ziyaret edip Beşiktaş’lı eşimi bak hala taşlar bile cim bom diye fısıldıyor deyip kızdırmıştım.Bu güzel yazınız beni o günlere götürdü.Ellerinize sağlık.Malmö’ den aklımda en çok şehir meydanının ıssız hali kalmış.Avrupa için bile fazla boştu.Çok keyifle okudum.Sağolun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*