( Kitap Yazıyoruz 50 ) MALEZYA: Orman-adamların Peşinde


———————————————————————————————–

ÖNEMLİ HATIRLATMA

 

Bu yazı Türkiye’de bir ilk olan “Kitap Yazıyoruz” projesinin bir
parçasıdır. Bu projeyle Türkiye’de bir kitap ilk defa internet ortamında okuyucular
yardımıyla yazılmaktadır.  Kitap Yazıyoruz projesi dahilinde 70
yazı 4 ay içinde Binrota’ya yüklenecektir. Bu yazılardan 55’i kitaba
girecektir. Hangi yazının hangi değişikliklerden sonra kitaba gireceği
tamamen siz okuyuculara bağlıdır
.

 

Kitap projesi dahilindeki bir yazıya yorum yaparken özellikle şu
konularda bize bilgi verirseniz seviniriz. A) Yazıyı daha iyi ve anlaşılır
yapmak için ne yapmalı,  B) Siz olsanız kitaba koyar mısınız?,  C)
Eksik veya düzeltilmesi gereken kısımlar var mı?,  D) Diğer öneriler vb.
Yorumlarınıza göre yazıda gerekli değişiklikler yapılacak ve katkınızın
büyüklüğüne göre isminiz kitabın “destek verenler” kısmında yayınlanacaktır.

 

Kitap projemiz ile ilgili daha ayrıntılı bilgiyi bu linkte
bulabilirsiniz:  http://www.kendingez.com/Kampanya.aspx

 

————————————————————————————————–

Yazıları derlerken baktım elimde Malezya ile ilgili çok not var. Onları
da derleyiverdim. Artık kitaba biri mi girer, hepsi mi girer, ne yaparız?
Bilmiyorum. Toplam dört yazı oldu, diğer yazılar da burada:

http://www.kendingez.com/PageDetail.aspx?PageID=22280

http://www.kendingez.com/PageDetail.aspx?PageID=24167

http://www.kendingez.com/PageDetail.aspx?PageID=24177

Siz ne dersiniz? Hangi yazıyı, ne yapalım?

————————————————————————————-

MALEZYA: Orman-adamların
Peşinde

Hasta olunca ne yaparsınız? Doktora
gidersiniz. Peki, hastalanan ya da annesiz kalan orangutanlar ne yapar? Malezya’nın
Borneo adasındaki Sepilok Orangutan Rehabilitasyon Merkezi‘ne giderler. Yeniden doğaya döndürülmek
üzere bakılan onlarca orangutanın yaşadığı bu merkez, Borneo’nun Sandakan şehrine
25 kilometre mesafede  yağmur ormanlarının
içinde yer alıyor.  Orangutan Merkezinde
gördüklerimi ayrıntısıyla yazacağım, ama şimdi ilk başa, yola çıkmama, dönelim.

Kota Kinabalu şehrini yeterince gördükten
sonra Sandakan
şehrine geçmeye karar verdim. Ertesi gün yola çıkmak üzere otobüs biletimi aldım.
Otobüs sabah altıda kalktığı için ve o saatlerde taksi bulmak kolay olmayacağı
için bir taksiyle sabah beşte beni alması için anlaştım. Kaldığım hostelin
bahçesi yüksek bir duvarla çevrili ve akşam saat ondan sonra kapı kilitleniyor.
Sabahleyin kapıyı açmak için uğraşmayayım diye resepsiyona saat beşte
ayrılacağımı söyleyip hesabımı kapattım. Her şeyi ayarlamanın rahatlığı içinde yattım.

Borneo horozları
megaloman. Günün her saatinde, güneş doğarken, batarken, okullar açılırken,
yakındaki havaalanına uçaklar inerken, kalkarken, kamyon geçerken, yerli yersiz
ötmelerini başka türlü açıklayamam. Sokaktan gelen her gürültü yakındaki bahçelerdeki
horozlar için bir yarışma meselesi haline geliyor: “Efenim, kim benden daha
fazla gürültü yapabilir, burası benim bölgem öteyim de gör”. Yandaki bahçedeki
horozda aynı fikirde olunca Fener-Cimbom maçında tribünlerin atışması gibi
şenlik bir şenlik.

Uykum genelde ağırdır, yola çıkacağım
zamanlar hariç. Yola erken çıkacaksam geç kalırım korkusuyla saat sesine
uzaktan benzeyen her sese – horoz, buzdolabı, sinek, gemi, araba, yellenme, kapı
vs- uyanırım. Bu kez sabahın tam üçünde mahalle horozlarının yüksek testosteronlu
atışması ile uyandım. Horozların gündüz atışması iyi de, gece üçte niye yaparsınız
kardeşim. Öyle çok bağırıyorlar ki, içlerinden birini kesiyorlar zannettim,
sahibine teşekkür edecektim. Kimsenin kestiği falan yok, yarım saat atıştıktan
sonra birden sakinleştiler. Uykuları geldi belki de. Kalkmam gereken saat daha gelmediği
için yatakta dön baba dönelim oynadım. Olmadı, uyuyamadım, yine de kalkmadım.
Saat çalınca hızla toparlandım. Odamın camından taksinin bahçe kapısının önüne
park ettiğini gördüm ve aşağıya indim. Tam uykumu alamamışım, doğrudan kapıya
gittim. Tabi kilitli. Gece bekçisinin kulübesine gittim. Camda bir not. Malayca
nereye gittiğini söylüyor olmalı yada yeşil çayın nimetlerini anlatıyor, hiçbir
fikrim yok. Taksi kapıda, ben içeride, anahtar bekçide, bekçi nerede?

Binayı iki kez tavaf edip baktım. Yok.
Odalardan birine girip uyumuş olmalı. Hangisine? Nasıl bulacağım adamı? En
iyisi adını bağırmalı. Adamın ismi ne yaaa? Tamam başka bir şey söylemeli. De,
bekçi İngilizce bilmiyor ki. Hostelde kalan diğerlerini uyandırmamak için ilk önce
sessiz olarak sonra da bağıra çağıra “resepsiyon, anahtar, kapı” deyip etrafta dolandım.
Misafirlerden birini uyandırmayı başardım, kapı aralığından kafasını uzatan
biri “sessiz ol, uyuyoruz” dedi. Sessiz olsam bekçiyi bulup dışarıya çıkamam
ki. Biraz daha içeride dolandım, bahçeye çıktım. Taksi şoförü parmaklıklar arasından
saatini gösterip geciktiğime dair bir şeyler söyledi. Gereksiz bilgi, ben de
biliyorum. Otobüsü yakalamam için tek çarem var, duvardan atlamak. Duvar iki
metreden biraz yüksek ve üzerinde hırsızlara karşı cam döşeli. Bir an Cüneyt
Arkın bunun beş katını zıplayıp geçerdi deyip duvara hamle ettiysem de etrafta
kamera olmadığından dolayı olsa gerek bir işe yaramadı, sadece camların duvarın
üzerindeki büyük ve keskin olduğunu iyice anladım. Seyrettiğim onca aksiyon
filmine verdiğim paraların işe yarayacağı gün buymuş. Duvar kenarına kuruması için
bırakılmış paspaslarla duvarın üzerindeki camları örttüm. Bahçedeki uzun
banklardan birini duvar dayayıp çantamı duvara koydum arkasından paspasların üzerine
basarak duvara çıktım.

Paspasların üzerinden dünya bir başka gözüküyor,
pardon, düzeltiyorum, duvarın üzerinden dünya bir başka gözüküyor. Önceden görülmeyen
detaylar birden gözünüzün önüne geliyor. Mesela sokağın karşısındaki villada
sabahın beşinde sigara içip bahçesinde çimlerin tam ortasına işeyen zat beni
görünce bayağı bir afalladı ama bacaklarını ıslatmamayı becerdi. Prostat sorunu
olmadığını söyleyebilirim. İşini bitirince hızla içeri girdi, ya hırsız var
diye polisi çağırmak için ya da sabahın beşinde yan bahçe duvarından
seyredilmenin şaşkınlığından. Kendi kendine ne dedi çok merak ediyorum: “ bi
tek zevkim var o da gün doğumunu elimde sigaram bahçemin ortasına işeyerek karşılamak
onu da yapamadım ya”, ya da “ çok içtim çoook, hayal görmeye başladım, sanki duvarın
üzerinden koca çantalı biri atladı.”.

Duvardan yere atlamak konusunda soğuk
denize girmede yaşanan tereddüte benzer iki dakikadan sonra iskeleden atlar
gibi kendimi bıraktım. Birinin haykırmasıyla yere değmem bir oldu. Etrafa baktım,
şoför dışında kimse yok, demek ki bağıran benmişim. Kapaklandığım yerden kalkıp
pantolonumdaki toz ve tavuk pisliği kalıntılarını temizledim ( bu horozları
hemen kesene ödül verecem, ötmesi yetmezmiş gibi pisliyor da). Sırt çantamı
duvarın üzerinden alıp olanı biteni gülümser bir şekilde seyreden taksicinin
açtığı bagaja attım. “ Otobüs terminaline” dedim.

Ve Sandakan yolculuğum böylece başladı.

Sandakan yolu tamamıyla yeşil. Yeşilin üç
tonu yol boyunca arada yer değiştirip sonra tekrar karşınıza çıkıyor: ormanın yeşili,
kauçuk ve palmiye ağaçlarının yeşili ve muz ağaçları. Yerleşim birimlerinin yakınlarında
orman yerini muz ağaçlarına bırakmaya başlıyor, köye ya da kasabaya ne kadar yaklaşırsanız
muz ağaçları o kadar çok artıyor. Artacak tabi, o kadar çok yemekte muz yaprağı
kullanılıyor ki şaşırtıcı. Neredeyse muzdan çok yaprağını kullanıyorlar: pilav
muz yapraklarına sarılıp buharda pişirilmiş geliyor, balık muz yaprakları
üzerinde ızgarada pişiriliyor, bazı lokantalarda muz yaprağı masa örtüsü ve
aynı zamanda tabak olarak kullanılıyor ( masa üzerine konan muz yaprağı üzerine
yemeğiniz boca ediliyor, siz bitirince yaprak çöpe).

Sandakan’a yaklaştıkça küçük petrol
kuleleri göze çarpmaya başlıyor. Sabah eyaleti doğal kaynaklar bakımından oldukça
şanslı. Ancak hükümet denetiminde üretilen petrol ve kerestenin gelirlerinin
ancak yirmide biri bölgeye geri aktarılıyor. Sabah yöneticileri bu
dengesizlikten oldukça mutsuz ve başkentle ilişkileri gergin. Sandakan limanı şehrin
en canlı yeri. İnsanın başını döndüren bir trafiği var. Ancak şehir Kota
Kinabalu ile karşılaştırıldığında pek ilginç değil. Geleneklerime uygun olarak
sıcak ve nemli öğle saatlerinde sokakları arşınlayıp terden sırılsıklam
oluncaya kadar dolaşıyorum ki, sıcaklık azalıp akşam rüzgarı çıktığında bir
kafede oturabileyim. Tersini de yapabilirim ama gelenek işte.

Ertesi gün Sepilok’a gitmek için erken kalkıyorum.
Bu otelde bekçi uyanık, zaten duvar da yok. Sandakan’dan yarım saat uzaklıktaki
Sepilok Orangutan Rehabilitasyon Merkezi dünyadaki dört merkezin en iyisi. Annesiz
kalan, yaralanan ya da hastalanan orangutanlar 40 kilometrekarelik bir alanda
kurulu bu merkezde iyileşinceye kadar doğal ortamlarında bakılıyorlar. Merkezde
günde iki kez ( saat 10’da ve 15’te) orangutanlar besleniyor. Bu orangutanların
ana yemeği değil, ormanda bulduklarına ek olacak şekilde düzenlenmiş. Dolayısıyla
ormanda yiyecek bolsa beslenme alanında orangutan görmek mümkün olmuyor.
Orangutan besleme alanına ulaşmak için merkez girişinden yaklaşık bir kilometre
kadar tahta döşeli yolda yürüyorsunuz. Besleme bittikten sonra dileyenler yağmur
ormanının içinde toprak patikalara da girebiliyorlar. Merkezde yaklaşık yüz
kadar orangutan var, ancak besleme alanına ne kadarının tenezzül edeceği
tamamen şans.

Merkez açılır açılmaz ilk damlayan ben
oldum. İçeride biraz dolaştıktan sonra besleme alanında yerimi alıyorum. Besleme
alanının civarına benim gibi erken gelen orangutanlar arada ağaçlara çıkarak
arada da yanımıza gelerek vakit geçiriyorlar. Merkezin diğer ziyaretçilerinin çoğu
Malay ve herhangi bir terleme belirtisi göstermiyorlar. Bense sabahın dokuz buçuğunda
ikinci büyük su şişeme geçmiştim. Nemden dolayı AVDSKC ( AVDSKC =”acelem vardı duştan
sonra kurulanmadan çıktım” ) görüntüsünü alıncaya kadar ağaçlarda çekingen bir şekilde
bizi seyreden orangutanları fotoğraflıyorum. Arada kalkıp kaidemin banklarda bıraktığı
su birikintilerine bakıp rorschach testi yapıyorum, iyiymişim, geçecekmiş. İyi
bir tellak olsaydı da şu kadar ter boşa gitmeseydi. Orman karanlık olduğu için
daha iyi foto çekebilmek için mini tripodumu hazırlayıp diğer on kişiyle
birlikte besleme platformu önündeki yerimizi rahatça almıştık ki fotoğraf
gezisinde olduğunu sandığım iki otobüs dolusu Fransız turist her birinin
omzunda en az bir bazuka kadar büyük foto lenslerle etrafımı sarıyor.
Boyunlarındaki makinelerin değeri en az küçük bir Afrika ülkesinin yıllık bütçesi
değerinde. Bazıları onlarca cebi olan fotoğrafçı yeleklerinden giyiyorlar.
Dijital makine çıkalı beri o ceplere ne koyuyorsunuz diye düşünüyordum ki yediğim
dirsekle kendime geldim. Gelenlerin iyi fotoğraf çekmek için yapmayacakları şey
yok gibi. Kendi aralarında da en iyi yer kavgası yapıyorlar, kaybeden üç kişiyi
oracıkta gömüyorlar. İnanın Fransızlar ikinci dünya savasında ülkelerini
korumak için daha az emek vermişlerdir, fotoğraf çekmeye verdikleri önemi ülkelerini
savunmaya verselerdi tarih başka yazılırdı. Yani önceliklerini iyi koymayı
biliyorlar. Küçük Afrika ülkesi deyince, Ruanda on sene önceki olaylar
sırasında soykırım suçu işleyenlere yardım ettiği için Fransa’yı mahkemeye
verdi, bazı Fransızlar Avrupa’daki mahkeme kararı çıkmadan önce Fransa’dan taşındılar.
Şu an görünen o ki Ruanda’nın istediğine yakın bir karar çıkacak, yani Fransa
soykırım suçlusu ilan edilebilir. Bu adamların sağı solu belli olmaz, bak soykırıma
da meyilliler deyip yerimi çaresiz Fransızlara bırakıyorum.

Orang-utan’ın yerel dildeki anlamı
orman-adamı. İnsanlarla genetik yapıları %95 aynı. Ağaçlarda mutlu bir şekilde
yemek yiyen, uyuklayan, arada düşünür gibi duran orangutanları görünce yakın
hissetmemek mümkün değil. hepsinin canı sıkılıp ağaçların arasında gözden
kaybolana dek seyretmeyi sürdürüyorum.

 

Öğle yemeği sonrası
merkezdeki patikalara girip biraz daha dolaşıyorum. Saat üçte tekrar besleme
platformuna gidiyorum, yeni başlayan yağmurdan dolayı bu kez turistte az,
orangutan da. Yine de iki orangutanın platforma oturup bizi seyretmelerini izliyorum.
Kim kimi seyrediyor? Orangutanların kendi aralarında konuştuklarını hayal
ediyorum, biri ötekine diyor ki:

” Bu insanlara yakın
hissetmemek mümkün değil, biliyor musun genetik yapıları bizimkiyle %95 aynıymış”.
Öteki başını sallayıp soruyor:   Fransızlar 
da mı?”.

” Doğru, onlar
biraz garipler. Sebebi akraba evliliği mi dersin?”.

 

 Görevli merkezin kapanma vaktinin geldiğini
söyleyene kadar bu müthiş yaratıkları izlemeye devam ediyorum.

            Ve
Sandakan yolculuğum böylece bitti.

 

7 yorum

  • moyiss dedi ki:

    öncelikle bu yazıyı yazan arkadaşa teşekkür ediyorum.yazının zaten bir takım düzenlemelerden sonra buraya eklendiğini düşündüğüm için belirtmek istediklerim şunlardır;
    -paragraflama kısmı bence gayet başarılı olmuş.
    -yazıya girişteki sorular merak uyandırdığı için yazının okunmasına olumlu etki diye düşünüyorum
    -cümleler kısa,anlaşılır ve net olmuş.
    -belki yazıdaki hikaye kısmı biraz kısaltılabilir. güzel örnekler var ve bana kalsa konuşmayı ve anlatmayı çok seven biri olduğum için ben de bu şekilde yazardım. fakat kitap için tekrar düşünülebilir.
    – bunların dışında anlatılmak istenen anlatılmış, başlığa baktığımız zaman aradıklarımızı yazıda bulabiliyoruz.
    -kitapta bu yazıyı görmek isterdim,evet.

  • NEŞE dedi ki:

    Malezya yazıları arasında bir seçim gerekirse ,bence kitaba bu yazı girmeli.

  • Corto_Turco dedi ki:

    Son üç Malezya yazısı içinde en iyisi bu. Kitaba bu girmeli. Okuyucuya açık bir hedef ve rota gösteriyor. Otelden kaçış bölümü eğlenceli olmuş ama biraz uzun. Neredeyse yazının yarısını kaplıyor.

  • mugeyidogan dedi ki:

    Yolculuğun başlangıcı uzun esprili anlatılmış, okurken keyif veriyor ama uzun Corto_Turco’ nun dediği gibi. Ayrıca 1. paragrafla 2. parafgraf arasında bir kopukluk var gibi. 1. paragraf, Sandakan’ a vardıktan sonraki kısma taşınırsa yazının bütünşüğü korunmuş olur diye düşünüyorum.

  • abt_smyrna dedi ki:

    Malezya ve bölge ülkeleri ilgimi çekmese de ilgi çekici bir yazı olmuş. Bence de olmalı!

  • cnr_mtnt dedi ki:

    ilgimi çeken bir şey bulamadım açıkçası hatta yorumları okuduktan sonra bi daha üstten bi baktım ama yine aynı.. bence olmamalı..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*