( Kitap Yazıyoruz 43 ) ENDONEZYA: Büyük Durian


———————————————————————————————–

ÖNEMLİ HATIRLATMA

 

Bu yazı Türkiye’de bir ilk olan “Kitap Yazıyoruz” projesinin bir
parçasıdır. Bu projeyle Türkiye’de bir kitap ilk defa internet ortamında okuyucular
yardımıyla yazılmaktadır.  Kitap Yazıyoruz projesi dahilinde 70
yazı 4 ay içinde Binrota’ya yüklenecektir. Bu yazılardan 55’i kitaba
girecektir. Hangi yazının hangi değişikliklerden sonra kitaba gireceği
tamamen siz okuyuculara bağlıdır
.

 

Kitap projesi dahilindeki bir yazıya yorum yaparken özellikle şu
konularda bize bilgi verirseniz seviniriz. A) Yazıyı daha iyi ve anlaşılır
yapmak için ne yapmalı,  B) Siz olsanız kitaba koyar mısınız?,  C)
Eksik veya düzeltilmesi gereken kısımlar var mı?,  D) Diğer öneriler vb.
Yorumlarınıza göre yazıda gerekli değişiklikler yapılacak ve katkınızın
büyüklüğüne göre isminiz kitabın “destek verenler” kısmında yayınlanacaktır.

 

Kitap projemiz ile ilgili daha ayrıntılı bilgiyi bu linkte bulabilirsiniz: 
http://www.kendingez.com/Kampanya.aspx

 

————————————————————————————————–




Endonezya’nın başkenti Cakarta’nın
lakabı “büyük durian”. Durian, olgunken 3-4 kilo çeken, dış kabuğu oldukça kalın
ve sivri çıkıntıları olan bir meyve. Durianın etli kısmı değil de çekirdeklerinin
çevresindeki kısım yeniyor. Alışmayanın yemesi zor: durianın tadı beyin, soğan
ve şeker karışımının ezilip bekletilmiş hali gibi. Bekletilmiş hali diyorum çünkü
dışkı kokuyor. Asyalılar duriana tapıyor, “meyvelerin kralı” diyorlar. Cakarta’ya
büyük dırian denmesi boşuna değil. Durian gerçekten de bir çok özelliği ile
Cakarta’ya benziyor: Endonezyalılar bayılıyor, yabancılar “ama bu kokuyor”
diyor ( trafik derdi, su baskınları, ayaklanmalar vs), çok değerli ve ne olursa
olsun insanlar duriandan ve Cakarta’dan vazgeçemiyorlar. Cakarta, aynen durian
gibi kocaman. Şehir öylesine geniş bir alana yayılmış ki Cakarta hava durumu raporları
kenti beş ayrı bölge olarak sunuyor ve her bölgenin hava durumu farklı
olabiliyor.

 

TARİH

 

Şehrin nasıl bir yer olduğu hakkında çok kaba bir
fikrimiz olduğuna göre şimdi Cakarta’yı ve Endonezya’yı biraz daha iyi anlamak için
tarihe dalalım. Hollandalı tüccarlar bir araya gelerek VOC ( Hollanda Doğu
Hindistan Şirketi)’ni kuruyorlar, yıl 1605. Aralarında topladıkları sermaye ile
gemici ve paralı asker kiralayıp Portekizlilerin elindeki baharat adası
Maluku’yu ele geçiriyorlar ( Maluku bugünün kuzey-doğu Endonezya’sında bir
ada). Yani sömürge işini taşerona veriyorlar, aynı model daha sonra İngiliz
tüccarlar tarafından dünya ticaretini ele geçirmek için kullanılacaktır.
Maluku’yu istemelerinin basit bir sebebi var, baharat işinde kar oranı 1’e 20. VOC,
bölgeye gönderdiği gemilerinin ikmali için Hollanda-Maluku arasında belli aralıklarla
şehirler kuruyor ya da işgal ediyor.

 

Cakarta, 1500’lerde Portekizlilerin aynı amaçlarla
işgal ettiği şehirlerden biri. VOC şirketi, ikmal yolları üzerinde olması ve korunaklı
limanı sebebiyle o zaman büyükçe bir köy olan Cakarta’yı Portekizlilerden alıyor.
Hollandalılar Cakarta’yı aldıktan kendi ülkelerindeki su yönetimi
tecrübelerinden yararlanarak limana yakın bataklığı kurutup ticaret için bir
kale ve yönetim merkezi kurmuşlar, adını da eski Hollanda kavimlerinden birine
atfen “Batavia” koymuşlar. Şehir zamanla limandan güneye doğru büyüyerek bugün kıyıdan
25 kilometre içeriye kadar uzanmış.

Hollanda’nın
VOC şirketi yavaş yavaş bütün Endonezya’yı yönetimi altına almış. Ancak şirket ortakları
arasında ticari anlaşmazlıklar baş göstermiş.Sorunlar çözülemeyecek hale
gelince 1799’da VOC şirketine Hollanda hükümeti el koymuş. Yani taşeron sömürgeciden
gerçek sömürge yönetimine geçilmiş.

 

1830’da Hollanda hükümeti iflas edince adaya gelir
elde etmek için gönderdikleri Johannes van den Bosch öyle vergiler koyar ki Endonezyalı
köylüler açlık sınırında yaşamaya baslar, vergi gelirleri artar. Endonezya adalarının
bütün kaynakları acımasız bir şekilde Hollanda’ya aktarılır. Hollanda yeniden
zengin günlerine geri döner. Ağır vergiler Java adasındaki Endonezya sultanlıklarında
huzursuzluklara yol acar, 1883’te “dünyanın patladığı gün” olarak anılan Krakatau
yanardağının patlamasını işaret kabul eden Javalılar Hollandalılara saldırır. Burada
bir parantez açıp Krakatau yanardağının patlamasının 4000 mil ötedeki bir polis
istasyonunun “top sesleri” duyduğunu kayıtlarına almasına yol açacak kadar
kuvvetli olduğunu ve o zamanki kayıtlara göre patlama sonucu oluşan tsunamiden
36000 kişinin can verdiğini, yanardağdan çıkan külden dolayı iki sene güneşin
tüm dünyada perdelendiğini ve mini bir buzul çağı yaşandığını belirteyim.
Ayaklanmalara
son vermek isteyen Hollanda yönetimi 1901’de “ahlaki yönetime” geçiyor: yani Endonezya
kaynaklarının bir kısmı Endonezya için harcanmaya başlanıyor. Bu yeni uygulama
pek işe yaramamışa benziyor, bugün Endonezya’da gezerken gördüğüm Hollanda
eserlerine bakınca Endonezya’ya kayda değer hiçbir harcama yapılmadığını
söyleyebilirim. Neyse, devam edeyim. Almanların Hollanda’yı işgali sonrasında yarı
bağımsız duruma gelen Endonezya’yı 1942’de bu kez Japonlar işgal eder. Japonlar,
Batavia’nin adını Cakarta olarak değiştirirler. Endonezyalılara bu konuda fikir
danıştıkları kesin, çünkü Batavia bölgesinin Java dilindeki eski adı
“muzaffer ve zengin” anlamına gelen 
“Jaya-Karta”. 1945’te Japonların yenilgisi sonrası Endonezya’da direnişçilerin
lideri Sukarno bağımsızlık ilan eder. Hollanda, İngilizlerin yardımı ile ilk önce
Cakarta’dan başlayarak adayı tekrar işgale başlar. Kısa sürede 40,000
Endonezyalı öldürülür ve ada tekrar Hollanda yönetimine döner, ancak yer yer
çatışmalar devam eder. Yogyakarta sultanı direnişin en büyük destekçisidir. ABD,
Hollanda’nın yeniden imarı için verdiği paranın başka bir ülkenin sömürgeleştirilmesi
için kullanılmasını istemez, Hollanda’ya Endonezya’dan çekilmemesi halinde yardımı
keseceğini bildirir. Birleşmiş Milletler de Hollanda’yı kınar. 27 Aralık 1949’da
Endonezya’nın bağımsızlığı resmi olarak tanınır.

           

Bağımsızlık hareketinin önde gelen ismi Sukarno, ilk cumhurbaşkanı
olur. Sukarno, kısa sürede tek adam haline gelir ve ülkeyi diktatörlükle
idareye baslar. Aynı zamanda Endonezya’yı Sovyet eksenine ve komünizme doğru
taşımaya başlar. ABD, Sukarno’nun komünizme yönelmesinden rahatsız olur ve
general Suharto’nun bir darbeyle hükümete gelmesini ayarlar. 1965’teki darbe sonrası
Suharto söz verdiği gibi ülkeyi komünistlerden temizlemeye girişir, bir sene içinde
500,000 Endonezyalı öldürülür. Suharto, 33 sene boyunca kendi taraftarları ve yakınlarına
hükümetten para aktarır. Yolsuzluk azar, öğrenciler ayaklanır. Sonunda toplu
gösteriler başlar, 2 sene suren huzursuzluk sonrası Suharto 1998’de yönetimden
çekilir ve seçimler yapılır. Yeni yönetimler yolsuzlukla mücadele etmeyi
programlarında hep bir numaraya koysalar da 33 sene devam eden alışkanlığın ve
özellikle ABD- Avustralya firmalarına kaynak aktaran ahlakdışı anlaşmaların
kısa sürede çözülmesi beklenmiyor.

           

Tarihte kısa bir geziden sonra şimdi Cakarta’nın
kaldırımlarında yürümeye başlayabiliriz. Şehrin kuzeyinde eski liman bölgesi
Kota ( Endonezya dilinde “şehir” demek), Cakarta’da tarihi binaların en iyi korunduğu
bölge. Kota’dan güneye doğru yürüdüğümüzde Çin mahallesi ve Glodok’a geliyoruz.
Buralarda ana yol üzerindeki caddeler son derece canlı ticari merkezler. Arka
caddelerde başka bir hayat var: günlük geliri ancak 2 doları bulan ve nüfusun
%53’ünü oluşturan orta direk Endonezyalı aileler sefalet içinde buldukları
tenekelerden kendilerine evler yapmışlar, suyu, elektriği olmayan, açık kanalizasyon
kanallarının hemen yanında, uyduruk barınaklarda yaşıyorlar. Hava kararınca fahişeler
sokakları doldurmaya başlıyor. Buradan Monas’a doğru yürümeye devam ediyoruz. Yürümek
deyince: Cakarta’da kaldırımlara park edenler ve kaldırımlara kurulan açık hava
yemek tezgahlarından dolayı yürümek tam bir eziyet. Taksi son derece ucuz, 15 dakikalık
bir yolculuk 2 dolar kadar tutuyor, Cakartalıların yaptığını yapıyoruz, taksiiiiii.
Hava karardıktan sonra Glodok’ta yürümek pek akıllıca değil zaten.

 

Monas, Endonezya’nın bağımsızlığını sembolize eden 132
metre yüksekliğinde, tepesinde 35 kilo altınla kaplı bir meşale olan bir anıt, şehrin
merkezinde Gambir tren istasyonu yakınında yer alıyor. Monas, akşamları kapalı dolayısıyla
durmayıp Özgürlük ( Merdeka) alanının güneyindeki Thamrin caddesine devam
ediyoruz.

 

Şehir burada ruh değiştiriyor, yol 6 şerit gidiş 6 şerit
geliş oluyor, kaldırımlar genişleyip yürünecek hale geliyor ve caddenin kenarları
bakımsız binalar yerine gökdelenler ve alışveriş merkezleri ile doluyor. Çevre
son derece bakımlı, alışveriş merkezleri öylesine büyük ve öylesine çok çeşitli
mal var ki böylesine ben ancak ABD’de rastladım, Avrupa’da yok. Cadde üzerindeki
alışveriş merkezlerinden Grand Indonesia Mall’a giriyorum, yemek vakti. Alışveriş
merkezi içinde yemek katı ikiye ayrılmış bir kısmı New York temalı yapılmış:
New York metrosu, Little Italy, Chinatown bile var. Tamamıyla Amerikan mutfağı.
New York’ta yemek istemeyenler üst kattaki kiraz çiçekleriyle bezeli Japonya bölümüne
geçebilirler, tüm katta dere, bahçe ve ağaçlarla kırsal Japonya canlandırılmış.
Alışveriş merkezinde dünyanın her yerinden ünlü markalar oldukça pahalı
fiyatlarla alıcı bekliyorlar. Hizmetçileri ve çocuk bakıcıları ile alışverişe çıkmış
bazı Cakartalılara göre fiyatlar oldukça ucuz olmalı, elleri kolları yeni
alışveriş torbaları ile dolu. Dünya küreselleşirken aynı zamanda da
tekdüzeleşiyor: paralı bir Cakartalı aynen paralı bir Japon ya da Amerikalı gibi
kendine reklamlarla telkin edileni yapıp dünyanın en pahalı ve bilinen markalı
mallarını satın alıyor. Batının ticaret, dürüstlük ve eşitlik kültürünü almak yerine
sadece görüntüsünü almak üçüncü dünya ülkelerinin kaderi mi? Bir tarafta
sürünen çoğunluk bir tarafta batı meraklısı zengin kesim, Endonezya karışık bir
ülke. Otele doğru yürüyelim. Durun bir dakika, bu ses ne? Thamrin caddesi üzerinde
açık havada kurulu bir konser alanında Endonezyalı grup nakarat kısmı İngilizce
olan şarkılar söylüyor, seyirciler kendilerini müziğe kaptırmış bağırıyor “ I
need your body, I want your body, now”.

 

Turist mekanı Jaksa caddesindeki otelime müşteri
bekleyen kadınlar ( Where are you going? bandını geçen herkese okuyan) ile
ısrarla uyuşturucu satmaya çalışan ojek ( motosiklet – taksi) sürücülerini
aşarak dönüyorum. Otelin yanındaki mescit hoparlöründen ,oda penceremi
titretecek kadar yüksek sesle, Kuran okunması gece on buçuğa kadar sürüyor.

 

Sabahleyin eski işimde beraber çalıştığımız ve şimdi
Barış’la Kota’da Batavia Cafe’de buluşuyoruz. Batavia Cafe, Cakarta’nın tarihine
tanıklık etmiş, zamanında Batavia’lı tüccarların pazarlıklar yaptıkları, gemi
kiraladıkları eski bir mekan. Barış’la birbirimize son yıllarda ne yaptığımızı
hızla anlatıyoruz. Sonra benim sorularım başlıyor, “ Ülkede gelir dağılımında müthiş
bir dengesizlik var, bu ülke patlar” diyorum. Barış açıklıyor “ Yok, olmaz öyle
bir şey. Ülke insanlarının büyük kısmi eskiden Hindu imiş, yani kast sistemleri
var. Müslüman olduktan sonra kast sistemine ihtiyaç kalmamış ama gayri resmi
olarak halen orada. İnsanlar hangi kasttan olduklarını biliyor ve ona göre davranıyor.
Sokakta gördüğün o fakirler, düşük kasttandır, bir şey demezler. Ama sorarsan
kast yok, garip bir şey.”.

 

Öğle yemeği vaktine kadar uzayan bir sohbetten sonra
arabayla şehirde dolaşmaya çıkalım diyoruz, Barış’ın arabasının şoförü ortaya çıkınca
takılmadan edemiyorum “Vay, tam yabancı patron olmuşsun”. Barış açıklıyor “
demin anlattığım gibi ülkede ilginç bir sosyal yapı var, şoför aylık 80 dolar alıyor,
halinden memnun, bu şehirde araba kullanmamak lazım, çok sorunlu trafiği var, kazası
var, sonra trafik tersten. 80 dolar verip trafikte sürme derdinden
kurtuluyorum. Benim evle iş arası 3 kilometre, sabahları 45 dakika sürüyor. Ek
olarak ‘bir de üç’ uygulaması için şoför iyi bir şey. “

“Nedir
‘bir de üç’?”


Bazı caddelerde, mesela Thamrin gibi, yoğun saatlerde araçta üç kişi olman şart.
Yoksa caddeye giremiyorsun cezası var. Bizim işyeri ‘bir de üç’ bölgesinde,
gündüz toplantıya falan gideceksen arabada illa üç kişi olman şart. Şoför, artı
ben, artı bir kişi daha oldu mu tamam, sorunsuz gideriz, yoksa iki kişi bulmam
lazım. Gerçi onun da çaresi var, bu caddelerin başında ve sonunda adamlar
bekliyor, geçene el ediyorlar, arabanı üçlemek için bunlara para ödeyip arabana
alıyorsun .”


Adamları taşıdığın için para mı ödüyorsun üste?”


‘Bir de üç’ bölgesinde ceza yememek için ödüyoruz valla.”


İyi iş yaa, ben kendime yeni kariyer olarak bunu seçsem ya. Tam bana göre.”

Hafta
sonu dahi Cakarta trafiği oldukça yoğun. Kota’dan Glodok’a oradan Thamrin’e
giriyoruz. Tıka basa dolu olan Starbucks, Burger King, McDonalds ve Pizza
Hut’un birbirine komşu olduğu caddeye bakan bir alışveriş merkezinde açlığımızı
bastırdıktan sonra yeniden şehrin güneyine doğru yola çıkıyoruz. Alışveriş
merkezleri öylesine çok ve öylesine büyük ki… Ülkenin ciddi anlamda sosyal
patlama yaşamamasını daha da hayret edici bulmaya başlıyorum.


IMF rakamlarına göre Endonezya’da ortalama kişi başı gelir 1600 dolar, halbuki
bu caddedeki insanlar en az 30,000 dolar kazanıyor gibiler.”


1600’dan azdır, çoğu insan 60 doları zor bulur ayda. Yani yılda 700-750 dolar ,
o da bir aile için. Bu ülkenin zenginleri Çinliler. Etrafta gördüğün binaların çoğu
onların. Çok güçlüler burada. “


Birkaç kez kötü ekonominin sorumlusu Çinlilerdir diye ayaklanan halk Çinlileri
doğramış, galiba en son 1998’de Medan’da ve Cakarta’da 1200 Çinli öldürülmüş”


Doğrudur. Borsadaki şirketlerin %70-80’inin Çinlilere ait burada.”

 

Barış’ın evine kısa bir süre uğramaya karar veriyoruz.
Barış, sitenin kapısında güvenlik kontrolü yapan üç kişiyi gösterip “ bu üçünün
işini bir kişi çok rahat yapar, ama ucuzlar ya kimse takmıyor. Şu güvenlikçi
ancak 30 dolar falan alıyordur, üstelik bunların emekliliği falan yok. Emekli
oldun mu, ne maaş, ne hastane, öyle kalıyorsun.”.

Endonezya’da gerçekten şaşırtıcı ve göz tırmalayıcı
bir verimsizlik var: servis sektöründe tek kişinin yapacağı ise üç-beş kişi
koymak normal bir uygulama. Barış’a soruyorum “ senin işyerinde durum nasıl,
çalışanların çoğu mühendis, farklı mı?”


Yok farklı değil, anlayış aynı. Dört mevsimi olan ülkeden olan bizler ileriyi düşünürüz,
kış gelince ne yakacağız diye köşeye para koyarız, yiyecek koyarız. Burada hava
hep sıcak, yere ne eksen hemen büyüyor. Her taraf Hindistan cevizi dolu. Başının
üzerine bir çatı koysan, fazla bir şey istemez hani, bir teneke çatı, duvar
bile lazım değil, bir hamak, tamam. Yan gel yat, açlıktan ve soğuktan ölmezsin.
Bu yaklaşım kültürde var.”

Aklıma
Yogyakarta’da konuştuğum pansiyon sahibi Dewi geldi. Otelinde rezervasyon almıyor,
kim kapıya gelirse ancak o zaman. Kendisine internet rezervasyon sistemine
geçmenin çok kolay olduğunu anlattım, bana dedi ki “ ama o zaman daha fazla
müşteri gelir, yaptığım işten zevk almam. Bak burada 8 odam var, biri kapalı,
hiç müşteriye vermiyorum. Fazla geliyor. Kazandığım bana yetiyor. Biz Java’lılar
böyleyiz, bugün 100,000 Rph ( Yaklaşık 8 dolar) kazanayım, güzel, yarın 10,000
Rph ( 80 cent) kazanayım, o da güzel. Bir şekilde yaşarız, o zaman neden
gereksiz işler yapıp kendimizi sıkalım?”

 

Barış’ın evinin balkonundan çevreye bakarken Barış
açıklıyor “ şu köşedeki yeşillik sana dediğim mezarlık, bu yüzden benim ev
diğerlerine göre daha ucuz. Müslüman Endonezyalılar halen Hindular gibi kotu
hayaletlere inanmaya devam ediyor. Çok hurafe var,”

“Bak
şimdi ezan bitecek sonra yine hoparlörden hatim indirme başlayacak, genelde bir
çocuk canı sıkılana kadar okuyor. Ezan okundu bitti yok bu ülkede. Hindu yanları
da var, bu yanları da var. “

Balkondan
biraz uzaktaki gecekondu mahallesine bakarak kendimi tekrarlıyorum: “ Ya Barış,
patlar bu ülke”


Patlamaz. Onlar hallerine razı.”

 

Barış’ın
eşinin getirdiği tatlıları yerken arada karanlığa bürünen Cakarta’ya göz atıyoruz.

“Barış,
ülkenin bir suru sorunu var ama insanları iyi, altyapısı genelde kötü ama
Thamrin gibi gıpta edilecek iyi yerleri var. Yaşanır burada.”

“Yaşanır,
yaşanır. Aman dikkat et bu ülkeye gelen bir daha geliyor, ona göre”.

 

 

6 yorum

  • mugeyidogan dedi ki:

    Tarih kısmı biraz uzun olmuş, yazı zaten uzun bence tarih kısmını çıkarıp da kitaba alalım.

  • sozubek dedi ki:

    yazının tarih bölümü, giriş ile diğer kısım arasındaki akıcılığı biraz kesmiş gibi geldi.

  • NEŞE dedi ki:

    Mügeyidogan a katılıyorum,tarih kısmı kısaltılırsa daha kolay okunacak.Hinduların kast sistemindeki “yetinme” anlayışı ,çalıp-çırpıp,köşeyi dönmeyi de önlüyor,çatlasa da zaten sosyal sınıfını değiştirip bir üst kast a çıkamıyor.

  • yarenb dedi ki:

    enteresandır ben de tarih kısmını çok sevdim hani uzun olmasına rağmen yazının tamamını atlamadan zevkle okudum. Bence bu hali ile kitapta olabilir.

  • Corto_Turco dedi ki:

    Yazının bir iki yerinde sözcükler düşmüş. Bir kez daha gözden geçirilirse iyi olur. İlk paragraftaki parantezin de yeri yanlış sanırım. Endonezyalıların çalşma felsefeleri iyi ama bir taraftan da başkalarının egemenliğine girmelerine zemin hazırlamış gibi görünüyor.

  • cnr_mtnt dedi ki:

    yazıyı okumaya başlayınca aman tanrım yine bir tarih yazısı dedim ancak devamında güzel bir gezi yazısı buldum.. tarih bölümünün yazının başında yer alması, yazıya gezi yazısı okumak için başlayan biri için sanırım biraz sıkıcı olacak gibi.. ve sanırım tarih kısmı bu yazıda olmalı, belki biraz kısaltılarak ama kesinlikle yazının sonunda yer almalı.. yazının sonunda, merak edenler için endonezya tarihi diyerek başlayacak şekilde..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*