( Kitap Yazıyoruz 40 ) GÜNEY KORE


———————————————————————————————–

ÖNEMLİ HATIRLATMA

 

Bu yazı Türkiye’de bir ilk olan “Kitap Yazıyoruz” projesinin bir
parçasıdır. Bu projeyle Türkiye’de bir kitap ilk defa internet ortamında okuyucular
yardımıyla yazılmaktadır.  Kitap Yazıyoruz projesi dahilinde 70
yazı 4 ay içinde Binrota’ya yüklenecektir. Bu yazılardan 55’i kitaba
girecektir. Hangi yazının hangi değişikliklerden sonra kitaba gireceği
tamamen siz okuyuculara bağlıdır
.

 

Kitap projesi dahilindeki bir yazıya yorum yaparken özellikle şu
konularda bize bilgi verirseniz seviniriz. A) Yazıyı daha iyi ve anlaşılır
yapmak için ne yapmalı,  B) Siz olsanız kitaba koyar mısınız?,  C)
Eksik veya düzeltilmesi gereken kısımlar var mı?,  D) Diğer öneriler vb.
Yorumlarınıza göre yazıda gerekli değişiklikler yapılacak ve katkınızın
büyüklüğüne göre isminiz kitabın “destek verenler” kısmında yayınlanacaktır.

 

Kitap projemiz ile ilgili daha ayrıntılı bilgiyi bu linkte bulabilirsiniz: 
http://www.kendingez.com/Kampanya.aspx

 

————————————————————————————————–


Türkiye’nin
ilk defa uluslararası kuruluşlara üye olma çabaları Kore savaşı zamanına denk
gelir. NATO’ya kabul edilme karşılığında asker gönderdiğimiz Kore, toplumsal
belleğimizde gerek Türkiye’nin ilk dışa açılma yeri olması gerekse Kore savaşında
yaşananlardan dolayı derin izler bırakmıştır. Halen Anadolu’daki onlarca
işletmenin adı   “Koreli” sıfatıyla
başlar, bir yerlerde Kore gazisi birine illaki denk gelmişizdir. Durum böyle
olunca Asya deyince insanımızın aklına ilk gelen ülkelerden birinin Güney Kore
olması tesadüf değil. Asya’da gezerken elbette Güney Kore’ye de uğradım. Güney
Kore’de  gezdikten sonra aklımda en
çok  “savaş, turşu, köpek eti, video
oyunları, haç ve yaşlılar” kaldı. Neden mi? Açıklamam için Seul’de beraber
gezmemiz gerekiyor. Hadi.

Seul, 10
milyonu aşan nüfusu, yüksek binaları, irili ufaklı binlerce dükkanı, yoğun
trafiği ve devamlı koşturan meşgul insanları ile tam bir arı kovanı. Şehir,
Kore savaşında yerle bir olmuş. Tarihi eserlerin hemen hepsi savaş sonrası yapılmış
olan kopyalar. Bu kopyalar çevrelerindeki beton ormanıyla kan uyuşmazlığı
çekiyorlar. Güney Koreliler alışveriş yapmayı seviyorlar, şehrin her semtinde
büyük alışveriş merkezleri var. Mağaza vitrinlerini süsleyen resimler ve
mankenlerim çoğu mavi gözlü sarışınlar, Güney Koreliler alışveriş yaparken
kendilerini batılı hissetmek istiyor olmalı. Güney Kore’de alışveriş deyince ilk
akla gelenlerden biri de elektronik eşyalar. Seul’deki Yongsan pazarı Asya’da
tek çatı altındaki en büyük elektronik çarşısı. Pazar metro hattının hemen
üzerinde olduğu için ulaşımı çok kolay. Nem ve sıcaklığın dayanılmaz boyutlara
ulaştığı bu yaz günlerinde metrodan şaşmayalım zaten, püfür püfür. Yongsan çarşısında
sadece elektronik eşya satan 5000’den fazla dükkan var. Burada fiyatlar
piyasaya göre ucuz ama yine de pazarlık etmek şart. Yongsan’da özellikle bilgisayar
oyunları satan bölümün büyüklüğü dikkat çekici. Büyük olması tesadüf değil: Güney
Kore dünyanın en büyük çevrimiçi bilgisayar oyunları pazarına sahip. Koreliler bilgisayar
oyunlarını o kadar ciddiye alıyorlar ki 24 saat sadece bilgisayar oyunu
yayınlayan üç tane TV kanalları var. Bu üç TV kabalından biri sadece Starcraft
adlı oyunu gösteriyor: 24 saat, 365 gün. Starcraft oynayarak geçinen yaklaşık
110 profesyonel video oyuncunun “lig” karşılaşmaları TV’den naklen yayınlanıyor
ve çok izleyici buluyor.

Yongsan çarşısının yakınında Amerikan ordusunun
oldukça aktif ve büyük bir garnizonu var. Kore savaşının üzerinden 50 seneden
fazla geçmiş olmasına rağmen savaş Güney Koreliler için halen günlük bir gerçek.
Zaten Kuzey ve Güney henüz barış antlaşması imzalanmış değil: resmi olarak
halen savaştalar. Güney Kore gazetelerinde her gün Kuzey Kore ile ilgili çok
sayıda haber çıkıyor. Güney Koreliler, Kuzeyin nükleer silah kullanmayacağına
eminler, ama güneyi istila etmek için can attıklarını düşünüyorlar. Seul’dan
sadece 30 dakika uzaklıktaki sınırı koruyan Güney Kore ve Amerikan askerleri halen
elleri tetikte her an bir sorun çıkmasını bekliyorlar. Kore savaşına katılan diğer
ülkelerin askerleri ülkeyi çoktan terk etmişler, ama unutulmamışlar:  Seul Kore Savaşı Müzesi’nin savaşla ilgili
oldukça geniş bir koleksiyonu var. Müzenin ön cephesindeki sütunlarda savaşta
hayatını kaybeden askerlerin isimleri ve ülkeleri yazılı. Türk birliği sayıca
küçük olsa da yüzde olarak en fazla şehit verenlerden. Savaşı yaşayan yaşlı
Koreliler Türk olduğumu öğrenince daha bir ilgili oluyorlar. Busan ve Seul’da
yol sorarken iki kez Koreliler tarafından “biz kardeşiz, ülkene hoş
geldin” denilerek uğurlandım.

            Saat
ilerlemiş, Kore savaşı müzesi kapandığına göre metroya binip şehrin hareketli
bir bölgelerinden Sinchon’a geçiyoruz. Bindiğimiz metro vagonunda yaşlılara
ayrılmış yer açıkça işaretlenmiş. Tren dolu ama yaşlılara ayrılan koltuklar boş,
kimse oturmaya cesaret edemiyor. Seul metrosunda 60 yaşın üzerindekilerin
seyahati bedava. Yaşlı Koreliler kimlik falan göstermeden doğrudan gişeye gidip
ellerini uzatıyorlar, “bana bilet” falan demek yok. Gişe memuru otomatik olarak
bileti veriyor. Hiyerarşinin çok önemli olduğu Güney Kore toplumunda  insanlar yaşlandıkça toplum içindeki
statüleri yükseliyor, bu yüzden yaşlanmak gerçekten arzulanan bir durum. Saçları
kırlaşmış biri konuştu mu herkes durup dinliyor. Kaldığım hostelde çalışan
June’a göre Koreliler sabırsızlıkla saçlarına ak düşmesini bekliyorlar, çünkü
yaşlanınca “dokunulmaz” oluyorlar: ne derlerse itiraz edilmiyor, ailenin tüm
bireyleri için kararları sorgusuz almaya başlıyorlar, üstelik bir çok hizmet
için artık para ödemeleri de gerekmiyor.  Yaşlılara gösterilen bu büyük saygı yine de
yaşlıları tam memnun etmiyor. Gençleri saygısız ve müsrif buluyorlar.

            Seul
gündüzleri çekici bir şehir olmasa da geceleri fena değil. Şehirde binlerce  açık hava lokantası havanın kararması ile canlanıyor.
Bu tür açık hava tezgahlarının müşterileri genelde eski nesil, beraber açık
havada arkadaşlarıyla iyice dağıtana kadar milli içki “soju” içiyorlar. Soju
pirinçten yapılma 22 derecelik alkollü bir içki, küçük bardağa konup tek
dikişte içiliyor. Kendi bardağınızı doldurmanız hoş karşılanmıyor, siz
arkadaşlarınızın bardaklarını dolduruyorsunuz, onlar sizinkini. Masada boş
bardak olması uğursuzluk sayılıyor ve  hemen dolduruluyor. Masada birisi şerefe
yapınca herkesin sojuyu kafaya dikmesi de bir gelenek. Bu içiş şeklinde masadan
ayık kalkılması gibi bir seçenek yok . Genç nesil daha farklı. Onlar kapalı
mekanlarda pop müzik dinlerken bira içmeyi tercih ediyorlar. Sinchon bölgesinde
her yaşa uygun yeme,içme v eğlenme mekanları var. Yemek vakti geldiğine göre
esnaf lokantalarından birine girelim. Bizde kuru-pilav neyse Güney Kore’de
de  “Bibimbap” o. Bibimbap’ı
yapmanın yüzlerce yolu var:  bu yemeğin ana
fikri pilav üzeri sebze veya et. Bibimbap yüzlerce kombinasyonda gelebiliyor,
ama “kimçi”siz gelmiyor. Kimçi, en basit anlatımıyla turşu. Zevke göre lahana,
salatalık, turp, havuç veya çeşitli balıkların üzerine soğan, sarımsak, acı
biber ve zencefilden oluşan bir karışımın konmasıyla yapılıyor. Bizim damak
tadımıza uygun. Yemeğe oturunca nasıl bizde ekmeksiz olmazsa Güney Kore’de de
“kimçi”’siz olmuyor. Bunun bilincinde olan Kore Uzay Araştırmaları Kurumu, iki
yıl süren yoğun araştırmalar sonucu, uzaya giden ilk Koreli astronotun Soyuz
istasyonunda yiyebilmesi için özel olarak “uzay kimçi”’si  çeşidi üretmiş. Astronotun uzayda turşu yemesi
Güney Koreliler için bir gurur kaynağı olmuş.

Bibimbapımız  geldi, dalın, dalın. Tadı güzel ama Koreli
gibi yememiz lazım. Yemek adabına dikkat eden bir Koreli kesinlikle ağzını şapırdatır,
çorbasını içerken de acayip höpürdetir. Ağız şapırdatmamak yenilen yemeğin kötü
olduğunun göstergesidir, ayıptır. Daha bir hevesle şapırdatın lütfen, hah oldu.
Güney Kore’de yemeklerde en büyük parçalar dahi lokmalık olduğu için sofraya
bıçak gelmez: çubuk ve kaşık konulur. 
Masadaki yemek takımları esnaf lokantalarında genelde çelikten mamuldür:
tabak, bardak, çanak, çubuk, kaşık. Yemek takımlarını çelikten yapma
geleneğinin kökeni eski. Koreliler uzun süre Çinlilerin hükümranlığında
yaşamışlar. Çinliler, Koreli yöneticileri yola getiremedikleri zaman zehirlemek
alışkanlığını edinmişler. Koreliler, saf gümüşün yemekteki zehir ile  temas ettiğinde karardığını keşfettikten
sonra Koreli krallar sadece gümüş yemek takımı kullanır olmuşlar. Kore halkı da
krallarından gördüklerini uygulayarak yemek takımlarını değiştirmişler. Ancak
herkesin kral kadar parası olmadığı için yemek takımları gümüş yerine daha ucuz
metallerden yapılır olmuş. Yüzlerce yıl önce başlayan bu adet halen sürüyor.

            Yemeğimizi
bitirdiğimize göre, şimdi başka bir Kore lezzetinden bahsedebilirim: köpek
eti.  Seul’da Moran Marketinde çok geniş
bir yemek yelpazesi var: köpek eti dahil her şey satılıyor. Güney Kore halkı köpek
etinin insana canlılık verdiğini ve özellikle yaz sıcağından fazla etkilenmemenizi
sağladığını düşünüyor. Ülkede teorik olarak köpek eti yemek yasak, gerçekte ise
senede 1.5 milyon köpek tüketiliyor. Pazarlarda satılan köpekler sokaktan
toplama değil, özel çiftliklerde etleri için büyütülüyorlar. Köpekler sokakta kasapların
önlerindeki kafeslerde müşteri bekliyor. Acelesi olan müşteriler için   camekanlarda da kesilmiş, temizlenmiş yenmeye hazır
köpekler de var.  İsteyenler köpek etini buhar
kazanında pişirtip öyle de satın alabiliyor. Seul’a gelmeden önce gezdiğim
Busan şehrinde köpek pazarı daha ortalık bir yerdeydi, başkent daha büyük
olmasına rağmen köpek eti pazarı daha küçük. Hayvan koruma kuruluşları köpek
eti yenmesini engellemeye çalışıyorlar, ama yapabilecekleri fazla bir şey yok. Köpek
eti tüketiminin uluslararası tepki çekmesini engellemek için köpek eti pazarları
Dünya Futbol Kupası sırasında kapatılmış, sonra yeniden açılmış. Pazarın kalabalıklığına
bakılırsa daha uzun yıllar iyi iş yapacak gibi. Köpek eti Güney Kore dışında
Vietnam, Endonezya, Çin, Filipinler, Nijerya ve İsviçre’de müşteri buluyor. Köpek
eti severler listesine umulmadık bir ülke de girmiş:  İsviçre. İsviçre’nin St. Gallen ve Appenzell
kantonlarında kurutulmuş köpek eti ve köpek eti sosisi seviliyor.  

            Artık
hostele dönme zamanımız geldi, ama dönmeden önce yüksek bir yerden şehre
bakmamız lazım. Geceleyin yüksek bir binadan Seul’a
baktığınızda ilk dikkatinizi çeken neon ışıklardan kocaman bir haç denizi
oluyor: her dört binadan birinin tepesinde neondan bir haç ve küçük bir çan
kulesi var. Hani bizde de bazı apartmanlarda mescit olur ya, onun gibi bir şey.
Binaların tepesindeki neon haçlar şehre bazılarına göre mistik, bazılarına göre
ise koca bir mezarlık havası veriyor. İkinci Dünya Savaşı sonuna dek Güney Kore
nüfusunun ezici çoğunluğu Budizm, Taoizm veya Konfüçyüs inanışındaymış.
1945’ten sonra Hıristiyanların nüfustaki oranı hızla artmış:  %5’ten %35’e çıkmış. Sonradan dine dönen
herkeste olduğu gibi Koreliler de inanışlarına öyle bir hırsla sarılmışlar ki
sormayın. Seul’un kalabalık park ve caddelerinde geçenleri Hıristiyanlığa
çağıran misyonerlere günün her saatinde rastlamak mümkün, mesela şu anda
yürüdüğüm metro çıkışında el ilanı dağıtanlar gibi.

            Güney
Kore bir inci tanesi gibi: ülkenin kendine has güzelliklerini ve
ilginçliklerini yaşamak için sabırlı davranıp kabuğu açmak lazım.  Bu kısa gezimizde kabuğu beraberce biraz
araladık, tamamen açmayı ise bir sonraki Güney Kore gezimize bırakıyorum.

7 yorum

  • mugeyidogan dedi ki:

    Güney Kore’ nin tarihinden bahsedilmesi ama bunu yaparken ülkenin diğer özelliklerinin de anlatılması yazıyı hem bilgi yüklü hem keyifli kılmış. Kitapta görmek isterim…

  • NEŞE dedi ki:

    Başlığı biraz kısaltmak şartı ile çok beğendim,kitapta yer almalı.Yazılar seçilirken kıtalararası eşitliğe de önem verilir diye düşünüyorum…

  • Corto_Turco dedi ki:

    Kitapta kesinlikle yer almalı ama başlığı kısaltmak şart. Ayrıca ilk cümlelerdeki ifade ne kadar doğru? NATO öncesinde Milletler Cemiyeti, Balkan Antantı, Sadabad Paktı gibi uluslararası üyelikler var. Giriş kısmı bir daha gözden geçirilmeli derim.

  • cherryblossomgirl dedi ki:

    yorumlara tamamen katılıyorum. başlık nasıl olsa? “GÜNEY KORE: Uzaya Giden Turşu, Sofralık Köpekler, Dokunulmaz Yaşlılar ve Neon Haçlar Denizi..” gene uzun ama çekici de bir başlık, sizler ne dersiniz?

  • abt_smyrna dedi ki:

    Kesinlikle olmalı. Çok güzel ve açıklayıcı bilgiler var.

  • sozubek dedi ki:

    başlık fazla uzun fakat bilgi yüklü bir yazı olmuş….kitapta yer alabilir.

  • cnr_mtnt dedi ki:

    yazı ilgi çekici bir çok şey kapsıyor.. yazının başlığı uzun olmasından öte başlık içeriklerinin hepsi yeterince ilgi çekici değil.. bence başlık olarak en ilgi çekici olan ” Sofralık köpekler ” kullanılmalı..

abt_smyrna için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*