Kısası uzunu, hepi topu bir Tiran turu

Gökyüzü açık, güneş parlıyor, hava sıcak… Tiran’ı dolaşmak
için ideal bir gün. İnternetteki hava durumu yağmur uyarısı vermişti ama havada
bulut bile yok. İlk iş resepsiyondaki gence kahvaltıyı nerede yiyeceğimi
sordum. Oda fiyatına kahvaltı dahildi ama yemek salonu gibi bir yer görmemiştim.
Genç, beni yandaki lokantaya götürdü, garsona otelin müşterisi olduğumu
söyleyip gitti. Ben de bir masaya oturup kahvaltımı beklerken menüye şöyle bir
göz attım. Arnavutluk’ta yemek meselesi gayet kolay. Yemek isimlerinin çoğu
Türkçeye benziyor, sadece yazılış farkı var: Qofte, tas qebap, pilaf, byrek, patellxhan
gibi… Az sonra bol yağlı bir omlet, bir parça sosis, birer dilim domatesle
salatalık geldi. Besleyici görünüyordu, ben de yanına “caj” istedim. Benim gibi
kahvaltı yapmaya gelen müşterilerin tercihi “pace” çorbası veya pilav oluyordu.

Kahvaltının ardından, hemen toparlanıp büyük Tiran turuma
başlamak üzere hostelden ayrıldım. Aslında ne kadar büyük bir tur olabileceğini
kestiremiyordum. Bir gece önceki yürüyüşümde Tiran’ın merkezini oldukça kısa
sürede tamamlamıştım ama birkaç müze gezisi, fotoğraf molaları vs. derken yine
de bayağı zaman harcayabilirdim.

Tiran sonradan olma bir şehir. Osmanlı zamanında burası
İşkodra eyaletine bağlı bir köymüş. Her ne kadar arkeolojik kazılar burasının
çok eski bir yerleşim olduğunu ve ticaret yolları üzerinde bulunduğunu gösterse
de şehir haline gelmesi İşkodra valisi Süleyman Paşa’nın 1614’teki imar
çalışmalarına dayanıyor. Paşa, şehrin çekirdeğini oluşturacak cami, hamam ve
fırını kurmuş. Toptani ailesinin 19. yüzyıl başındaki idaresinde şehir biraz
gelişme göstermiş. Başkent olması da 1920 yılında yapılan Lushnja Kongresi’ne
dayanıyor. Daha sonra şehrin imarında Mussolini döneminin İtalyan mimarları
aktif rol oynamış. Bu dönemin etkileri şehir merkezinde hissediliyor.  


Merkezi bir konumdaki
İskenderbey Meydanı tura başlamak için ideal bir mekan.

Turuma Tiran’ın merkezi sayılan İskenderbey Meydanı’ndan (Sheshi Skënderbej)
başladım. Oldukça geniş bu meydanın ortasında taştan bir kaide üstünde, Arnavutların
milli kahramanı ve Arnavutluk’un kurucusu sayılan İskender Bey’e ait bir heykel
vardı. 1968’de dikilen bu heykelin benzerlerini Balkanlarda Arnavutların
yaşadığı her yerde görmek mümkün. Zamanında bu meydanda devasa bir Enver Hoca
heykeli de varmış ancak 1991’de yıkılmış. Meydanın başında Ulusal Tarih Müzesi
yer alıyordu, ancak henüz açılmadığı için müze gezisini sonraya bıraktım.
Meydanın solunda büyük bir opera binası, az ilerisinde Arnavutluk’taki en eski
binalardan Ethem Bey Camii ve Saat Kulesi, meydanın aşağındaysa ise 1930’larda
Kral Zog zamanında inşa edilmiş, dönemin İtalyan mimarisinin etkilerini taşıyan
hükümet binaları ve belediye binası vardı. Meydanın devamında, 1930’larda
İtalyanlarca açılan Dëshmorët e Kombit Bulvarının
üstündeki diğer hükümet binalarında da faşist ve komünist mimarinin etkileri
görülüyordu.


Ethem
Bey Camii ve yanındaki saat kulesi Tiran’da Osmanlı’dan kalan başlıca yapılar.

Tiran’da Osmanlı’dan kalan en önemli
eser ve Enver Hoca döneminin dini yapılara yönelik hışmından zarar almadan
kurtulan ender binalardan biri olan Ethem
Bey Camii
’ne (Xhamia e Et’hem Beut) doğru yürüdüm. Yapımına 1793’te
başlanan cami, 1823 yılında Ethem Bey tarafından tamamlanmış. Caminin kapısı
kapalı olduğu için arkasındaki Saat
Kulesi
’ne (Kulla e sahatit) yöneldim. İnşasına 1822’de başlanan 35 metrelik
kule uzun süre Tiran’ın en yüksek yapısı kabul edilmiş. Zamanında burada bir pazar
yeri varken, günbatımında kulenin gölgesi caminin üstüne düşünce pazarcılar
tezgahlarını toplamaya başlarmış. Kapıdaki görevli beni ve çıksak mı çıkmasak
mı diye düşünen yaşlı İtalyan çifti kuleye soktu. 90 basamağı oflaya puflaya
tırmandık. Kuleden hemen hemen tüm Tiran ve uzaktaki Dajti Dağı rahatlıkla
görülebiliyordu. Kuleden bakınca Tiran’ın çok da büyük olmayan, biraz düzensiz yapılaşmış
bir başkent olduğunu anlaşılıyordu. Ancak her köşedeki inşaat vinçleri ve
pıtrak gibi yükselen binalara karşın yeşil alanlar da göze çarpıyordu, bu da
betonun boğuculuğunu bir nebze olsun önlüyordu. Kuleden inince hemen yanındaki
küçük yapıdaki etnografya sergisini de gezdik. Arnavutluk’a ait yöresel
giysiler, müzik aletleri, elişleri sergileniyordu.


Ethem
Bey Camii’nin duvar resimleri Osmanlı’nın başkentine olan özlemi yansıtıyor.

Tekrar Ethem Bey Camii’ne döndüğümde kapının hâlâ kapalı olduğunu gördüm.
Caminin önünde tezgahını açmakta olan yaşlı bir amca, aç kapıyı gir dedi. Baktı
kapı açılmıyor, geldi yanıma kapıyı çalmaya başladı. İçeriden biri kapıyı açıp
beni içeri aldığında başka turistlerin de olduğunu gördüm. Demek ki biraz
ısrarcı olmak gerekiyormuş, neredeyse caminin içini göremeden devam edecektim.
Bu da büyük kayıp olurdu. Dışarıdan sade görünen ama revaklı girişindeki
süsleri dikkat çeken Ethem Bey Camii, ilk bakışta klasik Osmanlı camilerinin
özelliklerini taşıyordu ama içerisi Balkanlarda sık rastlanan duvar resimleri
ile rengarenk bezenmişti. Kırmızı, yeşil ve sarının ağırlıkla kullanıldığı
duvar bezemelerinde çiçek, yaprak motiflerinin yanı sıra manzara resimleri de
dikkat çekiyordu. Özellikle son cemaat yerinin duvarlarındaki fresklerde,
payitahta olan özlem anıtsal cami ve saray resimlerinde kendini gösteriyordu.
Cami, Enver Hoca’nın hışmından müze haline getirilerek kurtulmuş; 1991 yılında
10 bin kişilik bir Müslüman topluluğu izinsiz olarak camide namaz kılmış,
güvenlik güçleri ise buna tepki göstermemiş. Bu olay, komünizmin
Arnavutluk’taki sonunu getirmiş ve din özgürlüğünün tekrar kazanılmasını
sağlamış.

Meydanda sabah trafiği artmıştı, güneş
de sıcaklığını iyice hissettiriyordu. Güneşten korunmak için ellerinde renkli
Japon şemsiyeleri ile yürüyen teyzeler Arnavutluk’ta görmeyi beklemediğim bir
manzaraydı. Ben de sarıya boyalı hükümet binalarının yanı sıra bulvardan aşağı
yürümeye devam ettim ve sıcakla birlikte yaydığı koku daha da artmış olan Lena
Nehri’ni geçtim.

Karşıma çıkan ilk yapılardan biri, 1988
yılında Enver Hoca anısına inşa edilen ve kızı tarafından tasarlanmış olan
anıt-müze Piramit (Piramida) oldu.
Ancak ne anıtlık ne müzelik bir hali kalmamıştı. Bazı rehber kitaplarda içinde
kültür merkezi ve disko olduğu söylenen yapı bir mezbelelikti. Basamakları
moloz kaplı, camları kırılmış, plakaları dağılmış, duvarları grafitti kaplı bir
harabe… Oradan geçen bir hanım, Piramit’i işaret ederek “bu da böyle kaldı
burada, yıkamadılar gitti” gibi bir şeyler söyledi. Anladım ki halkın Enver
Hoca’yı hatırlatan hiçbir şeye tahammülü yok.


Enver
Hoca adına yapılan Piramit şimdilerde harabeyi andırıyor.

Bulvar üzerinde yürümeye devam edince, sırasıyla
Başbakanlık Konutu, Güzel Sanatlar Akademisi ve Kongre Binası’nı geçip Tiran
Politeknik Üniversitesi’nin binalarının çevrelediği Rahibe Teresa Meydanı’na (Sheshi Nënë Tereza) vardım ve Tiran
bitti! Yani neredeyse… Tiran’da görülecek belli başlı binalar İskender Bey
Meydanı ile Rahibe Teresa Meydanı arasındaki bulvar ve ona çıkan birkaç cadde
üzerindeydi. Tabii bu aks üzerinde henüz gezmediğim müzeler ve girmediğim
sokaklar vardı, zaten bir gezgin için bu kadarı asla yeterli olamazdı.

Geldiğim yoldan dönmektense, üniversite
binalarının arasından geçerek az ilerideki Qemal Stefa Stadyumu’nun önüne
çıktım ve ara sokaklardan şehrin ana caddelerinden biri olan Rruga Elbasanit’e doğru
yürüdüm. Bu mahallede binaların görüntüsü daha modernleşti ve daha ticari
olmaya başladı. 30 dereceyi aşan sıcakta bende asfalttan mamul bir çöl etkisi bırakan
Nene Tereza Meydanı’ndan sonra, iki yanı ağaçlıklı bu sokaklarda yürümek de
vaha etkisi yapmıştı. Az sonra Elbasan’a giden araçların da kalktığı Elbasan
Caddesi’ne vardım. Yapmayı planladığım Elbasan yolculuğu için bu caddede bir
keşif yapmak istemiştim. Tekrar Lena Nehri’ne paralel uzanan Bajram Curri
Bulvarı’na çıktığımda az ilerideki European Trade Center’ın (ETC) içindeki Galeria Alışveriş Merkezi’nde ufak bir
mola verdim. Daha çok giyim kuşam üzerine mağazaların bulunduğu AVM’de İtalyan
süpermarket zinciri Conad’ın da bir şubesi vardı. Tiran’ın pek çok yerinde
bulunan bu Conad’lar günlük alışveriş için ideal marketler.

Bu molanın ardından nehir boyundaki
eski Dericiler Köprüsü’nü bulmak için Bayram Curri Bulvarı boyunca yürümeye
başladım. Ancak birkaç yüz metre yürümeme rağmen nehrin üstünde hiç öyle rehber
kitaplara girecek kadar anıtsal nitelik taşıyan bir taş köprü göremedim. Nehrin
üstünde gördüklerim de modern, betonarme köprülerdi. Gerisin geri dönüp Fan S
Noli Meydanı’ndan nehrin diğer kıyısındaki Zhan Dark Bulvarı’na geçtim.
Elimdeki rehber ve haritaya bir daha dikkatle bakınca köprünün nehrin üstünde
olmayabileceğini anladım. Ben Üsküp ya da Saraybosna’daki gibi bir taş köprü
hayal ederken, meydanın az ilerisinde, binaların arasında sıkışmış kalmış
tarihi Dericiler Köprüsü’nü (
Ura
e Tabakëve) gördüm.
Herhalde kanal çalışmaları sırasında dere yatağı kuruduğundan, artık çöplük
gibi kullanılan bir alan üzerinde iki caddeyi birbirine bağlıyordu. İsmini,
muhtemelen zamanında bu mahallede bulunan dericilerden almıştı. 19. yüzyılda yapıldığı
söylenen bu iki gözlü köprü Tiran’a gelen önemli ticaret yollarını bağlıyormuş,
ancak bugün restore edilmiş olmasına rağmen, asıl işlevini yerine
getirememesinden midir nedir, çok boynu bükük öksüz bir hali vardı. Ben de bu
kadar aradıktan sonra adet yerini bulsun diye kızgın güneşin parlattığı taşları
üzerinden bir taraftan diğerine geçtim.


Altından
artık su akmayan Dericiler Köprüsü pek mahzun görünüyor.

Vakit öğleye yaklaşıyordu ve uzun
süredir yürüdüğüm için bir molayı hak etmiştim. Fan S Noli Meydanı’nın
kıyısındaki kafe-çay bahçesi-restoran karışımı mekanda, ağaçlar altında sabah
keyfi yapan Tiranlıların arasına karışıp kendime soğuk bir gazoz söyledim.
Etrafı ve insanları gözlemlerken Tiranlıların ne kadar rahat olduğunu gördüm.
Hayır, ekonomik anlamda bir rahatlık değil. Hallerinde, tavırlarında bir
rahatlık vardı. Benim alıştığım büyük şehir yaşamının hengamesi içinde
stresten, yorgunluktan, kafasındaki bin bir düşünce ve planla zıvanadan çıkmak
üzere olan insan tipine Tiran’da pek rastlamadım. Burada da kendi ölçeğinde bir
curcuna, belki bizim alıştığımızdan daha yoğun bir yaşam kavgası devam ediyor
ama bizim gibi yaşama sille tokat girişmiyorlar, sanki daha oluruna bırakmışlık
var. Belki de sıcaktan bir rehavet çökmüştü insanların üstüne ama sevdim bu ruh
halini. Aksilikleriyle ünlü Arnavutları, bu kadar “relaks” göreceğimi tahmin
etmiyordum.

Turumun bir sonraki aşamasına Fan S Noli Meydanı’ndan yukarı
çıkan Presidenti George W Bush Caddesi’nden devam ettim. Mola verdiğim kafenin
hemen yanında ilginç mimariye sahip bir bina vardı. Elimdeki rehberde ne olduğu
yazmadığı için tam olarak ne olduğunu anlayamadım ama duvarındaki plakada
sanırım ya Nazi işgali ya da komünist parti zamanında “ortadan kaybedilen”
insanların isimleri vardı. Buranın zamanında gizli servisin bir gözaltı ve
sorgulama merkezi olabileceğini düşündüm. Tam karşısında da Parlamento Binası
yer alıyordu. Yanındaki parkla neredeyse iç içe geçmiş olan parlamento tuhaf
biçimde mütevazı ve halka yakın duruyordu. Etrafında yüksek duvarlar,
korumalar, trafiğe kapalı alanlar yoktu. Komünist dönemin yasaklarla dolu yönetiminden
sonra fazlasıyla erişilebilir bir havası vardı.


Abdi Toptani
Sokağı’nda Balkan sivil mimarisinin klasik örneklerinden biri.

Yoluma eski Tiran’ın merkezinde yer alan Abdi Toptani ve
Murat Toptani sokaklarıyla devam ettim. Bu iki sokakta eski evler ve Tiran
kalesinin kalıntıları olmalıydı. İlk önce girdiğim Abdi Toptani’de daha çok iş
yerleri vardı, hatta merak edip girdiğim bir pasajda tur şirketleri toplanmıştı.
Buradan İstanbul’a ve komşu ülkelerdeki şehirlere otobüs bileti bulmak
mümkündü. Sokakta tarihi Tiran evi anlamında restore edilip lokantaya çevrilmiş
bir konak vardı; bir de sokağın sonunda yine tek katlı uzun kagir bir yapı
vardı ki konut olarak mı kullanılıyordu yoksa bir devlet kurumuna mı aitti tam
anlayamadım. Ancak 18. yüzyıla tarihlendiği söylenen yapılar klasik
Osmanlı-Balkan mimarisinin izlerini taşıyordu.


Murat Toptani
Sokağı’ndaki kale kalıntıları

Paralelindeki Murat Toptani Sokağı ise bir gece önce canlılığından
etkilenip girdiğim sokaktı. Gündüz hali gece halinden daha sakin görünüyordu. Sokağın
başında Bizans dönemi kalıntısı olan, 6. yüzyılda imparator 1. Justinian
tarafından inşa edilmiş Justinian Kalesi’nin
(Kalaja) surlarından kalanlar bulunuyordu. Bizans’a giden Via Egnetia üzerinde
olan bu kaleden günümüze 6
metre yüksekliğindeki duvar dışında pek bir şey
kalmamış. Duvardaki iki ahşap kapıdan bir tanesi bir avluya açılıyordu. Avlunun
bir tarafında biraz bakımsız büyük bir kagir bina, diğer tarafında da küçük bir
otel vardı. Kapalı olan diğer kapı ise sanırım kalenin kalıntılarına açılıyordu
ama geçmek mümkün olmadı.


Ulusal Sanat Galerisi özellikle
komünist dönem eserleriyle ilgi çekici.

Sokağın Dëshmorët e Kombit Bulvarı ile
kesiştiği köşede yer alan Ulusal Sanat
Galerisi
(Galeria Kombëtare e Arteve) Tiran turumun kesinlikle en ilgi
çekici noktalarından biri oldu. 19. yüzyıldan günümüze 4 binden fazla eser
sergilenen galeride geçici sergiler de düzenleniyor. Giriş katında Helidon
Haliti adlı sürrealist ressamın sergisi vardı. Canlı renklerin kullanıldığı
tablolarda böcek figürleri ve rüya sahneleri öne çıkıyordu. Daimi sergi ise 19.
yüzyıl sonu klasik dönem ressamları ile başlıyordu; portreler, günlük hayattan
sahneler ve tabii İskender Bey’in kahramanlıkları başlıca temalardı. Üst katta
ise 1. ve 2. Dünya Savaşı dönemine ait direniş ve kahramanlık temalarıyla
birlikte yavaş yavaş sosyalizmin sanatsal etkileri de hissediliyordu. Savaş
sonrası dönemde ise komünizmin ve Enver Hoca diktasının yoğun etkileri
tabloların daha çok komünist propaganda afişlerine dönüşmesine yol açmıştı.
Yükselen fabrikalar, dönen çarklar, iş makineleri, üretimde kadın ve erkeğin
bir arada çalışması ve tabii ki kapitalist tehdide karşı birlik başlıca
temalardı. Sanatın propaganda malzemesine dönüşümünü açıkça ortaya koyduğu ve
afiş estetiğinin güzel örneklerine yer verdiği için bence galerideki en ilgi
çekici bölüm burasıydı. Bu bölümde beni en etkileyen eser birkaç küçük çocuğun
resmedildiği tablo oldu. Üzerinde asker üniforması olan oğlan çocuğu yere
tebeşirle bir silah resmi çiziyor, bir başka oğlan çocuğu ile fırfırlı
etekleri, elinde bebekleri ve “Ayşecik” kitabı olan iki kız çocuğu da onu
izliyordu. Kızların birinin omzunda ise oyuncak bir tüfek vardı. Ne kadar acı
ki militarizm daha çocuk yaştan aşılanıyordu. Serginin son katında ise Enver
Hoca sonrası döneme ait modern sanat eserleri vardı. Bazıları bana biraz özenti
geldi, ama zaten oldum olası modern sanata ısınamadım.

Galeri turunun ardından yolun
karşısındaki Rinia Park’ta biraz
dinlenip günün geri kalanında ne yapacağımı planladım. Ulusal Tarih Müzesi
haricinde Tiran’da görülecek pek bir şey kalmamıştı. Hava da bulutlanmaya
başlamıştı. Şehrin tam ortasında orta büyüklükte bir park olan Rinia Park ya da
Türkçesiyle Gençlik Parkı 10 yıl kadar önce tam bir mezbelelikmiş, parkın
olduğu alandaki kulübelerde her türlü şey satılırmış ama kentsel dönüşüm
çalışmaları sırasında o kulübeler yıkılıp park haline getirilmiş. Bizimkinden
çok farklı bir kentsel dönüşüm anlayışı… Şimdi Rinia Park gündüz ve gece
popüler bir dinlence ve eğlence alanı. Parkın içindeki garip bir mimariye sahip
Taiwan Kompleksi de lokanta, kafe,
bowling salonu ve kumarhanesiyle Tiranlıların tercih ettiği mekanlardan biri. Bu
arada Tiran’da – diğer şehirlerde de – adım başı bir kumarhane var. Ekonomik
durum bu kadar kötü olunca insanlar umudu kumarda buluyorlar doğal olarak, bu
da boş hayallerle pompalanan sömürüyü getiriyor.

Sırada Myslim Shiri Caddesi vardı. Sık ağaçlarla kaplı bu cadde, ünlü
markaların satıldığı şık mağazaları, butikleri, kafeleri ile Tiran’ın en
popüler caddelerinden biriydi. Gerçekten de caddede ellerinde alışveriş
poşetleri olan kadınlar çoğunluktaydı. Ancak butiklerin yanı sıra kaldırıma
tezgah açmış sebze meyve satanlar da bizim Nişantaşı veya Bağdat Caddesinde
rastlayamayacağımız bir manzara sunuyordu. Bu arada beklenen yağmur başladı,
neyse ki cadde boyunca uzanan ağaçların sık yaprakları yağmur damlalarını büyük
ölçüde önlüyordu. Yağmur şiddetini biraz artırınca gördüğüm ilk lokantaya
girdim. Zaten karnım da iyice acıkmıştı. Burası Zgara adlı ufak bir köfteciydi,
gerçi ismi başka bir şey de olabilir ama önünde kocaman Zgara yazıyordu. Cadde
üzerindeki diğer mekanlardan daha hesaplı görünmüştü gözüme. Tezgahın başındaki
şef kaç köfte istediğimi sordu, ben bir porsiyon istedim, “kaç tane yani”
diyerek köftelerden birini gösterdi, ben de “koy 6 tane” dedim. Yanına da
tarator dedikleri peynirli, sarımsaklı yoğurtlu bir sos tavsiye etti. Mükellef
bir öğle yemeği değildi ama gayet doyurucu ve lezzetliydi. Üstelik gerçekten
çok hesaplıydı. Meşrubatla birlikte 310 Lek (yaklaşık 5 TL) verdim.

Ben köfteciden ayrıldığımda yağmur
dinmişti. Cadde üzerindeki bir hediyelik dükkanına uğradım. Tezgahtar kadın
Türk olduğumu öğrenince “Türklerle Arnavutlar kardeş” dedi. Kardeşiz, kardeşiz
de her fırsatta “Ooo İskender Bey Türklere ne biçim direndi, Osmanlı’yı kovduk,
Avrupa’nın fethini biz önledik” diye övünmekten de geri durmuyorlar. Yine de
kardeş yerine konmak güzel. Geçmiş geçmişte kaldı. Ben de gülümseyerek yoluma
devam ettim.

Myslym Shiri’nin sonundan Muhamet
Gjollesha Caddesine sapıp, bir başka ana cadde olan Rruga e Kavajes’in
kesiştiği noktada az önce bahsettiğim dostluk-kardeşliğin simgesi olan bir
meydana çıktım: Sheshi Musfata Qemal Ataturku. Gerçi bunu belirten bir işarete
rastlamadım, hatta elimdeki başka bir haritada 21 Dhjetori Meydanı olarak
belirtiliyordu, ancak meydanda çeşitli Türk firmalarına ait tabelalar ve bir
Türk koleji vardı. Tiran’da bazı sokak ve meydan isimleri değiştiği için güncel
bir harita bulundurmakta fayda var. Meydanın az ilerisinde çeşitli seyahat
acenteleri ve Yunanistan’a giden otobüsler vardı. Tiran’da belli bir otogar
yok. O yüzden otobüsler ve minibüsler şehrin farklı noktalarından kalkıyor. Bu
da özellikle şehirlerarası yolculuk etmek isteyenlerin kafasını karıştırıyor.
Örneğin Berat’a giden minibüslerin buradan kalktığını okumuştum ama seyahat
acentelerinde çalışanlar bundan habersizdi.


Tiran Mozaiği, şehirdeki
en eski arkeolojik buluntu.

Meydanın ilerisinden ara sokaklara sapıp Tiran Mozaiği (Mozaiku i Tiranës) denen
arkeolojik kalıntıyı aramaya başladım. Ara sokaklarda biraz dolandıktan sonra
tabelaların da yardımıyla Naim Frasheri Sokağı’nda mozaiği buldum. M.Ö. 3.
yüzyıla ait bir Roma villasının tabanını oluşturan bu mozaik Tiran’da bulunmuş
en eski kalıntı. 1972 yılında, önceleri burada olan bir Bizans kilisesinin
kazılarında keşfedilmiş. Küçük açıkhava müzesindeki mozaiklerde çeşitli
geometrik şekillerle kuş ve balık figürleri var. Ayrıca Bizans kilisesinden
çıkan mezar taşları da sergileniyor.

Ara sokaklardan tekrar Kavajes Caddesi’ne çıktım. Bu cadde
üzerinde Doğa Bilimleri Müzesi de yer alıyordu ama ilgimi çekmediği için es
geçtim. Sabahtan beri yürüyen bacaklarım artık isyan sinyalleri veriyordu.
Turumun son noktası olan Ulusal Tarih Müzesi’ne doğru yorgun ama kararlı
adımlarla yürüdüm.


Ulusal Tarih Müzesi,
geniş koleksiyonuyla Arnavutluk tarihini günümüze kadar sergiliyor.

İskender Bey Meydanı’nın ucunda, cephesindeki “Albania” adlı
büyük mozaikle dikkat çeken Ulusal Tarih
Müzesi
(Muzeu Historik Kombëtar) Arnavutluk’un en önemli ve büyük
müzelerinden biri. 1981 yılında açılan müzede paleolitik çağdan günümüze 4
binden fazla nesneye ev sahipliği yapıyor. 90’lı yıllarda pek çok parça
çalınmış olsa da ülkenin pek çok yerinden getirilmiş arkeolojik eserler ve bazı
eşsiz parçalarla zengin ve etkileyici bir koleksiyona sahip. Ben müzeye
girdiğimde Amerikalı veya İngiliz bir turist grubu da tura yeni başlamıştı.
Peşlerine takılıp rehberin anlattıklarına kulak misafiri olmaya çalıştım. Antik
çağ bölümünde İliryalıların Slavlarla ilgisi olmadığını, Slavların bu
coğrafyaya kuzeyden geldiklerini, Arnavutların ya da Arberlerin ise
İliryalıların soyundan gelip ezelden beri burada yaşadıklarını tekrarladı. Orta
çağ bölümünde ise tabii ki İskender Bey ve onun kahramanlıklarına, Osmanlı’ya
karşı direnişine büyük bir yer verilmişti. Hatta Osmanlı’nın Arnavutluk’taki
varlığına ait belge ve bilgiler neredeyse yok denecek kadar azdı. Daha sonraki
pavyonlarda tabii ki milliyetçilik ve bağımsızlık mücadelesi ile Osmanlı’dan
ayrılıp Arnavutluk devletinin kuruluşuna dair belgeler yer alıyordu. Burada
rehber, mücadelenin sadece top tüfekle olmadığını, eğitim, basın, edebiyat gibi
alanlarda da yürütüldüğünü ve asıl galibiyetin bu sayede kazanıldığını altını
çizerek belirtti. Milliyetçilik mücadelesinde özellikle aydın kişilikleriyle
öne çıkan Frasheri kardeşler ilgimi çekti. Yine ilginçtir ki Sami Frasheri,
bizim edebiyat derslerinde okuduğumuz, ilk Türkçe roman olan “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” ile ilk Türkçe
ansiklopedi “Kamus-ül A’lâm”ın yazarı
Şemsettin Sami’den başkası
değildi. Ayrıca Ali Sami Yen’in de babası imiş. Tabii rehber bu bilgileri
vermedi, belki bilmediğinden belki de görmezden geldiği için.

Bunlar dışında müzede krallık dönemine, 2. Dünya
Savaşı’ndaki direnişe, komünizme geçişe ait bölümler de yer alıyordu. Rahibe
Teresa için de özel bir köşe ayrılmıştı. Ancak komünist döneme ayrılan bölüm,
toplama kamplarına, işkencelere, muhaliflerin veya ülkeden kaçmak isteyenlerin
nasıl idam edildiğine dair belge, fotoğraf ve eşyalarla en dehşet verici bölümü
oluşturuyordu.

Müze gezisiyle birlikte yaklaşık 8 saat süren Tiran turumun
sonuna geldim. Bu kadar vakit harcamaya değer miydi? Aslında pek değil. Tüm tur
içinde sadece müze gezileri benim için gerçekten ufuk açıcı ve etkileyici
olmuştu. Bunlar dışında tüm Tiran belki de birkaç saatte gezilebilirdi, hele
altınızda otomobil varsa. Ancak bir şehir sadece tarihi yapılardan, müzelerden,
parklardan oluşmaz. Farklı kültürel ve sosyal etkenleri dikkate alarak bir
şehrin ruhuna değebilirsiniz. Bunlardan biri de yemek!

Hostele dönüp birkaç saat bitap düşen bacaklarımı
dinlendirdikten sonra akşam yemeği için dışarı çıktım. Tiran’daki ilk akşamımda
kendime Arnavutluk mutfağına özgü bir şeyler ısmarlayayım dedim. Ama önce hava
iyice kararmadan gündüz es geçtiğim bir iki yeri görmek istiyordum.

Ethem Bey Camii’nin arkasındaki Kaplan Paşa Türbesi (Tyrbe e Kapllan Pasha) ne yazık ki
restorasyonda olduğu için paravan arkasında kalmıştı. Yaklaşık 200 yıllık
türbeyi görmek mümkün olmadı. Ben de az ilerideki meydanın ortasındaki İsimsiz Partizan Heykeli’ne yöneldim.
Sosyalist dönemin klasik figürlerinden biri olan bu heykel, ilginç kol
hareketiyle pek de alıngan turistlere göre değildi.


İsimsiz Partizan
Heykeli 2. Dünya Savaşı’nda ölenler anısına dikilmiş.

Meydanın karşısındaki kiosklarda envai çeşit hediyelik eşya
satılıyordu. Yine meydana açılan Luigj Gurakugi Caddesi üzerinde birkaç
hediyelik dükkanı vardı. Ama beni ilgilendiren ufak bir müzik mağazası oldu.
Koleksiyonuma eklemek için birkaç folklorik müzik CD’si aldıktan sonra akşam
yemeği için bir yer aramaya başladım.

Blloku mahallesindeki Era adlı lokantanın çok ucuz olmasa da
Arnavut mutfağı konusunda iyi olduğunu okumuştum. Yine kokusundan hiçbir şey
kaybetmemiş Lena Nehri’ni geçip Blloku’ya doğru yürüdüm. Blloku zamanında
komünist parti önde gelenlerinin oturduğu ve halkın girmesi yasak olan bir
bölgeymiş. Bugün ise oldukça neşeli bir yer. Tiran’ın kalbur üstü gece
kulüpleri, barlar, eğlence mekanları bu bölgede toplanmış. Ne tezat!

Bayağı bir yürüdükten sonra Era’yı buldum. Gerçekten şık,
düzgün bir lokantaydı. Elemanlar da gayet düzgün İngilizce konuşuyordu. Zaten
lokantadaki müşteri profilinden turistik bir yer olduğu belliydi. Biraz tuzluya
mal olacağını anlamıştım ama başka yer aramak için fazlasıyla acıkmıştım. Bir
salatayla Tiran’a özgü bir yemek olan etli “fergese” söyledim. Arnavut mutfağı
gerçekten çok zengin ve Türk mutfağıyla pek çok ortak noktası var. Elbasan tava
ve Arnavut ciğeri bizim en çok bildiklerimiz ama bunların yanı sıra çeşitli
güveç yemekleri, börekler, sakatat yemekleri ve tabi ki köfte önemli bir yere
sahip.


Fergese, Arnavutluk’un
geleneksel ama daha çok soğuk havalara uygun bir yemeği.

Daha önce hiç yemediğimden sürprizle karşılaşmasam dediğim fergese’mi
beklerken koca bir kase salatayı yarılamıştım. Az sonra güveç içinde, fokur
fokur kaynayan fergese önüme geldi. Daha sıvı bir beşamel sosu içinde et ve lor
peyniri olan, boy yağlı, biraz acılı ama gerçekten lezzetli olan bir yemekti.
Ancak garsonun uyarısına rağmen, üçüncü kaşığı biraz derine daldırıp ağzıma
atınca damağımı yakıp yutağımdan mideme düşen bir ateş topu hissettim. Sonrası
malum. Yemeğin lezzetini almak mümkün olmadı. Ayrıca 30 derece sıcakta, böyle
ağır ve sıcak bir yemek hiç doğru bir seçim olmamıştı. Nitekim boncuk boncuk
terler dökmeye başlayınca güvecin yarısında kaşığı bıraktım. Fergese’nin
kesinlikle kışın ve aç karnına yenmesi gereken bir yemek olduğunu anladım.
Arnavut mutfağı biraz yağlı ve ağır gelebilir. Ancak kesinlikle çok lezzetli.
Hesap beklediğim kadar yüksek gelmedi. Bahşişle birlikte 940 Lek ödedim
(yaklaşık 20 TL).

Neyse ki yediklerimi sindirmek için hostele kadar uzunca bir
yol vardı. Yol üstünde Rinia Park’taki Tayvan Kompleksi’nin terasında oturup
bir maden suyu ısmarladım ve fıskiyeli büyük havuzun üstündeki ışık oyunlarını
seyrederek günümü noktaladım.

6 yorum

  • yyalcin dedi ki:

    güzel bir tiran yazısı olmuş

  • NEŞE dedi ki:

    Okuduğum en güzel Tiran yazılarından…Teşekkürler Sinan…Balkanlardaki birçok şehirde gördüğümüz saat kuleleri Osmanlının bu dönemdeki genel icraatlarından..Dericiler köprüsü gerçekten biraz öksüz kalmış…Ethem bey camii ne kadar süslü,kalem işleri çok zenginmiş,çok beğendim..Arnavutlukta hayat bizim için ucuz ama galiba yerli halk için durum aynı değil,etrafta yasa dışı yollardan para kazanan büyük grupların olduğunu biliyoruz,lüks alış-veriş onlara herhalde…Foto daki danteller Çin malı,bizim tahtakaleden çok iyi tanıyorum…

  • gezmen dedi ki:

    Sevgili Sinan, yine harika bir yazı. Tiran’da Arnavut Ciğeri ve Elbasan Tava tecrübem oldu. Bizim bildiklerimizle alakası yok,çok kötü bir tercihti. Sonraki gidişlerimde sokaklardaki Börekçilerden börek yemeyi tercih ettim. İşkodra yazını sabırsızlıkla bekliyorum.

  • Corto_Turco dedi ki:

    Yorumlar için teşekkürler. Arnavutluk’ta yeme içme gerçekten ucuz. Giyim kuşam ise pahalıymış. Ama zaten oraya alışverişe gidilmez. Ancak ikinci el Mercedes alınabilir belki. O da muhtemelen çalıntıdır 🙂 Ortalarda gangsterler, çeteler filan görmedim ben. O bakımdan İstanbul daha tedirgin edici mesela. Adam yol vermedin diye silah çekip vurabiliyor karşısındakini. Yemek konusunda da köfteden şaşmamak lazım. Fergese de güzeldi ama ağzım yanınca tadını alamadım. Arnavut ciğeri hiç denemedim ama Elbasan tava tecrübemi Elbasan yazısına bırakıyorum.

  • arkutbay dedi ki:

    Elbasan tava tecrubesini merakla bekliyorum . Güzel paylaşımınız için çok teşekkürler .

  • mhinceoglu dedi ki:

    çok güzel ve çok etkileyici bir tiran yazısı olmuş. Bir gezgin için yol gösterici ve yararlı. Teşekkür ederim. Era restoranı deniyeceğim, halısınız sanırım Tiran için 3 saat yeter.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*