Kimliği olan bir şehir…

İlk kez bir ülke, bir şehir veya bir tatil yerine gittiğiniz vakit orayı beğenmeniz için değişik ölçütler etken olur, örneğin doğasının güzelliği, tarihinin eskiliği, yapılarının ihtişamı, mutfağının lezzeti, insanlarının yakınlığı, havasının güzelliği şeklindeki kriterlerden dolayı bir yeri seversiniz. Bazlarında bunların hepsi veya bir kaçı vardır. Ama bazı şehirlerin de keşmekeşliği, karmaşası veya düzeni sizi etkiler ve orayı seversiniz veyahut da çok iyi dostlar ile gidilmiş en standartlarınıza uymayan bir yerdeki anılardan dolayı gidilen yer sizin vazgeçilmeniz olur.

Benim için Lizbon nedeni olmadan yalnızca Avrupa’nın en batısındaki, tarihte önemli bir yeri olan şimdi adı sanı çok geçmeyen sıradan, küçük bir ülkenin görülmesi gereken bir başkentiydi. Burayı gördükten sonra diyorum ki, Lizbon karizması ve kişiliği olan bir şehir. Gitmeden önce okuduğumuz yazılarda buranın İstanbul’a benzediği konusunda bir izlenim edinmiştik. Evet, gidince gördük şehir engebeli ve aynen İstanbul gibi 7 tepe üzerine kurulu ama bence İstanbul’a benzemesinin asıl nedeni Lizbon’un da İstanbul gibi dişi bir şehir olması. Karmaşa, dar sokaklar, renkler, müzik, kalabalık meydanlar ama tabii ki bizim alıştığımızın daha küçük boyutlarında.

Kendimi sokağa attığımda ilk fark ettiğim, seyahatimin sonuna kadar da sürekli incelediğim ve şehre kişilik kazandırdığını düşündüğüm en önemli unsur kaldırım taşlarıydı. Şehrin tüm kaldırımları en küçüğü 3 x 3 cm en büyükleri ise yaklaşık 8 x 8 büyüklüğünde bazalt, mermer ve granitten Arnavut kaldırımı mantığı ile oluşturulmuş kaldırımlarıydı. Bir takım caddeler ve dar sokakları da bu şekilde yapılmış. Büyük meydanlarda değişik motifler ve renkler kullanılarak süslemeler yapılmış. Çok hareketli yerlerde bu taşlar sanki ıslanmış gibi parlamaktaydılar. İnsanlar bu kaldırımların üzerilerinde yürüye yürüye bir çeşit fırçalama işlemi yerine getirmişler ve taşları parlatmışlar.

Otelimiz Le Meridien şehir merkezi Baixa ya yakın mesafedeydi. Otelin hemen karşısında Eduardo VII parkı var, güzel düzenlenmiş ve üst girişinden bakıldığında Pompal meydanından da ileri bakıldığında denize kadar giden çok hoş bir manzarası var. Baixa ya gitmek için otelden çıktıktan sonra hafif eğimli yokuş aşağıya Avenida de Liberdade’den yürüyoruz. Liberdade çok genel bir benzetme ile Paris Champs de Elysees veya Barcelona’da ki La Rambla’ya benzetilebilir. Ortasında ağaçlıklı bir yol, kenarlarında marka dükkanların olduğu yaklaşık 2 km lik bir bulvar… Liberdade nin sonunda geldiğimizde elimizdeki haritaya rağmen yolu uzatıp bir tramvay ile tepeye çıkıp merkeze o şekilde yürümeye karar veriyoruz. Acıkmamızdan dolayı kendimizi pastane benzeri bir yere atıp Lizbon’a adım attığımız andan beri gördüğümüz, görüntüsü çok da hoş olmayan irmikli çöreklerden alelacele atıştırdıktan sonra yola devam ediyoruz. Birçok bar, restoran ve Fado kulübünü barındıran eğlence semti Bairro Alto’yu geçtikten sonra keyifli bir caddeye, Praça Luis de Camones den Rua Garret’e sapıyoruz. Havanın da elvermesi sayesinde bir sokak kahvesine (Pastelaria Bernard) oturup portolarımızı söylüyoruz. Zaten Lizbon’da Portekizlilerin milli içkisi, içecek olarak hakim. Aslında daha önce sevmemiş olmama rağmen alıştım mı ne bayağı porto şarabı içer oldum Lizbon’da.

Cadde oldukça kalabalık, gürültülü, duvar kenarında iki adam ellerinde birer bira amaçsız bağıra çağıra şarkı söylüyor. Başka köşede bir kadın hem el işi takılarını satmaya çalışıyor hem de şarkı söylüyor. Böyle neşeli bir ortamda üç kadeh porto şarabından sonra kalktık. Neşeli bir kalabalık ile birlikte Praça de Comrciale ye kadar geliyoruz. Burası oldukça büyük bir meydan ve Tejo nehrine açılmakta. Meydanın 3 kenarında bakanlık ofisleri, birkaç galeri ve bir cafe yer almakta. Meydana dik olarak birçok cadde çıkıyor. Rua Augusta bunlarından en büyüklerinden biri. Burası aynı zamanda önemli bir alışveriş caddesi… Meydandan buraya çıkmak için kemerli Arca Tribunal’ın altından geçmek gerekiyor. Bu kapının üzerindeki yazıyı çözmek ve bir anlam katabilmek için çok uğraştık ama yinede tam olarak ne yazdığını anlayamadık. Noel ve yılbaşı dönemi olduğu için bütün büyük caddeler istisnasız birbirleriyle yarışırcasına süslenmişti. İlginç olan hepsinin de çok süslü olmalarına rağmen hiçbirinde aşırı abartıya kaçılmamış olduğuydu. Epey dolandıktan sonra dönüş için kişi başı 1,5 € ödeyerek, Lizbon’un metro sistemini keşfetmeye karar vererek 3 durak ilerideki otelimize varıp akşam saat 21.00 deki yemek rezervasyonumuza yetişmek için koşuşturma başladık.

İlk gece yemek için seçimimiz Parque Eduardo VII in kıyındaki iki katlı şık “Eleven” isimli restorandı. Portekiz özellikle deniz mahsulleri ve kabuklular konusundaki mutfağı ile çok bilinmekte ama bu geceki yemek seçimimiz bu değil. Eleven, Alman şef Joachim Koerper idaresinde dünya mutfağının örneklerini yerel lezzetlerle karıştıran iddialı, şık ve pahallı bir restoran ama bizleri her açıdan tatmin ediyor. Hele 7 setten oluşan degustasyon menüsünde her set için farklı bir şarap açmaları ve her tat için farklı bir şarap sunulması gerçekten yiyecekleri daha da lezzetlendirdi.
Ertesi gün planımız erkenden Lizbon dışındaki yakın yerlere gitmekti. Bunun için bir gece evvelden 6 kişilik bir minivan ve bir de rehber ayarladık, hem de tur fiyatından çok daha ucuza gelecek şekilde… Şoför aynı anda rehberimiz Carla çok sevimli bir Portekizli. Aslında geldiğimiz andan itibaren Portekizli’lerin öyle çok sempatik tipler olmadıklarını kendi aramızda tartıştık durduk ama Carla bu düşüncemizi çürüttü.

Rotamız, Lisbon’un kuzeyinden çıkarak Lizbon’un en eski alışveriş merkezi Amoreies’in önünden geçerek otobana çıkıp Queluz’daki Versaille sarayına benzeyen yazlık sarayı gezmeden yalnızca önünden geçerek yaklaşık yarım saatlik yolculuktan sonra Sintra’ya varmak şeklindeydi. Yolda rehberimiz Sintra’nın birçok Lizbon’lu için depremden kaçıp sığınılacak bir şehir olarak görülmekte olduğunu anlattı. Lizbon’da da aynı İstanbul’da olduğu gibi bir deprem beklentisi var. Lizbon’da kaydedilen en son yıkıcı deprem 1755 yılında gerçekleşmiş ve 9 şiddetindeki bu yer sarsıntısı ile şehir büyük hasar görmüş. O zaman da Sintra Portekizliler için bir kaçış yeri olmuş.

Sintra’da önce Palacio National de Sintra’yı geziyoruz. Ortaçağ’da 14. Yüzyılda yapılmış olan bu sarayın içindeki bölümler ve özellikle içeride kullanılan seramikler büyüleyici. Geniş bir avlusu olan bu saray, kralların yazlık olarak kullandığı saraymış. Bir saat National Palası gezdikten ve merkezdeki dükkanlardan küçük hediyelikler ve porto şarapları aldıktan sonra tepedeki Palacio Pena’ya çıkıyoruz. Saraya oldukça dik bir yokuştan çıktıktan sonra ulaşılıyor ama yürümek istemeyenler için de çözüm bulunmuş, 1,5 € ya küçük bir otobüs sizi saraya çıkartıyor. Pena sarayı insanı heyecanlandırıyor. Enteresan bir kulesi ve kat kat farklı renklerde boyanmış terasları ile Portekiz kraliyet yaşantısını tüm ihtişamı ile yansıtıyor. İlginç gelen odaların çok büyük olmaması ve debdebeden kaçınılmış olup daha ziyade fonksiyona önem verilmiş olmasıydı. Sarayın içinde fotoğraf çekmek yasak… Sarayda aynen tüm Lizbon ve Portekiz’de görüldüğü gibi bir Arap etkisi hissedilmektedir.

Pena sarayının yaklaşık 500 metre ilerisinde MS 800 de Moore’lar (Arap kavimi) tarafından yapılmış olan eski saray da görülebiliyor- her ne kadar sadece sur duvarları kalmış olsa da -. Pena Sarayına 1.5 saat ayırdıktan sonra Unesco tarafından koruma altına alınmış bu güzel şehre, Sintra’ya, Cabo de Roca’ya gitmek üzere veda ediyoruz. Cabo de Roca kıta Avrupa’sının en batı noktası. Buradaki işaret noktasına gelindiğinde Atlantik okyanusunun kıyıya vuran azgın dalgalarının sesi insanın tüyerini ürpertiyor. Kıta Avrupa’sının en batı ucu olduğunu vurgulayabilmek için haça benzer bir işaret ve koordinatların yazılı olduğu büyük bir mermer plaka konulmuş. Ayrıca bir enformasyon binasında da 5 ve 10 € luk bir ücret karşılığında burada bulunduğunuza dair bir sertifika hazırlanabiliyor. Kayaların üzerine yapılmış deniz feneri de ilgimizi çekiyor ama ne yazık ki içine girme izni yok, resimlerini çekip artık acıkmaya başlamış olduğumuzdan ufak ufak Guincho ya doğru hareketleniyoruz.

Guincho upuzun bir plaj ve kıyısında 8-9 tane balık lokantası var. Bize salık verilen Meste Ze ye giriyoruz. Saat 2.30 olmasına rağmen içerisi dolu. Hemen cam kenarı bir masa ayarlayıp gözümüz dönmüş şekilde karides ve karavidalara saldırıyoruz. Çok lezzetli. Bu restoranın özel yemeği Cataplana Marisco. Sanki deniz ürünleri rizotto gibi ama pilavı ayrı geliyor. Gerçekten bunun da tadı çok güzel. O kadar çok yemiş ve içmişiz ki yerimizden kalkarken zorlanıyoruz. 6 kişi 4 şişe beyaz şarap da dahil 400 .-€ gibi yüklüce bir hesap bırakıp, çok keyifli bir şekilde çıkıp Cascais’e doğru devam ediyoruz.

Cascais şeker gibi, küçük bir şehir, dar sokakları canlı dükkanları ve sempatik insanları var. Doğrudan deniz kenarında kurulmuş bir şehir. Küçük bir marinası var. Burada da 1 saat vakit geçirdikten sonra Lizbon’a doğru 45 dakika sürecek olan dönüş yolculuğuna geçiyoruz.

Akşam için planımız aslında yemekli bir Fado kulübüne gitmek şeklindeydi ama o kadar tıka basa doluyduk ki saat 21.00 e kadar otelde dinlenip yemeksiz olarak Fado dinlemeye gitmeye karar verdik. Resepsiyona saat 10.30 a O’Faia da 6 kişilik bir masa ayırttık ve yediklerimizi hazmetmek için yürüyerek 25 dakikada Lizbon un eğlence merkezi Bairo Alto’ya geldik. O’Faia’yı bulmamız zor olmadı, masamıza oturduk ve önce bir erkek fado şarkıcısını dinledik. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse fado erkek sesine pek gitmiyor. Biraz aradan sonra gerçekten buğulu bir sesi olan bir fadista çıktı. Fado söyleyen bayanlara fadista deniliyor. Fadista söylediği zaman fadonun keyfine varmaya başlıyorsunuz. Şarkılarda hem hüzün var hem de coşku, söyleyen içten gelerek söylüyor olmalı ki bizlere bu duyguyu yaşatabiliyor. Yine bir aradan sonra baş fadista Lenita Gentil çıktı sahneye. Gürül gürül bir sesi var. Mimikleri ve vücut dili de fadolara anlam verdi. En güzeli de bir fado gitarı ve 2 ispanyol gitar ile unplugged olarak söyleniyor tüm şarkılar. Ful dolu olan salon alkıştan inleyerek ve tadı damağımızda kalarak fado deneyimimize son veriyoruz. Portekiz’in geleneksel müziği fado ve bu müziğin unutulmaz sesi, ülkesinin tanıtımına da büyük katkı sağlayan Amalia Rodriguez’dir. Amalia ülkenin en tanınmış figürü ve 1999 yılında öldüğünde 3 günlük yas ilan edilmiş.

Çıkışta biraz Bairo Alto’nun arka sokaklarında gezindik. Saat 01.00 sokakta her tarafta müzik var, insanlar ellerinde bardaklar dışarıda dans ediyor, konuşuyor, öpüşüyor. Genel olarak mekanlar – özellikle barlar – küçük; dolayısıyla insanlar bu mekanlara sığamıyor ve dışarılara taşıyorlar. Bir saatlik dolaşmadan sonra bu sefer taksi ile otelimize geri dönüyoruz. Ulaşımın her çeşidi çok rahat… Otobüs, metro, tramvay, taksi hiç sorun yaşamıyorsunuz…

Bugünkü programımız erkenden çıkıp Belem tarafını görüp, tekrar şehre dönüp kaleye çıkıp dolaşmak seklinde. Bir de dün akşam dinlediğimiz müziğin etkisinde kalarak birlikte seyahat ettiğimiz müzisyen arkadaşımızla gidip dün gece ismini aldığımız dükkandan bir Fado gitarı alacağız. Belem’e Praça de Commercio dan kalkan 15 numaralı tramvay ile gideceğiz. Yaklaşık 10 dakikalık aralarla tramvay geliyor, 6 km lik yolculuk sırasında bir yandan da Portekizlileri inceliyorum. Yüzlerine bakınca çok güler yüzlü olmadıklarını anlamanız uzun sürmüyor. Çok fazla değişik ırk ile kaynaştıkları için çok belirgin bir özellikleri yok, aralarında açık renkli si de zencisi Latin ve çinlisi de var. Birçok erkekte bıyık gördüm. Kıyafetler biraz pejmürde gibi. İnsanlarına güzel denemez, ama yardım sever ve sempatikler. Biraz da davranış olarak ağırlar.

Yaklaşık 20 dakikalık tramvay yolculuğundan sonra Belem’de iniyoruz. Zaten burası Lizbon’un en batı ucu, buradan sonra Stadyumu da geçtikten sonra şehirden çıkıyorsunuz. Belem deki ilk durağımız, buranın olmazsa olmazı Patttiserie Belem yani pastanesi. Özel Belem pastası yemek için sıraya giriyoruz. Kesik koni biçiminde milföy, içinde de şekerli muhallebiye benzer bir krema var. Tadı gerçekten abartılığı gibi çok güzel… Bu pastane 1837 yılından beri hizmetteymiş. İçerisi oda oda ve duvarlarda da klasik mavi fayanslar var.

Belem pastanesinden çıkıp Jerenimo Katedraline yöneliyoruz. Burası Portekiz kralı Dom 1. Manuel’un Vasco de Gama nın anısına 16 yy yaptırılmış olan ve yapımı 70 yıl sürmüş bir yapı. Katedralin içi çok süslü değil ama tavan detayları ve vitraylar göz kamaştırıyor. Bu katedralin diğer bir özelliği de içindeki sütunların her birinin farklı olması. Katedralin içinde buraya 50 yıl önce transfer edilmiş olan Vasco de Gamma ve Camoes’in lahitleri de görülebilmekte. Katedralin hemen yanında kilise ve manastır var, Katedral girişi ücretsiz diğerleri için 4 € ödemeniz gerekli. Kiliseye girmeden deniz kenarındaki Keşifler Anıtına yöneliyoruz. Parkın içinden geçerken Belem Kültür merkezinin hoş binasının önünden geçiyoruz. Belem Kültür merkezi bir çok sergiye ev sahipliği yapmakta. Ayrıca buradaki araba ve donanma müzeleri de daimi olarak gezilebilen müzeleridir.

Keşifler Anıtı 50 metre yüksekliğinde tepesine asansörle çıkılan, insanda büyüklük hissi uyandıran bir anıt. Anıtın denize doğru olan kısmı gemi şeklinde Tejo nehrine doğru uzanıyor. Anıtın tepesinden 25 Nisan köprüsü – ki eski adı Salazar köprüsü ama diktatör Salazar hiç sevilmediği için onun adına hiçbir anıt ve eser bulunmamakta – Christo Rei ve Belem Kulesi çok güzel görünmekte. Şansımıza hava da çok güzel ve her taraf gayet net olarak seçilebilmekte… Belem Kulesi 1515 yılında yapılmış, bugün Unesco’nun koruması altında ve bu şehre gelenler tarafından en çok resmi çekilen esermiş.

Lizbon’un Belem’ini bitirip, yorulduğumuz için taksiler ile Saint Georges Castle’a (St.Jorj şatosu) geliyoruz. Burası şehrin her yerinden görülebilen ve ilk kısmı 6. Yüzyılda yapılmış çok eski bir bina. Şatoya ulaşmak için Lizbon un en eski mahallesi Alfama dan geçip şatoya çıktığımızda içimizden gelen ses dönüşte bu küçük sokaklardan yürüyerek merkeze gitmemiz gerektiğini söylüyor. Şatonun tek özelliği çok güzel Lizbon manzaraları sunması… Girmek ve bu manzarayı görmek için 5.-€ ödemeniz gerekiyor. Biraz macera yapıp yüksekteki surlara çıkıldığında, şatonun konturlarının gece aydınlatılması için özenle çekilmiş ışıkları görüyorsunuz. Şehrin manzarası yukarıdan çok güzel ama başkaca da bir şey yok. Bahçede ve surlara giden merdivenlerin kıyısındaki toplar ilginç.

Dönüş yolunda kararlaştırdığımız gibi yürüyerek dar ama karakteristik Alfama sokaklarından geçiyoruz. Burası Lizbon’un en eski semti olmakla birlikte şehrin en sağlam yeriymiş aynı zamanda. 1755 depreminde en az zararı Alfama görmüş. Yokuş aşağı inerken yine bir gözetleme terasını, Miradour’u görüyoruz, kısa bir dinlenmeden sonra inmeye devam ederken karşımıza Se Katedrali çıkıyor. Bu katedral 12 yy arap döneminde cami olarak yapılmış ama şehrin Hıristiyanlar tarafından ele geçmesinden sonra kiliseye dönüştürülmüş ve Lizbon’un ilk kilisesi olma özelliğini taşımakta. 1755 ve ondan önceki 1344 depreminde oldukça büyük hasar görmüş. Katedrali gezmek ücretsiz hemen yanındaki manastır için 2 € ödemeniz gerek.

Şehir merkezine döndükten sonra her dakika önünden geçtiğimiz Santa Lucia asansörüne geldik. Amacımız bir gece önceki Fado gecesinde gitarın sesini çok beğenen müzisyen dostumuza bir gitar almak… Santa Lucia Asansörünün arkalarında bir gece önceden adresini aldığımız dükkanı bulduk, kıyasıya bir pazarlıkla Fado gitarına sahip olduk. Şehrin kalabalık bir cumartesi akşamüstünü ve koşuşturmasını doyasıya yaşadıktan sonra otele geri döndük ve akşam deniz mahsulleri yemek üzere daha ziyade yerli halkın tercih ettiği Cervejario Ramiro’ya doğru yollandık. Burası rezervasyon kabul etmeyen ve insanların kuyrukta bekledikleri tıklım tıklım dolu olan 2 katlı bir restoran. Yaklaşık 20 dakika bekledikten sonra sıra bize geldi ve üst katta bir masaya oturduk. Hem alt hem de üst katta büyük ekran televizyondan Sporting Lizbon’un maçı yayınlanmakta ve her harekette salonlar inlemekteydi. Neyse gelelim yiyeceklere… Bildiğimiz yağda karides ve sarımsaklı kişnişli pişmiş midye çok lezzetliydi, ama bence en güzeli Spidercrab’di. Dev bir pavurya, sırt kabuğu kesilip içindeki parçalarla hardallı, sarımsaklı ve zeytinyağlı çok leziz bir sos ile sunum harikaydı, tad derseniz bittiğinde pavuryanın bacaklarında bile gram et kalmamıştı. Son olarak da bir istakoz yedik. Herşey ritüeline uygun olarak servis edilmekteydi. Uzun lafın kısası harikulade bir yemek iyi şarap ve nispeten ucuz… Bence seyahatin en gourme restoranı Ramiro’ydu.

Son gün 2,5 saat vaktimiz var, hava çok güzel ama biz Lizbon’un olmazsa olmazını yapacağız. Gulbenkyan müzesine gidip eşsiz olduğu söylenen koleksiyonu göreceğiz. Tesadüfen noel den bir gün önce olduğu için müze ücretsiz – normalde ücreti 3.-€ – Gerçekten Mısır, Mezopotamya ve İslam Uygarlığı eserleri altında toplanan eserler paha biçilmez değerde görünüyor. İslam eserleri ve Ermeni eserleri denilen nadide parçaların tamamı değilse de % 80 lik bir kısmı İznik çinileri ve Bursa kadife ve ipeklerinden oluşmakta. En azından başlıklarda olmasa da parçalar hakkında bilgi verilirken “Turkey” kelimesini sıkça görüyoruz. Yeniçağ Avrupa eserleri arasında üzerinde Fatih Sultan Mehmet’in kabartması bulunan bir madalyon dikkatimi çekiyor sadece yapım yılı olarak 16.yy yazıyor ve başka bilgi yok. Beni düşünceye sevk eden konu bu eşsiz koleksiyonun buralardan nasıl götürüldüğüdür. Yaklaşık 1500 m2 büyüklüğündeki tek bir salonda Bursa ipek ve kadife kaftan, perde ve örtüleri ile İznik çinileri çeşitli formatlarda –çini, şömine bacası, duvar süsü, pano vs –sergilenmekte; bunların ülkemizden kaçırılmış olduğu düşünülemez… Neden bunlar Portekizde sergileniyor diye düşünüp, hafızamı yoklayıp, birkaç kişi ile konuştuğumda edindiğim ve hatırladığım bilgi çok şaşırtıcı. Calust Gülbenkyan İstanbul doğumlu ve bu müze yatırımını İstanbul’a yapmak istiyor. Nüfus olarak Osmanlı’ya kayıtlı Ermeni asıllı ve İngiliz vatandaşlığı da var. Ortadoğu bağlantılı çok önemli petrol gelirleri var. 1950 li yıllarda hem Türkiye’ye gelmek hem de müzeyi kurabilmek için görüşmeler yapıyor ama o dönemdeki Türk hükümeti buna sıcak bakmayarak kendisinden çok yüksek vergi talep edince, Salazar diktasındaki Portekiz ve İstanbul’a benzettiği Lizbon’a bu müzeyi kurmaya karar vererek işlemlere girişiyor. Salazar yönetimi 1 günde tüm bürokratik engelleri çözüp müzenin vergisiz – bunun kapsamını bilemiyorum – olarak kurulmasını sağlıyor. Şimdi düşününce hayıflanıyorsun ama yapacak bir şey yok. Bugün Lizbon’da yapılacaklar listesinde tüm ülke turistlerine göre burası ilk sıralarda gösterilmekte ve müzeyi yılda ziyaret eden kişi sayısı 200.000 kişiye ulaşmış vaziyetteymiş. İki saat içinde müzeyi gezdikten sonra yürüyerek otelimize dönüp Lizbon ile tekrar görüşebilmek umuduyla vedalaşarak havaalanına doğru yola koyuluyoruz.

Kısaca beş sözcük ile Lizbon: Kaldırımlar; Fado – Amalia Rodrigez; Belem Pastanesi ve Belem pastası; Kabuklu deniz mahsulleri; Vasco de Gamma…

Önerdiğim restoran ve kafeler ile ilgili adres ve telefonlar…
Pastelaria Bernard : Rua Garret N. 104 1200 Lisbon. Tel 21 347 31 33

Eleven : Rua Marquês de Fronteira 1070 Lisbon 21 386 22 11

Mesta Ze: Praia Do Guincho Cascaais – Tel 21 487 02 75

O’Faia : Rua da Barroca, 54/56 1200 Lisbon 21 342 67 42

Cervejaria Ramiro: Av. Almirante Reis 1 G-H 1150-007 Lisbon – Tel 21 885 10 24

6 yorum

  • Saudade dedi ki:

    Ankaraya dönünce insan kaldırımlara ya da kaldırımsılara bakıyor da Lizbon’u arıyor, hem de çoook arıyor…

  • incialp dedi ki:

    çok ama çook beğendim yazınızı. nasıl da güzel anlatmışsınız. Lizbon’a gitmek istedim, teşekkürler paylaştığınız için…

  • DEEP73 dedi ki:

    gercekten çok güzel olmuş yazınız Lizbona gitmiş kadar oldum burda o kadar güzel anlatmısınızki insanın lizbona gidesi geliyor teşekkürler..

  • rome_o dedi ki:

    detaylı ve kolay okunan bir gezi yazısı .. bir turzimci olarak diyebilirm ki piyasada en az sorulan ve en az rağbet edililen avrupa ülkesi portekiz .. ben hiç gitmedim ama duydumki yemekleri lezzetli ve insanları ispanyollar gibi cana yakın . belki kısmet olur bir gün giderim .

  • NEŞE dedi ki:

    Tam benim keyfime göre bir gezi olmuş,herşey birarada,yeme,içme,gezme,görme…Ben de Lizbon u çok sevmiştim,küçük,kolay gezilebilir ve çok canlı bir şehir,portekizliler ise İspanyollara göre biraz daha mesafeli ve mağrur gibi geldi bana..Yenilenler,içilenler çok güzel ama fiyatlar biraz artmış gibi ,6 kişi 400 € yemek çok değil mi ?Gulbenkyan müzesindeki duygularımız da çok benzer,nasıl kaçırdık bu fırsatı diye düşündükçe yanarım..Çok güzel bir yazı ,teşekkürler…

  • Zeynep dedi ki:

    Süprizler şehri Lizbon’u nasıl da güzel anlatmışsınız insan da gitme isteği uyandırdı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*