Kıbrıs 2 – Kıbrıs´ın Uyku Yadigarları

Bugün Kapalı Maraş olarak bilinen bölgeyi anlatan bir belgesel seyretmiştim bir dönem, “Asla Hoşçakal Demedik Varosha” isimli… Bu mahallenin eski sakinleriyle ve aynı zamanda o dönemin tanıklarıyla yapılan bir dizi röportajdan oluşan bir belgeseldi bu. Eskiden Maraş’ta oturan bir kadın anlatıyordu, “ilk zamanlar ümidim vardı evimi bir kez daha görebileceğime dair, ama artık ömrümün buna yeteceğini sanmıyorum…”

Bu hikayeyi Murat’ın, “Türk tarafının beklentisini öğrendik, peki Rum tarafındaki hava nasıl, birleşileceğine inanıyorlar mı?..” sorusu üzerine anlatıyorum. Bellapais’e gidiyoruz bu sabah. Radyoda daha çok Rum radyoları çekiyor.

Bellapais, Beylerbeyi diye Türkçeleştirilmiş küçük bir köy. Ziyaret sebebimiz barındırdığı manastır. Girne’ye tepeden hakim bir konumda kurulu Bellapais Manastırı, mimari olarak benim en etkilendiğim, en sevdiğim manastırlardan biri… Bahçesinde bulunan dört kavak ağacı hakkında hikayeler muhtelif. Kimi rahibelerin mezarları var diyor, kimisi bekçinin diktiği ağaçlar, kimisi her biri bir başka değeri temsil ediyor diyor.

Bellapais köyünün bir başka önemi, Lawrence Durrell’a ev sahipliği yapmış olması… Yalnızca Eylül aylarında burada yaşadığı ev gezilebiliyor, içerisinde çok fazla o döneme dair eşya göremiyorsunuz, fakat yazdığı “Kıbrıs’ın Acı Limonları” kitabını okuduysanız eğer evi ve köyü gezerken anlattıklarını gözünüzde canlandırabiliyorsunuz

.

Kitabı okuyan tek kişi olarak, bir tek ben geziyorum evi nitekim. 10 TL bir giriş ücreti veriyorum, yanıma Kerem’in makinesini alıyorum ve yaklaşık on beş dakika süren bir tur yapıyorum evde. Lawrence Durrell, Kıbrıs’ı anlattığı kitabının sonuna, benim Kıbrıs’la ilgili birçok yazı ve fotoğrafta kullandığım bir şiir yazmıştır, “en iyisi gerisini anlatmamaktır” der, “güzellik, karanlık ve şiddet, bırakmalı saklasın onları, onların uyku yadigarları…”

Yine de artık anlatmak lazım, bu ufacık adada, bu kadar az insana rağmen, o kadar farklı görüşler var ki. Ben Lawrence Durrell’ın evinden çıkmış ve aşağı inerken, önümüzü biri kesiyor, Mehmet Perçin, “gidin söyleyin Türkiye’de” diyor bize, “Rum o tarafta yaşayacak, Türk bu tarafta, bizim verecek bir karış toprağımız yoktur, birlikte de yaşayamayız…”

Savaşta esir düşmüş, işkence görmüş. Bugün savaşa katılmış insanları dinlediğinizde daha farklı bir görüş duymuyorsunuz zaten. Asıl farklı görüşler genç nesilden çıkıyor. Rum tarafındaki tarih derslerinde bir yandan Kuzey tarafı, “işgal altındaki topraklar” diye anlatılıp düşmanlık tohumları ekilirken, benzeri Kuzey Kıbrıs’ta da yapılıyor. Fakat yeni nesil bir maceraya atılmak konusunda çok istekli değiller. Aslında fiili olarak birleşmiş durumda olan adanın, hukuki olarak da birleşmesini isteyenler gençler arasında çoğunlukta, yine de olmazsa artık ambargoların hafiflemesini, ülkenin hukuken tanınmasını ve hayatın daha kolaylaşmasını bekliyorlar.

Bellapais’ten çıkıp yola koyuluyoruz, istikamet Lefkoşa. Adanın başkenti her iki taraf için de ve dünyanın bölünmüş son başkenti… Adanın idari merkezi, benim için sadece gezilecek bir şehir, çok güzel bir şehir. Fakat öteki türlü, adada deniz görmeyen, denize kıyısı olmayan bir kent sadece… Bir adada yaşayacaksam tercih edeceğim son şehirlerden biri.

Arabayı Suriçi’nde bir noktaya park edip ilk olarak Büyük Han’a doğru yürüyoruz. Baya yıkık dökük bir mahalle görünümünde Suriçi. Burada daha çok Türkiye’den göçen aileler yaşıyor. 1974 sonrası dönemde, Türkiye’de topraksız köylülere bir cennet olarak tanıtılan Kıbrıs’a, Salamis’i gösteren afişlere kanarak gelip aradıklarını bulamayan Türkiye kökenli Türkler arasında Lefkoşa’ya yerleşenler çoğunlukla Suriçi’nde yaşıyorlar. Zor şartlarda tahmin edebileceğiniz gibi…

Biz ise Büyük Han’a gidiyoruz Suriçi’nden çıkıp, karnımız inanılmaz acıkmış durumda ve Sedirhan’da yapılan Pirohu’dan yiyeceğiz. Pirohu, Kıbrıs’ın yerel tatlarından biri, bir nevi peynirli mantı diyebiliriz. Ne hamurdan, ne peynirden kısıyorlar bunu servis ederken, Lefkoşa’ya gelince mutlaka yemeniz gereken bir lezzet Pirohu. Yanına hellimli gözleme, içli köfte ve kıymalı gözleme eşlik ediyor.

Yemekten sonra yavaş yavaş Lefkoşa’yı gezmeye başlıyoruz. Geçtiğimiz sene geldiğimde de burada birçok graffiti görmüş, çok beğenmiştim. Daha farklılarını görüyorum bu kez, birinde “aşk aşktır…” yazıyor örneğin.

Bir başkasında, “we don’t need any more mothers” yazmışlar. Surların dışına yaklaştıkça İngiliz usulü koloni evleri çoğalıyor, yeşil panjurlu, taş evler.

Lokmacı Sınırı’nı ve ardından ara sokakları gezerek Ledra Palas’a varıyoruz. Ledra Palas, ara bölgede kalan eski bir otel. Bugün görüşmelerin zaman zaman yapıldığı yerlerden biri, BM kontrolünde.

Ara bölgede bir telaş var, sebebini soruyoruz, Avrupa Ralli Şampiyonası’nın bir ayağı Lefkoşa’da olacakmış, aynı gün. Çetinkaya’nın sahasını yıkmışlar, şimdi orada bir Ralli pisti var. Hazırlıkları seyrede seyrede ulaşıyoruz Yiğitler Burcu’na.

Yiğitler Burcu, eğer Güney’e geçme imkanınız yoksa, Güney Kıbrıs ile en yakınlaşabileceğiniz bölge, arada yalnızca teller var. İnsanlarla sohbet etmeniz bile mümkün… Bir tel örgü ile bile ortamın nasıl değişebileceğini görüyorsunuz. Bir yandan Annan Planı ile çözüm istemeyen taraf durumuna düşen Rumlar, adadaki tüm sorunlarla birlikte AB’ye girdiler ve şimdi oraya baktığınızda bir adımda bile değişen asfaltlar, engellilere uyumla hazırlanmış kaldırımlar, daha yüksek ve yeni binalar görüyorsunuz.

Yiğitler Burcu’ndan sonra yürüyerek arabaya dönüyoruz, eve dönme zamanı. Çıkmaya çalışırken fark ediyoruz ki, ralli sebebiyle şehri üzerimize kapatmışlar. Kelimenin tam anlamıyla bu. Girne yoluna çıkacak tek bir sokak bulamıyoruz, rastladığımız bir polise soruyoruz, “bir tek çıkış var, orayı da bulmanız zor…” diyor. Tam o esnada bir mucize gibi, bize zor durumumuzda yardım edip araba bulmamızı sağlayan Ömer Bey gözüküyor önümüzde, “gençler çıkmaya mı çalışıyorsunuz” diyor ve “düşün peşime” diyip bizi Girne yoluna götürüyor.

Teşekkür ediyoruz ve eve dönüyoruz. Pirohu ve onca şeyden sonra karnımız çok aç değil, fakat programımızda Lapta’da bir Kıbrıs meyhanesine gitmek var… Açıkçası emin de değiliz. Bir şeyler yememiz lazım, ama bu kadar çok mu? Ben “bir casinoya gidip yiyelim hafif bir şeyler, sonra biraz oynar döneriz” diyorum, Kıbrıs’a kadar gelmişken meyhaneyi de görmeden dönmek istemeyenler var. Oylama yapıyoruz. Kerem ve ben casinoya gitmekten yanayız, diğer üç arkadaşımız meyhane… İstikamet Lapta’da, Cenab’ın Yeri.

Sipariş vermiyorsunuz burada içki dışında, kırk çeşit yemek geliyor önünüze teker teker. Biz 70’lik bir rakı söylüyoruz ve devamında akışa bırakıyoruz kendimizi. Bir yandan canlı müzik var. “Dillirga’nın tepeleri denize bakar” diye şarkı söylüyorlar, Kıbrıs türküsü. Araya “hangimiz sevmedik” giriyor, başka başka popüler TSM eserleri çalıyorlar.

Zeytinden, yoğurda, ciğerden, şeftali kebabı’na, kalamardan kuzu şişe, yengeç lokumundan, salataya, turşudan kabak çiçeği dolmasına, peynirden haydariye, acılı ezmeden humusa… Doluyor masamız.

Böyle anların kıymetini bilmek gerekiyor illa ki, “hayat çok güzel” diyor insan, arkada müzik devam ediyor, “Dillarga’dan gece geçtim suyundan içtim, badem gözlü bir yar sevdim kendimden geçtim…”

Hem bir adadasın diyorum kendime, hem Akdeniz’desin, hem de yanında güzel insanlar var. Hem de diyorum sonra, yarın Karpaz’a gidiyorsun, hep istediğin, ama bir türlü göremediğin o yere…

Bir kez daha, bir kez daha….

4 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Midgard muhteşem yazmışsın,seninle birlikte gezdim adeta..Tek eksik fotolar,onları da eklersen bu yazı tadından yenmeyecek..Çok çok teşekkürler.

  • Midgard dedi ki:

    Dün yazıyı koyarken fotoğrafları ekledim, ama fazla dağıldılar ve yazıyı okunmaz hale getirdiler. Tekrar deneyeceğim. Teşekkürler Neşe Hanım. 🙂

  • Midgard dedi ki:

    Resimleri de yüklemeyi başardım. 🙂

  • arkutbay dedi ki:

    Herkes bir gün evine dönecek derken dünyanın yarısı göçmen oldu Sevgili Midgard . Gençler ise üzerlerindeki ölü toprağını atamazlarsa istemediklerinden fazla maceraya atılmak zorunda kalacaklar . Örnek vermeye gerek var mı ? Meyhane işine gelince , bu nasıl bir şeydir anlamadım . Yemek bir dert yememek başka dert . Ama her şey dostlarla güzel . Ellerine sağlık .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*