Kenya’ya varamadım..

   Kenya’ya illk yolculuğum; son olmayacak belli ki…Onu düşünüyorum uzun zamandır. Ne yazacağımı, soranlara ne anlatacağımı bilmiyorum. İyi, kötü, “the beauty and the beast” (güzel ve çirkin) aynı zamanda..Ketum kaldım bu konuda..Nairobi’yi fotoğraflama mertebesine erişemedik de. Yazmak zorundayım kahretsin!  Bakalım şimdi Özlemle gözlerimiz nasıl çalışmış. Onu tanıyorsunuz artık Kibera yazılarından..Yol arkadaşım, kuzenim aynı zamanda. İnsan bir geziye kiminle çıkabilir? Bir ben bir Özlem…

Amboseli Ulusal Park’ı. Özlem ve ben
   Uzun ve sallantılı üç saatin ardından yukarıdan bakıyorum Afrika’ya. Neler geçiyor aklımdan..Kara Afrika..Toprakların da ne kara! “Ruhum da nehirler gibi derinden büyüdü”diye sesleniyordu Langston Hughes bir yandan..Nasıl bir heyecandı o içimde büyüttüğüm..İşte o kıtaya iniyorum. Özlem Klimanjaro’yu gösteriyor. Bulutların arasından karlı tepesini görüyorum. Hemingway’i ve Klimanjaro’yu birlikte tanımıştım yıllar önce. Hep aklımdaydı; hep gizemliydi. İşte Klimanjaro orada. Hikaye değil artık; ne kadar yakın bana! Ne kadar beyaz! Gözden kaybolana kadar bakıyorum. Uzun zamandır hasretmişim meğer düşlerimde…
                                
   
Klimanjaro
   Yere yakınlaştıkça içim içime sığmıyor; bir an önce inmek istiyorum.Ara ara nehirler görüyorum; hayvanlar da var mıdır acaba diye dikkatle bakıyorum. İlk defa göreceğim ya cama yapıştım; çocuk gibiyim. Kıpırdayan bir şeyler var gibi geliyor yer yer dağılmış ağaçların arasından. Hiç böyle heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Az sonra Nairobi’ye ineceğiz ama görünürde havaalanına benzer bir şey yok. Öyle iniverecekmişiz gibi geliyor düzlüğe. Neyse birkaç bina görünüyor ve işte havaalanı…Tahminimde fazla yanılmamışım; öyle iniverdik gerçekten. Gösterişli bir karşılama bekliyorum sanki İstanbul ve Dubai’den sonra. “Hadi çabuk olun” diyesim geliyor. İyiden iyiye ağırdan alıyor gibi inenler..Eh onlar biliyorlar ne de olsa. “Benim ilk gelişim; lütfen acele edelim beyler bayanlar” diyorum içimden. Biraz bekleyişten sonra mest olduğumuz havaya sarılıyoruz. Jambo! Hoşbulduk Kenya! 

Amboseli Park’ında akşam
   Bu hava soluduğum en güzel hava oluyor; bütün duyularım canlanıyor. Üzerimdekileri çıkarıp atasım geliyor. Uçaktan iniyoruz ama nasıl bir iniş? Ayaklarım beni nereye götürüyor bilmiyorum. Vazgeçtim yürümekten..Öylece bakmak istiyorum… “Bekleyin lütfen! Biraz duralım burada. Nairobi’deyim ben; Afrika’dayım biliyor musunuz? Koşturmacaya gerek yok; ağır ağır ineceğim bu merdivenlerden; durup bakacağım etrafa işte…” diye söyleniyorum kendi kendime. İşe yaramıyor giriveriyoruz havaalanına; sağıma soluma bakınıyorum safça. Her şey ne kadar değişti. Zaman tünelinden mi geçtik birden anlamadım. Dağlar, denizler, çöller de geçtik oysa hepsini gördüm. Bu sefer düş değil ki uyuyayım. Gözlerimi açtım; gerçek bir diyardayım artık. 
   
Havaalanındaki manevi koşuşturmacayla geçen birkaç dakikadan sonra pasaport kontrolüne girmek için sıradayız. Kenya vatandaşı olmayanların beklediği upuzun bir kuyruk. “Yok böyle olmaz herhalde bir saat tek sırada mı bekleyeceğiz acaba” diye düşünürken Özlem önceki deneyiminin kazandırdığı çeviklikle hemen bir görevli buluyor ve “özel pasaportumuz” olduğunu belirtiyor. Hemen “diğer pasaport sahipleri” olan tarafa geçiyoruz. Görevliler çok sıcak; nereden geldik nereye gidiyoruz sohbetinden sonra vize ücretini ödeyip geçiyoruz. Yeşil pasaportun Avrupa dışında da işe yaradığını keşfedip mutlulukla yükümüzü almaya gidiyoruz. Havaalanı oldukça küçük; valizlerimizi alıp dışarı çıkıyoruz. Fransız arkadaşımız Florian bizi karşılıyor; arabaya biniyoruz. Güneş gözlerimi yakıyor ama öyle tatlı bir sıcak ki kızamıyorum ona. Etrafı kolaçan ediyorum; ilk dikkatimi çeken daha önce resimlerde ve ekranda gördüğüm yayvan ağaçlar (baobab)  Afrika’ya geldiğimi haber veriyor. Daha dikkatle bakıyorum. O da ne! Neredeyse her ağacın tepesinde kocaman bir kuş. Hiç görmemişim daha önce. Bizim kuşlara da hiç benzemiyor. Biraz balıkçıl biraz leylek gibi olan bu kuşun adı “marabu” imiş. Pek iri yarı; öyle yanına yaklaşılıp sevilecek gibi durmuyor. Bir daha bakıyorum yerde gökte, her yeri sarıvermişler. Başka bir devirde, başka yaratıklar…Hiç gerçekçi değil!  İlerledikçe gözüm alışmaya başlıyor marabulara. Hatta sevimli bile olabilirler. 
   Havaalanından çıktığımız yol oldukça iyi. Diplomatlar için yapıldığını anlamak için birkaç kilometre gitmemiz yetiyor. Sallanmaya başlıyoruz, ama hiç sorun değil. Masmavi gökyüzünü ve yeni tanıştığım baobab-marabu birlikteliğini zevkle izliyorum. Arada sırada yolda polisler görünüyor; birisi bizi durduruyor. Hepimiz beyaz olduğumuzdan öyle bir içeri bakıp bırakıyor. Kenya’da yozlaşmanın en çok polisler içinde olduğu öğreniyorum. Pek güvenilecek gibi bakmıyorlar, ama başlarının belaya gireceğini düşündüklerinden beyazlar için fazla sorun teşkil etmiyorlarmış. Yollarda bir tek ışık görmedim; neyse şehre gelince değişir herhalde diye düşünüyorum ama değişmiyormuş. Kalacağımız yer başkanın evinin olduğu bölgede ve yollar yine düzeliveriyor. Bu çevredeki evlerin neredeyse hepsinin büyükçe giriş kapıları ve tellerle örülü, pek korunaklı bir görüntü veren bahçe duvarları var. Bahçeleri göremiyoruz ama yeşilin her tonundan bitkiler, ağaçlar var yol kenarlarında. Bu manzaraların arasından geçip kalacağımız misafir evine varıyoruz. Yine büyük kapılar açılıyor; gülümseyen bir güvenlik görevlisi karşılıyor. Üçü Fransız, biri Etiyopyalı-İtalyan ev arkadaşlarımızla tanışıyorum. Bir de yemek yapan John ve evi temizleyen Anna var. İkisi de Kenyalı. Başka türlü de olmazmış zaten öğreniyoruz. Pek alışkın olmadığımız durumlar bunlar. Nasıl davranacağımı bilemiyorum. Bir garip duygu sarıyor; hüzünleniyorum. Görünce kabullenmek daha da zorlaşıyormuş meğer. Ne kadar cahilim hayatta…
   Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra etrafı görmeye çıkıyoruz. Günlerden Pazar; yani keyif günü Kenya’da. Hava o kadar güzel ki nasıl keyif olmasın! Bana kalsa her gün bayram yaparım burada. Gökyüzü hep mavi kalacak, güneş hiç batmayacak gibi. Nairobi’de Hıristiyanlar çoğunlukta olduğundan tam bir dinginlik hakim şehirde bugün. “Uhuru Park”’a doğru yürüyoruz. Özgürlük demekmiş “Uhuru” Swahili’de. Özgürlük parkında özgürce yayılmış insanlar etrafa. Kimi dans ediyor; kimi oturmuş ortadaki yapay gölün etrafındaki çimenlerde dinleniyor çoluk çocuğuyla. Bakışlardan çekiniyorum biraz. Rahatlarını bozuyormuşuz gibi hissediyorum. Yabancılara alışkın oldukları belli; ama sanki bugün kendileriyle başbaşa olmak istiyorlar. “Bugün bari rahat bırakın bizi” mi diyorlar acaba!? Öylesine yürüyoruz gölün etrafında; gözlerine bakıyorum ama onlar da çekiniyorlar sanki. Yalnız çocukların bakışları tanıdık. Küçücük kara gözleri sevinçle bakıyor. Ordan oraya koşturuyorlar; çok mutlular. Ben de rahatladım; bir “oh” çekiyorum. Ortalarda seyyar satıcılar var; sattıkları mallar kendi çocukluğumu hatırlatıyor. O zamanki fanta kola şişeleri. Onlar da değişmemiş. Fotoğraf çeken amcalar var; makinesi de benim “antika” dediğim makineme benziyor. Çektiği fotoğraflara göz atıyorum (sadece göz atabiliyoruz; yoksa almak zorunda kalacağız); aile albümümdeki resimleri hatırlatıyor. İnsanların kıyafetleri de öyle yirmi yıl öncesinden kalmış gibi. Sanki ödünç almışlar da yarın geri verecekler. Uhuru Park’tan sonra markete giriyoruz. Türk işi “hobby” çikolata görüp atılıyoruz; ama sevincimiz kısa sürüyor. Türkiye’den arta kalmış bozuk bir tat damağımızda. Tanıdıklarımla karşılaştım burada; ama bir üzüntü, bir sevinç karıştım. “Bizi yaşlandıran, alnımızı kırıştırıp gözlerimizin çevresindeki izleri derinleştiren, ruh durumlarının bu karmaşasıdır” demiş çok sevdiğim İrlandalı şair W.B.Yeats. Benim de ruhum böyle karışmış Kenya’yı gördüğümden beri…
    İkinci gün şehir merkezine indik 46 numaralı mavi otobüsle. “Matatu” denen çılgın dolmuşları pek güvenli olmadığı için denemiyoruz. Yine de tedbirliyiz. Yanımızda ne çanta, ne fotoğraf makinesi… Orada yaşıyormuşuz gibi bir hava yaratmaya çalışıyoruz. Elimizi kolumuzu sallaya sallaya çıkıyoruz yola. Otobüs çok heyecanlı; tek beyaz ben, Özlem bir de yaşlı bir amca var. Bilet kestikleri alet seyyar ve elle çevirmeli. Görevli herkesi tek tek dolaşıp parayı alıyor, kolu çeviriyor ve bileti veriyor. Durak var ama otobüs her yerde duruyor yine de. Doğru düzgün ışık da yok zaten; gelen giden belli değil. Trafik sıkışıyor; yarım saat sürüyor yolculuk. Merkeze yaklaştığımızda İngilizce “inecek vaar!” diyoruz. Bir bakacağız ne var ne yok şehirde. Karşıdan karşıya geçmenin çok zor olduğunu keşfediyoruz ilk olarak. Herkes kafasına göre geçtiği için el işareti yapıyoruz ama yol vermeye pek niyetleri yok. Karambole atılıyoruz caddelere. Ne olduğunu anlamadığımız bir karmaşa var. Burada insanlar çalışmıyor sanki!  Yine de merak ediyoruz nereye gittiklerini. Şehirde merak edilecek pek bir şey yok çünkü. Oturup insanları izlesek yeter. Bakarım saatlerce hiç sorun yok. Ayaklarım götürse giderim şikâyetsiz. Bir değişik hareketlilik var burada; bulmak istiyorum. Ara sokaklara giriyoruz; bakınırken bir bakmışız “matatular”ın bölgesindeyiz. Kendine özgü, çılgın matatular! Neredeyse hepsinin üzerinde Obama posteri var; ve daha bir sürü yazı, grafiti. Şoförler bağırıp çağırıyor. Yavaştan kaçma eğilimindeyiz. Biraz ürktürk; çok da yorulduk. Neyse ki bir Nairobi Jawa House görüyoruz. Gidene kadar müptelası olacağımız Kenyalı kahve evinin açılışını yapıyoruz. Yalnız amacımız kahve değil; taze sıkılmış mango ve Türkçe’de “çarkıfelek” denen passion suyu içmek! Keyfimiz yerinde; sadece izliyoruz ne var ne yok. Genellikle iyi giyimli Kenyalılar içeridekiler. Birkaç da Avrupalı var. Konuşmaları dinliyoruz; keşke anlasaydık dillerini,ne hakkında konuştuklarını…Bu kadar yorulmazdık belki. Jawa House’dan sonra biraz yürüyüp Jomo Kenyata’nın heykelinin önünde duruyoruz. Padişah gibi koltuğuna oturmuş, Nairobi’ye bakıyor. Sahip olduğu tek şey bu heykel sanki şehrin. Yalnız ve onlara ait bir lider…Hava kararmadan 46 numara ile eve dönüş yolculuğumuza devam ediyoruz. Bu can alıcı hava bizi erkenden uyutuyor.
   Sadece iki gündür Kenya’da olmamıza rağmen daha önceden biliyormuşum, bir ara buralara uğramışım gibi…Sanki bu mis gibi havayı solumuş, kızıl toprağı almışım avuçlarıma. 
   Akşama yarı Etiyopyalı arkadaşımız Gaby ile Etiyopya restoranına gidiyoruz. Gaby bize yemekleri nasıl yiyeceğimizi anlatıyor. Kocaman bir tepside, (bizde “zini” deniyor) iki tabak yemek geliyor. Tepsinin üzerinde bir kat Etiyopya ekmeği var; bizim yufkaya benziyor ama tadı çok farklı. Mayalı ve baya ekşi. Ekmekten bir parça alıp etli yemeğe daldırıyoruz; elimize ne gelirse…Çatal, kaşık yokmuş ellerimizle yiyoruz. Ben bu tarza alışkın olduğum için pek zorlanmıyorum. Bizim oralarda da (Burdur civarı) yufkayı yemeğe bandırıp yemek gelenekseldir. Etiyopya yemek usulü çok hoşuma gidiyor. Bu arada Gab’den öğrendiğimize göre Etiyopyalılar, Afrika kıtasında hiç sömürge olmayan iki ülkeden biriymiş. Bu nedenle çok gurur duyuyorlarmış. Eh çok da haklılar…
   Sabaha öksüz yavru filleri görmeye “David Sheldrick Projesi’ne” gidiyoruz. Hayatımda ilk defa fil göreceğim; hem de Afrika fili! Kendimi şanslı hissediyorum. Amanın öyle ağırdan ağırdan geliyorlar; daha bebekler..Anne babalarını kabile çatışmaları ve avlanmadan ötürü kaybetmişler. Bu parkta bir süre bakılıp doğaya bırakılacaklar. Bakıcıları sütle besledikten sonra fillerle ilgili bilgi veriyorlar. Filler, küçüklükte sevgiden yoksun kalınca beyinleri gelişmiyormuş. Bakıcıları ve manevi aileleri bu boşluğu doldurmaya çalışıyor anlaşılan. Bu arada Kenyalı ilkokul çocukları geliyor filleri görmeye. Asıl heyecan burada başlıyor. Dikkatle inceliyorlar filleri; bakıcıların anlattıklarını küçük, yıpranmış defterlerine İngilizce not alıyorlar. Kızlar pembe etekli mavi gömlekli, erkekler de pembe şortlu. Kızların saçları çoğunlukla örülü. Öğretmenleriyle konuşuyoruz. Kibera’da oturuyorlarmış. 

   Kibera…Hiç bulunmadığını düşündüğüm yer. Hayali yerler sözlüğünde olmalıydı bu teneke evcikler oysa. Nasıl bir gerçeklik olduğuna tesadüfen şahit olduk. Yolumuz düştü Kibera’ya nasıl olduysa. O çocukları fillerle gördüğümü hatırladım. Bebek filler, bebek insanlar. Biri anasız babasız, diğeri evsiz yersiz. Yıkanıyorlar sokakta leğenin içinde bebeler. Sinekler sarmış yüzlerini, ama gözlerinin içi gülüyor ya, sinekler bile karartamıyor bu parıltıyı. Ben hiçbir şey görmedim; ben her şeyi gördüm Kibera’da: “Uzun ince bir yoldayım/Bilmiyorum ne haldeyim”…Bir yol var işte yoldan ziyade patika Kibera’dan geçen. Diğer mahallelerle Kibera’yı ayıran yoldan kötü olamaz ama. Uzaktan ağaç kütükleri gibi boylu boyunca uzanıyor bu evcikler. Evcilik oynarken koltuk minderlerinden ev yapardık. Bunlar da tenekeden ev işte. İnsanlara bakıyorum, bakamıyorum. Yine onları rahatsız ediyormuşum gibi hissediyorum. 
   Duvarları yıkmak istiyorum; gözlerinin içine bakmak istiyorum ama ne de olsa “herkes zarların hileli olduğunu biliyor”. Çocukları görüyorum yine. Onlar bilmiyorlar; yakında öğrenecekler. Yakında onlardan da bir şey çalınmış olacak. Evleri, okulları, yurtları değil belki ama daha inceden bir duygu. “Eksik bir şey mi var?” diye soruyorduk birbirimize. Bu şehirde eksik bir şey var. Ne olduğunu çocuklara bakınca gördüm..Anlatamadım…Kenya’ya varamadım…
                                        

           

           

      

 

25 yorum

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Siz de hoşgeldiniz Nalan Erbil… Anlatım diliniz özenli, beğendim. Yazınızın devamını merakla bekliyorum…

  • naly dedi ki:

    Hoşbulduk! Teşekkür ederim.Defterime yazmıştım notlarımı; bilgisayara geçirmedim henüz. Bugün aklımdakilerle yazmaya başlayayım dedim. Hepsini yazacağım vakit buldukça. Beğendiğinize sevindim…

  • mctumer dedi ki:

    sevgili nalan erbil aramıza hoşgeldiniz. kendinize özgü sıcak bir anlatımınız var. ama sizden dileğim yazıyı tamamlayıp öyle yüklemeniz. bir parmak bal çalıp bırakıp gitmek olmuyor.” lütfen acele edelim beyler bayanlar” puan yazının tamamından sonra

  • BÜLTER dedi ki:

    güzel başlangıç….not tutan bir gezgin daha.

  • naly dedi ki:

    Teşekkürler Mehmet Bey..Haftasonu yazıyı tamamlamış olacağım; uyarmanız çok iyi oldu. Bir türlü yazamayacaktım eğer başlamasaydım..”Yazıyor yazıyor!..Çok yakında…”;-)

  • enise dedi ki:

    Evet Sevgili Nalan hoşgeldin aramıza.Yazım dilin ,çok güzel .Devamını hemen alalım….Teşekkürler…

  • abt_smyrna dedi ki:

    Hoşgeldiniz sitemize.

  • rome_o dedi ki:

    güzel bir başlangıç olmuş yazının diğer kısımlarını bekliyeceğiz ..

  • oymakas dedi ki:

    Devamını bekliyoruz. Hoş geldin.

  • abidindemir dedi ki:

    Hoşgeldiniz. Bekliyorum devamını…

  • Özlem1001 dedi ki:

    “Kenya’ya varamadım”… bir gezi yazısı için tabii ki biraz çelişkili bir başlık ve o nispette de çekici geldi bana… o yüzden devamını merak ediyorum…:)

  • justinian dedi ki:

    Bizde yazının tadına varamadık. 🙂 Devamı da böyle kısa kısa taksitle olmaz inşallah! Uzun uzun yazın da şu farklı yazı tarzınızın keyfine varalım. Hoşgeldiniz.

  • bozy dedi ki:

    efet =) nerede bu yazını devamı=)???

  • naly dedi ki:

    Merhabalar,
    İlginiz için çok teşekkür ederim. Yazıyı güncelledim. Daha çok fotoğraf ekleyeceğim. Umarım beğenirsiniz.

  • Honeyseller dedi ki:

    Çok keyifli bir yazı.Parkta akşam görüntüsü ise tam afrika tadında.Çok teşekkürler..

  • rome_o dedi ki:

    yaznın diğer kısmı ve fotoğraflarda gelmiş .. masal okur gibi okudum ..harika..

  • Zeynep dedi ki:

    keyifli ve güzel bir yazı olmuş.Fotoğrafların hepsi birbirinden güzel ama özellikle Amboseli Park’ında akşam fotoğrafını çok beğendim

  • MIYU dedi ki:

    çok samimi ve akıcı bir anlatım ile gelmişsiniz ve iyi ki de gelmişsiniz!! Hoşgeldiniz aramıza, ellerinize sağlık, çok güzel

  • tütü dedi ki:

    Günlük tadında, zevkle ukudum.İtiraf edeyim bozy’yi de beğenerek okudum ama biraz hüzünlenerek.Aynı yerler, aynı yaşlarda,aynı cinsiyetten, aynı zamanlarda ama ayrı yansımalarla…Teşekkürler ,devamlarını merakla bekleyeceğim

  • mctumer dedi ki:

    ikinci bölümü beklemeye değermiş. elinize sağlık

  • naly dedi ki:

    Hepinize çok teşekkür ederim. Yorumlarınız beni öyle mutlu etti ki! İlk defa bir foruma yazı yazıyorum. Burada olmak çok özel ve çok güzel. İyi ki gelmişim…Sevgiler

  • cherryblossomgirl dedi ki:

    site editörü olarak ben de tekrar hoşgeldin demek istedim, sevgiler, kalemine sağlık:))

  • SerkanTasdelen dedi ki:

    Merhaba,
    Binrota.com’a hoşgeldiniz. Keyifle okudum yazınızı… Ellerinize sağlık…

    Sevgiler…

  • bozy dedi ki:

    kenya ya beraber varamadık ,ne güzel…ve ne güzel yazmışsın…iyiki farklı görüyor gözlerimiz anı şeyleri..ve farklı anlatıyor dünyaya…=)

  • adventurer dedi ki:

    tebrikler,çok hoş ve edebi bir yazı olmuş.roman tadında.emeğinize ve elinize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*