Kenya 3: Bayram – Likoni – Masailer – Doğa



BAYRAM

Sabah
erkenden kalkıp açık havada bayram namazının kılınacağı top sahasına
gidiyoruz. Burada kadınlar da bayram namazı kılıyor. bayram namazının
ikincil amacı da tüm Müslümanların bayramlaşması ve sohbet etmesi
oluyor. Müthiş bir görüntü var: Rengarenk kumaşlarına bürünmüş,
yereliyle inancını birleştirmiş kadınlarla dolu sahanın arka tarafı,
önde ise bembeyaz kıyafetleriyle erkekler var. Ne kamerayla çekim
yapmama, ne de fotoğraf çekmeme kızmıyorlar, şaşırıyorum. Biraz
incelediğimde orta sınıf olduğuna kanaat getiriyorum Mombasa’daki
Müslümanların. Bazıları arabalarıyla gelmiş. Pembe çarşaflı sarı
gözlüklü 6-7 yaşlarında bir kız takılıyor gözüme, çok sevimli ve çok
komik görünüyor ama farkında değil. Gayet ciddi bakıyor bana,
fotoğrafını gösterince gülümsüyor.


Otele
döndüğümde haberleri açıyorum ve Saddam’ın idamını öğrenince çok
şaşırıyorum. Bayramın ilk günü Şii eliyle gerçekleşmesini ve öldükten
sonra etrafında insanların dans etmesini çok yadırgıyorum. Sokağa çıkıp
ilk rastladığım adama soruyorum:


“Saddam bugün idam edilmiş, haberiniz var mı?”
“Yok, Allah rahmet eylesin.”
“Saddam’ı tanıyor musunuz?”
“Evet Irak’ın lideri değil mi?”
“Lideriydi…Nasıl biri sizce?”
“Bilmiyorum sadece Irak’ın başkanı olduğunu duymuştum.”
“Amerika- Irak savaşından haberiniz var mı?”
“Evet medya birşeyler söylüyor ama ne kadarı doğru ne kadarı uydurma bilmiyoruz”

Sonradan
konuştuğum diğer insanlardan da benzer cevaplar alıyorum. Kimsenin
binlerce kilometre uzaktaki olaylarla ilgilenecek hali yok.


Bir
süpermarkete giriyorum, burada neler satılır diye merak ederek. Hemen
hemen benzer şeyler var dünyadaki diğer marketlerle, sadece raflar
dağınık ve kalite daha düşük. Kahve ve çay çeşit çeşit. Bir de pakmaya
var, Türk markası olarak. Bu arada sıcaktan tansiyonum düşüyor ve otele
dönüyorum. Aslında kurban etlerini dağıtmamız gerekiyor ama kurbanlar
bir türlü kesilemiyor. Burada zaman çok yavaş işliyor. Sonunda akşam 8
civarı 350 büyükbaş hayvanın kesimi bitiyor ve etleri dağıtmaya
gidiyoruz civardaki köylere.



İnsanlar
güneşin altında 10 saatten fazla kuyrukta beklemişler birkaç kilo eti
alabilmek için. Etlerini alınca sabırsızlıkları hemen mutluluğa
dönüşüveriyor. Bir köyden diğerine geçiyoruz ve kadınlara yaklaşıyorum,
bana bakıp utanarak başlarını çeviriyor bazıları. “Nasıl geçiyor
bayram?” diyorum. “Fark etmiyor, parası olan akrabalarını ziyarete
gidiyor, ama çoğumuzun günlük hayatı aynı”

Bu köy de Kibera’yı
andırıyor olmayan elektrik ve suyuyla. İçme suyu alabilmek için
insanların kilometrelerce yürüdüklerini öğreniyorum. Bu arada bir kadın
yaklaşıyor yanıma, “Ben listeye adımı yazdırmamıştım, ne olur bana
biraz et verebilir misin?” Başımı çevirip dağıtım aracına baktığımda
etlerin bittiğini ve insanların buna inanmayıp araca tırmandıklarını
görüyorum. Kadına biraz para veriyorum ve hepimiz minibüse biniyoruz,
hemen gitmemiz lazım yoksa kötü şeyler olabilir. Küçük kızlardan bir
tanesi “bye Selma” diye defalarca sesleniyor arkamdan, el sallıyor,
konuşmadık bile, nereden biliyor adımı?



Gece
uykumun arasında yine bir dişim ağrımaya başlıyor. Son 2.5 ayda yapılan
12 dolgu, iki kanal tedavisi, iki 20 yaş dişi ameliyatından sonra
“acaba bu sefer hangisi” diyerek uyanıyorum ve aynaya baktığımda sağ
yanağımın balon gibi şiştiğini görüyorum. Doktor, dişimi fırçalarken
sulardan enfeksiyon kapmış olabileceğimi söylüyor. Antibiyotik ve ağrı
kesiciler ve yanağımda koca bir buz kütlesiyle kendimi biraz da
zorlayarak çıkıyorum. Mombasa’nın tek devlet hastanesine gidiyoruz.
Bizi karşılayan Somali asıllı Dr. Abdurrahman, İstanbul Marmara Tıp
Fakültesi mezunu. 7 sene İstanbul’da kalıp doktor olduktan sonra, kalma
imkanı olduğu halde hiç tereddüt etmeden ülkesine dönüyor ve çok zor
koşullarda insanlara hizmet ediyor. Yüzünden tebessümü bir an olsun
eksik olmayan doktor, akıcı Türkçe’siyle bize rehberlik ederek
hastaneyi gezdiriyor.


Manzara
içler acısı. Hastaneye girdiğinizde aldığınız o ‘tıbbi’ koku yok,
içerisi kazan gibi sıcak. Yataklarda çarşaf yok, yastık yok, insanlar
balkonlara kadar taşmış. Hijyen yok, duvarlarda böcekler geziyor. Acil
bölümünde çok ağrı çeken hastaların feryatları dışında sükunet hakim.
Yerde bir kadın oturmuş, dizinde 1 yaşındaki bebeği, hüzünlü hüzünlü
bakıyor gelip geçene. Veremmiş bebek… Diğeri de sıtma, diğeri de AIDS.
İlaç yok, doktor 2-3 tane. 35 milyon nüfuslu ülkede bir tane dahi kalp
cerrahı yokmuş. Yine çaresizlik…


Duvarda
bir saat ilişiyor gözüme, çalınmasın diye parmaklıklarla çivilenmiş
duvara. Ne maske, ne eldiven, gözlerim yaşlı çocuk bölümüne giriyorum.
Bir odada karşılaştığım görüntü karşısında midem kasılıyor. Çocukların
derileri yok, bir tanesinin kısmen, bir tanesinin tamamına yakın derisi
yok. Bakamıyorum da, bir hemşire selam veriyor bir yandan merhem
sürerken çocuğa.

Son zamanlarda diş ağrılarından dolayı sıkça acile
taşındığımdan hastane benim için ferahlatıcı, insanların gittiklerinde
dertlerine çare bulduğu bir yeri ifade ediyordu. Uzun kuyruklar ve
ümitsiz hastalar olsa da, yine de bir güven duygusu verip ümit
aşılıyordu sanki. Ama burada, sanki ölümden önce son durak havası
vardı. Giderilemeyen bir ümitsizlik ve çaresizlik vardı. Doktor
Abdurrahman bizi teselli ediyordu, bu hastanenin en temiz hali, en iyi
hali diye…

Abdurrahman’ın eşi İstidap’ı da alarak yemeğe gittik. 8
yıl önce İstanbul’a gelirken yolda tanışmışlar. Azimle, sabırla,
kalmayı, rahat ve konforlu bir hayat kurmayı bir an bile düşünmeden 7
sene çalışmışlar, doktor olmuşlar ve 2 hafta önce Kenya’da evlenmişler.
Çok mutlular, çok umutlular. İstidap’ın annesi 35 yaşında vefat etmiş,
sebebi tam belli değil “bakımsızlık ve zayıf hayat koşulları herhalde”
diyor. Onların bu sabır ve tevekkülleri yüreğimin bir yerine işliyor.
“Şikayet etme dünya kötü, insanlar acımasız diye, eleştirip durma, tut
bir ucundan da düzelsin” diye çıkışıyorum kendime.


MASAİLER

Doğu
Afrika’nın en büyük ve eski kabilelerinden birini oluşturan Masailerin
nüfusu bugün 850 bin civarında. Yarısı Kenya, yarısı kuzey Tanzanya’da
yaşayan Masailerin ülkeler arası serbest geçiş hakkı var. Nairobi’de
vaktimiz kısıtlı olduğundan ve bulunuş amacımızdan dolayı yaşadıkları
yeri görme fırsatım olmadı fakat Mombasa’da tanıştığım Josephole Nkere,
kabilesinin yaşamını, geleneklerini ve inançlarını tüm içtenliğiyle
benimle paylaştı ve kameraya kaydetmeme izin verdi. Cenazelerini gömmek
yerine doğaya bırakan, ‘vahşi’, inatçı, güçlü ve savaşçı özellikleriyle
tanınan Masailer, misyonerler tarafından barbar oldukları gerekçesiyle
ve köle ticaretini yaygınlaştırmak için Hıristiyanlaştırılmaya
çalışılmışlarsa da bu girişim başarısız olmuş. Tüm ülkede olduğu gibi
Masailer de açlık, kıtlık ve salgın hastalıklarla mücadele etmişler
fakat geleneklerine sıkı sıkıya bağlılıkları sayesinde bugüne kadar
dejenere olmadan sürdürebilmişler varlıklarını.


Josephole
hayvancılıkla uğraşan, 6 çocuk babası, kendine güveni tam, İngilizce’si
mükemmel, açık görüşlü bir Masai. Onunla konuşmamda dikkatimi en çok
çeken nokta, bana ilginç gelebilecek geleneklerini anlatırken
şaşıracağımı bilerek, kendisinin de benimle birlikte gülmesi ve
hoşgörülü tavrıydı. Genel olarak inanış ve geleneklerinden ziyade
günlük hayatlarını sordum.

Köyleri 15 haneden oluşuyor. Sabah güneş
doğmadan kalkan ailede çocuklar okula hazırlanıyor ve yola çıkıyor. Her
gün orman içinden 4 km yol yürüyerek okullarına ulaşıyorlar. Bu sırada
baba, ineklerin sütünü sağıyor, eve gelip eşiyle kahvaltı ediyor ve
sonra ormana gidiyor. Özellikle saat kaçta kalkıyorsunuz, ormana kaçta
gidiyorsunuz diye sorduğum organize zaman odaklı sorulara cevap
verirken uzun uzun düşündü Josephole. Ortalama 7’de ormana gidip, hava
kararana kadar burada geçiriyor vaktini. İneklerin etinden, sütünden
ayda 200 dolar kazandığından ortam koşullarına göre çok zengin bir
adam. Bu yüzden avlanmasına gerek yok. Ormanda bitkiler, otlar
toplayarak ve düşünerek geçiriyor vaktini. Akşam eve geldiğinde yemek
yiyorlar beraberce ve erkenden yatıyorlar. Aile ilişkileri, ev
dekorasyonu konusunda sorduğum sorulara tam cevap alamıyorum. Normal
işte diyor, oturacak yerler var, yatak var, ama kafamda
canlandıramıyorum. Onun normaliyle benimkinin aynı olmadığını
hissediyorum. İnekler onlar için kutsal ama Hindular kadar değil. İneğe
hem tapıp, hem de yiyorlar. Bir de kanını içiyorlar. Aslında diyor,
fakirler daha çok içiyor karınlarını doyurmak için. Kan, çok önemli
Masailer için, yaşamı, hayatta kalmayı simgeliyor. Poligami yaygın ve
sünnet, ergenliğe geçiş, savaşçılık, evlenme, orta yaşa geçiş,
yaşlılığa geçiş, ölümle ilgili birçok törenleri var. Kıyafet ve
takılarına çok özen gösteriyorlar. Kıyafetlerinde en çok kullandıkları
renk kırmızı. Et ve sütü aynı gün tüketmenin hastalık getireceğine
inanılıyor. Doktora gitmiyorlar. Nesilden nesile öğretilen bitkisel
ilaç yapımıyla ortalama yaşam ömürleri 45 yıla kadar uzuyor.



DOĞA

Ekvatorun
hemen altında bulunan Kenya, yaşadığı tüm sosyo-ekonomik problemlerin
yanında bir doğa harikası. LOST dizisinin setini andıran kocaman
yapraklı çiçekleri, envai çeşit ağaçları ve tropik meyveleriyle adeta
yeryüzünde bir cennet gibi. Tüm bunlara rağmen hayvancılığın gelişmemiş
olması, keçilerin ve ineklerin bir deri bir kemik olması ise ancak
halkın hayvancılığı bilmemesiyle açıklanabilir herhalde.


Dünyanın
pek çok yerinden özellikle batısından pek çok insan Kenya’ya yalnızca
safari yapmak için geliyor. Bazıları günlük, bazıları neredeyse
haftalık olan safarilerde hayvanları doğal ortamlarında görmek mümkün.
Mombasa’da gittiğimiz timsah çiftliğinde yavru ve yetişkinlerden oluşan
sayıları bini bulan timsah gördük. En can alıcı olanı ise timsahların
besleniş zamanıydı. Bataklığın üzerine inşa edilmiş yüksek iskeleye
çıkan görevli, büyük bir hayvan başına benzeyen ama kuyruğu olan ne
olduğunu çözemediğim et parçasını iple aşağı sarkıttı ve timsahlar da
yakalamaya çalıştılar. Üst üste 5 kez gerçekleşen bu durumun en ilginç
yanı, insanların bu anı görmek için sıraya girmiş olması ve timsah eti
kaptığında sevinç çığlıkları atanlar olmasıydı. Bir kez daha insanların
vahşeti görmekten zevk aldığına kanaat getirdim. (Sanırım bu durumda
ben de bu gruba dahil oluyorum) Diğer timsahları yiyecek kadar ‘cani’,
ortamın ağır topu Big Daddy, ayrı bir bataklıkta tutuluyordu. 5 metre
uzunluğunda 800 kilo ağırlığındaki yaşlı timsah, bakıcısı yemeğini
getirdiğinde ağır aksak karaya çıktı ve soğukkanlılıkla bir defada eti
kaparak bataklığa döndü. Yakalanmadan önce 5 insan yiyen timsahı
izleyen insanların heyecanı ise görülmeye değerdi.

Nairobi’de
katıldığımız Safari yürüyüşünde hayvanat bahçesi dediğimiz olgunun
hapishaneden ibaret olmak zorunda olmadığını, hayvanların doğal
ortamlarında da gerekli önlemler alınarak görülebileceğini anladım.

LİKONİ



Mombasa’daki
son günümüzde Likoni kasabasına gitmek üzere yola çıkıyoruz. En hızlı
gidiş yolu feribot. Minibüsle girdiğimiz kuyrukta sadece 20 kadar araç
var, yanımızda ise tek sıra halinde dizilmiş bine yakın yerli. Feribot
yaklaşınca önce arabalar çıkıyor. Sonra ayakta balık istifi şeklinde
yığılarak gelmiş insanlar bir sürünün dağılması şeklinde terk ediyorlar
feribotu. Manzara hayret verici, arabalar ve siyahlar arasında bile bir
hiyerarşi var. Feribotta yayalar için oturacak yer yok. 5 dakikalık
kısa yolculuk sonrası karaya geçiyoruz ve iki yanımızda insan seli,
ilerliyoruz. Yollar, Avrupa’dan gelen giyecek yardımlarının bir şekilde
ele geçirilip satıldığı teneke dükkanlarla dolu. Kadınlar yine
başlarının üzerinde ekmekler, bavullar, sepetler, sırtlarında rengarenk
kumaşlarına bağladıkları çocuklar yürüyorlar. Likoni’ye vardığımızda
bizi genç bir muhtar/imam karşılıyor. Evlerin arasından yürürken
çocuklar takılıyor peşimize, ayaklarında terlikleri bile olmayan,
taşların çamurların üzerine bağladıkları naylonlarla top oynamaya
çabalayan, herşeye rağmen yüzleri gülen çocuklar. Fotoğraf çekilmesine
kızmayan tek grup olduklarından bol bol çekiyorum. Kimisi poz veriyor
kameraya, kimisi ise korkup kaçıyor yine. Bir tanesi öyle korkuyor ki,
ağlamaya başlıyor. Yaklaşmaya elini sıkmaya çalıştığımda yüzünde korku
ifadesi. Hem korkuyor hem de nereye gitsem peşimden geliyor.

Yardım
yapacağımız evlerden birine gidiyoruz ve içeri giriyoruz. Çamurdan
sıvama bu evin büyüklüğü on metrekare kadar. İçeride 8 yetişkin, 7
çocuk yaşıyor. Akrabalıkları anlatılamayacak kadar kompleks. Mutfak
niyetine kömürlüğü andıran bir oda var, ortalıkta yanan odunun üzerinde
topraktan bir tencere. Koridorda bir yatak üzerinde genç bir adam
oturuyor, akli dengesi yerinde olmayan. Hemen yanında yerde genç bir
kadın ve bebeği. Kadın bana bakıp gülümsüyor. Eğilip konuşmaya
başlıyorum, muhtar tercümanlık ediyor. Bebeğin babası nerde diyorum,
yok diyor. Nasıl yok diyorum. Aldığım cevap karşısında donup kalıyorum,
bütün köyde neden erkek olmadığını da açıklıyor bu cevap. Kadınların
çoğu fuhuşla sağlıyor geçimini. Bu kadın da para karşılığı bir erkekle
birlikte olmuş ve bebek o geceden doğmuş. Nasıl olur diyorum, nasıl,
kaç paraya oluyor bu iş? Söylemek istemiyor önce ama bunu öğrenmem
lazım, insanın kaç paraya onurunu ayaklar altına aldığını bilmem lazım.
200 Şili (4YTL) diyor sonunda. Ve korunmuyorlar. Bu birlikteliklerden
doğan çocuklarla dolu köy. Genç kadının annesinin de 9 çocuğu var,
kocan nerde dediğinde öldü diyor, çocukların kaç babası olduğunu,
hangilerinin yaşayıp, hangilerinin öldüklerini düşünmek istemiyorum.


Bire
bir yüzleştiğim bu gerçeğin şokuyla ayrılmak istiyorum oradan, çok
fazla geliyor tüm öğrendiklerim. Çocuklara bakınca ağlamak istiyorum,
küçük kız çocuklarının geleceğini düşünüyorum masum yüzlerine bakıp.
Benden korkup kaçan kız geliyor yanıma yine. Gel diyorum tutuyorum
elinden ve çıkarıp başımdaki şapkayı veriyorum. Şaşırıyor, tebessüm
ediyor ve alıp kaçıyor. Birileri karşılık beklemeden de sana birşeyler
verebilir mi demek istiyorum, yoksa çocukluğunda hoş bir hatıra olarak
kalmak mı bilmiyorum… Minibüse binip uzaklaşmak istiyorum bir an önce
buradan. Koltuğa oturduğumda üzerime müthiş bir ağırlık çöküyor. Sanki
beynim ve kalbim kaldıramıyor gördüklerimi, öğrendiklerimi, uykuya
dalıyorum, düşünmek istemiyorum…


TÜRK OKULU

Uyandığımda
Mombasa’daki Türk lisesindeyiz, Kenya’daki dört Türk okulundan biri
olan bu okulda 200 kadar öğrenci eğitim görüyor. Çoğu burs alıyor ve
başarı düzeyleri İngiliz okullarıyla yarışabilecek kadar yüksek. Hem
İngilizce hem Türkçe eğitim veriliyor. Öğrenci kabulünde din ve etnik
ayrım gözetilmiyor. Öğretmenlerin yarısından fazlası da Afrikalı. Noel
tatili olduğundan öğrencileri görme fırsatını kaçırıyoruz. Okul müdürü
ve öğretmenler bize faaliyetlerini anlatıp okulu gezdiriyorlar. Bu
arada okulda çalışan Kenyalı işçiler çarpıyor gözüme ve hemen sohbete
başlıyorum. “Size iyi davranıyorlar mı” diyorum, “memnun musunuz burada
çalışmaktan?” “Çok memnunuz” diyorlar, “bizimle aynı masada oturup
yemek yiyorlar” diyorlar da başka birşey demiyorlar. Birkaç Türkçe
kelime de öğrenmişler. Türkiye onlar için neredeyse adaletin sembolü
olmuş.


6
senedir Mombasa’da bulunan Ahmet’le konuşuyoruz otele dönüş yolunda.
Burada uzun süredir bulunan bir Türk olarak sınıf farklılığını bana
açıklayabileceğini düşünüyorum. “Üniversitede” diyor, “arkadaş oluyor
siyahla beyaz.” Ama hocalarda bile yerleşmiş sömürge bilinci. Bir
hocası kendisine ısrarla ‘sir'(efendim) diye hitap ediyormuş. “Hocam
benim size ‘sir’ demem lazım, yapmayın lütfen” dese de vazgeçirememiş,
adam kendisini suçlu hissettiğini, öğrencisi dahi olsa onun gözünde
önce ‘beyaz’ olduğunu söylüyormuş.
Otele döndüğümde gözüme duvardaki
tablolar ilişiyor. Bir bakıyorum yan yana dört tane dizilmiş ve hepsi
de aynı! Birkaç ev ve aralarında yürüyen bir kadın ve çocuk
resmedilmiş. Karşı duvarda ise yerden üç metre yukarıda bulunan aynalar
var, yani kendini görmek mümkün değil. O zaman hakikaten düşünce
sistemlerinin farklı çalıştığına inanıyorum.

SON GÜN


Ertesi
gün erkenden Nairobi’ye dönüyoruz. Son günümüzü Kibera’da sağlık
taraması yaparak geçireceğiz. Doktorlarla birlikte terk edilmiş sağlık
merkezine giriyoruz ve önümüze 2 sandalye koyarak hastaları içeri
almaya başlıyoruz. Benim görevim tercümanlık. Ürkek bakışlarla içeri
giren kadınlara soruyorum, problem nedir, ne zamandır devam ediyor
diye. Çoğu hayatlarında ilk defa doktor gördüğünden sırtını açmaya
çekiniyor, sorulara tam cevap veremiyor. Genel problem göğüs ağrısı ve
öksürük. Hepsi enfeksiyon kapmış, pislikten mi olmayan içme sularından
mı bilemiyorum. Bazılarının da gözleri bozuk. Doktor, televizyon
seyrederken artıp artmadığını soruyor baş ağrısının örneğin, kadın
televizyon mu diye şaşırıyor. Sıtma şikayetleriyle gelenlere birşey
yapamıyoruz. Kimisi de hiçbir şikayeti olmadığı halde sadece
popülaritesinden dolayı geliyor içeri. Gülüyor, etrafa bakıyor, tamam
gidebilirsiniz deyince ama ilaç vermeyecek misin diyor, bari bir
vitamin yazsaydın…


Bir kadın giriyor içeri
üç küçük çocuğuyla. Kendisi yine akciğerlerinden rahatsız, büyük
oğlunda üst solunum yolları enfeksiyonu var, ortancanın devamlı karnı
ağrıyor ve en küçüğün kalbi delik. Hiçbirşey yapamıyoruz. Hiçbirşey
söyleyemiyoruz. Gözlerim doluyor, arkamı dönüyorum. Sonra kadın
ameliyat gerektiğini ve 200.000 Şili (50 bin YTL) gerektiğini söylüyor.
Ama bir umut bir de bize getirmiş işte. Doktorların gözünün içine
bakıyor kadın ufacık bir umut için, doktorla ben de birbirimize
çaresizlik içinde. Biraz para veriyoruz ve gidiyorlar…


Birkaç
saat içinde yüzden fazla hasta muayene ediliyor. Rahatsızlıklarının
kronik olduğunu bu yaptığımızın pek bir işe yaramadığını düşünürken,
ekipten arkadaşlar gelip kapıdan dışarı çıkanların sevinçlerini
anlatıyor bize. Birinin onlara ilgi göstermesinden, birkaç dakikalığına
da olsa tüm dertlerini dinleyen birilerinin olmasından, bir kutu
vitaminden, bir şişe öksürük şurubundan duydukları mutlulukları. O
zaman çabamız boşa gitmiyor diye geçiyor aklımdan ve ekiptekiler
yakında buraya daimi bir poliklinik kurabileceklerinin müjdesini
veriyorlar. Küçük de olsa bir başlangıç. Belki dağıtılan yardımlar
yetersiz ve geçici, belki sağlık taramaları sembolik kalıyor ama bunlar
büyük adımların başlangıcı. Politik ve ekonomik sorunları hiç
bitmeyecek gibi görünen bu kara bahtlı ülkede sivil ve insani
yardımların ucundan kıyısından yaraları sardığına inanıyorum. Burada
yaşadıklarını, gördüklerini gazetelerine, televizyonlara taşıyan
gazeteciler sayesinde insanların bu acılara bir nebze olsun merhem
olmak isteyeceklerine, en azından kendi hayatlarındaki ufak sorunları
bu zorluklarla kıyaslayıp daha pozitif olabileceklerine, ellerindekinin
kıymetini anlayacaklarına inanıyorum.


Akşamüstü
birkaç ev ziyareti daha yaptıktan sonra İstanbul’a doğru yola
çıkıyoruz. Dubai’ye vardığımızda ben eski ben değilim. Free shoplar,
cep telefonları, parfümler, bilgisayarlar hepsi daha da boş ve anlamsız
görünüyor gözüme. Gözümü kapadığım an feribot kuyrukları, karanlık
kasvetli evler, çocukların masum yüzleri geliyor gözümün önüne.
Açtığımda ise Starbucks, kuyumcular ve paparazzi dergilerinin ücretini
ödemek için sıraya girmiş, parfüm test eden kadınları görüyorum. İki
arada bir derede aklım karışık yine İstanbul’a dönüyorum.

12 yorum

  • ZEHİS dedi ki:

    tek kelimeyle süpersin

  • ayse dedi ki:

    Şu hastanedeki duvar saati var ya,çalınmasın diye kafeslenmiş ya da babaları belli olamayan çocuklarla dolu olan köy…şaşırtmanın ötesinde hisler uyandıyor okuyanda ama ne,anlatamıyorum.

  • EMELMD dedi ki:

    paylaşımınız için teşekkürler
    anlaşılacak gibi değil gerçekten, tüm zıtlıklar bir arada nasıl bir hayat yaşıyoruz…

  • justinian dedi ki:

    Gözlem ve yazım yeteneğinizi yazıya çok iyi yansıtmışsınız. Üç bölümlük yazıda Kenya ile ilgili bir belgesel izlemiş kadar oldum diyebilirim. Elinize sağlık.

  • cellmafish dedi ki:

    Şimdi bana deseler Afrika’ya gider misin birkaç hafta/ay, durur düşünürüm, eskisi gibi atlayamam balıklama. (ama gene de giderim herhalde) hem orada gördüklerini hazmetmek kolay olmuyor hem de burdaki dertlerin gerçekliğini sorgular hale geliyorsun. Zor muhasebelere sürüklüyor insanı…

    Herkes başka türlü yaşar herhalde. Başka yönlerini görür, ders alır.

    Gitmek lazım herşeye rağmen!

  • rome_o dedi ki:

    gerçekten iliginç bir deneyim olmuş .yazında çok güzel tebrikler

  • anstel dedi ki:

    Gözleminiz yazınız yorumunuz çok güzel çok dokunaklı yapabilecek bir şeyimiz varmı bilemiyorum Allah yardımcıları olsun..

  • ayşegül- dedi ki:

    Angola’lı şair Agustino Neto Afrika’yı kısaca özetlemiş sanırım: Yoksun,/ kör,

    cahil / ve bildiğimiz tek okul / efendilerimizin buyruğu….

  • hburcu dedi ki:

    Sevgili Cellmafish, gözlemlerini ve duygularını ifade etme konusunda harika; içerik olaraksa insanın içini acıtan bir yazı olmuş. Kendi adıma konuşmam seri boyunca bir iç muhasebe yapmama neden oldu bu yazı. Tebrik ediyorum sizi. ellerinize sağlık. Teşekkürler paylaştığınız için.

  • bozy dedi ki:

    ne güzel…yazmışsın..ne kadar güsel…anlatmışsın..ben de o gemiye bindim..ben de oralardan geçtim…ve inan şimdi beklediğim ne zaman gideceğim tekrar afrikaya ..tekrar tekrar..gideceğim…

  • chinagunlugu dedi ki:

    Iyi ki gitmissiniz, iyi ki bunlari yazmissiniz. Cok tesekkurler.

  • karanliklar dedi ki:

    muhteşem bir yazı dizisi ve fotoğraf arşivi tebrikler..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*