Kenya 2: Kibera – Nairobi – Mombasa

KİBERA

2.5
kilometrekarelik alanda yaklaşık bir milyon insanın yaşamaya çalıştığı
bu mahalleye girdiğimde sefalet kelimesinin benim için ifade ettiği
anlamı tekrar sorgulama ihtiyacı hissettim. Binlerce gecekondu, tek göz
odalardan oluşuyor. Gecekondu çok ihtişamlı bir kelime buranın
standartlarında, bunlar üzeri tenekelerle kapatılmış çamurdan sıvama
barınaklar. Kibera’ya girmek her babayiğidin harcı değil. Yanımızda
daha önce buraya yardım getirdiği için tanınan Türkler ve mahalle
sakini rehberimiz olmasa soyulmak işten değil. Minibüsten indiğimiz an
etrafımızı çocuklar ve dilenciler sarıyor. Gruptan ayrılmama ve
fotoğraf çekmeme konusunda sıkı sıkıya tembihleniyor ve bir ev
ziyaretine gidiyoruz. Evler ortalama 3X3 metreden oluşuyor. Aileler
ortalama yedi kişi. Ebeveyn ve çocukların ‘oda’ları bir muşambayla

ayrılmış. Evlerde akan su yok. Tuvalet yok. Banyo yok. 50 aileye bir
tuvalet düşüyor ve paralı. Parası olmayan ihtiyacını bir poşete
giderip, yola boşaltıveriyor. Sokakların çamur ve pislikten ibaret
olduğu ‘yol’larda çocuklar çıplak ayaklarıyla koşturuyor.

Günde bir öğün yemek yeniyor, genelde un ve suyu karıştırıp
kızartıyorlar sokaklarda, çoğu evde mutfak da yok. Sağlık taraması
yapan doktorlarımızdan korkuyorlar, çoğu hiç doktor görmemiş. Bir sokak
arasında kuralı çiğneyip fotoğraf makinesini çıkarıyorum, büyükler
yüzünü kapıyor ya da kızıyor. Kimisi ruhunun makineye hapsolacağına
inanıyor, kimisi nesneleşip gazetelerde üzerinden para kazanılmasını
istemiyor. Bazı çocuklar ‘Anneciğim’ diye korku içinde bağırarak
kaçmaya başlıyor makineyi görünce, bu yüzden vazgeçiyorum. Çektiğim
karelerin çoğunda poz vermeye hevesli çocuklar var sadece.
Fotoğraflarını çekip ekrandan gösteriyorum, kimisi kahkaha atıyor
kendisini görünce, kimisi utanıyor, kimisi kaçıyor yine.
Kibera,
çoğunluğu Nibean kabilesinin oluşturduğu yerel dilde ‘orman’ anlamına
geliyor. Bölgeye ilk yerleşenler, Birinci Dünya Savaşı’nda savaşan
Sudanlı askerler. 1947’de İkinci Dünya Savaşı sırasında gelen Nibeanlı
askerlerle genişleyen yerleşkede Kenya’yı oluşturan 72 kabileden insan
var. ıÜüKianda, Soweto, Gatwekera, Kisumu Ndogo, Lindi, Laini Saba,
Siranga/ Undugu, Makina ve Mashimoni isimli dokuz mahalle bulunuyor.
Mahalleleri etnik gruplara ya da dinlerine göre sınıflamak pek mümkün
değil. Fakirliğin, 3 dolara fuhuşu ve adam öldürmeyi mubah kıldığı
Kibera, saatli bomba olarak tabir ediliyor. Cüzi bir miktar parayla
ayaklanma çıkarmak mümkün. Umutsuzluk ve çaresizlik, düşünme ve
muhakeme kabiliyetlerini öldürmüş adeta. Bir öğün yemeğe dinini
değiştirenlerin mekanını misyonerler mesken edinmiş. Devletin boş
verdiği hatta polisin gir(e)mediği Kibera’da sadece iki tane işlemeyen
sağlık merkezi olduğundan hastalık oranını tahmin etmek imkansız.
Kimilerine göre her beş kişiden dördü HIV virüsü taşıyor. Ortalama
yaşam beklentisi 45 yıl olan ülkenin bu bölgesinde ise 35’e kadar
yaşayanlar şanslı kabul ediliyor. Çocuklar kutu kadar evlerde doğuyor,
doktorsuz ve ebesiz, bebek ölümleri çok yüksek. Soykırım için silahlara
gerek yok burada, adından haiz ormanda güçlü olan hayatta kalıyor.
Herşey mubah, değerler sistemini anlamak için ise burada yaşamayı göze
alabilecek kadar güçlü bir bünye ve sağlam bir yürek lazım.

İnsanlar
sokaklarda. Kibera’da deprem olmamış, sel almamış, yangın çıkmamış, bir
travma anı yok. Kiberalıların hayatı başlı başına bir travma, başka
türlüsünü bilmiyorlar. Benim birkaç saatte görebildiğim sadece maddi
olarak zayıf fiziksel koşullar. Tüm bunları aile içi şiddet olarak
birbirlerine nasıl yansıttıklarını varın siz hesaplayın. Tecavüz bile
normalleşmiş… Minibüsle sokaklarda ilerlemeye çalışırken insanların
yüzlerine bakarak birşeyler anlamaya çalışıyorum, olmuyor… Bu
ifadeleri çaresizlikle, umutsuzlukla tanımlayamıyorum. Dehşetle karışık
bazılarında nefret dolu bazılarında saygı duyan garip bakışlar var…
Biri el sallıyor bana, diğeri ise ‘ayıp’ bir el hareketi yapıyor. Ben
de onların ifadelerini tanımlayamadığım gibi kendiminkini de
tanımlayamaz biçimde ayrılıyorum Kibera’dan, birkaç gün içinde dönmek
üzere…

Birkaç
dakika sonra hem ben hem ekiptekiler kahkahalarla gülmeye başlıyoruz
havadan sudan birşeylere. Bize böyle bir gerçeklikle karşılaştığımızda
nasıl tepki vereceğimiz öğretilmemiş, duyum eşiğimizi aşıyor,
saçmalıyoruz, biz de ‘irrasyonelleşiyoruz’.
Nairobi
merkeze vardığımızda etrafta bahçeleri elektrikli tellerle, pencereleri
parmaklıklarla kaplı villalar ve apartmanlardan oluşan siteler çıkıyor
karşımıza. Bu evlerde 1963’e kadar ülkenin resmi halen de gayr-ı resmi
sömürgecileri olan İngilizler ve benzer politikalarla ülkeye
yerleştirilmiş şu an ekonominin büyük bölümünü elinde bulunduran
Hintliler oturuyor. Evet, Hintliler Kenya’nın zenginleri. Afrikalılar
kendilerine ‘uygarlık’ getiren İngilizlere saygı duyarken, onları
‘sömüren’ Hintlilerden nefret ediyor.

TARİH
Kenya,
1498’de Portekizli kaşif Vasco da Gama tarafından keşfedilmiş. Daha
sonra bölgeye gelen Araplar ve Portekizliler arasında 200 yıl süren
iktidar mücadelesine son noktayı 19. yüzyılda gücü ele geçiren
İngiltere koymuş. 1585’de Osmanlı, donanmasıyla Mombasa kıyılarına
ulaşsa da Portekizliler tarafından yakılmış. 1895’te İngiltere
tarafından ülkeye British East Africa adı verilmiş. 1902’de Victoria
gölünün sınır kabul edildiği hatla Uganda ayrı bir yönetim altına
alınmış ve Kenya bugün bildiğimiz sınırlarına sahip olmuş. 1914’te
Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan kanlı çatışmalarda 200 bin
Afrikalı yani ülkenin dörtte biri İngiliz ordusu tarafından öldürülmüş.
1944’te Kenyalı Afrika Birliği (KAU) adlı bağımsızlık örgütü kurulmuş
ve 1947’de başına Jomo Kenyatta’nın geçmesiyle bağımsızlık faaliyetleri
hızlanmış. 1952’de diğer bir bağımsızlık hareketi olan Mau Mau grubu
beyaz yerleşimcilere saldırılara başlamış. Kenya Bağımsızlık Ordusu’na
dönüşen bu hareketlerin başı kabul edilen Jomo Kenyatta tutuklanmış.
Ardından başa geçen ıÜüDedan Kimanthi’nin de tutuklanmasıyla, örgüt
İngiliz politikasını benimseyerek Afrikalıları öldürmeye başlamış.
1956’ya gelindiğinde çatışmalar 12 bin Afrikalı ve sadece 30
Avrupalının ölümüyle sonuçlanmış, 100 bin Afrikalı hapsedilmiş.

1959’da
mahkumiyeti ev hapsine dönüştürülen Kenyatta, 4 yıl boyunca bir
mağaradan kurtuluş hareketini yönetmiş ve Kenya 12 Aralık 1963’te
bağımsızlığına kavuşmuş. Bağımsızlığın elde edilmesi, 72 farklı etnik
gruptan oluşan ülkede yaşanan çatışmaları bitirmeye yetmemiş. İngilizce
yerine Kiswahili’nin resmi dil olarak kabul edilmesi 11 yıl almış. Bu
sırada komşu ülkeler olan Sudan ve Uganda ile çatışmalar devam etmiş.
1978’de Kenyatta’nın ölümü ile yeni bir kaos dönemi başlamış ve yerli
politik grupların etnik çatışmaları körüklemesi sebebiyle İngiliz
hayranlığı yeniden yükselmiş. Aralıklarla devam eden iç ve dış
çatışmalar, yönetimdeki yolsuzluklar, ekonominin giderek kötüleşmesi
sonucu 2001’e gelindiğinde 3 milyon Kenyalı kıtlıkla karşı kaşıya
kalmış. Halen başkanlık sistemiyle yönetilen ülkede 224
milletvekilinden oluşan bir meclis, 8 eyalet ve 69 belediye bulunuyor.
2002’de yapılan açık oylama ile başkan seçilen ıÜüMwai Kibaki, eğitim,
adalet ve ekonomi konularında reformlara gitmeye çalışmışsa da,
yolsuzlukla mücadelede başarılı olmadıgından çabaları yetersiz kalmış.
Bir
işportacıdan aldığım 6. sınıf tarih ders kitabının İngilizce olması ve
müfredatın İngilizler tarafından hazırlanmış olmasının, İngilizlere
olan saygı ve hayranlığı beslediğini düşünüyorum. İngilizler,
Kenyalıları ilk olarak köle olarak evlerinde çalıştırmaya
başladıklarında, şehir dışından kilometrelerce yolu yalınayak
yürümelerini şart koşmuşlar. 1963’e kadar Nairobi’ye ayakkabı ile
girmek yasakmış. Fakat evlerde uyguladıkları politika, İngilizlerin
adil olduğu inancının yerleşmesine sebep olmuş. Örneğin bir Kenyalı
köle olarak bulunduğu evde bir bardak kırdığında ‘sahip’ gelip, kara
kaplı ‘hukuk’ kitabını çıkarır ve “Bu yaptığının cezası 180 kırbaç, ama
ben sana indirim yapıyorum 130 kırbaç” dermiş. Köle de sahibi ona
merhametli olduğu için saygı duyarmış. İngilizler, Kenyalıları genetik
olarak yetersiz ve yönetim kabiliyetinden yoksun olduklarına inandırmış
ve bunu ‘bilimsel’ olarak öğretmiş, benimsetmiş. Jomo Kenyatta’nın ünlü
sözleri tüm bu süreci özetler nitelikte: “Beyaz adam geldiğinde bizim
topraklarımız, onların ise İncil’i vardı. Bize gözlerimizi kapayıp dua
etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil,
onların ellerinde topraklarımız vardı.”

NAIROBI

Kenya’nın
başkenti Nairobi 3 milyonluk nüfusuyla Afrika’nın en büyük
şehirlerinden biri. Tezatlarla dolu şehirde bir yanda minibüse verecek
10 şilini (20 kuruş) olmadığı için günde 8 kilometre yürüyen yerliler,
bir yanda onların yürüdüğü yolun tam üstünde batılı standartlarda
hizmet veren alışveriş merkezlerinde porsiyonu 600 şiline (12 YTL)
yemek yiyen beyazlar ve Hintliler var. Otellerin, alışveriş
merkezlerinin kapısında bulunan şu benim bir türlü aklından geçenleri
anlayamadığım görevliler, kendi insanlarının buralara girmemesi için
özel çaba sarf ediyor.

Beyazlar
cipleriyle bir kapalı mekandan diğerine geçerken, Afrikalılar sokakta
35 derece sıcaklıkta kavurucu güneşin altında yürüyor hiç konuşmadan.
Nedense konuşmuyorlar, gülmüyorlar. Kendi aralarında bile bir içe
kapanmışlık. Sanırım öğrenilmiş çaresizlik böyle birşey. Zor olansa
‘orta yol’un olmaması. Sokaklarda onların arasına karışamıyorum ve bu
durum beni müthiş rahatsız ediyor. Ortadoğu’da, Avrupa’da çok rahatça,
biraz zorlarsam Asya’da, hele hele Amerika’da, insanlarla iletişim
kurabiliyorum. Biraz konuşunca varsa önyargılarını değiştirebiliyorum.
Az çok düşünme biçimlerini biliyorum. Ama burada koşulsuz bir önkabul
var. Yürüyemiyorum…Konuşamıyorum…Unutuyorum işte ben de beyazım
onların gözünde ve bu duvarı aşmak hiç de kolay değil. Yol kenarında
oturmuş bir kadına onun da üstündeki elbisesinden olan aldığım kumaşı
gösteriyorum mesela, “Kumaşlarınız çok güzel, ben de aldım” diyorum,
“Eee” diyor, “Banane!” Bir işportacıya sattığın resimler ne güzel
diyorum, hangisini istiyorsun söyle ve al, yoksa yürü git tavrıyla
yaklaşıyor. Fotoğraf çekmeye kalksam, hemen para istiyor diğeri.
İstersen senin derdini ülkemdekilere anlatmak istiyorum de, istersen
senin tarafındayım de, duymuyor, dinlemiyor, parayı ver de diyor, ne
yaparsan yap.
Hayal
kırıklığıyla yolun karşısındaki alışveriş merkezine geçiyorum ve
kapıdaki görevli “Hi, ma’m” diye muazzam bir yapay sevecenlikle
karşılıyor beni. Ya bir durun, bir anlatayım, ben ne sizin nefret
ettiğiniz beyazım ne de saygı duymanız gereken. Ne olur bir dinleyin,
neden anlamıyorsunuz beni, nasıl bu kadar bir duvar var aramızda? Yan
yanayız, aynı zamanda ve aynı mekanda. Aynı dili konuşuyoruz, ama
olmuyor. Nasıl bu kadar farklılaşıp, uzaklaştık? Gerçekten genlerimiz
mi farklı yoksa? Hayır lütfen öyle olmasın! Sen de ben de insanız,
ortak birşeyler konuşabiliriz, anlayabiliriz birbirimizi,
anlayabilmeliyiz! İnsanlar gibi duygular da siyah beyaz burada, ‘Ya sev
Ya terk et’ gibi ‘Saygı duy ya da nefret et’ seklinde şeklinde
kategorizasyonlar.
Kaşlarım
Küçük Emrah, vitrinlere bakıyorum ve bir halıcı dükkanında bir Türk
gördüğümü zannediyorum. 60 yaşlarındaki amcanın gözü de bana takılıyor.
İlk defa bir Türk gördüğüm için bu kadar heyecanlanarak içeri
giriyorum, halıcı amca selam veriyor, Afgan’mış. Hemen bir selamlaşma,
hal hatır, sıcaklık, o da beni ‘kendi’nden sandı herhalde. Türk
Tarihinin Ana Hatları’nı düşünerek çıkıyorum dükkandan. Karşıdaki
vitrinde çerçevelenmiş tablolar var: Gandhi, Marthin Luther King Jr.,
Mandela, Bob Marley. Ezilmiş ve eğitilmemişlerin hep bir kurtarıcıya
ihtiyaç duyduklarını düşünüyorum. Kendilerinde olmayan ve olmasını
istedikleri tüm olumlu vasıfları idealize ederek bir kişiye
yüklüyorlar, ilahlaştırıyorlar diyorum. Kenyatta’nın resminin
olmamasına şaşırıyor, Türkiye’yi düşünüyorum…Yürümeye devam
ediyorum…
MOMBASA
Kenya’nın
ikinci büyük şehri Mombasa, Hint Okyanusu’na kıyısı olan bir yarımada.
İklimi Antalya’yı andırıyor. Yüzde kırkı Müslümanlardan oluşan şehrin
nüfusu 900 bin civarında. Nairobi’nin o matemli havası, Mombasa’da yok.
Müslümanların birçoğu Yemen, Sudan ve Somali kökenli. Ülkeye yerleşeli
yüzyıllar geçmesine rağmen, farklı etnik gruplar arasında evlilik
yapılmamış. Bunun yanında farklı dinlerden olma bir çatışma unsuru
değil. Her gittiğim yerde bu olguyla karşılaşmam medyanın
kurgusallığını bir kez daha düşünmeme sebep oluyor. Belki de günü
kurtarmaya çalışan insanların önceliği karın doyurmak dolayısıyla para
olduğundan, kimin hangi dinden olduğu hiç fark etmiyor.

Nairobi’de
yapamadığımı burada yapıyor ve sokaklara akıyorum. Nispeten daha
turistik bir bölge olduğundan sokaklarda tek tük yürüyen beyazlara
rastlamak mümkün. Caddeler boyu yerlere serilmiş tezgahlarda özenle
dizilmiş domatesler, ananaslar, mangolar ve adını bilmediğim birtakım
sebze ve meyveler satılıyor. Korsan CD’ciler var, daha çok Gospel müzik
ve Amerikan filmleri revaçta. Yine de bildiğim o neşeli, bir yerlerden
müziklerin geldiği çarşı ortamı yok. Sokaklar çok kötü kokuyor. 40
dereceye yaklaşan sıcağın etkisiyle pislikler, çöpler eriyip iyice
yapışıyor yollara. Bir kasap, buzdolabı yok ve et satıyor. Bir lokanta,
kokudan kırılıyor içerisi ve insanlar orada yiyorlar yine de.
Sokaklardan birinin köşe başında oturmuş 5-6 kadın çekiyor dikkatimi.
Yanlarında kendilerinin 3 katı kadar da çocuk var. Çocuklar hemen
yapışıp para istiyor. Bir sürü, gitmiyorlar. Sokağın sonuna kadar
geliyorlar, 10 adım kala dönüyorlar, çok profesyoneller. İkna
kabiliyetlerinin işlemediği sınırı çok iyi çizmişler, hepsi aynı anda
dönüveriyor geri.

Minibüsler
var caddelerde rengarenk. Sanata dair tüm becerilerini, politikayı,
inançlarını hep bu minibüslere yansıtmışlar. Hepsi renk renk,
üzerlerinde sloganlar, resimler, grafitiler, sevdikleri kişilerin
isimleri, destekledikleri siyasi partinin adı ya da “Hz. İsa bizi
kurtaracak, Hz. Muhammed’e saygı” gibi dini sloganlar var.
Siyahlar
sokakta meyve sebze satarken, dükkanlar Hintlilerin elinde. Hediyelik
eşya dükkanlarında pazarlık payı bırakmadan “aaa, o el emeği” şeklinde
’emek’in hakkında bir fikri varmışçasına ajitasyon yapıyorlar. Sanırım
İngilizler yine villalarında, pek göremedim ortalıkta…
En
azından alışveriş yaparken, ‘kutsal’ı değiştirirken sohbet etmeye
çalışıyorum. Çoğu Türkiye’yi hiç duymamış. Bazıları ise Galatasaray
diyor başka birşey demiyor. Tugay’ın şu an hangi takımda oynadığından
Emre Belezoğlu’nun gol çizelgesine herşeyi bilenler var. Futbol çok
önemli, Zidane’ın dünya kupasında attığı kafayı soruyorum, “İyi yaptı”
diyor, “ailesine laf etmiş Matarazzi”. Futbol bir anlamda dünyayla
bağlantılarını sağlıyor. Dünya coğrafyası öğretip, sosyal ezilmişliği
telafi e
diyor.

6 yorum

  • ayse dedi ki:

    “Güçlü bir bünye ve sağlam bir yüreğin” sizde de olduğu kesin…

  • justinian dedi ki:

    İnanılmaz bir deneyim yaşamışsınız. Aslında seriyi tamamen okuduktan sonra yorum yapacaktım ama o kadar çok emek vermişsiniz ki! bekleyemedim. Kibera insanın algı sınırlarını zorluyor. “Ya bende orda doğsaydım!” dedirtiyor. Nairobi’deki sosyal dengesizlik (Aslında tanıdık) ama yinede çarpıcı. Sanırım bizimle onlar arasındaki fark açıktan açığa sömürülmüş olmak. Kurtuluş savaşını gerçekleştirmiş atalarımıza ve Atatürk’e bir kez daha şükran duyuyorum görünce. Mombasa biraz daha iç açıcı sanki… Elinize, emeğinize sağlık.

  • cellmafish dedi ki:

    Güçlü bir bünye ve sağlam bir yürek her zaman sabit değil. Ne kadar işlenip beslendiğine bağlı. yine de iltifatınıza teşekkürler.

    Kibera…Kibera’yı görmek dünya üzerinde cehennemi görmek gibi bişey herhalde. Daha fena durumda bi yer gömedim. Dengesizlikleri, çarpıklıkları anlamak için insan hemen bildiklerini bir araya getirip bi sonuç çıkarmaya çalışıyor. Ama biraz derine inince, araştırınca, meselenin tarih siyaset ekonomi coğrafya ve insan boyutlarıyla çok faktörlü çok uzun zamanda gerçekleşen bi,r karmaşa olduğunu görüyorsun.

    Her ülkenin kendi deneyimi…Kimi sömürülüyor, kimi sömürüyor, kimi savaştan çekiyor, kimi hortumcudan, kimi kara tarihinden, kimi kara bahtından…

  • bozy dedi ki:

    bu kadar güzel ve değerli bir gezi yazısı yazıdğınız için teşekkürler…

  • ayşegül- dedi ki:

    hiç bakmadığım bir pencere,görmediğim bir manzara ve bizlere de dünyada kendi derdimizden başka çok şeyler olduğunu hatırlattınız ve düşündüm; kendi için hiçbir şey yapamayan bir toplum olmak… Bilmiyorum ki bizim toplumumuza elindekinin kıymetini bilmeyi ve böyle kolayca hakkından vazgeçmemeyi, yalan yeminlere teslim olmamayı nasıl anlatmalı. Bu yazınız da bir çabadır bu yönde, ellerinize sağlık.

  • enise dedi ki:

    Of of içim buruldu.Ne diyeceğimi bilemedim.Yüreğinize sağlık..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*