Kenya 1: Tanışma ve Şaşırma Evreleri



26
Aralık 2006 Salı günü hayatımda yeni bir dönüm noktası oluşturacak olan
Kenya seyahatinin başladığı gündü. Etkileneceğimi ve üzüleceğimi
biliyordum da böylesine sarsılacağımı, 25 senede oluşturduğum tüm anlam
dünyasının bu gerçekliği anlamaya yetmeyeceğini tahmin edememiştim.
Ayağında bir çift terliği olanın sosyete sayıldığı, plastik topu
alamadığından bir parça çamurun etrafına naylonu bağlayıp oynayan
çocukların koşturduğu, üç dolara adam öldürmenin normal kabul edildiği,
hayatında doktora gidememiş insanların 2 metrekarelik, tuvaleti dahi
olmadan günde bir öğün yemek yiyerek yaşamaya çalıştığı evlerle dolu
mahallelere gittik. Gördüğüm her acı dolu yüz, her ürkek bakış, her
yürek burkan hikaye sonrası biraz daha ürktüm bu duruma
düşenlerin/düşürenlerin halinden.

Emirates
Havayolları’nın Dubai uçuşu leziz yemekler ve ev konforu tadında 5 saat
sürdü. Biraz film, biraz kitap, biraz grupla muhabbetten sonra gece
1.30 da Dubai’ye vardık. “14 saat bekleme süresini nasıl geçireceğiz”
stresi, buradaki maddi ve kültürel çeşitliliğin zenginliğini gördüğüm
an hafifledi. Sadece transit yolcuların girebildiği alanda bile
binlerce insan vardı her ülkeden. Kimisi bir bavula yaslamış başını,
çoluk çocuk uyuyor, kimisi Dubai International Otel’in konforlu uyuma
odalarına saatine 25 dolar ödeyerek gideriyordu yorgunluğunu.
Hintli isçiler ayakkabılarını yastık yapmışlar, Amerikalılar uyku
tulumlarını yaymışlar sere serpe kulaklarında ipodları… Biraz
yürüdükten sonra bu dağılımın aslında pek de iç içe olmadığını,
sınıfsal farklılıkların her halükarda sürdüğünü fark ettim. Herkes
kendi gibi görünenlere yanaşmıştı uyuyacağı mekanı seçerken. Işıklardan
kamaşan gözlerini korumak için uçaktan yürüttüğü battaniyeyi boylu
boyunca tüm vücuduna saranlar cenazeler gibi yerlerde. Biraz insan
gözlemi, biraz free shop gezerek geçen 5 saatten sonra uykum geldi ve
uyuyacak,

uyurken de bavulumun yürütülmeyeceği bir mekan aradım.
“Mosque for women” yazısı çarptı gözüme, baktım ki içerisi sessiz ve
karanlık, benden önce de benim gibi düşünenler olmuş, ben de bir köşeye
kıvrıldım. Arada bir gelip “Bayan burada uyunmaz, hadi hadi” edasıyla
beni dürtükleyen bir Filipinli temizlikçi ablaya pek de kulak asmadan 3
saat kestirdim.


Uyanınca
pılımı pırtımı toplayıp Emirates geleneğiyle modernini birleştirmiş han
tadındaki transit yolculara özel beleş yemek salonunda kahvaltı ettim.
Küçük Amerika, ırkçılık ve ayrımcılığı atlatamamıştı henüz, Hintiliere
ve Afrikalılara bariz bir tepeden bakma ve aşağılama mevcuttu ilk
fırsat ve müsait bir yerlerde…

14 saatin sonunda
uçağa bindiğimizde karsılaştığım ortam Afrika’ya gittiğimi gerçekten
anlamama sebep oldu. Yapılan anonsa göre, hostesler İngilizce, Arapça
ve Fransızca’ya ek olarak iki de yerel dil konuşuyorlardı. Bu
çeşitliliğin sebebini yolcu profili anlatır nitelikteydi. Rengârenk
kıyafetli siyahlar, Indiana Jones şapkalarıyla safariye giden beyazlar,
Somalili mi Sudanlı mı olduklarını çözemediğim Müslümanlar, zamana ve
mekâna meydan okuyan kıyafetleriyle Hintliler tam bir cümbüş
oluşturuyordu.

5 saat süren ikinci uçuşun sonunda Nairobi’ye
vardığımızda yola çıkalı 23 saat olmuştu ve epey yorulmuştuk.
İnternetten aldığımız bilgiler, Türk vatandaşlarına vize gerekmediğini
söylediğinden direk çıkış noktasına yöneldik. Sıra bana geldiğinde
görevli bu konuda bilgisi olmadığını ve amirine danışması gerektiğini
söyledi. Başka bir görevli gelip bizi sıraya soktu. Biraz bekledikten
sonra bir başkası gelip kendisini takip etmemizi söyledi. “Yardım için
geldiğimizi anladılar, bizi VIP’den geçirecekler” diye sevinirken
paçalarından patronluk akan gürbüz bir siyahi amca tepeden şöyle bir
süzdü grubu ve grubun sözcüsünün onunla ofisine gitmesini salık verdi.

“Size Türklerden vize istenmediğini kim söyledi? Ver bakalım şu pasaportları!”
“Şey yani biz internet, konsolosluk, görevli..Gerekiyorsa alırız, sadece sormuştuk”
“Vize gerekiyor, dışarı çık ve bekle.”
“O zaman verin pasaportları alalım dışarıdaki sıraya girip”
“Hayır, ben kontrol edeceğim önce, çık ve bekle”

Hangi
ülkenin vatandaşı olursa olsun gümrükten geçer gibi para ve pasaportu
uzatıp bir dakikada alınıyordu aslında vize. ‘Patron’un neden bize
zorluk çıkardığını anlayamamıştım, içten içe sinirlenmeye başladım
yarım saate yaklaşan bekleme süresinde. Kapıda bekleyen görevlilere
spekülatif düşüncelerimden bahsedince “Şşş, o patron, otur ve bekle”
cevabı yinelendi. Patron beni tekrar içeri çağırdı, “şu formları
doldur, onu getir bunu götür”le biraz daha can sıktı durduk yere.
Sonunda bürokrasi yerini buldu ve pasaportları alıp daha havaalanında
bu ülkede hak hukuk olmadığını kanıtlamak istercesine birbirini iten
kalabalığın arasına girip adam başı 50 dolar ve yeni bir yarım saat
sonrası vizeleri aldım. ‘Sınır’ı geçtik ve eşyalarımızı almaya gittik.
İki valizimiz kaybolmuştu. Kayıp formunu doldurmak için bir görevliden
diğerine koşturarak iki saate yakın daha bekledik. Harap ve bitap,
yardım kolilerini ve valizlerimizi alarak gümrüğe gittik. Safaricilerin
ellerini kollarını sallayarak geçtiği gümrükte “Hooop hemşerim, dur
bakalım” edasıyla durdurulduğumuzda sinir katsayım iyice yükselmişti.
Mazlum Afrikalı görüntüsünden çok uzak olan bu görevli, kolilerde ne
olduğunu, neden geldiğimizi sorgulamaya başladı, ben de keşke safari
şapkası taksaydım diye hayıflanmaya…

Asıl
rotamız olan Nijerya’da iç çatışmalar arttığından son anda Kenya’ya
gelince, bürokratik yazışmalar yapılmamıştı ve görevli sebebini asla
çözemeyeceğim, bıyık altından gülen bir tavırla getirdiğimiz herşey
için gümrük vergisi istiyordu. Sakince, tane tane, derdimizi anlatmaya
çalıştığımda görevlinin beni dinlemeye tenezzül dahi etmediğini gördüm.
Kolilerden birini açtığında içindeki ilaçları gördü ve “ülkeye ilaç
sokamazsınız, illegal” dedi, ben de açtım ağzımı yumdum gözümü: “Yardım
getiriyoruz kardeşim, ne diye zorluk çıkarıyorsun, safaricilerin
eşyalarını neden kontrol etmiyorsun da bize taktın durduk yere” deyince
görevli “Senden mi öğreneceğim işimi” diyerek diğer görevlileri
çağırdı. Dernek temsilcileri tüm soğukkanlılıklarıyla “tamam vergisini
ödeyelim de gidelim artık” diyorlardı, bense gördüğümüz muameleyi
interaktif bir biçimde anlamlandırma derdindeydim. Sonunda bütün
kolileri tek tek açtılar, ilaçların, kıyafetlerin, hatta çocuk
tokalarının fişlerini görmek istediler görev aşığı hizmette sınır
tanımayan görevliler. Fişler olmayınca kafalarına göre fiyatlar
belirlemeye başladılar. Açılan koliler tekrar bantlandı ve arkadaşların
bir kısmı sayılan kolileri alarak dışarı çıktı. Rüşvet istediği aşikar
olan görevli, “onlar niye çıktı geri gelin, tekrar sayacağız” diyerek
yetkisini kullanırken ben durumdan koptum ve kendi dünyama döndüm.
Kameramı alıp, tuvalete gidip temizlikçilerle röportaj yapmaya
başladım. Geri döndüğümde artık son aşamadaydık, görevli ödeme
belgesini hazırlıyordu, hesapladı, topladı, çarptı, yazdı, yazdı, yazdı
ve 280 dolar hesap çıkardı ki bu onun 6 aylık maaşı demekti. En sonunda
elime kağıdı vererek bir bankoyu işaret etti, “git oraya öde” diyerek.
Bankoya varıp kağıdı verdiğimde bunu önce bilmemne biriminden
onaylatmam söylendi. Çaresiz bilmemne birimine yürürken, görevliye
“neden beni oraya gönderdin madem” demekten geri kalmadım, cevabının ne
olduğunu bilsem de. Bilmemne amiri, kağıdı aldı inceledi, diğerine
verdi, sonra sanki güneşli bir günde Beşiktaş- Kadıköy vapurunda yan
yana düşmüşüz edasıyla muhabbete başladı. Benim Kenya’ya yine
geleceğimi ve burada evlenip kalacağımı söyledi. Sinirlenmenin yerini
şaşırma almıştı. Adam bunu gayet ciddi söylüyordu içine doğduğu
referansına gönderme yaparak. Yandaki görevli hayati bürokratik
işlemleri sürdürürken ben de medyum görevliye bize yapılan muameleden
sonra asla Kenya’ya gelmeyeceğimi, gerekirse Uganda’ya yerleşeceğimi
söylerken “aynı dili” konuşmaya başladığımızı fark ettim. İşkenceci
esas adam da gelip muhabbete dahil oldu hiçbirşey olmamış gibi. Evrağın
işlemi bitti ve tekrar vezneye gittim. Bu kez de görevli kaymak gibi
yüz dolarlık banknotlardan birinin 2000 yılından önce basıldığını ve
geçersiz olduğunu söyledi, artık tartışmıyordum. Gidip başka bir
banknot buldum parayı ödedim ve en sonunda dışarı çıktık.
Saat
gece yarısına yaklaşıyordu. Bizi bekleyen minibüse eşyaları
yerleştirerek sağanak yağmur altında sağdan ilerleyen trafikte otele
doğru yol almaya başladık. Havaalanı çilesinin bitmiş olmasının
sevinciyle bulduğum ilk kurbanı-şoförü- soru yağmuruna tuttum hayatıyla
ilgili. 6 çocuğu olan 42 yaşındaki bu Kenyalı ayda 50 dolar kazanıyordu
ve halinden gayet memnun görünüyordu. Kenya’nın nüfusundan AIDS
oranına, günlük hayattan, yeme içme alışkanlıklarına birçok konuda
bilgi sahibi olurken otele vardık ve minibüsün yine sebebini
çözemediğim bir durumdan anahtarla değil tornavidayla açılıp kapanan
bagaj kapısı birden açılmamaya karar verdi. Ben “Acaba bu bir taktik
mi, gelin arabasının da zarf vermeyince kapısı açılmaz” şeklinde
kültürel çözümlemelerle vakit kaybederken, ortamdaki erkekler bilek
gücüyle meseleyi hallettiler.

Otel Stanley Kubrick’in The
Shining filminin seti gibiydi. Sessiz, yüksek tavanlı, ürkütücü ve terk
edilmiş bir hali vardı. Hızlı adımlarla odaya çıkıp camı açtım ve şehre
baktım: Karanlık aynı karanlık, sessizlik aynı sessizlik, ama garip bir
hava vardı adını koyamadığım. Sanki şehir yasta gibiydi. Ürkütücü ve
terk edilmiş hava dış mekana da yayılmıştı. Acaba ben mi çok
karamsardım? Kendimi hüzünlü bir şehir bulmaya mı şartlamıştım? Bu
düşüncelerle uykuya daldım ve derin bir uykudan sonra erkenden uyandım
burada geçireceğim zamanın kıymetini hatırlayarak.

Kahvaltı
salonuna indiğimde olumsuz atmosferin geceye mahsus olmadığını ve devam
ettiğini gördüm. Nereli olduklarını bilmediğim, kendi ülkelerinde ya da
Türkiye’de önyargılı yaklaşmadığım ‘beyaz’lar burda rahatsız ediyordu
beni. Pencereden
dışarı baktığımda odun dolu el arabalarını iten yalınayak adamları,
başının üstünde paketler, sırtlarında çocuklarla yürüyen dilenci
kadınları görünce, içeride Noel şarkıları eşliğinde krep yiyor olmak
çok garip geldi. Aslında İstanbul da böyle ama kendi ortamının dışına
çıkınca detayları görmek daha kolay oluyor sanırım. Fazla oyalanmadan
toparlanıp çıktık ve Nairobi’de uzun süredir yaşayan, Türk okullarında
bu ülkenin en elzem ihtiyacı olduğuna inandığım eğitim faaliyetlerini
sürdüren öğretmenlerin rehberliğinde Afrika kıtasının en büyük
gecekondu mahallesi olan yaklaşık bir milyon insanın yaşadığı Kibera’ya
gittik.

Diğer Kenya fotoğrafları için bkz. http://www.flickr.com/photos/selmasevkli/sets/72157600617693822/show/

5 yorum

  • cherryblossomgirl dedi ki:

    ne kadar ilginç bir deneyim, hepimizin gidip görmesi gereken yerler, yaşadığınız rahatsızlıkları hepimiz hissetmeliyiz. elinize sağlık.

  • borae dedi ki:

    Bir belgesel seyrederken aldığım keyfi ve heyecanı duydum yazını bitirdiğimde. Aşina olmadığımız hayatlardan bir başkasını satırlarına taşımışsın. Eline sağlık. Bora

  • eceak dedi ki:

    Yaşadıklarınızdan etkilenmemek mümkün değil, fotoğraflarınız ve yazınızla çok da güzel aktarmışsınız. Zevkle okudum, teşekkürler…

  • ayse dedi ki:

    Türk olduğumuzdan mıdır nedir,yardım malzemelerini para ödendikten sonra gümrükten geçirtmeleri şaşırtmadı beni:)
    İzlenimleriniz keskin ve net,Kenya dizisinin tamamını merakla okudum.Paylaştığınız ve haberdar ettiğiniz için sağolun.

  • OyaÖzgen dedi ki:

    Gözlemlerinizi aktarmadaki beceriniz harika, yazınızı okurken yolculuk boyu yanınızdaymışım gibi hissettirdiniz,okuyucuya duygularınızı aktarmadaki ustalığınızdan etkilendim doğrusu.Tam puan!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*