Kaybolan Cennet – Rio Longa

Angola’daki şu sayılı haftasonlarımızda uzun zamandır methini duyduğumuz, ama bir türlü fırsat bulup da gidemediğimiz yerleri keşfetmeye devam ediyoruz. Geçtiğimiz Cuma gününü haftasonuna katık yapıp, sabahın erken ışıklarıyla düştük yollara, arabamızın bagajında üç gün bize lazım olacak ufak tefek eşyalarımız ve yolumuzun üzeri, Cabo Ledo plajında yapmayı planladığımız piknik malzemelerimizin olmazsa olmazlarıyla. İlk defa Cabo Ledo Plajı’nda sadece biz vardık, hafta içi olduğu için herkes işinde gücündeydi tabii bizim dışımızda. Sadece bize tahsis edilmiş denizin ve kumsalın keyfini çıkartıp, piknik için hazırlamış olduğum yiyeceklerin tadına vardıktan sonra yola koyulduk. Bu sefer istikametimiz Luanda’nin yine güneyi, ama bu kez biraz daha, 200 km kadar güneyi, Longa Nehri üzerinde kurulu Rio Longa Lodge idi. “Rio Longa” İngilizce long river, yani uzun nehir anlamına geliyor Portekizce’de. Rio Longa’dan Cristine’i cep telefonumuzdan aramayı ihmal etmedik, Cabo Ledo’da olduğumuzu, yaklaşık 40 dk içinde Longa Nehri kenarına varacağımızı bildirmek üzere. Nehrin kenarına vardığımızda minik nehir motoru bizi bekliyordu bile. Çantalarımızı motora nakledip, Lodge’un yolunu tuttuk. Longa Nehri az buçuk bizim Dalyan’daki, sonu Iztuzu Plajı’na varan nehri anımsatıyor doğasıyla, ama ilaveleri var tabi timsahları, nehrin tam kenarında sıralanmış kökleri dışarıda ağaçları, yeşil ponponvari sazlıkları, kısacası farklı doğa örtüsüyle. Longa plajı da bizim Iztuzu plajı gibi caretta carettalarıyla ün salmış. Ancak caretta carettaların Longa Plajı’na uğrama sezonu Ekim ile Şubat ayları arasında. Rio Longa Lodge’da konaklayanlar ancak o dönemde  caretta carettaları görme lüksünü elde edebiliyorlar. Motorda ilerlerken kendimi John Milton’ın “Paradise Lost / Kaybolan Cennet” şiirinin dizeleri arasında geziniyormuş gibi hissettim aniden ve doğaya aykırı hiçbir şeyin kullanılmadığı, sadece kazıklar üzerine nehir kenarına kurulmuş 8 bungalovdan oluşan, aradaki geçişlerin ahşap bir yol üzerinden gerçekleştirildiği  Lodge’a varınca ve bungalovlarin duvarlarının ve hatta çatısının kamuflaj yeşili brandadan, camlarının ise yine doğaya uyumlu yeşil renkli sineklik telinden olduğunu görünce, kendi kendime “Hah işte John Milton’un 17’inci yüzyıl Ingiliz Edebiyati’nda kaybetmiş olduğu cenneti ben burada buldum.” diye mırıldandım. Ahşap çerçeveye gerili sineklik telli kapımızdan içeri girince hayretimiz bir kez daha arttı, zira içeride elektrik yoktu ve aydınlanma sadece büyük fanuslar içindeki mumlarla gerçekleştiriliyordu. Kapıdaki kilidi soruyorsanız? Öyle bir kapıda kilidin ne işi var? Kaybolan Cennet’in dizeleri arasindan, 16’nci yüzyıla zaman tünelinde yolculuğa çıkıp, Thomas More’in Ütopya’sına aniden geçiş yapıyorum. Ütopya’da da bir adadan bahsediliyordu ve adada dogadan baska, materyal dünyaya ait hiçbir şey bulunmuyordu. Para geçmiyor, zaten paranın varlığından kimse haberdar degildi bile. Çocuklar değerli taşlarla, incilerle oynuyorlar, büyükler için bu değerli taşların hiç ama hiçbir önemi yoktu Ütopya’da. Gerçek dünyamızda tabi ki bu kadar ütopik olamıyoruz maalesef. Burada ödemenizi gelmeden önce yaptığınız ve herşey bu ödemeye dahil olduğu için bir anlamda Rio Longa’da para geçmiyor diyebiliriz.


Rio Longa Lodge’in sahibi Angola’nin güney komşusu Namibya’dan. Kendisi petrol işiyle pek haşır neşir olduğu için, annesi Cristine çekip çeviriyor Kaybolan Cennet’i. Cristine’in Angola’da oturma izni olmadığı için -bizim gibi-  üç ayda bir ana vatanına dönüp, vizesini tamamlayıp , eşi dostuyla hasret giderip geri döndüğünü anlattı bize Namibya’nin eski Alman kolonisi olmasının İngilizce’sine yüklediği o ağır aksanıyla.


Nehrin üzerine kurulu bungalovlar, nehre ve hemen ötesindeki sahil şeridi ve Atlantik Okyanusu’na cepheliler. Kanolarla sahil şeridine geçip, okyanusda yüzebilir, sahil şeridinde yürüyüş yapabilir ve doğayı fotoğraf karelerinizde ölümsüzleştirebilirsiniz. Minik ada etrafinda kano ile tur atmak ve hatta nehrin ölü ucuna kadar kürek çekip dönmek sadece 45 dakika sürüyor. Çok yıllar önce bir film seyretmiştim bir kadının yüzü timsahlar tarafindan parçalanıyordu bir vesileyle, açıkçası çok yıllar geçtigi için tam hatırlayamıyorum, ama daha sonra geçirdigi seri estetik operasyonlarla tamamen kimlik degiştiriyordu. Yok hayır ben bu halimden çok memnunum, kimlik falan degiştirmeye de hiç niyetim yok. Su anda bu yazıyı yazarken o film birden aklıma düştü ve kano yaparken filmin özellikle o ilk sahnelerini hatirlamadigima sevindim. Üç gün içinde epi topu sadece iki tane timsah görebildik, bir tanesi daha bebekti ve nehrin kenarina çıkmış dinleniyordu, digerini ise civardaki balıkçı köyünü fotoğraflayabilmek ve nehrin okyanusa açıldığı noktayı görebilmek için motor turu yaparken gördük. Okyanus kenarı sahil şeridinin nehre bakan tarafında, karaya çıkmıs, tembel tembel, hareketsizce duruyordu. Sanki gerçek değilmiş gibi geldi bir an için bana, ama ona yaklaştığımızda başını bizden yana doğru çevirişiyle birlikte o keskin bakışlarıyla gözgöze geldik, hayli ürkütücüydü. Yo, korkacak bir sey yok, o kadar da yaklaşmadik, ne de olsa kaptanımız tecrübeliydi. Tabi, bol bol fotograf çektim ve içlerinden bazılarını seçip sizler için ekleyeceğim bu yazıma, ama sonlara doğru. Şu anda şu üç gün içinde yaşadıklarımızı, hafızamdakileri tasvir etmek, yeniden canlandırmak istiyorum kendim ve sizler için.


 


Günbatımı, kızıllığın doğaya hakim olduğu an…


Terasımızdan, nehrin ötesinde, Okyanus’un üzerinden batan güneşin son demlerinde, sadece doganin sesi kulaklarımızda ve arada benim fotoğraf makinamın deklansşründen çıkan “klik, klik” sesleri…


Bungalovlarda mumlar yanmış ve  geceye hazırlanılıyor. Mum ışığı ve güzel bir şarap eşliğinde özenle hazırlanmış leziz yemeklerin tadı halen damaklarımızda…


 


Doğanın uyanışıyla birlikte, doğaya uyum sağladığınızı ispatlarcasına siz de uyanıyorsunuz. Yatağınızın üzerindeki cibinliğinizden sıyrılıp, fotoğraf makinanızla doğru terasa, nilüferlerin sadece sabah vakti açan o güzel çehrelerini görüntüleyebilmek, nilüfer yapraklarinin üzerinde dolaşan kuşları ve nicelerini ölümsüzleştirebilmek için deklanşöre peşi sıra basıyorsunuz.


 


Keşke diyorum, gerçi keşke kelimesini ben lügatımdan sileli yıllar oldu ama, keşke pastel boyalarımı yanıma almış olsaydım, bu güzellikleri resmederdim. Ama olsun. Şu anda o güzellikleri göremesem de onlar benim hafızama nakşedildiler ve hatta fotoğraf karelerimdeler. Bir gün  bakarsınız onları da resmederim….


 


Kaybolan cennetleri sizin de keşfetmeniz dileğiyle, bir sonraki yazıya kadar hosçakalın.


 


Detay bilgiye http://www.riolonga.com/ internet adresinden ulaşabilirsiniz.


 



 



 



 



 



 



 



 



 



 



 



 



 



 



 



 



 


 


 



 

4 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*