Kanada – Montréal – Québec-Trois- Rivières- – Mart 2015

Kuzey Amerika’nın büyük ülkesi Kanada‘ya gidebilmek için uzun bir yolculuk yaptık.Türk Hava Yollarının İstanbul – Montréal arasında uçuşu var ama açıkcası uçuk bir fiyat olduğu için Air France’ın İstanbul – Paris aktarmalı uçağı ile Mart 2015’te Montréal’e uçtuk.Çıkış noktamızın İzmir olması nedeniyle İzmir-İstanbul arası zamanı da işin içene katarsak yaklaşık 9 saat süren bir uçuş oldu.
Kanada zor vize veren bir ülke.İzmir’de konsolosluk olmadığı için vize işlemleri onların seçtikleri bir aracı kurum tarafından yapılıyor.Aslında internet üzerinden de yapabilirsiniz eğer vaktiniz var ise uğraşırsınız. Evraklarınızı iyi takip etmelisiniz. Kanada birçok ülkeden, bunların arasına tabii ki Türkiye de dahil ,vize istiyor. Anlatılanlara göre daha önceleri Türklerden vize istenmiyormuş ama daha sonraları oraya yerleşen Türklerin fazla olması nedeniyle ülke  bu uygulamayı başlatmış.Yine denilene göre ülkeye yerleşen Türkler arasında en fazla Denizli yöresinin halkı varmış.Bunun nedenini anlamadım.
Vize işlemleri sırasında benim en çok hoşuma giden şey konsolosluğa her sorduğum sorunun en kısa zamanda yanıtlanması. Bu konuda çok iyi ve düzenli çalışıyorlar.Québec Eyaletinde Fransızca konuşulması nedeniyle hem İngilizce hem de Fransızca her iki dilde de size yanıt veriyorlar.

Kanada paraları da bir hayli değişik. Bir kere o kadar
düzgün ve yeni ki insan şaşırıyor. Sanki hiç kullanılmamış gibi. Ayrıca
ortasından şeffaf bir bölüm geçiyor.Bazılarının üzerinde İngiltere
Kraliçesinin resmi var. Zira Kanada’nın başkanı olarak kraliçe
gözüküyormuş. Tam değilse bile sembolik başkanmış. Bu nasıl iş
anlamadım. Şu küçücük ülkenin dünyaya hükmetmesi ayrı bir sır. Yıllar
geçmiş bu asıra gelmişiz,dünyanın en medeni ve en gelişmiş ülkelerinden biri olarak sayılan Kanada’nın başkanı temsili de olsa hala İngiltere Kraliçesi .
Olur iş değil…
Önce İstanbul’a uçtuk. İzmir -İstanbul arasında gece yarısından sonra uçak olmaması nedeniyle İstanbul Atatürk Havaalanı dış hatlar terminalinde beş saat geçirmek zorunda kaldık.Yani yorgunluk burada başladı.Bavullarımızı Montréal’den alacağız.Sabah Air France ile Paris’e hareket ettik.Air France’ın uçağı çok iyi değildi ama hizmet oldukça güzeldi.

 
Paris Charles de Gaulle Havaalanı düzgün bir yer. Yine Air France ile uçacağız.Arada birbuçuk saat bir bekleme süresinden sonra iki katlı beşyüzden fazla yolcu alan bir uçağa bindik. Binişte görevlinin nezaketi görülmeye değerdi.”Kanada’ya Hoşgeldiniz”diyerek bizleri karşıladı. Böyle fazla yolcu alan bir uçağa binince insan kendini bir tuhaf hissediyor.Kuzu kuzu biniyoruz 7,8 saat sürecek bir yolculuk. Bu arada saat farkını da unutmamak gerekir.Kanada 7 saat bizden geri. Bu saat farkları da insanı serseme çeviriyor.”Jet-Lag”diyorlar. Gerçi ben pek fazla yaşamadım ama yine de dikkat etmeli. Bunun için de vücudun uyumu adına normal saatte uyumak gerekiyor.( O ülkenin saatiyle)Neyse bu kadar uzun uçuşta insan sıkıntıdan patlıyor. Film üstüne film seyrettik.
 
Buraya gemeden önce Kanada’nın soğunu anlatan pek çok yazı okudum.İşin açıkcası gözüm korkmadı değil. Biz İzmirliler bu kadar soğuğa alışkın değiliz.Ben öğrencilerimle Fransızca Tiyatro Festivaline katılacağım. Bir yandan da ülkeyi tanıyacağız. Öğlen saatlerinde Montréal – Pierre Elliott Trudeau Uluslararası Havalimanına indik.


Uçaktan inenler o kadar fazla ki pasaport kontrol kuyrukları uzadıkça uzuyor. Ama neyse korktuğum gibi olmuyor ve çok kısa sürede geçiyoruz. Ama iş bavulları almaya geldiğinde bu kadar kolay olmuyor. Bir bavul eksik çıkınca, soruyoruz. Bavul İstanbul’da kalmış.Epeyce bir kağıt doldurduktan sonra içinde iç çamaşırları bulunan bir çanta veriyorlar ve bavulun ertesi gün otele yollanacağını söylüyorlar.Biraz canımız sıkılıyor ama hiç olmazsa bavulun nerede olduğu biliniyor diyerek teselli buluyoruz.Havaalanı beklediğim kadar modern değil.  Bavulun kaybolması ile ilgili kağıtları oldukça perişan bir takım yerlere giderek dolduruyoruz.Bavulların alınacağı bantlarda ayakkabılar dönüyor.İlginç bir reklam. Ayrıca bir köşede eski bir giysinin sergilendiği bir yeri görüyorum.İlginç. Ama daha sonraki izlenimlerimde anladım ki bu ülke sanatla besleniyor. Sanat her yerde… Ne güzel.
 
Çıkar çıkmaz bizi Trois-Rivieres’de oturan ve bizimle ilgilenecek olan Martin karşılıyor. Martin İngilizce öğretmeni ve tam bir Türk hayranı. Defalarca ülkemizi ziyaret etmiş. O kadar memnun kalmış ki,şimdi bizlerle karşılaşmak onu çok mutlu ediyor. Türkçe de öğrenmiş. Kendi kendine bilgisayarda çalışmış.Çok hoşumuza gitti. Biz de ona ülkemiz hakkında bilgiler verdik. Okul otobüsü ile Trois-Rivieres’e hareket ediyoruz. Otobüs Amerikan filimlerinde sıkça gördüğümüz okul servisi. Bize ilginç geliyor. İki saatlik bir yolumuz var. Ve yol boyunca sohbet ediyoruz.Soğuk var ama o kadar fazla değil ve hava güneşli.Yollarda kar yok fakat çevrede yer yer kar görüyorsunuz. Martin bize bazı bilgiler veriyor. Kanada’da Amerikan doları geçmiyor. Mutlaka paranızı bozdurmalısınız. Devlet bankaları bozdurulacak paranın miktarını da bildirmiş. Bir pasaport için ancak 500 Amerikan doları bozdurabiliyorsunuz. Döviz bürosu gibi bazı yerler var ama bunların sayıları çok az.Bizim de ilk işimiz para bozdurmak oldu. Türkiye’de bize verilen bilgilere göre her yerde Amerikan Doları kullanabilirsiniz demişlerdi ama böyle bir şey yok. Bu arada Türkiye’de Kanada Doları bulmak zor oluyor. Eğer alacaksanız döviz bürosuna birkaç gün önceden haber vermeniz gerekiyor. Size hazırlıyorlar.


Montréal -Québec arası iki saatten fazla sürüyor.Québec -Trois Rivieres arası da bir saatten fazla. Yani yolumuz devam ediyor.Şöförümüz Sylvain sempatik birisi. Önceden işitmiştim ama buraya gelince oldukça iyi gözlemledim. Çok farklı bir Fransızca konuşuyorlar. Kelimelerin anlamları bile değişik.Tam Québec şivesiyle konuştuklarında hiç birşey anlayamıyorsunuz. İngilizce ile karışık..


Akşama doğru Trois-Rivieres’e varıyoruz.Hotel-Motel Coconut‘a yerleşiyoruz.Motel olduğu için tek katlı bir otel. Her odanın dışarıya açılan bir kapısı var. İçeride çok fazla tahta aksam kullanılmış. Otelin sahibi Havaii’den olduğu için her yerde oraya ait bir dekor görmek mümkün. Hatta bar kısmı tam da bu dekordan oluşuyor. Küçük bir kahvaltı salonu var. Barda kumar makinaları var . Kanada 18 yaşın altında hiçbir gence ne içki satıyor ne de bar gibi yerlere sokuyor. Bu konuda çok titizler. Odalar güzel. Aslında yeri gelmişken şu izlenimimden sözetmek isterim. Gezdiğim kapalı mekanlarda belki hava belki su bilmem neden bir karanlık söz konusu. Şöyle bir ferahlık yok. Aynı duyguları Delhi’de de yaşamıştım. Ortamlarda acaip bir ağırlık var. Tuhaf..
Oteli aile işletiyormuş. Personel çok güleryüzlü ve yardımcı. Odalar yeni ve düzgün. Aynı zamanda oldukça da büyük. Martin’in söylediğine göre bu yıl doğduğundan beri Kanada en soğuk kışlarından birini geçirmiş.Yaklaşık kırk seneden beri.Derece sürekli -40’da seyretmiş. Kar fırtınaları falan.. Bizim ülkede olsa okullar sürekli tatil olurdu diye düşündüm. Ama burada tatil falan yok. Olsa hangi bir gün olacak.
 
Akşam okul müdürünün evine davetliyiz.Böylece bir Kanadalının evini ve yaşamını yakından görme fırsatı yakalayacağım. Festivalin yapılacağı okul kaldığımız otele yakın.Yürüyüş mesafesi ile onbeş dakika.Ama her taraf kar. Yollar açık ,kar öbekleri yolların her iki tarafında görülüyor.Evler geniş araziler içinde.Oldukça modern.

  1. Okul  Devlet Okulu ama  bizim özel okullar binası gibi.Düzenli. Okulun giriş katında bir duvar okulu bitiren ve çok iyi yerleregelen öğrencilerin okula armağan ettikleri fotoğrafları var. Burası ağırlıklı olarak bir sanat okulu.  Tiyatro sahnesi tam donanımlı. Öğretmenler odası konforlu. En güzeli de Müdürün bir öğretmen gibi çalışıp yardım etmesi. Bir hiyerarşi ya da kibir görmeniz mümkün değil. Herkes o okulun çalışanı. Düzen oldukça iyi,medeni.

  2.  

Evler bahçe içinde. Doğal olarak ısıtma sorunu diye bir dert yok. İki kat ya da tek katlı. Şaşırdığım şu oldu.Ayakkabılarını çıkarıp terlik giyiyorlar. Avrupa’da farklı. Bu bakımdan bizlere benziyorlar. Özen ile masa hazırlanmış. Önce bir şarap içerek başlanan yemek daha sonra Kanada yerel yemekleri ile devam ediyor. Hanım yemekleri bizlere göstererek nasıl pişirdiğini anlatıyor. Mutfakta bulunan aletler pek Türkiye’de görmediğimiz markalar. Sanırım burada Amerika devreye girmiş.Yemekte ekmek yiyorlar. Ve işin en güzel yanı buralarda çeşmeden akan suyun içilmesi.Çocukluğumu hatırladım. Bu damacanalar memleket geriledikçe ortaya çıkıyor. Ve suyun tadı mükemmel. Sofrada hemen su geliyor. Size maden suyu mu istersiniz diye bir soru sorulmuyor.

Bizim için epeyce çalışılmış. Demek konuklarına önem veriyorlar. Bu da çok güzel.

Dikkatimi çeken başka bir şey de yılbaşı ve noel üzerinden bir hayli zaman geçmiş olmasına karşın tüm evlerin kapılarında hala noel süslerinin durması. Sordum. Hoşumuza gidiyor diyorlar. Şaşırtıcı..
Çok yorgun olduğumuz için otele dönüyoruz.  Sempatik insanlar.Yarın meşhur Kızılderili Köyü Huron Wendat ve Québec’i gezeceğiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*