İznik..İznik

20 Mart Pazar, İznik’e gidiyoruz. Bu kaçıncı gidişim bilmiyorum. Her seferinde ayrı seviyorum İznik’i. Bu sefer Bursa’dan bir fotoğraf grubunun peşine takıldım. Sabah 8:30’da şehirde, tiyatro binası önünde buluşup yola çıkıyoruz. Tam üç minibüs dolusu fotoğraf meraklısı insanlayım.

MÜŞKÜLE KÖYÜ


Kahvaltılıklarımız yanımızda. Çay içmek için karayolu üzerinde, göl kenarında bir çay bahçesinde duruyoruz. Çayları içtikten sonra uykum açılıyor; nerede durmuşuz diye sağıma soluma bakınca tabelayı fark edip buranın Müşküle Köyü girişi olduğunu anlıyorum. Köye bağlanan yolu ve yolun başındaki anıt ağacı fotoğraflamak için çıkıyor makinelerimiz çantalarından ilk defa. O ağacın daha da görkemlisi köyün içinde varmış; yolun kenarında otobüs bekleyen köylü amca söyledi. Vakit olsa gidip köyü de gezmeli ama bizim İznik’le randevumuz var.

AYASOFYA MÜZESİ VE İZNİK KONSÜLLERİ

İznik’e her gelenin ilk durak yeri Ayasofya Müzesi’dir. Burası, aslında Bizanslılar’ın bize bıraktığı eski bir kilise ve İznik’in tam orta noktası. Bizanslılar, İznik’te dört anayolun kesiştiği noktada bulunan eski Roma Tapınağının yerine yapmışlar kiliseyi. Kilisenin çok önemli bir yeri var Hristiyanlık tarihinde: İkinci İznik Konsülü’nün yapıldığı yer. Peki ama o ne demek? Bu sefer dersime iyi çalıştım da gittim İznik’e, notlarıma bakıyorum.

Bizans imparatoru Konstantin, aniden din değiştirip Hristiyan olduktan sonra Hristiyanlık içinde anlaşmazlık konusu olan meseleleri (“İsa, tanrının oğlu mudur, değil midir” gibi) tartışıp karara bağlamak için kilise önderi birkaç yüz din adamını bir araya getiren bir “ruhani” toplantı düzenler 325 yılında. Bu ilk toplantının ardından tarih boyunca zaman zaman benzer büyük dini toplantılar gerçekleştirilir. İlk yedisinde tüm mezhepler için ortak kararlar alındığından, sonrakilerden daha önemliler. İşte bu önemli toplantıların birincisi ve yedincisi İznik’te yapıldı. Birincisi, 325’te “İsa Tanrı’nın oğlu mu değil mi”’nin tartışıldığı ve “oğludur” kararının çıktığı konsül. İkinci İznik Konsülü ise 787’de toplanan ve “ikonaları lanetlemeli mi, yüceltmeli mi” sorusunun tartışıldığı ve “dini konulu resimlere saygı gösterilmeli, bu, tapınma anlamına gelmez” kararını bildiren konsül. İlki İznik’te bugün yıkık durumda olan “Sentus Sarayı”nda, ikincisi ise şimdi müze olan Ayasofya Kilisesi’nde gerçekleşti.

Kilisenin yanında minareyi görünce şaşırmıyorum. Genç Osmanlı Devleti, 1331’de Hristiyanlık dünyasının bu önemli kentini egemenliğine alır almaz, ilk iş Ayasofya Kilisesi’ni camiye çevirecektir, biliyorum. Bu arada kilisenin yanındaki manastır ise medreseye dönüştürülür. Osmanlı Devleti’nin ilk medresesi: İznik Medresesi. Bugün o binadan iz yok. Biz de İznik’in ikinci medresesini görmeye gidiyoruz.

SÜLEYMANPAŞA MEDRESESİ VE ÇİNİLER

İznik’teki ikinci medrese de fetihten kısa süre sonra açılır. Yaptıran, Orhan Bey’in büyük oğlu Şehzade Süleyman’dır. Süleyman Paşa Medresesi; eski bir Bizans yapısının içinde değil; bu medrese için yepyeni bir bina inşa edilmiş. İznik’ten sonra fethedilen İzmit’te ve Bursa’da da yeni medrese binaları yapılmıştır ama hepsi Selçuklu medreselerine benzer yapıda inşa edilir. Osmanlı’nın kendine özgü medrese mimarisi ilk defa Süleyman Paşa Medresesi’nde ortaya çıkar: Açık avlu etrafındaki hücreler ve dershanelerden oluşan huzurlu mekanlar. Bugün medresedeki hücrelerin her birinde bir çinici var. Avlu, eskisi gibi huzurlu. Epey zaman geçiriliyor orada. Hem fotoğraflamakla, hem alışverişle meşgulüz.

İznik’te çini, sadece bu medresenin içinde değil tabi! İki sokak ötede, çini atölyeleri sokağında çekimlere devam ediliyor. Çiniciler, atölyelerine girilmesine, çalışırken görüntülenmeye alışkın gibiler.

KILIÇARSLAN CADDESİ

Çini atölyelerinin bulunduğu sokak, bizi Kılıçarslan Caddesi’ne çıkardı. Burası, göl kıyısından başlayıp batı-doğu istikametinde dosdoğru şehrin öteki ucuna uzanan bir ana cadde. Adını Selçuklu Sultanı I. Kılıçarslan’dan alıyor. Sahi, İznik’in Anadolu’ya gelen Türklerle tanışması ilk defa Osmanlılar’ın şehri zaptetmesiyle olmamış ki! Osmanlılar’ın gelişinden çeyrek yüzyıl önce, 20 yıl kadar Selçuklular’a başkentlik etmiş İznik; ama etrafta hiç Selçuklu yapısına rastlamadım, Selçuklular’ın hatırası sadece cadde-sokak adlarında yaşıyor gibi. Sağlı sollu yüksek ağaçların sık aralıklarla bulunduğu bu yolu pek seviyorum.

EŞREFOĞLU RUMİ

Caddenin karşısına geçip paralelindeki sokaktan devam ediyoruz. Hedefimiz, İznik’in simgesi Yeşil Cami’ye ulaşmak ama ben yolumuzun üzerindeki bir başka camiye girmiş buluyorum kendimi: Eşrefizade Camii. Adını, İznik’te doğmuş ve İznik Medresesi’nde öğrenim görmüş Eşrefoğlu Rumi’den alıyor. İslam dünyasının en büyük mutasavvıf şairlerinden birisi ve Eşrefiye Tarikatının kurucusu olan bu zât, Hacı Bayram Veli’nin de damadı. İznik medresesini bitirdikten sonra tasavvufta yetişmek için Ankara’da Hacı Bayram Veli’nin yanında ve Suriye’de bulunmuş, sonunda dönüp gene İznik’e gelmiş birisi. Onun adına yapılmış Osmanlı camisinin sadece minaresi ayakta; yıkılmasın diye çemberlerle sarılmış, zamana direniyor. Yapının gerisi günümüze gelememiş ama yerinde yen bir cami var; ilgilenince kapısında bir İznikli durup bilgi veriyor. Camiyi 2007’de tamamladıklarını anlatıyor, ahşap işlemeleri ile övünüyor, Anıtlar Kurulu’nun pek çok konuda kendilerine sorun çıkardığından, açmak istedikleri ikinci kapıya izin vermediğinden yakınıyor. Yüksek tavanlı, güzel bir cami, beğendim ama keşke girişteki çalı süpürgesi, temizlik kovası gibi şeyler uygun bir yere konsa da görüntüyü bozmasa! Bilgi veren amca ahşap işlemelere bakacağıma çalı süpürgesine takılmama şaşırdı ama hak verdi.

ÇANDARLI AİLESİ

Oradan çıktım, gruba yetiştim. Birçok Osmanlı yapısının yer aldığı geniş bir alandayız. Motosikletli gençler yapıların arasında tur atıyor. Tarihi eserlerin en önemlilerinden birisi 1388 tarihli Nilüfer Hatun İmareti. Sultan 1. Murat’ın annesi adına yaptırdığı hayır kurumu, şu anda İznik müzesi. Daha önce müzeyi gezmişliğim var ama Yeşil Camii’nin içine hiç girmemiştim. Bu sefer vaktimi camide geçirmeyi tercih ediyorum. Osmanlı ailesinin değil, Çandarlı ailesinin İznik’e hediyesi bu cami. Kuruluş döneminde nerdeyse Osmanlı hanedanı kadar önemli ve zengin bir aile imiş Çandarlılar. İznik kadısı Çandarlı Kara Halil’in, 1. Murat’a başvezir olması ile başlıyor hikâye. 22 yıl bu görevi yaparak Osmanlı tarihinin en uzun süre başvezirlik yapan kişisi oluyor Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa. Bu caminin yapımına da o başlamış; oğlu Çandarlı Ali Paşa tamamlamış. Ali Paşa, babasının ölümünden sonra sadrazamlığı devralan kişi. Baba-oğul şehir mezarlığında yatıyorlar. Birazdan mezarlarını da ziyarete gideceğim.

Çandarlıların öyküsü sadrazamlık yapan baba-oğul ile bitmiyor, daha uzun süre devam ediyor ve garip bir şekilde İznik’in kaderi, Çandarlı ailesinin kaderi ile örtüşüyor. Çandarlılar zengin ve güçlü iken İznik de zengin ve güçlü bir şehir. Ali Paşa’dan sonra kardeşi İbrahim Paşa başvezir oldu. Gelenek, onun oğlu İkinci Çandarlı Halil ile devam etti. II. Halil Paşa, II. Murat döneminde yönetimi elinde tutuyordu ama Sultan Mehmet tahta çıktığında işler değişti. Genç padişah, yaşlı sadrazamla anlaşamadı ve İstanbul’u fethettiğinde ilk iş olarak, fetih hareketini erken bulan, bu işe karşı çıkmış olan sadrazamı idam ettirdi. İkinci Halil Paşa, idam edilen ilk Osmanlı sadrazamı oldu; aile, artık itibarını ve gücünü yitirmişti ama sadece onlar mı? İstanbul’un fethinden sonra İznik’in de yıldızı hızla söndü; 17. yüzyılda ansızın çinicilik de öldükten sonra küçük bir taşra kasabası olarak kaldı. Çandarlı ailesi, günümüze kadar İznik’te yaşamayı sürdürdü.

LEFKE KAPISI VE ŞEHİR MEZARLIĞI

Yeşil Cami’nin bitişiği çay bahçesi, bahçenin az ilerisinde şehir surları başlıyor. İznik surların dört ana kapısından birisini görmek üzere ilerliyoruz. Lefke kapısının önündeyiz. Bir televizyon ekibi çekim yapıyor; kalabalık grubu görünce röportaj yapacak yeni kişiler bulduk diye seviniyorlar. Bizim grup Roma eseri kapıyı fotoğraflıyor ama ben orada fazla oyalanmıyorum, çünkü kafama koydum, Çandarlı Halil Paşa ile oğlu Ali Paşa’nın türbesini göreceğim. Mezarlık hemen kapının arkasında. Bakımlı, bol ağaçlı güzel bir yer. Dosdoğru ilerliyorum. Mezarlığın tam ortasında I. Murat’ın yaptırdığı türbe karşıma çıkıyor. İçinde süslü mezar taşları ile her ne hikmetse ortaya dağınık bir şekilde yığılmış, seccadeler, kumaşlar var. Türbenin etrafında şöyle bir dolanıp gruba tekrar katılmak telaşıyla ayrılıyorum.


MAHMUT ÇELEBİ CAMİİ

Artık herkes acıkmış, yemeğe gidelim diyorlar. Köfteci Yusuf’da yiyoruz yemeğimizi. Ben oradan erken çıkıp bir koşu tam karşıdaki Mahmut Çelebi Camisi’ni görmeye gidiyorum. Mahmut Çelebi de Çandarlı ailesinden bir vezir. Az önce mezarını ziyaret ettiğim Kara Halil Hayrettin Paşa’nın torunlarından. Çelebi Mehmet’in damadı, II. Murat’ın kayınbiraderi. İznik’e Mevleviliği getiren kişi. Caminin yanındaki hazirede yatıyor ama hangi mezar ona ait baktım baktım, anlayamadım.

DİĞER SUR KAPILARI

Herkes köftesini yedikten sonra İznik surlarının diğer kapılarını görmeye gidiyoruz. Kapılar, açıldıkları yolların varış noktası ile anılıyor. Önce İstanbul Kapı’dayız. Bu kapı, üstünde yerleştirilmiş iki maskla diğer kapılardan ayrılıyor. Antik tiyatrodan getirilmiş bu iki kocaman taş mask, şehre girenlere hoş geldin demeye mi onları korkutmaya mı yarıyordu bilemiyorum. Minibüslere binince az sonra Yenişehir Kapıdayız. Kırmızı kulesi, fotoğraflar için güzel bir malzeme sağlıyor.

İNİKLİ KÖYÜ

Programda görülecek bir köy var: İnikli. Çok sayıda ahşap evin bulunduğu İnikli, İznik’e 11 km. mesafede. Köye vardığımızda artık yorulmuştum, kahvesinde oturup çay içtim, daha enerjik olanlar eski caminin minaresine bile çıktı.

ANTİK TİYATRO VE GÖL

Köyde dinlendikten sonra İznik’e dönüyoruz. Son durak antik tiyatro. Surların üstünde zıplayanlar ve bu anı yakalamaya çalışanlar güzel bir kare yakalamak için uğraşadursun hava iyice serinledi ama İznik’te daha görülecek yerler bitmedi. Son olarak “mavi saatte” çekim yapmak için göl kıyısına gidiliyor. Ben fotoğrafçılıktan anlamadığım için bu terimi yeni öğreniyorum. Fotoğraflar çekilip kıyıda bir çay bahçesinde tekrar çaylar içildikten sonra İznik fotoğraf turumuz tamamlanıyor; Bursa’ya dönüyoruz.

7 yorum

  • Zeynep dedi ki:

    ilk İznik gezimi binrota ile yapmıştım ve çok beğenmiştim İznik yazınızı okuyunca bu yaz bir kez daha gidilir diye dşünüyorum ellerinize sağlık

  • incialp dedi ki:

    rehberlik gezimizin ilk durağıydı İznik. aktif olarak rehberlik yapmadığım için bir daha gitme fırsatım olmadı hiç ama umarum tekrar giderim en kısa zamanda..

  • NEŞE dedi ki:

    Bir sanat tarihçisi olarak ,İznik benim vazgeçilmezlerim arasındadır..Bilgiler ve tur çok güzel,tabii fotolarınız da..Bence İznik,Hristiyan din tarihi açısından çoook önemlidir,siz de zaten iki Konsil ile bunu bize vurguladınız..Teşekkürler !

  • yidomido dedi ki:

    iznikte tavsiye ettigin otel varmı?

  • DEEP73 dedi ki:

    buram buram tarih kokan bir yer iznik okudugum yazıya göre görmemiş olanlar için kayıp diye düsünüyorum teşekkürler..

  • FigenLetaconnoux dedi ki:

    Basak’cim Binrota’ya hosgeldin. Iznik’i ben de çok severim, hele bir de senin kaleminden okuyunca bir daha gidesim geldi. Blogundan takip ettigim yazilarini ve hatta yenilerini en kisa süre içinde Binrota’da okumak üzere. Sevgiler…

  • saitos dedi ki:

    başak’ın kaleminden iznik’i okumak da bir başka güzel…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*