İznik


Ne yapalım, nereye gidelim diye düşünürken aniden
çıktı bu gezi. Elbette planlarımız içerisinde vardı. Fakat Sakız adası ve İzmir
gezisi işi suya düşünce bari bunu yapalım dedik. Yaptık da.

 

İznik ‘e nasıl gidilir sorusunun cevabı az sayıda
insanın yazdığı İznik gezisi notlarında keşfedemediğim bir soruydu. Millet
motorla, özel araçlarıyla varmıştı buraya. Resmi internet sitelerinde gelişler
hep özel araca göre anlatılmıştı ve diğer sitelerin hemen hemen hepsi de
kopyala yapıştır mantığı ile aynı yazıyı yayınlamakta. Şansıma İznik
minibüsçüler kooperatifinin sitesini buldum. Kalkış saatleri ve rotaların
çizili olduğu bir harita sitede mevcut. Oldukça yeterli bence. Tanınmış
firmaları aradığımda ise sadece Metro ‘nun akşam tek bir seferi var. Sinop gibi
güzel ama nedense ulaşımsız bırakılmış gibi.

 

İstanbuldan iki rota söz konusu. Bursa yada
Yalovaya denizden gelip minibüslerle İznik ‘e gidilebilir. Biz otobüsle
Yalovaya dek geldik.

 

İstanbuldan Kamil Koç ‘un sabah 8 ‘de kalkan aracı
ile yola koyulduk. Çocukların görsel hafızası büyüklerden daha sağlıklı. Oğlan
otobüsü görür görmez “Kuşadasına mı gidiyoruz?” diye başladı. Ben çoktan
unutmuşum geçen sene ne ile gittiğimi Kuşadasına. Kamil Koç ‘un koltuklarındaki
ekranlarda film seçenekleri oldukça fazla. Kategorize edilmiş film tipleri
içerisinden seçim yapılabilir. Oyunları ise sadece bir kart oyunu ile benim
çocukken amcamın bilgisayarında oynadığım bir oyuna sahip.(15 TL) Yolculuk iki
saate yakın sürüyor.

 

Yalova garının kapısında adamlar hemen soruyor.
İznik ‘e giden araçlar her saatin on geçesi İDO iskelesinden kalkmakta ( 7,50
TL). Yaklaşık on, onbeş dakika sonra otogara uğruyor. Biz bindiğimizde sadece
iki kişilik yer şansımıza boştu. Yolcuların büyük çoğunluğu Orhangazide indi.
Bizde oğlanı boş koltuklardan birine sepetliyoruz.

 

Orhangaziden sonra sağlı sollu tarlaların,
bahçelerin içerisinden ilerliyoruz. Solda verimli toprakların hemen ardında
yüksek dağlar fonu tamamlamakta. Göl ise sislerin ardında gayet solgunca çıktı
karşımıza ilkin. Hava nemli, boğucu, güneşin fırsatını bulsa anamızdan
doğduğumuza pişman edebileceği gibi olacaklara gebe.

 

Önce ilerilerde bir İtalyan şehrinin kulelerine
benzer çıkıntılar görülüyor sislerin arasında. Eşim biraz daha yakındaki top
ağaçları baz alıp onlarında ağaç olduğu konusunda ama iddaalıyım. Sis mistik
bir hava veriyor. Sanki zaman tünelinin içerisinden bir ortaçağ şehrinin kapılarına
geliyorum.

 


Şehir tam
bir Roma kenti. Haritalara baktığınızda şehrin tam bir haç şeklinde olduğunu
görebiliyorsunuz. Bu dini bir anlama sahip değil. Romalılar yeni bir garnizon
kurduklarında şehri önce birbirini kesen iki cadde ile şekillendirmeye
başlıyorlar. Kesişim noktasında bir kışla ve birde tapınak yerleştiriyorlardı.
Hristiyanlığa geçişle bu tapınak kilise olmaya başladı. Bu kilisenin adıda eğer
şehir İznik gibi önemli bir merkezse Aya Sofya oluyordu.

 

Bununla beraber her eski şehir gibi mitolojik bir
hikayesi elbette var. Şehri şarap tanrısı Dionysus sevgilisi ve ondan olan oğlu
için kurmuş. Nicaea, nehir tanrısı Sangarius ile doğa tanrısı Cybeles ‘in
ormanlarda yaşamayı ve avlanmayı seven, evlenmemek için yemin etmiş kızlarıdır.
Bir gün ormanda bir çobana rastlar. Çoban kıza aşık olurda kız çobanı okla
vurur. Eros buna çok kızarak kızı Dionysus ‘a şikayet eder. Fakat Dionysusta kıza
aşık olur gizlice takip etmeye başlar. Günün birinde Nicaea nehirde yıkanırken
Dionysus çoban ile aynı akıbeti yaşamamak için suya şarap karıştırıp kızı
sarhoş eder. Kız kendine geldiğinde hamile olduğunu fark eder, intihar etmeye
çalışır beceremez. Sonunda Dionysus ‘un çocuğunu doğurur; Dionysusta hediye
olarak bu şehri kurar.

 

Neyse, minibüs önce şehrin dört ana girişinden biri
olan İstanbul kapısından giriş yaptı. Yine Romalılardan bize geçen bir gelenek
daha. Eğer şehrin kapıları başka bir önemli kente ulaşan yolun başlangıcıysa
kapı yolunun gittiği kentin adını almakta. Halepteki Antakya Kapısı,
İstanbuldaki Belgrad Kapısı gibi. Giriş yaptığımız kapının yıkıntılar
arasındaki mermer parçalarının çokluğu ve büyüklüğü bir zamanlar sahip olupta
yitirdiği ihtişamı için akıl veriyor. Halbuki Siena da onarılmış kapılardan
şehre giriliyordu. Belki küçük bir detay, belki Sienaya giren insanların çok
küçük bir yüzdesi bunun farkında. Ama bu tip detaylar üst üste sıralandığında
sıradan bir şehri bile turistik bir cazibe merkezi haline getirmekte.

 

Bir zamanlar ismi Via bilmemne olan yolun adı
günümüzde Atatürk caddesi. Araçla cadde üzerinde ilerlerken önce yolun
solundaki 1. Murat hamamını ardından şehri kesen diğer ana cadde olan
Kılıçarslan Caddesi ve Aya Sofyayı geçip kısa sürede otogara varıyoruz. Yarını
organize edebilmek için çevre kasabalara gidişi soruyoruz. Yalovaya,
Osmaneliye, Bursa veYenişehire çeşitli saatlerde seferler var.

 

Artık bu şehrin hikayesini, önemini anlatmanın
vakti geldi. Aslında günümüzün kendi halinde bir kasabası olan İznik bir
zamanlar dünyanın merkeziydi. İstanbul haçlı işgalinde iken kurulan dört Bizans
devletinden birinin başkenti olmasının yanı sıra  dünyayı kökünden etkileyen bir kırılma anı
burada yaşanmıştı. 325 yılında burada toplanan meşhur konsilde, hristiyanlık
Roma imparatorluğunun resmi dini olarak ilan edilmişti. Kasabanın civarındaki
höyüklerde bulunan parçalar MÖ 2500 ‘ e dek inmekte. Antigonea şehrin ilk adı.
İskenderin generallerinden Lysimachus tarafından MÖ 293 ‘te ele geçirilir ve
bir rivayete göre Lysimachus ‘un karısının adı olan Nike ‘nin adı verilir.

 


Daha
sonra Bitinyanın bir parçası olur. Devletin paraları burada basıldığından
“Altın Şehir ” olarakta anılır. Fakat Roma fırtınası burayı  da etkisi altına alır ve şehri ele geçirir.
Fakat şehir öneminden bir şey kaybetmediği gibi yaklaşık beş km uzunluğunda
surlarla çevrilir. Burası Bizansla beraber büyür ama bu kez doğudan gelen başka
bir fırtına, Selçuklular 1071 ‘ de Bizans imparatorluk ordusunu Malazgirtte alt
ettikten sonra kısa sürede şehri ele geçirir. Artık Selçuklu Türklerinin
başkentidir.

 

Başkent olmuştur olmasına ama dönem öyle karışık ve
çalkantılıdır ki bu süre çokta uzun sürmez. Genç Kılıçarslan başarılı seferler
yapar çevreye ama uzaklardan alışılmadık ama kalabalık bir ordu gelir. İlk
kalabalık Yalovada yok edilir. Öyleki kaynaklara göre 30,000 kişi yarım saatten
kısa sürede etkisiz hale getirilmiştir. Ama esas birlikler gelince işin rengi
değişir. Haçlılar şehri kuşatır. Kuşatma uzadıkça kuşatanlar ittifak halinde
oldukları Bizanslı Rumların şehirlerine de saldırırlar. Yapılan vahşet öyle
dehşetlidir ki kuşatılanlarında içini korku kaplar. Haçlıların nihai
saldırısından önceki gece Bizanslılarla anlaşan Selçuklular şehri Bizans
generali Tarkanoides ‘e ( Türk kökenli olduğu tahmin edilmekte) teslim ederler.
Bu Haçlılara atılan büyük bir kazıktır ki bunu unutmayacaklardır.

 

Yüz yılı aşsa da Haçlılar bu kazığı unutmaz.
Benzerini İstanbulu ele geçirerek yaparlar. Prenslerden biri İznik’ e sığınır
ve burada bir devlet teşkil eder. Haçlılar birkaç kez kuşatsalarda şehri
alamazlar. Villeheurdin bu kuşatmalardan bahsederken Aya Sofya Kalesinin çok
güçlü olduğundan bahseder.

 

Osmanlılar şehri iki sene kuşatır ve alırlar. 1331
‘de Orhan Gazi şehri  alır.

 

Önce Aya Sofyaya doğru yürüdük. Birkaç tur otobüsü
de gelmiş, çok sayıda genç yapının etrafında. Turizm ofisi de burada ama içinde
kimsecikler yok, kapısı da kapalı zaten. Yandaki parkta bir lahit ve birde stel
var. Steli okuduk Hristo Hristos adlı birine aitmiş.

 

Aya Sofyanın vakti zamanında epeyce büyük bir yer
kapladığı aşikar. Zaten yapının doğusunda, dışarıda koruma altına alınmış
mozaikler ve apsis alanına ait tuğla kısım görülebilmekte. Simetri gereği bunun
batı tarafında da olması gerekirken orada bir iz yok. Yapı şu an parka göre
1,5-2 yola göre 4 m. den biraz fazla kot farkına sahip. Yapının pencere
boşlukları camlarla kapatılmış.

 

Eski kilisenin yerine imparator Justinianus
zamanında tekrar yapılmış. Hristiyanlık 
tarihinde önemli bir yere sahip bazilikal bir kilise. Şehrin katedrali.
11. yüzyılda şiddetli bir deprem sonucu ciddi hasar almış. 1331 ‘de Sultan
Orhan şehri ele geçirince camiye çevirmiş. Kanuni buraya bir  minare ekletmiş. Mimar Sinan da yapıyı güçlendirmek
için çalışmalar yapmış.

 

Kapıdan içeri baktık. Müzekart geçmemekte. Giriş 3
TL. Yerli iseniz bu fiyat. Yabancılardan 7 TL alınmakta. Kapıdan içeriye kafamı
soktum. Girişte hemen aşağıda mozaikli bir alan var.


Sahile gidip soluklanmak için Kılıçarslan
Caddesinden sahile doğru ilerledik. Göl Kapısından pek bir şey kalmamış. Gölün
suları kirli. Daha doğrusu doğal bir kirlenme bu. Çamlardan ve diğer ağaçlardan
dökülen polenler, kurumakta olan yosunlar suya bulanık bir görünüm vermiş.
Halbuki bu tamamen işgüzar bir zihniyetin sonucu. Gayet verimli ve temiz bir
göl olan İznike 80 ‘li senelerde diğer pek çok göle de yapıldığı gibi gölün
habitatında olmayan, yabancı türler getirilir. İznike gelen etçil bir
gümüşbalığı türüdür. Hayvan gölün baskın topluluğu olan sazanların
yumurtalarını yer. Böylelikle otçul sazanlar yok oluş sürecine girince
besinleri olan yosunlar ise engelsizce çoğalmaya başlar.

 

İlk hedefimiz senato sarayı. Önce konaklama işini
halledelim, çantaları, ıvır zıvırı bırakalım diyor eşim. Zaten iyi oteller (ve
pahalı ) sahilde. Bizde Çamlık Otele yerleşiyoruz.

 

Senato
sarayı Hristiyanlık tarihinde çok önemli bir yere sahip. Konsül toplantısının
yapıldığı yer burası. Günümüzde sahil surlarının kuzeye doğru dönüş yaptığı
yerde, deniz kıyısında 325 yılında temelde Ariusçularla Atanasiusçular
arasındaki fikir ayrılığı üzerinde bir karara varılması için toplanıldı. Arius
‘a göre Tanrı dünya yaratılmadan önce yaratılmıştır, Atanasius ‘a göre ise İsa
ta varoluştan beri vardı. Bununla beraber Paskalya gibi pek çok unsur bu
konsilde resmen Hristiyanlığın içerisine alınmıştır. En önemli karar ise bizzat
Büyük Konstantin tarafından burada Hristiyanlığın Roma İmparatorluğunun resmi
dini olarak ilan edilmiş olmasıdır.

 

Günümüzde konsilin yapıldığı alanda sahil tarafında
ince tuğladan yıkık dökük bir duvar bulunmakta. Kahverengi bir levhanın
üzerinde yazıyor olmasa bulunması mümkün değil. Hoş, son yıllarda “Da Vinci
Şifresi” kitabında yazmasa hatırlayana pek olmazdı gibime geliyor. 

 

787 ‘de gene İznikte ama bu kez Aya Sofya da 7.
Konsil olarak anılan bir konsil yapılmıştır. Bu gerek Roma gerekse İstanbul
tarafından kabul edilen son ortak konsil olup ikonoklasma sona erdirilmiştir.

 

Gelelim günümüze tekrar. Sahilde yer yer çakıl, yer
yer kum alanların arasında oynayan çocukların arasından geçip yürümeye devam
ettik. Sahilde vakit geçirecek güzel çayhaneler var. Ama bizim planımız antik
tiyatroyu bulmak. Oğlumuz Pazartesi günü okulunda anneler günü için bir konuşma
yapacak. Söz verdim, “bu konuşmayı sana antik tiyatroda Romalıların oyun oynadığı
yerde yaptıracağım” diye. Sabahtan beri başımızın etini yiyor tiyatroya gidelim
diye …

 

Arada Yenişehir Kapısına gelmeden bir giriş daha
var haritaya göre. Sahildeki kadınlara eşim yolun tiyatroya çıkıp çıkmadığını
soruyor. Geçmiş tecrübelerim duymamış olduklarına dair. Yanılıyorum. Ne güzel,
ülkemde yaşadığı yerde ne olup olmadığını bilen insanlarda varmış. Yakıcı
güneşin altında ilerliyoruz.  Burada bir
kapı daha var. Yüksek duvarlarda yer yer ama ağır hasarlar göze çarpmakta. Kimi
yerlerde büyük kesme taş kütleler var. Ama kapıyı geçipte arkasından
baktığınızda yapının orijinal halinin ne denli yüksek ne denli heybetli olduğu
konusunda az çok bir fikir sahibi olabiliyorsunuz.


Az sonra tiyatronun olduğu sokağı görüyoruz.
“Tiyatro Sokağı ”. Biraz ötede iş yapan bir adama sormuş, adamda işini gücünü
bırakıp bize yolu tarif etmişti. Meğer yolumuzun üstündeymiş. Bir zamanlar -ki
bu zaman imparator Trajan zamanı olmakta- yörenin en büyük tiyatrosu. 15,000
seyirci kapasiteli imiş. Bir zamanlar sahip olduğu zenginlik sağda solda gerek
toprak gerekse otların arasında kalan yerlerdeki mermerlerin üzerindeki
işlemelerde saklı adeta. Oysa şimdi seyircilere ait sıralar bile neredeyse
belli belirsiz. Bunda Bizans döneminde tiyatronun taşlarının surların güçlendirilmesi
için kullanılmasının da büyük payı var. Bu alan Bizans’ın şehirdeki son
yüzyılında mezarlık, Osmanlı zamanında ise çiniler için hammadde üretilen bir
alan olmuş. Şimdiyse tüm benzeri yerlerde olduğu gibi içki şişelerine vb ev
sahipliği yapıyor.

 

Tiyatro sahnesi epeyce çamurlu bir alanda diye
oğlanı tribünün kenarındaki sağlam bir yere çıkartıyoruz. Şiirimsi konuşmasını
yaptırıyoruz. Geçip geçen küçük çocuklarda bizi seyrediyor. Ardından tribünün
en tepesine çıkıyoruz. Her taşın üstü kertenkele dolu. Yukarıdan minnacık
görünen eşim küçük bir çocuğun uçurtma uçurmasına yardım ediyor. Yere
indiğimizde çocuğun uçurtmasının yandaki çalılara dolandığını görüp geçiyoruz.
Bir yandaki yolda gelini almak için bekleyen bir kalabalığı yarıp ilerliyoruz
güç bela. Kız tarafıyız, erkek tarafıyız diye girelim diye düşünmüyor değiliz
ama gezecek çok yer var daha.

 

İlkin Hagios Tryphon kilisesini bulmaya
çalışıyoruz. Atatürk Caddesinin üzerinde ama bir iki tuğla duvarı duran bir
yapı burasıda.  Moral bozucu , can sıkıcı
bir durum. Bari karnımızı doyuralım diyoruz. Cadde üzerinde “Köfteci Yusuf ”
var. Oldukça hesaplı ve çok lezzetli köftesi var. Köfte ile beraber verilen
biber sosu çok lezzetli. Piyaz tabağı gayet dolu. Ayranlarına ise laf yok.
Mutlaka uğranılması gereken bir mekan. Paranızın her kuruşunu hak ediyor.
Yalnız epeyce kalabalık oluyor ve masalar genelde önceden kapatıldığı için
istediğiniz yeri kapamama durumu söz konusu olabiliyor.

 

Buradan tekrar Aya Sofya yönünde ilerliyoruz.  Sağımızda gelirkende dikkatimi çeken Mahmut
Çelebi Camiini inceliyoruz. Beylikler dönemi etkisinde kalmış  yapının tek minaresi demir destekler ile
sarılarak korumaya alınmış. Minarenin şerefeye yakın kısmında turkuaz tuğlalar
iki bilezik gibi sarmış adeta. İçine giremedik ama son cemaat yerine giren kapı
olsun bu kısmı taşıyan kolonlar olsun hep devşirme malzeme. Kim bilir nereden
alınıp kullanıldı bilinmez.

 

Caminin tek kubbesinin üzerinde büyücek bir leylek
yuvasındaki leylek ve yavrusu ise yaşayacağımız ilginçliklerin başlangıcıydı
sanırım. Önce bir araç durdu ve yuvayı fotoğrafladığımız için bizi kutladı.
Muhtemelen bizim saçlardan, hanımında boyundan dolayı bizi turist sandılar.

 

Ardından Kılıçarslan Caddesinden müzeye doğru yola
koyulduk.  Önce bir kalabalığa karıştık.
Kermes gibi, kadınların yaptığı, ürettiği eşyalar yada gıda malzemeleri
satılmaktaydı. Eşrefzade Camiine uğramak için köşeyi dönmüştük ki şehrin en
eski Osmanlı yapısı camii olan Hacı Özbek Camiinin önünde bize bakan
ihtiyarlara denk geldik. Selam verdim ayaklandılar. Bir şey dediler
anlayamadım. Eşim “pilav varmış” dedi neyseki. Adamlara tok olduğumuzu
söylüyorum, dinleyen yok. Gerçekten tıka basa doymuşuz. Ama adamlar ısrarcı.
Karı koca kendimizi bir anda pilav kazanlarının önünde bekleşen çocukların
arasında buluyoruz. Adamlara ısrar ediyorum bari az koyun diye. Tavuklu
pilavları alıp oturup yiyecek bir yer arıyoruz kendimize. Herkes yer veriyor.
Yaşlıca bir adam gelip çocuklar kirletti oraya oturmayın diyor. “Haybeye mi
oturduk baba şimdi tertemiz oldu “ diyorum ; “Allah iyiliğini versin yeğen ”
diyor gülerek. Öteden biri iki ayran kapmış bize ikram ediyor. Rüya gibi. Kuran
kursunun hatim pilavı imiş. Helalleşip, teşekkür edip ayrılıyoruz aralarından.
Tekrar buradan teşekkürlerimizi, selamlarımızı gönderiyorum hepsine, tüm
İzniğe. Allah tüm dualarını kabul eylesin.


Eşrefoğlu Camii ve batısındaki sandukaların önünden
sağa dönüp Nilüfer Hatun imaretine yani günümüz İznik müzesine doğru ilerliyoruz.
Ters T tipinde, Bursada örneklerine sıklıkla rastlamamızın mümkün olduğu bir
yapı burası.1388 ‘te Sultan 1.Murat tarafından annesi adına yaptırılmış. 19.
yüzyıl sonrasına dek imarethane olarak görevini yerine getirmiş ama kasabayı
işgal eden Yunanlılar tarafından tahrip edilmiş.  İznik gibi tarihte büyük bir öneme sahip bir
yerleşim için oldukça zayıf bir müze burası.

 

Yenilediğimiz müze kartlarımız ile giriş yapıyoruz.
Kartınız yoksa giriş 3 TL. Bahçe girişinde bir iki lahit, şteller dikkat
çekmekte. Özellikle sol tarafta çok güzel bir lahit bulunmakta.

 

Müzenin
girişinin sol ve sağ yakalarında özellikle çini eserler sergilenmekte. Ana
kısımda ise sikkeler, gene şteller, bir lahit ve çeşitli parçalar mevcut. Burada
civar tümülüslerde bulunan  örnekler
hakkında açıklamalar asılı. Sıklıkla, küpler içerisinde, katlanmış durumda
cesetler bulunmuş. Bunlardan bir tanesi de müzede sergilenmekte. Kısa sürede
etrafı geziye gelen ilkokul çocukları ile sarıldı.  Burada girişe göre sağ tarafta çok güzel bir
kapı kenarı süslemesi var. Mükemmele yakın.

 

Tekrar
bahçeye çıktık. Müzenin arka tarafında sol tarafta mezartaşları, tam arkasında
hristiyan mezartaşları ve sütunlar yer almakta. Taşların önemli bir kısmında
Sezar (Caesar) yazmakta. Fazla bir şey çeviremedim. Sanırım tarih koymak için
dikilmiş olmalı. Diğer tarafta da gene şteller mevcut. Çok kaliteli işçilikleri
olan örneklerde mevcut. Özellikle Medusa ‘nın öldürülmesi sahnesinin olduğu
taş, hayvan kafası şeklindeki su olukları görmeye değer.

 

Yapının doğusunda yine devşirme malzemenin
kullanıldığı küçük,şirin eski mi eski bir camiye bakıyoruz. Şeyh Kudbettin
Camii burası.

 

Şimdiki hedefimiz bu meydanın köşesindeki Yeşil
Camii. Bu caminin en dikkat çekici yanı tamamen çini kaplı minaresi. Turkuaz,
siyah ve kahverengi-kırmızı parçalar birbiri ile geometrik şekiller oluşturacak
şekilde birleştirilmiş. Zevk meselesi ama göz yoruyor. İçerisine girdim. Beyaz
badananın neleri sildiğini bilmek mümkün değil. Mermer mihrap, ve duvarı
çevreleyen mermer panolar zamanında buraya oluk oluk paranın aktığını
göstermekte. Çok kalmadım çıktım. Yapının ana giriş kapısı etki tarz
tapınakları andırmakta. 1378 ‘de Mimar Hacı Musa tarafından Halil Hayrettin
Paşanın emri ile yapımına başlanan cami 1392 ‘de tamamlanmış. Tek kubbeli
camilerin en güzellerinden birisi olarak kabul ediliyor.

 

İmaret, Yeşil Cami ve cadde arasında küçük bir
meydan var. Biz burada hediyelik eşya satan dükkanlarda İznik magneti ararken
orada da sahne kuruluyordu. Dükkancı aradığımız İznik magnetini bulamayınca
başka dükkanları önerdi bize halbuki ben İznik anahtarlığı alıpta mıknatıs
yapıştırıp magnet haline getirilebileceğini söylemişken. Fatih  ‘in tebdili kıyafet çarşıya inipte
dükkanlarda alışveriş yaparken benzeri bir duruma denk gelmiş olduğu hikayeyi hatırladım.
Kendi malını bir şekilde bana satabilecekken başka bir satıcıya yönlendirmeleri
hala bir şeylerin kaybolmadığını göstermekte. Kaybolmaz da inşallah.

 

“Lefke Kapısına gidelim” diyorum eşim “nasıl olsa
yarın oradan geçeceğiz” diyor.  İkna
ediyorum. Köşede bir yıkıntı var. Haritaya göre özel hamam. Ben özel hamam
yıkıntı olmaz diyorum. Eşim diretiyor. Sonuçta haklı çıkıyor. Suyu bitmiş,
kendi yıkılmış. Viran bir yapı.


İlerliyoruz kapıya doğru caddeden. Solda Çandarlı
İbrahim Paşa ‘nın türbesinden kalanlar restore edilmekte. İznikte Çandarlı
ailesinden kalan çok şey var. Özellikle Lefke Kapısına yakın yerlerde. Ama
isimleri ve yıkıntıları dışında pek bir şey kalmamış nedense. Burada cadde
kenarındaki evlerde hatta caddenin kendinde gayet sakin bir yapı, bir hava var.

 

Kapı gayet zarif. Baba oğul içeri dalıyoruz. Kapı
girişinin sağında sonunda odacıklar yada daha doğrusu bölmeler var. Soldakine
giriyoruz. Güzel işlemeleri olan duvarın karşısındaki kirişte Yunanca yazılar
var. Müzedeki Latince ortamdan sonra epey zorlu geliyor. Yıldızı çağırıyorum
okuması için. TO SEBASTO yazıyor. Sebasto birisi mi yoksa Sivas ismi ile aynı
kökenli bir başka yerleşim mi şimdilik bilmiyorum. Ama Lefke yada Leukea yazan
bir satıra dahi denk gelemememin hayal kırıklığını yaşamadım diyemem. Yıldız
birde sanatoryum yazısı okudu ama haritada sanatoryum yada hastane tarzı bir
şey görebilmiş değilim.

 

Kapının girişinde merdivenle çıkılan bir odacığa
çıktık oğlumla. Çıkarken kapının eşiğindeki demire ayağını kötü çarptı. Ağlamak
ile ağlamamak arasında gidip gelirken kapının orada fotoğraf çektirme bahanesi
ile konuyu dağıttım. Kapının sağında ve solunda ikonaların konulacağı birkaç
niş var. Kim bilir zamanında bu kapı ne kadar da güzeldi.

 

Yine kapı
civarında hediyelik satan biriyle lafladık. Sur dışındaki Abdülvahap Sancaktari
türbesine 10 TL ‘ye gidip gelinebileceğini söylüyor. Oradan Topkapı Çınarına
doğru yollandık. Sakin sokaklarda yürüdük. Burada kapı numaraları bile çini
işlemeli plakalar ile gösterilmekte. Belediyenin zarif bir uygulaması. Burada
çöp kutuları bile çini işlemeli gibi. İnsanın içine çöp atası gelmiyor doğrusu.
Bir çınar gördük. Tahminlerimize göre Nilüfer Hatun imaretinin arkasındaki
alanda olmalı idi.

 

Eşrefzade Camiinin önündeki banklarda soluklanıp
sahile doğru gidiyoruz. Yorulmaya başladım. Artık gerçekten paslanıyorum.  1.Murat Hamamının yanında su içerken kot
farkından dolayı aşağıda kalan kısımdaki düzgün taş yola gözüm takılıyor. Tipik
Roma yolu. Hamama bakarken hediyelik eşya satan dükkanlar olduğunu görüp
Yıldıza sesleniyorum.

 

Dünümüzdeki kara yolunun daha doğrusu Atatürk
Caddesinin yaklaşık dört metre kadar aşağısında gerçek yol var. İlginçtir şu an
bir nevi müze gibi kullanılan hamamın giriş kapısı da eski Roma yolunun
hizasında. Kim, hangi amaçlı yolu bugünkü seviyesine çıkarttı Tanrı bilir.

 

Buradaki hediyelik eşya satan dükkandan bizimkiler
bir şeyler seçerken ben her zamanki gibi dükkancı ile konuşuyorum. Adam elime
bir İznik kitapçığı tutuşturuyor. İngilizce ama işimi görür. Turizmbürosu kapalı
olduğundan temin edememiştim. Şehir hakkındaki düşüncelerimi soruyor içimden
gelenleri ve dileklerimi söylüyorum bende. “Barındırmayız”  burada diyor haşere tayfası hakkında. Başka
parçalarda gösteriyor satmak için. Gönül almak istiyor hatta kırmız bir fincan
takımı var ki parasından bile geçtim ama nakliyesi yok mu. İşte o beni
caydırıyor.

 

Yalovaya giden yolun çıkış yaptığı surların dibinde
sahile çıkıyoruz. Şiddetli bir rüzgar var ama dinlenmek için oturduğumuz
banktan kalkamıyoruz bir türlü. Göl dalgalı. Ben biraz panoramik çekim yapmaya
çalışıyorum. Sonra kalkıp yine hediyelik eşya yapan standlara takılıp biraz
daha bir şeyler alıyoruz. İlerilerde gölde iki kanoda çocuklar dalgalarla
boğuşuyor. İzci çocuklar müzeden sonra burada da karşımıza çıkıp yanımızdan
yürüyüp geçip öylece yollarına devam ediyorlar. Sahile bakan kafeler,
çayhaneler dolmaya başlamış.Bizde önce sabah eşimin kahve içtiği dükkanda çay
içmek için oturuyoruz. Oğlum çoktan arkada tavla oynayan kişilerin yanına gidip
onlara laf yetiştirmekle meşgul. Çok durmuyoruz. Amacımız yemek yemek daha
doğrusu “yayın şiş” i tatmak.


 

Kılıç
balığının şişini yedikten sonra balıktanda pekala çok iyi şiş yapılabileceğini
öğrenmiş bulunuyorum. Siparişimizi veriyoruz. Kısa bir süre sonra bir tabakta dört
iri parça yayın balığının takıldığı iki şiş, domates, biber ve salatası
geliyor. Balık yağlı, üzerine çeşni versin diye zeytin yağı da katılmış. Ayrıca
koku versin diye defne yaprakları da şişte yerini almış.Adadan, Rumlardan
bildiğim ama haz etmediğim bir gelenek bu balıkta defne yaprağı katmak.
Defnenin kokusu ve tadı en yakınında ne varsa onu ezer geçer. ( Defne yaprağını
mangalın üzerine atın; o yapraklar öyle çıtır çıtır yanar öyle bir koku yayar
ki ) Onun dışında bir parça tavuk şişi andırıyor. Ama daha yavan, daha gevşek
bir tadı var. Ama salata oldukça iyiydi.

 

Yemekten sonra bitişikteki otelimize geçerken
güneşin yavaş yavaş indiğini görüp gün batımı çekmeye çalışıyorum. Bu sırada
yoldan insanlar, bisikletliler dünyan hiçbir derdi kendilerine tesir
etmiyormuşcasına  yürüyüp gidiyorlar.
Güneş iyice aşağıya inince bende çekip gidiyorum.

9 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Çok yaşa Bora,ne güzel anlattın…4-5 yıldır görmediğim İznik de sizin foto ve anlatımınızla sanki daha bir “iyiye gidiş” izledim,çevre düzeni ,biten restorasyonlar iyiye işaret.Ben İkonaklazma yı bitiren 787 konsilini çok önemserim,bu yaşanmasaydı,günümüze ancak beyaz duvarlar ulaşırdı diye düşünürüm.Göl kıyısında yediğiniz “yayın şiş” nefis görünüyor ama tatlı su balıkları ,bana göre,lezzetli olmadığından eğer defne yaprakları olmazsa pek yavan olacaktı…Afiyet şeker olsun…Sebasto,bildiğim kadarı ile “büyük-yüce “anlamında ve İznik deki “laskaris prensliği ” zamanında da “sebastokrator “bir ünvan olarak kullanılıyor.

  • Corto_Turco dedi ki:

    Bu detaylı yazı için teşekkürler. İznik’e çok küçükken ailemle birlikte turla gitmiştim. Aklımda bir şey kalmamış. Tekrar ziyaret etmek gerektiğini hatırlattınız. Ulaşımın yetersiz olması beni şaşırttı. Halbuki popüler bir rota olduğunu sanıyordum. Belki Binrota’nın şu hafta sonu kaçamağı için İznik seçilebilir. Rotayı da siz belirlemişsiniz zaten.

  • bora arasan dedi ki:

    Neşe Hnm bilgilendirme için çok çok teşekkür ederim. Lascaris dönemi hakında pek bir bilgim yok. Bildiğim sadece Haçlı ordularıa epeyce bela oldup ilerlemelerini durdurdukları ve Villeheurdin ‘in yazdığı kadarıyla Haçlıların İznik kuşatması. Hoş orada kuşatma için Aya Sofya kalesi kuşatması demekte

  • edda dedi ki:

    bende 4-5 yıl kadar önce günübirlik ziyaret etme fırsatı bulmuştum İznik, ama hazırlıklıksız bir seyahatti ve üstünkörü olmuştu. birçok şeyi bilmediğimi farkettim yazınızı okuyunca. bir daha gittiğimde yazınız sayesinde çok bilinçli olarak gitmiş olacağım. teşekkürler

  • Zeynep dedi ki:

    Ayşe Bayvas’ın anlatımıyla binrota’nın düzenlediği İznik gezisi aklıma geldi.çok keyifli ve tarih dolu bir gezi olmuştu. bu detaylı ve fotoğraf dolu yazınızla o günü tekrar yaşamış gibi oldum ellerinize sağlık :)))

  • mertakinci dedi ki:

    tarih boyunca önemli bir konuma sahip ve bir çok tarihsel olaya tanıklık etmiş bir yer

  • queenzuhre dedi ki:

    güzel bir yazı olmus izniğe biz de arkadaslarımızla arastırma yapmak ıcın gitmıstık roma tiyatrosu ne yazık ki tahrip olmus durumda iznik aynı zamanda çinileriyle ünlü çini ocaklarını ve çinicikle uğraşan dükkanları da gezseydiniz keske ilginç şeylerle karşılaşabılırdınız ve benden sizlere bir tavsiye sahil kenarında balık yemeyin:D

  • queenzuhre dedi ki:

    güzel bir yazı olmus izniğe biz de arkadaslarımızla arastırma yapmak ıcın gitmıstık roma tiyatrosu ne yazık ki tahrip olmus durumda iznik aynı zamanda çinileriyle ünlü çini ocaklarını ve çinicikle uğraşan dükkanları da gezseydiniz keske ilginç şeylerle karşılaşabılırdınız ve benden sizlere bir tavsiye sahil kenarında balık yemeyin:D

  • queenzuhre dedi ki:

    zeytin bahçeleri arasında gezmeyi de ihmal etmeyin ve meraklılarına çini nasıl yapılır nasıl fırınlanır hazır hale getirilir gösteriliyor

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*