İSVEÇ SARAYI

İSVEÇ BAŞKONSOLOSLUĞU
(Bugün istiklal caddesinin tünele yakın bölümde bulunan İsveç konsolosluğu)


(İsveç konsolosluğu caddeden görünümü)

İsveç ve Norveç henüz ayrılmamışken tek krallık olarak yönetildiği dönemde bugün gördüğümüz alan sefarethane yapılmak amacıyla 1757 de satın alındı. 1818 yılına kadar bu alanda bulunan ahşap binada devlet ilişkilerini yürüten elçiler binanın yanmasının ardından 1858 de burada bir Şapel ve 1870 de Avusturyalı mimar Pulgher’in imzasını taşıyan Sefarethane’yi yaptırdılar. Görkemli bahçesiyle önünden geçenleri kendine hayran bırakan sefarethane, Osmanlı devletiyle kurmuş olduğu ilişkilerle de hayli dikkat çekicidir.


İlk olarak Osmanlıyla iyi ilişkiler içinde olmak isteyen İsveç kralının Osmanlı devletine iki farklı yollardan gitmesi için iki elçi gönderir, talihsizlik o ki, gönderilen iki elçi de yolda hırsızlar tarafından soyulmuştur, İstanbul’a elleri boş gelen elçiler pek iyi karşılanmaz ve bu ister istemez diplomatik ilişkilerde bir soğukluk oluşturur ve bir süre devam eder.

 Demirbaş Şarl (kral XII. Charles)


Bir de tarih kitaplarından ismine tanıdık olduğumuz Demirbaş Şarl, yani İsveç kralı XII.Charles var ki, bu tümüyle ilginç bir hikayenin baş kahramanıdır. Kral XII.Charles Rusya ile girdiği bir savaş sonrasında geri çekilmek zorunda kalır ve Osmanlı topraklarına sığınır, başta 5 gün olarak düşünülen bu misafirlik İsveç tahtında çıkan bir takım anlaşmazlıklar sebebiyle tam 5 yıl sürer.
İsveç Kralının 5 yıllık misafirliği boyunca Osmanlı ve Rusya arasında diplomatik sorunlar ortaya çıkar, hatta bazı tarihçiler Prut savaşının çıkış sebebi olarak Kral XII. Charles’ı sorumlu tutar.
Demirbaş Şarl (kral XII. Charles)

Kral XII.Charles’ın demirbaş Şarl olarak anılması da bu 5 yıllık uzun misafirlik sırasında onun ihtiyaçları için yapılan harcamaların devletin demirbaş kalemine yazılmasıdır.
5 yıl boyunca kendisi ve 2000 askeriyle en iyi şekilde ağırlanan Demirbaş Şarl, uzun çabalar sonrasında  1714 yılında ülkesine gönderilebildi, ancak onun için yapılan harcamaların büyük bölümü geri alınamadı.
 
Kahve ve Buzlu Şerbet içme alışkanlığının İsveç’te öğrenilmesi de Demirbaş Şarl’ın Osmanlıdan ülkesine götürdüğü kültürel bir gelenektir.

Demirbaş Şarl (kral XII. Charles)


Demirbaş Şarl, yani Kral Charles, Avrupa’da savaşçı kral olarak tanınıyor, Tahta çıktığı günden itibaren neredeyse tüm ömrü savaşarak geçiyor. Tabi bu savaşlar sırasında en uzun savaştığı ülke Rusya oluyor, Ruslarla girdiği bir çok savaştan galip çıkan Kral Charles bu savaşta geri çekilmek zorunda kalınca, Rus Çarı Pietro “YENİLE YENİLE YENMEYİ ÖĞRENDİM” sözünü söylüyor.
Bu söz Napolyon’un olarak bilinse de ilk söyleyen Çar.Pietro’dur.
 Gelelim Kral Charlesl’ın Osmanlıya sığınmasına, aslında Ruslarla arayı açmak istemeyen Osmanlı devleti İsveç kralına başta destek olmayacaktır ama Padişahtan habersizce iş çeviren ve padişahın bunu onaylayacağını düşünen Abdurrahman Paşa,İsveç kralını kabul eder.( o dönem haberleşmenin uzun zaman aldığını lütfen göz önünde bulunduralım) Padişah bu durumdan haberdar olduğunda maalesef Abdurrahman paşayı öldürtür, Yani Demirbaş Şarl’ın bir diğer adı da bundan dolayı Başkestiren olur. Fakat osmanlı padişahı paşayı öldürtse de misafirperverlik etiği olarak karl’a sahip çıkar.
Tabii bu misafirin 5 yıllık kalışının sonunda bir türlü gitmek istemeyince de minik bir çatışma yaşayan yeniçeriler ve Kral Charles’ın askerleri sonunda Charlesl’ı osmanlı devletinin sınırları dışına çıkarmayı başarsa da bu misafiri kovma operasyonu Avrupa tarihine Kalabaliken i Bender “Bender Karmaşası” olarak geçti.
Kral’ın Osmanlı topraklarında bulunduğu dönemde kız kardeşine gönderdiği mektupsa oldukça dikkat çekicidir;
“Poltava’da esir oluyordum. Bu, benim için bir ölümdü; kurtuldum. Bug (Aksu) Nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi. Önümde su, arkamda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş! Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu. Gene kurtuldum. Fakat bugün esirim, Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin, suyun yapamadığını onlar yaptılar: Beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok, zindanda da değilim. Hürüm, istediğimi yapıyorum. Lakin gene esirim; şefkatin,  asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli, bu kadar âlicenap, bu kadar asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında, hür esir gibi yaşamak bilsen ne tatlı!
Ülkesine dönüşünden sonra yine savaş dolu hayatına devam eden Kralın, 30 Ekim 1718’de, Norveç’te, Fredriksten’i kuşatırken şakağına isabet eden bir kurşunla, macera dolu yaşamı sona erdi. Öldüğünde 36 yaşındaydı…


Bugün gördüğümüz İsveç başkonsolosluğu bu ilginç diplomatik hikayelerin yanı sıra İsveç devleti sınırları dışında ülkeye ait olan en eski bina olma özelliğiyle de ayrı bir öneme sahip.

6 yorum

  • gezmen dedi ki:

    Yazıyı 3 defa okudum, yani 3 editi de 🙂 Birçoğumuzun her gün önünden geçip hikayesini bilmediği ve farketmediği o kadar çok yer var ki. Elinize sağlık, paylaşım için teşekkürler. Gelecek yazılarınızı da merakla bekliyoruz.

  • Midgard dedi ki:

    İşte şimdi enine boyuna okuyabildim. Elinize sağlık, çok güzel bir yazıydı. Her gün önünden geçip duruyoruz kim bilir nelerin ve kim bilir kaçının farkındayız.

  • selmaniron dedi ki:

    Teknik sorunlar nedeniyle bir kaç kez silip yeniden yüklemek zorunda kalsam da sonunda son halini verebildim.
    Beğenileriniz için çok teşekkür ederim.

  • arkutbay dedi ki:

    Şarl kardeşimiz bir eli yağda bir eli balda kader kurbanı rolü yapıyor 🙂 Güzel bir konu , güzel bilgiler . Ellerinize sağlık , teşekkürler .

  • edelweiss dedi ki:

    Sağolun, varolun. İlginç bir konuyu , ne güzel anlatmışsınız. Bir solukta okudum. Sevgiler.

  • NEŞE dedi ki:

    Bugünün karmakarışık Beyoğlu sunda bu yabancı misyon arazileri bir cennet parçası gibi kaldılar,belgesel filmlerde çok detaylı görmüştük,sizin yazınızla da hatırladık,çok iyi oldu,teşekkürler..

selmaniron için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*