İstanbul Bir Gün

Yolculukların insan üzerindeki olumlu etkisi tartışılmaz. Hele günümüzdeki uçak yolculukları… Havalimanında her bir obje insana seyahatte olduğunu anımsatır. Seyahat Sanatı kitabının yazarı Alain de Botton, Amsterdam’da Schipol havalimanında bir tabelanın onda hayranlık uyandırmasının nedenini, seyahat ettiğini ve başka bir yere geldiğini işaret etmesine bağlıyor. Bulutların üzerinde insansız bir atmosfer var. Dışarıdaki tek dostunuz uçağın kanadı. Eksik, ama güzel! Kanadın ucundaki yanıp sönen fener, dışarıdaki ıssızlığı ve oluşan yalnızlık hissinizi baltalıyor. Güneşin doğuşunu izlemek aşağıdakinden çok daha görkemli… Ufuk çizgisini belirleyemiyorsunuz. Bulutlar altınızda bir tabaka oluşturmuş. Manzarada oluşan şekilleri bir pamuk tarlasına, koyun sürüsüne, kar yağmış sıradağlara benzetmek haksızlık. Her şey yerküredekinden daha farklı ve daha etkileyici… Altınızdaki ülkenin tüm kötülüklerini örtüyor bulutlar. Her şeye yeniden başlamak, hayata yeni bir sayfa açmak istiyorsunuz. Havada beyaz, bembeyaz bulutların üzerinde kalmak istiyorsunuz. Bulutlar birden çekiliyor.

Bir savaş meydanı gibi aşağısı. Kara, sanki kapkara bir atlas gerildi araya. Yağmalanan ormanlar yamalı bohça gibi! Şehirler beton kütlesi. Örümcek ağını andıran bir tek yollar ışıyor. Aşağıda Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop varmış, ne fark eder… Hepsinde yaşam aynı! Hepsinde ölüm kalım üzerine bir savaş hali! Beliren ışıltılar içinde insanlar, birbirlerine nice kötülükler besliyor. İstanbul’a yaklaşıyoruz. Bir tarafımız deniz, bir tarafımız kara. İnsanın içini yakan ne bir bozkırı, ne bir çölü var bu ülkenin. Bu ne zenginlik! Yürek zenginliğimiz de olsa; diyesi geliyor insanın. İstanbul bir metropol… İlk kez gidenlerdenseniz mutlaka bir karşılayanınız olmalı. Başka türlü adres bulmak zaman alıyor. Türkiye’nin beşte biri burada yaşıyor. Dolayısıyla kentteki yeni uygulamalar ülke gündeminde hemen yer buluyor. Uzaktakiler yenilikleri İstanbullularla aynı anda öğrenebiliyorlar.
 
Metrobüs uygulaması çok tartışma yarattıysa da insanlara zamandan tasarruf sağladı. Sahi, metrobüs trafiği neden soldan işliyor! Ataköy’den “Trabzon’dur Yolumuz” kitap projesinin tanıtım kokteyli için Nişantaşı’ndaki CEF Sanat Galerisi’ne varmak, bir saatlik zaman alıyor. Oysa programın başlamasına beş saat var. İstanbul’a gelmişken Haliç’i görmeden, Eminönü’nde balık-ekmek, midye ve kokoreç yemeden, nargile içmeden, vapura binmeden, Beyoğlu’nu gezmeden dönmek olur mu? İstanbul’da Nişantaşı’nın, Bağdat Caddesi’nin ayrı bir yeri var ama bu kent hep tarihi dokusuyla yer etmiş bende. Tercihimi, Eminönü’ne inip balık-ekmek ve midye yemekten yana kullanıyorum. Boğazın dalgaları Haliç’i dövüyor. Galata Köprüsü Bizans’ın zincirleri gibi kesmiş Halicin önünü. Anadolu’da İstanbul için “taşı toprağı altın” denir. Oysa çalışana her yerin taşı toprağı altındır. Avrupa’ya işçi olarak giden genç bir akrabam gurbette çalıştığım gibi Trabzon’da çalışsam daha çok kazanırım diyordu bundan birkaç yıl önce izine geldiğinde. Her şey yerli yerinde değil ama Türkiye değişiyor ve gelişiyor.

İstanbul’da Anadolu’daki gibi konu komşudan gelecek yardıma bel bağlarsanız aç kalırsınız. Burada bir iş tutmak ve o işe cümbür cemaat sabah erken kalkıp gitmek gerek. Eminönü’ndeki midyeci, genç bir çocuk… Otuz kuruşa sattığı midyelerden açıp, limonladıktan sonra bana uzatıyor. Bir midye daha açıyor. Limonluyor. Bir tane daha açıp limonluyor. Soruyorum, Diyarbakırlıyım diyor. O konuşurken iki midye daha yiyorum. Etti beş. Tadı nasıl diyor, eh işte diyorum. Tezgâhın bir köşesinde duran midyeleri gösteriyor: Bunlar elli kuruşa… Hemşo işi biliyor. Elli kuruşluk midyelerden de üç adet yiyerek üç lira ödüyorum ona. Aynı hizada bir balık-ekmek satıcısı… Balık, uskumrunun yarısı… Haliçte beş liraya satıyorlar ekmek içi balığı. Yanaşıyorum mangaldaki balıkları ters yüz eden balıkçıya. O da Diyarbakırlı, yandaki balıkçılar da… Burada işler böyle mi yürüyor diyorum. Susuyor balıkçı. Mesajı alıyorum. Midyeci gibi balıkçı da sevecen. Meydanın orta yerinde bağlama çalmaya duran meczubun elinde sazı, önünde bir çanak.

Meczubun çanağına bir lira düşüyor benden. Vuruyor mızrabı bağlamanın teline. Tuz izi bırakıyor yanakta gözyaşı. İstanbul’un gerçek yüzü bu diyorum içimden!———————-“Trabzon’dur yolumuz” kitap projesi, yazar duyarlığıyla Trabzon’un 22 semtini okurla buluşturdu. Projenin tanıtım kokteyli için İstanbul’daydım. Uçaktan indiğim sabah geze geze Nişantaşı’na vardım. Bu semti ilk kez görüyorum. İstanbul’da yaşayan bir arkadaşımın, daha önce gelip görmem için bu semtten hayranlıkla söz edişi beni etkilememişti.- Dilden düşmeyen farklı sosyal çevresiyle Nişantaşı ve benzeri semtler, açıkçası, İstanbul’a yaptığım seyahatlerde önceliklerim arasında olmadı. Çünkü buralar sadece varlıklı ailelerin yaşadıkları muhit olarak öne çıkarılıyordu. Oysa İstanbul benim için tarih demekti. Haliç demekti. Vapur demekti. Kokoreç, balık-ekmek yemek demekti. Yoksa İstanbul’u baştan sona görmemem için bir neden yoktu.

Düzenli, temiz bir semt olmasının dışında Nişantaşı, beni şaşırtmıyor. Yani insanların gözüne gözüne sokulan bir zenginlik emaresine rastlamadım. Burun kıvıracak, beni kıskandıracak ya da iç parçalayacak görüntüyle karşılaşmıyorum. Sakinleri “sonradan görme” şımarıklığından uzaklar. Etiler’de yaşayanlarda görülen gösterişten eser yok Nişantaşı sakinlerinde. Son derece vakurlar. Farklılığı galiba kültür dokuları kazandırıyor onlara. Kimi semtlerdeki kahvehanelerin yerini burada yan yana sanat galerileri almış. Gelişmiş ülkelerin sanatı el üstünde tutarak öne çıktıklarını dikkate alırsak, Nişantaşı’ndaki bu ilgiyi bence (toplum için sanatla) ülke geneline yaymalı. Teşvikiye’de geziniyorum. Teşvikiye Camisi’nin avlusu dinlence yeri gibi! Civardaki lokantalarda kuşluk vakti yer bulmak zor. İnsanlar, yemeğe sanki doymak için değil de sohbet için oturuyorlar. Oysa çoğumuz tıkınıp hemen kalkıyoruz sofradan. Semtin caddelerini, sokaklarını arşınlarken masaları kaldırıma dizilmiş pastanelerde mola veriyorum. Çevreyi gözlemliyorum. Benden başka kimse kimseyi süzmüyor. Kimsenin giydiği kimseyi ilgilendirmiyor burada. Oturdukları yerde herkes bir şey ile meşgul; kimi karşısındakiyle duyulamayacak sesle konuşuyor, kimi kitap, gazete okuyor, kimi elindeki kâğıda bir şeyler karalıyor.

Kısaca Nişantaşı’na bir asillik hâkim. Belki yanılıyorum, bilmiyorum! Çay içiyor, gene yürüyorum. Sonunda etkinliğin yapılacağı CEF Sanat Galerisine ulaşıyorum. CEf Sanat Galerisi’ndeki kokteyl sade bir düzenlemeyle hazırlanmış. Programa İstanbul’daki Trabzonlular ilgi gösteriyor. Burada birçok sanatçı hemşerimiz, Çiğdem Sezer, Dr. Mustafa Duman, Adil Salih ve ile buluşuyoruz.————————————————————————– ————

“Trabzondur Yolumuz” kitapları tanıtım toplantısından sonra Ali Mustafa’yla Şişli’den Taksim’e yürüyerek ulaşıyoruz.”İstanbul kazan biz kepçe. Beyoğlu’ndayız… Burhan Öztürk, İstiklal Caddesi’nde lokanta işleten Pazarkapılı bir hemşerimiz. Ali Mustafa, hafta sonları Beyoğlu’ndaki kitapçıları ve sahafları kolaçan ettikten sonra burada yorgunluk atıp yiyip içmeyi alışkanlık haline getirmiş. Burhan Öztürk’le beni tanıştırıyor. Öztürk’ün lokantası yemek çeşidi olmayan salaş bir mekân ama burası İstanbul’a gittiğimizde yolumuz İstiklal Caddesi’ne düşerse balık yemek için artık uğrak yerimiz olacak. Burhan’ın sohbeti dinlenir, nüktedan, yazmaya meraklı bir hemşerimiz. Trapezus’tan ayrılıp Aslıhan Pasajı’na gidiyoruz. Aslıhan Pasajı sahaflarıyla ünlü! Buradaki dükkânlar eski kitap, film afişi ve fotoğraflarla dolu. Sahaflar dışarıdaki insanlardan farklılar. Günlerce çilehanede kalmış insanın ruh halini taşıyorlar. Kimi gözüne bir nokta belirlemiş, kimi bir kitabın sayfasına odaklanmış, öylece bakıyorlar. Kimileriyse gözlüğü arasından kapıya bakarak, içeri girecek bir eski kitap meraklısı bekliyorlar.

Eski kitaplar insanda bir başka duygu oluşturuyor. Burada zaman durmuş gibi; hatta insan kitaplara, film afişlerine, fotoğraflara baktıkça geçmiş zamana göçüyor. Sahafın birinin önündeki kolinin içinde yığınla siyah beyaz fotoğraflar var. Fotoğraflardaki hanımefendilerin, beyefendilerin imajı şimdilerde aranır oldu. Kalantor herifler fotoğrafta öyle poz vermişler ki şimdilerin dizi oyuncuları soldan sıfır kalır yanlarında. Hanımlar son derece zarif görünüyorlar yanlarında. O dönem insanlarının giyim kuşamları bir nevi Amerikan ve Avrupa kültürünün ilk örneklerini yansıtıyordu belki ama fotoğraftaki mahcup yüz ifadeleri son derece aşına bize. Beyoğlu’na sanırım Grand tuvalet giyilmeden çıkılmayan zamanlara ait bu fotoğraflar.

Beyoğlu günün her saati işlek… Hele akşamüzeri İstiklal Caddesi’nde adım atacak yer arıyor insanlar. Taksimden Tünel yönüne göz hizasında baktığınızda -sözüm ona penguenler caddeyi istila etti sanırsınız. 

Aslıhan Pasajı’nda eski film afişlerinin sergilendiği bir sahafın önündeyiz. Kocaman bir katalogla karşı karşıyayız. Fotoğraf albümünün yapraklarını çevirir gibi çeviriyorum film afişlerini. Ne tesadüf, afişte sinemada izlediğim ilk film; Patron Benim. İyi Kötü Çirkin, Yıldız Savaşları, Jaws, Avcı, Sürü, Şampiyon, İki Başlı Dev, bir zamanlar beni etkileyen filmler. Aman Yarabbi, ne filmdi onlar! —————-Oysa asıl film hayatın kendisi; oynaması zor bir rol biçti bize…

2 yorum

  • arkutbay dedi ki:

    İstanbul’u doya doya gezin ama siz gene de defalarca çözünüp tekrar dondurulan Norveç uskumrularından ve nerden çıkarıldığı belli olmayıp merdiven altlarında doldurulan midye dolmalardan uzak durun 🙂

  • bora arasan dedi ki:

    İnsanı öldürmeyen şey güçlendirir……
    Benim çocukluğumda gerçek uskumru vardı dolayısıyla gezilerde midem bozuluyor, ama daha genç kuşaklarda problem yok 🙂

bora arasan için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*