İSKOÇYA… ATEŞ SUYU VE LOCH NESS CANAVARI…-2-


Sabahın 7.00’sinde çıktığımız yolda bir sonraki mola yerimiz Fort Augustus isimli, küçük bir göl kenarı kasabasıydı…Bahsettiğim göl, bir jeolojik travma sonucu İskoçya’nın ortasında oluşan 7 Loch (göl) den biri: Loch Ness! Birşey çağrıştırıyor mu? J Evet doğru hatırladınız şu bizim Van Canavarının büyük kuzeni Loch Ness Canavarının yaşadığı göl!..


 


Şimdi gerçekten size “eveet vardı.. gördüüük.. acayip bişeydiii.. ama hiç korkmadık… geeh bili bili dedik geldi” gibi şeyler yazmayı isterdim, bayağı da heyecanlı olabilirdi amaaa… Loch Ness’in, ağaçların arasından görülen  olağanüstü doğa manzarası dışında  bir esprisi yok tabii…

İskoçlar tam gölün kıyısına Loch Ness Canavarı Araştırma Enstitüsü kurup?!!? Anahtarlıktan kupaya, yastık üstü işlemesinden peluş oyuncağına kadar binbir tasvirle bırakın canavarlığını bir balık kadar bile korkutucu olmayan karikatüre çevirmişler..

Üstüne üstlük bir de canavar belgeseli izlettirdikleri cep sinema salonu yapmışlar.. O kadar da pahalı yapmışlar ki, olmayan birşeyin belgeselini izlemeye o parayı vermeye kıyamadık doğrusu.. Fakat ağaçtan yapılmış banklarda biraz soluklanıp enfes bir dağ ve göl manzarasında oksijen depoladıktan Inverness’e doğru yola çıktık. Aslında bu yol üzerinde yer alan ve 6.yy’dan kaldığı tahmin edilen Urquhart Şatosu harabelerini görmeyi de çok arzuladık ama karnımızın açlığı ağır bastı.


 


Inverness’te bir kez daha şaşırdım: Avrupanın hemen her kentinde bir nehir mi var? Bu kent de bir nehrin iki yakasına kurulmuş, masal diyarı gibi bir yer.


 


Birşeyler atıştırmak için Mc Donald’sda mola verdik yürüyüşümüze..Burada dikkatimi çeken şey, duvardaki LCD ekranda dönüp duran sosyal mesaj kısa filmlerdi.. Hatta biri o kadar ilginçti ki.. Çocuklarınızı okula aracınızla bırakmayın, okul otobüsüyle göndermeyin, mümkünse yürüyerek ya da bisikletle gönderin mesajı içeren bir kısa filmdi.. Düşünsenize Mc Donald’s’tan sağlıklı yaşama çağrı!..


 


Kenti şöyle bir gezdikten, temizliğine, yeşiline ve düzenine hayran olduktan sonra konaklayacağımız Fort Augustus’a doğru tekrar yola koyulduk..


 


Fort Augustus’ta kaldığımız otel “Lovat Arms” açıkçası biraz hayal kırıklığı yarattı.. Aslında Helensbrough’da yaşadığımız bed and breakfast deneyiminden sonra çok “tuh” dedim Fort Augustus’ta da b&b bir yer ayarlamadığımız için.. Bunu daha sonra anlatacağım..


 


Lovat Arms, dıştan gayet hoş görünen tipik İskoç yapılarından biri.. Fakat belki de bizim hatamız ana bina yerine daha uygun fiyatlı olan ek binadaki odalardan birini seçmek oldu.. Odada konfor pek olmadığı gibi açık banyo nedeniyle şapır şapır bir duş almak zorunda kaldık..


 


Gerçekten b&b ile otel fiyatları arasında çok fark var ve İskoçya gezisinde bence kesinlikle b&b tercih edilmeli, çünkü otellere –eğer o muhteşem şatolardan birinde değilse- verdiğiniz parayı farklı bir alanda kullanabilirsiniz..


 


Fort Augustus bana “yeşilin 3 ton olduğunu sananlar Karadeniz’e gitsinler de görsünler kaç tonmuş” dediğim anları yeniden düşündürdü.. Burada Karadenizden de yeşil desem, onlarca tonda yeşil bir arada desem… Çünkü İskoçya’da doğaya baktığınızda farklı bir doğaya bakıyorsunuz anlatmak çok zor.. Ağaçlar farklı, yaprakları, renkleri, çiçekleri farklı, kuşları farklı, ötüşleri sesleri farklı.. Bütün bunlarda inanılmaz bir mistisizm var.. Ertesi sabah saat 7.00 gibi yaptığım kasaba yürüyüşünde hissettiğim duyguları anlatmam gerçekten çok zor.. Orada yaşayan insanlar, herşeyin başında doğayla barışık yaşıyor ve bir aidiyet duyguları var doğaya.. Doğaya ve kendilerine duydukları saygıyı evlerinin mimarilerinden, sokakların mükemmel temizliğine kadar her yerde görüyorsunuz.. Bakmaya doyamadığınız birer masal evi her biri.. Öylesine alımlı ki..


 


Ve tekrar yol… Bir süre yol aldıktan sonra geldiğimiz diyar hem beni hem de eşimi derinden etkiledi.. İskoçya genel başlığıma “Orta Dünya” diye yazmıştım.. Yüzüklerin Efendisi serisini izleyenler bilir ne demek istediğimi.. Bu film burada da çekilebilirdi.. Gördüğümüz manzarada sadece tepeler, ama göz alabildiğine ve asla yerleşim birimi, bırakın yerleşimi hayat belirtisi bile olmayan uçsuz bucaksız tepeler vardı ve biz onların arasında bir yoldaydık.. Sadece biz.. Aracı durdurduk ve indik… Rüzgarın uğultusu dışında çıt çıkmayan, kuş bile uçmayan ıssız bir bölge..Bazen sözcük dağarcığımın yetmediğini hissediyorum İskoçya anlatırken..Şimdi o anlardan biri işte..


 


Ne zavallıymışım “ama ben Londra’yı gördüm, ne gerek var tekrar İngiltere’ye gitmeye” diye düşünürken..


 


Devam ettiğimizde bir başka manzara karşımıza çıktı..


 


Ve sonrasında yeniden yerleşim birimleriyle karşılaşmaya başladığımızda da Ben Nevis’te durduk…Yani yolumuzun üzerindeki bir viski üretim fabrikasında…  Meşhur Scotch Malt Whiskey’lerin nasıl yapıldığını yerinde görüp, damıtılmasını izliyorsunuz.. Sevenlere de armağan olabilecek her tür boyu mevcut.. Bizim gittiğimiz Ben Nevis viskilerinin damıtımeviydi… Burası ayrıca İskoçya’nın ilk viski üreten fabrikası.. Aşağıda ilgisini çekenler için linkini de ekliyorum.. Burası olmasa da giderseniz mutlaka bir viski evinde mola verin.. Hoş bir deneyim..


 


http://www.bennevisdistillery.com/contact.html


 


Damıtımevini gezip, dışarıda teşekkür faslını gerçekleştirirken, gözüm sağda uzanan bahçenin çiti arkasında bir hayvana ilişti.. Hala şaşırabiliyor olmaktan bir kez daha çocukça mutluluk duydum..


 


Veee karşınızdaa Highland Öküzü!!!


 


 


 


Ben böyle sempatik bir hayvan çok az gördüm.. Hani kedi köpek değil ama bir öküz bu kadar mı sempatik olur yaaa…


 


Eşim dayanamayıp sevdi..Sevdiriyor da köftehor!


 


Kahvaltımızı yapıp tekrar yola koyulduk.. Rotamızda  Stirling ve Helensbrough var…


 

9 yorum

september için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*