İsfahan…

(Epeyce budanmış bir yazının hafif editlenmiş hali… Nispeten orjinali için gezmeyiseveriz.biz )


Sabahın körü, oldukça erken bir saatte İsfahan ‘ın Kave terminaline varıyoruz. İner inmez ilk iş olarak küçük çimenlik alanda otobüste dağıtılan o muhteşem (!) yiyecekleri ve Tahrandan beri yanımızda taşıdığımız domateslerle beraber işkembeye indirdik.


Biraz, Şiraz için otobüs bileti araştırdık. Planıma göre bu gece Şiraz ‘a geçeceğiz. Ama gişelerde konuşacak pek bir kimseyi bulamadığımız için “nasıl olsa hallederiz” diyerek terminalin hemen dışında otobüs bekleyen kalabalığın arasına karıştık.


Ey dost, taksi bu coğrafyada ucuz ama toplu taşıma insanları tanımak için her yerde biçilmiş kaftan. Öğrendik ki 91 numaralı otobüs Nakş-ı Cihan Meydanına yakın geçermiş. Kısa bir bekleyişin ardından ilk gelen 91’e atladık. Şoför çantaları yanındaki boşluğa aldı. Bizse inci taneleri gibi dizildik aracın koridorlarında.


İlk izlenim olarak İsfahanlıların oldukça dışa dönük olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Gençler bizimle konuşma konusunda çok istekliydiler. Ben de konuştum çoğuyla. İstanbul ve Antalya, İranlılar için Türkiyede gözde noktalar. Çoğu gelmiş. Antalya eşittir Rusya diyorlar. Konuşup gülüşüyoruz. Tabii vakit gelip inene kadar…





Nakş-ı Cihan Meydanı

Ağaçların arasında iniyoruz. İsfahan birazda bizim zorumuzla bugünlerine gelmiş. Bugünkü ve bundan önceki silüetleri Türk hükümdarların emirleriyle ortaya çıkmış. Şehir, İstanbul Basileuslar tarafından yönetilip halkı yıkılmaz ve aşılmaz surların ardında, güvende yaşarlarken hatta Türkler Anadolu kapılarından içeri henüz girmişken Selçuklulara uzun bir dönem başkentlik etmiş. Selçukluların büyüdüğü ve yıkıldığı o çalkantılı günlerde şehrin sakinlerinden Ömer Hayyam ‘ın gözlem evi de nasibini alıp yıkılmış. O dönemlerden çokta bir şey kalmamış Hekim Camii ve İmam Camiini saymazsak.


Gerçi İran ‘ın kadim dönemlerinde de başkent olmuş, zenginliği tatmış. Şehrin adı Sasani döneminde şehri yöneten “Espoohrans” denilen yedi asil İranlı aileden gelmiş. Moğollar geçerken biraz yok etmişler, nüfusa ayar çekmişler. Sonrasında, Safevi döneminde Tebriz düşünce, Kazvinde pek güvenli bir yerde olmadığından başkent olarak İsfahan Şah 1.Abbas tarafından uygun görülmüş.





Nakş-ı Cihan Meydanı – Şeyh Lütfullah Camii

Her elinde erk ve imkan olan manyak gibi 1.Abbasta şehri neredeyse sıfırdan kurmuş. Rahatlıkla şehrin günümüze dek gelen silüetinin ta Şah Abbas döneminden kaldığını söyleyebilirsiniz. İndiğimiz yer Çahr Bağ yani Türkçeye çevirdiğimiz haliyle “Dört Bahçe”de o günlerden yadigar kalmış bugünlere. Vakti zamanında, dört gül bahçesinden geçen üç şerit yol yaptırmış; biri araçlara, diğeri atlılara ve üçüncüsü ise yaya gezenlerin yolu imiş. Zaman bu yolların hepsinin asfalt ile kaplanmasına tanıklık etmiş ve tüm yollar arabalara kalmış.


Ama gene de güneş görmeyecek derecede sıkı ağaçlar gelebilmiş günümüze. Diğer terminal olan Sobeh ‘ten yada tren istasyonundan gelenlerin kıskanacağı bir manzara bu.


Dediğim gibi bu ormanın tavanı bile güne artı puan ile başlamamızı sağladı diyebilirim. İşaretleri izleyerek büyük meydana doğru ilerledik. Bu noktada gezilecek önemli noktaların hepsi birbirine oldukça yakın diyebilirim.


Sonuçta bu şehir Safevi döneminde İstanbul ‘a rakip gösterilen Nısf-ı Cihan olarakta anılan bir şehir. Daha Londra ve Moskova pek mühim kentler değilken; Roma, İstanbul, Viyana gibi kentler dünyanın merkeziyken bir başka merkezde burası imiş. Öyleki Nısf-ı Cihan deyimi (yani dünyanın yarısı) İstanbul ‘un sanat ve zevk erbabını çileden çıkartmış. Sanat erbabının kılıcı kalemidir. Yazmışlar da yazmışlar karşılıklı olarak birbirlerine.


Biraz daha, biraz daha derken vardık devasa meydana.





Ali Kapı Sarayı

Ey dost, nasıl anlatmalı, nereden başlamalı. Hepimiz nedense bu şehri sevdik. Bir masal şehri gibi geldi. Meşhur Nakş-ı Cihan Meydanına girdiğimizde ilk gördüğümüz, sabahın kör saatinde top oynayan gençler oldu. Zaten Şah Abbas ‘ta bu meydanı inşa ettirirken bir başka top oyununu, polo maçlarını sarayının balkonundan izlemeyi tercih etmiş. Bugün bile meydanın her iki ucunda da yüzyıllar öncesinin rekabetini yansıtan kale direklerini görebiliyorsunuz.


Nakş-ı Cihan anlam olarak “dünyanın resmi” demek. Şah Abbas sarayının terasından baktığında kendine ait olan dünyayı görmek istemiş.


Meydanın etrafı adeta bir avlu gibi kendini saran dükkanlar, camiler ve saraylar ile çevrilmiş. Şah Abbas ‘ın ülkesini yönettiği Ali Qapu Sarayı ve onun tam karşısında sarayın kadınlarının kullandığı Şeyh Lütfullah Camii. Çok zaman önce saray ve cami arasında meydanın altından geçen bir tünel mevcutmuş. Kadınlar ibadetleri için camiye giderken bu tüneli kullanır böylece avam halkın kem gözlerinin bakışları bile hareme dokunamazmış.


Ali Qapu sarayı solunuzda iken sağınızdaki güzel cami ise İmam Camii. Şu an bakımda olduğundan giremiyorsunuz içine. Orta Asya tarzı, çok yüksek bir taç kapısı olan yapının ayrıca ok güzel, mavi çinilerle kaplı bir kubbesi var. Günün her saati, kendisine vuran ışığın da etkisi ile değişik tonlara bürünüyor. Aslında İsfahan mavi kubbelerin şehri. Tüm tarihi camiler mavi kubbelere sahip. Sadece kadınların gittiği Şeyh Lütfullah Camii ‘nin kubbesi kadınlara özel bir yapı olduğu için sarı çinilerle bezenmiş ve yapıya minare eklenmemiş.





İsfahandaki evimden :) bir detay

Meydanın ortasında fıskiyelerin sürekli birbirine su fışkırttığı büyük bir havuz var. Sabahın erken bir saati olduğundan henüz dükkanlar açılmamış. Civardaki yapıları dışarıdan gözlemliyoruz. Güneş ışıkları Ali Qapu ‘nun duvarlarına sarı ve kızıl arası tatlı bir renk veriyor. Hafiften geçen zamanla beraber meydan canlanmaya başlıyor. Faytonlar yerlerini alıyor.


Sırtımızdaki çantaları bırakıp daha rahat gezmek istiyoruz. Turizm polisi var meydanın köşesinde. Gidip oradaki kadın görevliyle konuşuyoruz. Çantalarımızı en fazla iki saat tutabileceğini söylüyor. Bense turizme giriş yapan bir şehirde emanet sisteminin de olması gerektiğini söylüyorum dostane bir tavırlar. Kadınsa ilk defa böyle bir taleple karşılaştığını söyleyerek yanıtlıyor. “Kaldığınız otele bırakın” diyor. İsfahanda kalmayacağımızı söyleyince de şaşıran, garipseyen bakışlarla süzüyor bizi. Ekip, Tebrizde kazanılan günü burada harcamayı hızlıca onaylıyor, yapacak bir şey yok, demokrasi demek kalabalık karşısında insanın işine gelmeyen neticeleri de kabullenmesi demek bir bakıma. Kadın memur bize kalkıp bir taksi ayarlıyor ve İsfahan ‘a gelen tatilcilerin uğrak noktası Amir Kabir hostele gönderiyor.


Hostele varıyoruz. Fena bir yer değil. Pek çok insan var. Lonely Planet ‘in önerdiği bir yer olduğu için ortalamanın üzerinde ama dört kişilik oda da adam başı 15000 T (15 TL ) veriyoruz. Bu fiyata kahvaltı da dahil ama kahvaltı açısından pek bir beklentim yok.





Hekim Camii – İç Avlu

Hostelden çıkmadan şehri Lonely planet ‘in gezi rotasında dolanmayı tercih ediyoruz. Hava sıcak. Yolun üzerinde düzgün ve sevimli gelen pejmürde bir dükkanda muzlu süt ve kavun suyu deniyoruz. Harika bir tadı var. Bir tane daha çakıyorum muzlu süt. Yaşlı adamın yaptığı muzlu sütün bir eşini daha İranda başka hiçbir yerde tatmadık. Her denediğimiz yerde yaşlı adam ve muhteşem karışımını yad ettik. Vücuduma giren her damla sütün beni tekrar yarattığını düşündüm. Özlemişim bu tadı. Hatta tekrar gittiğimde o hengamenin, debdebenin içerisinde bir daha gidip bir bardak daha bu cennet şarabından içemememin eksikliğini hatırlarım. Kavun suyu ise oldukça hafif ve serin bir içecekti. Rahatlıkla denenebilir. Ama benim dünyamda içerisinde süt olan herhangi bir şey karşısında şansı olamazdı.


Yola düzülüyoruz. Beslenmiş, pir ü pak olmuş bir şekilde İsfahan sokaklarındayız. Dünyanın yarısı ne menem bir şeymiş diyerekten ilk hedefimiz çarşıları aşarak Hekim Camii oluyor. Şehrin nispeten fakir semtleri olmalı buralar. Adres sorduğumuzda, şurada burada ilgi odağı oluyoruz. İnsanların özellikle insanların dişi türü gayet rahat bir şekilde süzüyor. Rus turistlerin İstanbula geldiklerinde ne hissettiklerini anlar gibi oluyorum. Bakışlarda hiç çekinme, hiç sakınma yok. Çoğu zaman –tabii bunda gelmeden önce İran hakkında okuduklarımızın, duyduklarımızın payı epeyce fazla- ben gözlerimi kaçırıyorum. Kadınların bu kadar rahat olmalarının en büyük etkisi İrandaki İslam devrimi. Çünkü birisinin gelipte kadına rahat rahat musallat olabilmesi pek mümkün değil. Olaylar kadının rızasına bağlı gelişiyor. Kadını rahatsız ettiğinizde sizi şikayet etmesi pekte neşeli sonuçlar çıkarmıyormuş. Genelde de zaten gayet haklı olarak İran ‘ın genç erkek neslinden de haz etmiyorlar. İran gençliğini zarafet, nezaket, sözünün erliği, güvenilirlik gibi açılardan değerlendirirsen ey dost üzüleceğin tek şey bu konuyu düşünürken harcadığın zaman olmalıdır.


Yolda bir iki tane eski, tarihi ev daha var. Hatta bir tanesinin o kadar güzel, sarmal şekilde yükselen ahşap sütunlarıyla bir girişi var ki, İsfahandaki evimi bulmuş olabilirim.





Hekim Camii

Yürüyoruz camiye doğru. Önde bize nefretle bakan annelerinin arkasındaki uzun boylu kız bana “i love you” diye sesleniyor. Muhtemelen grubun en arkasından geliyorum diye işin övüncü bana kalmış olmalı ama böyle bir şey duyabilmek Türk erkeğinin kulağına pek aşikar olmadığından dağılıyoruz. Ancak hekim camiine vardığımızda durumumuz tekrar stabil hale dönüyor.


Hekim Camii, tipik büyük avlulu camilerden. İranda camilerin iç avlu kısımları çok geniş oluyorken kapalı kısımlar oldukça ufak. Yakın bir zamanda elden geçmiş ve halen üzerinde çalışılmakta. Mavi süslemeleri çiniler kimi yerlerde saman sarısı tuğlalara da fazla gelen bir güzellikte kendini gösteriyor. Kubbelerin iç yüzeylerinde fazla bir süsleme yok. Kayıtlara göre İsfahan ‘ın en eski camisi imiş.


Her şey nasılda ilginçleşmeye acayipleşmeye başladı.


Sokaklarda şimdiye dek yaşadıklarımız, fütursuz bakışlar,laf atmalar bizi şımartmaya yetmişti. Şehrin eski ve fakir denilebilecek semtlerinde dolanırken yaşanan bunca garipliğin daha fazlasının Nakş-ı Cihanda yada Ermeni mahallesi Jolfada katlanarak yaşanacağının farkında olacak kadar da bir hayat tecrübemiz var grup olarak.


Bunun nedeni bizim erkek güzeli olmamız değil. (mükemmeliyetimi anlatmak için sayfaların yetmeyeceğinin farkındayım tabii ki)Yabancı olduğumuz için dikkat çekiyoruz. Yabancı biriyle olabilmek, görülebilmek elbetteki kızların kendi aralarındaki rekabette oldukça büyük bir artı olmalı. Belki bizler gibi yabancıları kendi baskıcı toplumlarından bir kurtuluş bileti olarak görüyorlar belki de amaçları sadece gönül eğlendirmek. Sonuçta gezgin yada turist olarak gelenin kalacağı gün sayısı sınırlıdır; yapışmaz, nasıl olsa gidecektir. Ama yapışan bir yerli başa bela olabilir. Benim yorumum bu.


Tekrar Nakş-ı Cihan ‘a giriyoruz ve yanılmadığımızı fark ediyoruz. Buradan kapalıçarşıya zıplama fikrimiz var. Sabahın köründe hareketsiz gibi görünen meydan ana baba günü adeta. Ama burada kadınlar Tahranla kıyaslandığında oldukça rahat ve fütursuz. Bakışlara alıştık artık. Ama gördüklerimiz oldukça ilginç geliyor. Tipler demin adımladığımız sokaklardakilere nazaran oldukça kalitelileşti. Kara çarşafa benzer örtüler halen var. Genelde tonlar alışılageldiği üzere koyu ama farklı renkler görülmeye başlandı. Daha kuzeydeki mahallelerde genellikle kafalarının tamamını örten kızlar yerlerini kafalarını neredeyse at kuyruğuna kadar açık duran kızlara bırakmış meydanda. Ve bu atkuyruğuna zoraki bir şekilde o da yere düşmemek için tutunan bir şal kafayı örtüyor. Kızların renk renk saçları (ki pembe ve mavi de gördük) çok bakımlı.





Kayseriye Kapısı

Bilen bilir ve gözünün önünde canlanacaktır. Meydanın kuzeyinde Kapalıçarşı ‘ya doğru açılan ve üzerinde eski bir savaş sahnesinin canlandırıldığı resmin neredeyse silinmiş olduğu bir kapı vardır. Kayseriye Kapısı derler nedense. Resmi görmek için dikkat etmek gerekiyor. Pierre Loti ‘nin dediği gibi önüne geçilemez bir yıkımın içerisinde olmasa da epeyce emek ve para ve elbette zaman isteyen bir tamirat gerektirecek meydanın adam olması.


Bizim grubun diğer ikilisi ise çok daha önceden kapalıçarşıya girip dolanmaya başlamışlardı. Bizde pazarın içine girdik. İsfahan pazarı da büyükçe, dağınık, kısmen çok iyi bakımdan geçmiş neşeli bir yer. Enis ile aylak aylak yürürken diğerlerinin çağırmasıyla bir başka koridora daldık.


Neyse içeri ilerledik. Köhne bir galeride arkadaşlarımı ilginç parçaların sergilendiği bir camekanın önünde iki kızla beraber gördüm. Ama konumuz bu değil.


Eğer onu tanımasaydık, İran ‘ı gezmiş olurduk sadece. Ama gerekli gereksiz sorularımızı cevaplaması, bize ailecek yaşattıkları gece ve diğer her şey. İran ‘ı çok iyi gezerdik ama İranlıyı bu denli tanıyabilir miydik emin değilim. Vermiş olduğu rahatlık hissi ile rahat rahat konuşup bazı şeyleri tartışabildik. Kafamız daha da karıştı ve halen de karışık. Neyse…


Bir hediyelik eşya ustasının dükkanının önündeki camekanlara bakarken tanıştık onlarla. Değişik bir sanat bu. Düzleştirilmiş deve kemiğinden zemine küçük noktalar ile minyatür delikler açılıyor ve bu noktacıklar çeşitli maddelerle dolduruluyor. Sonuç olarak bir magnet büyüklüğündeki bir zemin bir savaş meydanının canlandırıldığı bir sahne olabiliyor yada cennetten bir kesit.


Gülümseyerek ailesinden de bu sanatla uğraşan ustalar çıktığını söyledi. Sanatın adını da söyledi ama kim bilir neydi. Sanırım sintografi gibi bir şeyin şu an unuttuğum Farsça karşılığı idi. Kendisinin de amatörce ilgilendiğini ekledi.





Şeyh Lütfullah Camii

Tamircilerin arasından geçip gayet uyduruk görünümlü bir avluya geçiyoruz. Ben aklımdakini arkadaşlarımla paylaşıyorum. “Hostel filmini unutmayın”.


Bir mekana giriyoruz. Dışarıdan beş para etmez bir görünüme sahip mekanın içerisine girdiğimizde ise gayet otantik bir manzara buluyoruz karşımızda. Göz yoracak şekilde ayna vb gibi nesnelerle kaplı. Görevli adam Zafer Bozkaya ve Özcan Yurdalan arkadaşım diye başlıyor söze ve mekanın Lonely Planettede yer aldığını söylüyor. Ben ise eğer kızlar bizi buraya getirmeseydi değil bulabilmek, bu mekanın yakınına bile gelmeyeceğimi düşünüyorum.


Kızlar bizi buraya milli yemekleri olan abguşt ‘u yedirmek için getirdiler. Abguşt kelime anlamı olarak et suyu demek. Çorba değil. (Zaten soup değil brod olarak ecnebi literatüründe geçiyor, ki kız bizimkiler soup dedikleri an brod diye çıkışmaya başladı). Zamanında gariban evlerinde kazan kaynar; her öğünde her misafir geldiğinde üzerine bakraç bakraç su katılırmış. Yemek nimettir ama ülkemde yediğim nimet gibisi de yok bence.





Hekim Camii

Abguşt için önce içinde kemik suyu olan bir tas geliyor. Onun içine cips boyutunda ekmek atacaksınız. Ekmek bizdeki gibi değil elbette, bazlamaya benziyor. Ekmek biraz şişince üzerine yeni kesilmiş koyunun işkembesinin içindekilere benzer renkte bir bulamacı sürüyorsunuz. İsterseniz de tadı ekşi olan ve turşu dedikleri nesneyi sürüyorsunuz. Turşunun bizde böyle olmadığını söyledim. Burada turşu çok ince kesilip neredeyse püre şeklinde masaya getiriliyor.


İçecekse dogh dedikleri o reyhanlı, naneli ayran. Bu sefer epey büyükçe bir bardakla geldi. Zoraki içtim. Yemek pek bir şeye benzemese de para vereceğim ve bir daha yemeyeceğim için bitirdim. Baktım başka yiyen de yok atılmasın diye de tası da sıyırdım.


Ama yemek bir yana yemekteki sohbet mükemmeldi. Biz İranı, kızlarsa Türkleri soruyordu. En ilginç soru geçmiş yıllarda Türk erkeklerinin allık vb sürüp makyajla gezmeleri olayıydı. Diyemedim günümüzde bile plaza züppesi kırık tayfa boyanıp gidiyor her sabah işlerine diye. Sadece geçen yüzyılda, batılılaşma sürecini yanlış anlayan küçük bir kesimin bu şekilde boyandığını, sıradan halkın bile bu insanları küçümsediğini, güzel anlamına gelen “şık” sözcüğünün aşağılama amaçlı olarak kullanıldığını söyleyebildim.


Öte yandan konu konuyu açtı ve şiire geldi. Kız Türklerin şiirden hoşlandıklarını söyledi. Özellikle Molana dedikleri ve sahiplendikleri Mevlanadan. Şunu gördüm ki İranlı da Yunanlıdan farklı değil ve işe yarayan her şeyi sahipleniyor, Mevlananın son zamanlarda yeni nesil için moda olduğunu söylüyorum ama o bu kez “Hayyam” diyor. “Hayyam” diyorum, “şarap içiyor, öpüşüyor, sevişiyor. İnsana ait ne varsa hepsini yapıyor”. Kız çözülüyor gülmeye başlıyor.


Adaşı yarım kan Azeri imiş. Ama hiç Türkçe bilmiyormuş. Tebrizliler bizi uyarmıştı bu konuda. İsfahanlıların önemli bir kısmı Türktür ama özlerini unutmuşlardır diye. Bizim ekip kızı konuşturunca aslında epeyce Türkçe bildiği ortaya çıktı.


Bunun üzerine bana İrandaki Türklerin Türkçesi ile bizim konuştuğumuz Türkçe arasındaki farkları sordu. Ana farkın telaffuzdan kaynaklandığını söyledim. Ama anlamsal açıdan da bazı farkların olduğunu söyledim. Kıç kelimesinin bizde arka tarafımızı nitelendirirken Azerilerde ayak anlamına geldiğini ekledim. Anlaması için de “eğer kalçamda bir ağrı olurda İranda Azeri  bir doktora kıçım ağrıyor dersem ayaklarıma bakar” diye örnek verdim. İnandırıcı gelmedi. Arkadaşına sordu. Arkadaşı beni onaylarcasına başını salladı.





İmam Camii


Biraz daha oyalanıp havadan sudan konuşuyoruz. Çay geliyor. Kesilmiş şekerin yanı sıra İsfahan ‘ın meşhur pulakisi geliyor. Sarı, bozuk para boyutunda yöresel tatlı bir lezzet.





Ali Kapı Sarayı – Arka bahçe

Sonrasında dışarı çıkıyoruz. İnsanlar pekte dostane olmayan bakışlarla bizi süzüyorlar. Sarışının havasını ve rahatlığını anlatamam. Çok güzel değil ama bulunduğu her yerde dikkat çekecek, akılda kalacak biri. Bense grubun arkasında kalabalığın içerisinde yalnız bir modda biraz uzaktan takip ediyorum bizimkileri. Bizim gruba kıl kıl bakan tipler sanırım arkada uzakta ve tekim diye bana da aynı sevecenlikle bakıyorlar. Korkacak halim yok ne yapabilirler ki. Bende altta kalmadım ve en sevimlilerinden bir kaçına aynı şekilde bakındım. Biraz göz göze kaldık, sonra uzatmadılar olay sadece bakışta kaldı. Bense baktım adamlardan bir nane olacağı yok onlara bakmaya devam ederek Ali Qapu Sarayına dek geldim.


Kızlarla Ali Qapu ‘ya girip fotoğraf çektirdik. Bir Koreli ‘yi yakalayarak tam anlamıyla yapışarak toplu fotoğraf bile çektirdik.


Ali Qapo, Şah Abbas ‘ın daha önceden de dediğim gibi Şah Abbas ‘ın sarayı. LP burası için İmam Ali ‘nin adını aldığını söylese de yerliler bize de gayet mantıklı gelecek şekilde Ali Kapı demekte. Sonuçta bizim Bab üs Saade gibi bir saray kapısı ve yüce kapı anlamında “”Ali Kapı ” adını da alması doğal.





İsfahandan…

Sarayın içerisinde güzel süslemeler, işlemeler varmış. Ama İranda yaşanan her hanedan değişimi bir öncekini her şekilde silmeye kalktığından bunun ceremesini de en fazla tarihi eserler çekmiş. Buranın girişindeki çapraz köşelerde konuşmalar duyulabiliyor. Ben duyamadım. Zaten aynı odada köşeye seslenmenin mantığını çözebilmiş değilim.


Sarayın arkasına bakan balkondan baktığınızda ise sağda kubbeli küçük bir yapı göreceksiniz. Bu tarihi yapı günümüzde güzel sanatlar fakültesinin bir birimi olarak kullanılmakta.


Sarayın en can alıcı noktası Şah Abbas ‘ında devasa meydanı seyrettiği teras. Tavandaki ahşap kaplamalar epeyce hasar almış. Restorasyon yapılıyor ama uçuşan küçük tozlar aksırıp tıksırmama neden oluyor sürekli.


Saraydan çıkınca kız, çarşı içerisinden magnet almama yardımcı oluyor ve bana indirim sağlayabilmek için nafile bir çabanın içinde sağlam mücadele ediyor. 3 T ‘den üç tane magnet alıyorum. Bam Kalesi ‘nin magnetini de alıyorum o ise gitmeyeceğim bir yerin magnetini almamın sorgulanacak bir davranış olacağını söylüyor. Gideceğimi söylüyorum cevap olarak.


Sonrasında bir iki hediyelik eşya satan yere daha giriyoruz. Teneke yada ne olduğunu bilmediğim bir metalin üzerini boyuyorlar. Aslında esmer olan, güzel sanatlar konusunda epeyce bilgili, bir şeyler anlatmak için debeleniyor ama nafile.


Para bozdurabileceğimizi söyledikleri döviz bürosu kapalıydı. Akşam buluşuyoruz dedi, annesi de gelecekmiş. Bana sokakta kadınlarla tokalaşmak problem olur demişlerdi. Tokalaştıktan sonra aklıma geldi ve sordum. “Doğru” dedi pek takmaz bir tavırla. Ama sorun olmasın diye adaşıyla tokalaşmadım.





Ali Kapı ‘dan kubbe detayı

Buradan kuzeye doğru kaybola kaybola yolumuza devam ettik. Çarşıların olduğu bir bölgeye ulaştık. Yöredeki tek yabancı biziz ve bu da Beatles gibi bir ilgi görmemize neden oluyor. (Paul Mc Cartney olmayı tercih ederdim ama grubun tek renkli gözlü elemanı olarak Ringo Starr olabilirim ancak) Göreceli olarak daha fakir semtler. Gerek yapıların gerekse insanların görünümleri bu izlenimi oluşturuyor.


Buradaki en vurucu yapı Cami Mescidi. Devasa bir alan kaplıyor. Eskiden burada Zerdüşt tapınağı varmış. 11 yy da Selçuklular camiyi inşa ediyorlar. Yapının hala kafamda üç boyutlu halini oluşturamadığımı söylemeliyim. Kimsenin bulunmadığı, her küçük kubbenin iç yüzeyinin ayrı desenlere sahip olduğu kısım necidir bilinmez. Bilet alınıp girilen yerde şehrin geçmişini dönem dönem anlatan bir sergi bulunuyor. Buradan pek çok kadının olduğu dini yerleri aşarak etrafı eyvanlarla sarılı avluya ulaştık.


Eyvanların yüzeyleri mavi çinilerle bezeli. İyi, bu bizden bir yer demek. Selçuklu tarzı genelde çapraz duran geometrik şekiller görülmeye değer. Eyvanlardan kuzeyde kalan, harika çinilerle kaplı olanı Selçuklu karşısında duranı ise Moğol dönemi.


Ama yapı da insanı hayranlıktan yerle yeksan edecek bir yer daha var. Sultan Olcaytu ‘nun odası. Sultanın şahsi ibadet odası bu. Buradaki minber ahşap ama bizdeki örneklerle kıyaslanırsa geometrik açıdan biraz zayıf. Elbette kündekari kullanılmış. Ama minber şimdiye dek gördüğüm en iyiler arasında ve başlarda. Tek başına burası bile başlı başına İsfahan ‘ı kurtaran bir yer.





Cuma Mescidi

Elli metreye yakın uzunluktaki Ali Minaresi uzaklardan görülüyor. Ulaşmaya çalışıyoruz ama labirentimsi, kum rengi duvarlar içerisinde kayboluyoruz. Aldığımız hurmaların istisnasız tamamı kurtlu çıktı. İran esnafı için özel planlarım var. Hindistan cevizi dilimleri ise plastik tadında. Ama yiyorum.


Yol, iz sorduğumuz insanlar Türk olduğumuzu duyduklarında konuyu bir şekilde İbrahim Tatlıses ‘e bağlıyorlar. Kaybolmak sorun değil, belki arada görülmesi gereken şeyler kaçırılıyor ama asla göremeyeceğimiz olaylara, detaylara denk geliyoruz. Baktık uzaklardayız, şehri ancak bizim kadar bilen bir taksici ile hostele dönüyoruz.


Biz sağlam bir şekilde gezimize devam ettik. Yoruldukta haliyle. Dolayısıyla akşam buluşma konusunda hiç birimizin pekte istekli olduğunu söylemem mümkün değil. Ama söz verdik bir kere.


Amir Kabir ‘e vardığımızda biraz uzanıyoruz. Uyuyan uyuyor ben ise düşünüyorum bu ülkenin garipliklerini. İçin içinde aranmamak istiyorum. Ne konuşacağız, ne yapacağız? “Neredesiniz?” diye Hüsnü ‘yü arıyor. Daha hosteldeyiz. Apar topar çıkıp bir taksiye atlıyoruz. Nakş-ı Cihan ‘ın orada bu kez beni arıyor.






Sultan Olcaytu ‘nun Odası

Bu şehirde de akşam trafiği berbat. Zaten İran şehirlerinde trafik ne zaman iyi ki. Tıpkı Selanik ve Roma gibi kadim kentlerin en önemli sorunlarından biri olan park sorunu burada da baş sıralarda. Neyse Haju Köprüsüne ne uzak ne yakın bir noktada aracı park ediyoruz ve arka dörtlü olarak aşağıya iniyoruz.


Herhangi bir gece hayatı olmayan bir şehir ancak bu tip mekanlarda sosyalleşebiliyor. Ortalık ana baba günü. Anne elinden geldiğince bize tarihi bilgiler ve köprü ile ilgili detaylar vermeye çalışıyorsa da kızı ayrı dünyalarda, fotoğraf çektirmekle meşgul.


Haju Köprüsü nehrin üzerindeki diğer bir köprü olan Otuz üç Gözlü Köprü kadar dış dünyaca biliniyor olmasa da en güzel köprü olarak anılıyor. 1650 ‘de 2. Abbas tarafından yaptırılmış. Ama kızın annesi gibi İsfahanlılar burada Timur zamanından kalma bir köprü olduğunu söylemekteler.


Köprü gerçekten güzel. Araca kapalı. Köprü duvarlarında işlemeler var ama neredeyse silindi silinecek. Şah Abbas köprünün üzerinde, kendine ait olan bölmede nehri, arada sırada yapılan su oyunlarını izlermiş. Burada nehrin aktığı aşağı sette, gözlerden gelen sular az ileride bir geminin ön tarafı gibi birleşiyor. Bir dakikadan daha fazla bakıldığında insanda suyun tersten aktığı gibi bir illüzyon hissi uyandırırmış; bizim çocuklar gördüklerini söyleseler de ben bir şey algılayamadım. Bir de köprünün iki ucu arasındaki aslan heykellerinin bir hikayesi var ama anlayamadım. Biz zamanlar ışık mı ne çıkarmış. Baktım, heykelin yüzüne flaşı patlattım. Bir zamanlar ışık çıkartıyorsa da flaştan sonra kesinlikle kör olmuş olmalı.





Haju Köprüsü

İnsanlara bakıyorum ve şunu gözlemliyorum. Dünyada, evrimin en alt kademelerinde İranlı erkekler var. Köprünün portikosunda anneye yol veriyorum. Duralıyor, alışmamış. Sonra, özür dileyerek ilerlerken karşıdan gelen üç balta yüzünden duralıyor. Ne araçta ne de kendi deyimleriyle piyade olarak yol verme gibi bir kavram yok bunlarda. Aradan dalıp ortadakine bir omuz attım. Berikiler kızla konuşup fotoğraf çektirmekle meşguller. Beni umursayan yok. Omuz attığım gençle bakışıyoruz bir müddet. Diğer ikisiyse henüz ne olduğunun neden bakıştığımızın farkında değiller. Ya gerçekten tırsık ve kolpacı insanlar yada bir harici ile kapışıp başlarına bela almak istemiyorlar. Kim bilir yabancı turistler ülkelerinde olumsuz propaganda yapmasın diye bazı baskılar olabilir. Çocuk dönüp yoluna devam edene dek bakınıyorum. Birkaç adım sonra dönüp bana bakıyor ve nedense duraksamadan yapıyor bunu. Anne ise nasıl bir belayı başına sardığını düşünürcesine dehşet içinde bakıyor bana.


Bu arada kuzey kıyısında ay yükseliyor. Ay önünde toplu fotoğraflar çektiriyoruz. Işık yetersiz, hayal kırıklığı çekimlerin sonucu. Bu arada CS’çi bir kızın gezdirdiği, Rus olduğunu sandığım birine denk geliyoruz. Herifte potansiyel manyak tipi var. Bakışlarıyla hepimizi tek tek süzüyor.






Gece, İsfahan ve Zayende Nehri

Baktık kızından fayda yok kendi göbeğimizi kendimiz kesiyoruz. Türkçede çok sayıda Farsça kelime olduğunu, eğer Farsça gramer hususunda biraz bilgim olsa konuşabileceğimi söylüyorum. Konu şiirlere geliyor. Şairler üzerinde konuşuluyor. Firdevsi ‘den bir şiir okuyor. Şunu fark ediyorum; söz konusu olan şiirse Farsça bunun için yaratılmış.Kadının okuduğu beyitler inanılmaz derecede melodik. Bir şişeden bardağa boşalan su gibi akıp gidiyor boşluğa doğru. Ne olduğunu zerrece anlayabilmiş değilsem de melodi de kayboluyorum.


Bunun üzerine anlayabileceğini söyleyerek Nedimden bir beyit okuyorum.


Meyhane mukassi görünür taşradan amma,
Bir başka ferah, bir başka letafet var içinde.


Kelimeleri seçebildiğini ama konuyu anlayamadığını söylüyor. Ne bende bunu açıklayabilecek ne onda benim açıklamamdan bir şey çıkarabilecek İngilizce var. Kızı bunu yapar ama o bizimkiler ile ayrı dünyada kahkahalar ve gülüşmelerin eşliğinde geziyor.


Beyitin Arapça ağırlıklı olduğunu söylüyorum ama Arap akınları ile Farsçaya çok sayıda Arapça kelime girdiğini söylüyor. Araplardan hiç hoşlanmıyorlar.


Zayende Nehri ‘nin karanlıklarına bakıyor ve yıllar önce İstanbulda yaşadığından bahsediyor. Kızının söylediğini,bildiğimi söylüyorum. Gülümsüyor, İstanbulun çok güzel bir şehir olduğunu söylüyor ve soruyor. “İstanbul hala güzel mi?”





Haju Köprüsü

Konu İstanbul ise ne kadar tarafsız olabilirim ki. İstanbul, ana vatanım. Hangi anne çirkin olabilir ki… Doğduğum ve öldüğümde bağrına gömülüp toprağına karışacağım, bütünleşeceğim şehrim. “Dünyanın en güzel yeri” diyorum özlemle.


Gülümsüyor, şehrimi özlediğimi fark etmiş olmalı. “İsfahan çok tarihi bir kenttir, nısf-ı cihandır” diyerek nısf-ı cihan kavramını açıklamaya çalışıyor. Dayanamıyorum, belki de terbiye ve nezaket sınırlarını aşıyorum. Sanırım Romalı olsaydım Arbiter Elegantiarum gibi bir ünvanım olamayacaktı bu kafayla. Ama belki de benden daha fazla İstanbul ‘a aşık bir şairin bir beyiti ile yanıtlıyorum kırık dökükte olsa.


Bu şehr-i Sıtanbûl ki bî-misl-ü behâdır


Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır


Kadın bunu rahatlıkla anlıyor ve sadece gülümsüyor.


Bir şeyler yiyelim diyorlar. İranda uluslar arası zincirlerin isimlerini andıran, benzeri isimleri olan restoranlar, hamburgerciler var. Bunlardan düzgün görünen birine giriyoruz. Sanki burada tanınıyor gibiler. Neyse, burada siparişinizi kasada alıyorlar; sizse masanıza dönüp siparişinizin olduğuna dair anonsu bekliyorsunuz. Ama bir ülkede çalışanlar bu denli mi ahmak olur. Yanımdaki kıza türlü zorluk çıkarıyorlar. Belki de nedeni benim. Kasanın gerisindeki kızlar birbirlerine bizi işaret etmekten başka bir şey yapmıyorlar. Bana gülümseyen kız, yanımdakine tepsi verirken düşmanına yapmayacağı tavırlar ile davranıyor.


Şunu da eklemeliyim. Farsça belki de şiirin dile getirilebileceği en güzel, en melodik dil ama normal konuşmalarda inanılmaz derecede kulak tırmalıyor. İki kızın kendi aralarındaki konuşmaları bile oldukça itici. Kızlara bakıp bu sesler bu kızlardan mı çıkıyor demeniz kaçınılmaz. Ama bir İranlı kızın İngilizce konuşması, o ilginç aksanları dünyanın en güzel sesleri arasında olmalı.






Haju Köprüsü – Detay

Kızı Kerman ile ilgili bir şeyler diyor annesine Farsça ve cevabını bile almadan bana hışımla dönüp “Kermanda Beluciler seni keserler ” diyor. (Bana bakıp dediği için bunu “sen” diye çevirdim; İngilizcenin her zaman dediğim yetersizlikleri. Buna bakıp bana İngilizce konusunda ders vereceklere selam ederim)


Anne söze girdi.


– “Yabancısınız, mutlaka orada kızlar bakacaktır yada baktırılacaktır. Oradaki insanlar mutlaka sorun çıkarır sizle”


Dış sesin, “sizi parçalarlar, kaçırırlar, kimse size ne oldu haberi bile olmaz” sözleri eşliğinde annesi sakince, bir çocuğa öğüt verir gibi devam etti.


– “Buralarda senin dediğin gibi olmaz bu işler. Çantanıza bir poşet atarlar ve sizi polise ihbar ederler. Böylece İran geziniz hiç bitmez.”


Kerman ve Bam ‘ı tekrar düşüneceğiz o zaman.


Yemek bitti. Şimdi de eve davet ediyorlar. Açıkçası bu akşam yemeğinin öğle yemeği nedeniyle kızın kendini borçlu hissetmesinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum.Tek olsam hayatta yapmayacağım bir aksiyonun hiç yapmayacağım devam aşaması…


Neyse gene arka koltuğu dörtlüyoruz. Nehrin güneyinde, Jolfaya yakın nezih bir semtte, ıhlamur mu yasemin mi çözemediğim kokuların havada uçuştuğu bir sokakta, sıradan bir apartmanın önünde durduk.


Dışarıdan gayet sıradan bir bina ama kapıyı açıpta içeriye girdiğimizde apartmanın altındaki otoparka giden bir yol bile gördüm. Ne garip bir ülke burası.


Eve giriyoruz. Annesi 14 yaşında dediğinde evin oğlu 15 diye böğürdü. Fifthteen nasıl bu şekilde sert çıkar aklım almadı, neden böyle bir çıkış yaptı onu da algılayamadım. (15. yaşa iki haftası varmış topu topu).Ona rağmen çocuk bizim en uzunumuzdan da uzundu. Tam insan azmanı. İki basket takımında birden oynuyormuş. Pekte bizi görmekten mutlu olmuyor ki gecenin o saatinde geldiğimiz için haksız sayılmaz.


Önce çay servisi yapıyorlar. Salonun içi sade ama içki şişelerinin meyve gibi yerleştirildiği ağacımsı dekor ilginçti. Bir de aile yadigarı kese gibi yüz küsur yıllık bir şeyi camekandan çıkarıp gösterdiler. Kimi ailelerin seçereleri de olurmuş.





İsfahandan Çarşı, pazar manzaraları

Kardeşinin de odasına da baktıktan sonra içeri döndük. Çağlar ile kız üst düzey bir İngilizce tartışma yaptılar. Went ile gone ‘ın kullanım farkları üzerine. Bense annesi ile İran tarihi üzerine konuşmayı tercih ettim. Özellikle İrandaki Türk yönetimleri üzerine konuştuk.


“Şah İsmail Türktür” dedi. Ve Safevi hanedanını hızla saymaya başladı. İnanamadım. Bizde böyle bir konuşma yapacak birini bulmak zordur. Fakat İsfahan ‘ı kuran Şah Abbas ‘ın İranlı olduğunu söyledi.


Pot kırma gecemdi sanırım. Yokuş aşağı yuvarlanırken ne kadar uğraşırsanız uğraşın kolay kolay duramazsınız. Denerseniz çoğunlukla daha da kötüye gider.


– “İki attan eşek çıkmaz”, dedim.


Kadın kültürlü ve birikimli olduğu kadar hanımefendi imiş. Renk vermedi, konuyu kısa bir cümle ile bitirdi. İşaret parmağı ile kafasını gösterip “burası İranlı oldu ve insanı burası yönetir” dedi sadece.





İsfahan Hatırası

İran tarihindeki imparatorlardan Darius ‘u Daryus diye telaffuz etmem bile kızını delirtmeye yetti. Tepkisini anlamadım. Sonra telaffuzun “Daryoş” şeklinde olması gerektiğini söyledi. Uzatmadım, ben Latin literatürü üzerinden konuştum. Yoksa benim kaynaklarımda Daryus yada Daryoş hepsi Dara diye anılır.


Ufak çocuk ise (sadece yaş olarak küçük dediğim gibi) gelecekten korkuyor. Ben İranlıların binlerce yıldır yönetildikleri halde, nüfus olarak azınlıkta olmalarına rağmen halen ülkenin yöneten unsuru olmalarını dillerine bağlıyorum. Dili yaşatan ise bence şiir. İki üniversite bitirmeme rağmen en fazla beş, altı beyit bildiğimi ama muhtemelen kendisinin beş, altı yüz beyit bildiğini sandığımı söylüyorum, çocuk gülümsüyor ve şu sözleri söylüyor, “o dediğin sayılar burada cehalet sınırı içindedir”


O ise benzeri kelimeleri kullandığımızı ama bizim bu kelimeleri daha hızlı telaffuz ettiğimiz konusunda kalmış, “Siz“ diyorum “surlar içinde yaşayan şehirlerde sanatı geliştirdiniz, keyif için eğlence için sözcükler türettiniz. Biz ise savaşçıyız. Baskın yaparken yada baskından korunurken hızlı hareket etmemiz gerekir. O nedenle biz daha hızlı konuşuruz” şeklindeki hipotezimi dile getiriyorum. Ablası tam karşımdaki koltukta bir kartal gibi gözlerini dikip bir şeyler demek isteyipte diyememenin gerginliği ile bana bakıyor. (Bir sonraki sefer İran aristokrasi ile Türk aristokrasisi üzerine başlayan konuşmayı Türk ve İranlı mantalitesi üzerine bir tartışmaya çevirerek sert bir kavgayla bu eksikliği sağlamca giderdik.)


Getirilen meyveleri yiyemedik. Ama kadıncağız ne varsa bir torbaya doldurup elimize tutuşturdu. Hostele dönebilmemiz için taksi ayarladı ve taksi parasını bizim dediklerimizi dinlemeksizin taksicinin eline tutuşturdu. O an hiç hissetmediğim kadar küçük hissettim kendimi.


Hostele girmeden muzlu süt kürünü uyguladık gene. İyi geldi.

6 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Bora,çok yaşa,güleyim mi,kızayım mı,hayret mi edeyim….Çok karışık duygularla nefis bir yazı okudum sayende….Ehhh,anladığım kadarı ile kızlar İstanbul a gelin gelmeye niyetliler….Isfahan Mescid-i Cuma yı çok severim ama siz az bahsettiniz…Selçuklunun en güzel eserlerindendir ve Anadolu mimarisini çok etkilemiştir….Gözünüze,ellerinize sağlık…

  • bora arasan dedi ki:

    Cuma Mescidi gerçekten devasa bir yapı idi. Sadece gözlemlerimi yansıtabildim, doğru, işe yarar pek bir kaynak bulamadım.

  • cise dedi ki:

    resmen okurken mest oldum ellerinize sağlık

  • gezmen dedi ki:

    Sevgili dostum kalemine sağlık. Ruya ile konuştuklarının büyük kısmını kaçırmışım,eksikleri tamamladım.

  • arkutbay dedi ki:

    Bu yazıdan sonra birkaç gece oturma odasında uyursunuz artık 🙂 Ellerine ve diline sağlık arkadaşım , süper olmuş .

  • Midgard dedi ki:

    Isfahan’a gitmenin kıyısından dönmüştük 3 yıl önce, Nahcıvan’dan Bakü’ye geçmeye niyetliyken bize “Isfahan’a gidin” demişlerdi, biz de tam sıcak yaklaşmışken olaya Ankara’ya dönüvermiştik. İstanbul konusunda ise sizden yanayım. Elinize sağlık, devamını bekliyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*