İrlanda’nın huysuz kızı

      “Deli misiniz? Ne işiniz var Belfast’ta?” diyen insanların dırdırlarına aldırmadan ‘kız başımıza’ çıktığımız yolculuk, geceyarısını beş on dakika geçe Belfast otobüs durağında noktalandı. Daha önceden kalacak bir otel ayarlamamış olduğumuz için, ahmak ıslatan bir yağmurun altında sağa sola bakınırken Kanadalı bir kızla tanışıp onunla birlikte, aylar önceden rezervasyon yaptırdığı hostele yollandık. Orada yer olmadığını öğrendiğimizde, gecenin yarısında sokakta kalmanın korkusuna bir de Belfast’ta olmanın tedirginliği eklendi ve düşündüğümüzün iki katı fiyatına gecelemek zorunda kaldık. Tedbir almadan yola çıkmanın cezası olarak ödedik neredeyse paramızın yarısını buraya. Ertesi sabah da gündüz gözüyle ucuzundan bir yer bulup, başladık huysuzluğuyla ünlü bu kenti ve insanlarını keşfetmeye.


 


‘B’li kentler


      Belfast, adı ‘B’yle başlayan diğer şehirler Berlin ve Beyrut gibi yeniden kendini buluyor. Yeni binalar, alışveriş merkezleriyle ya geçmişinin izlerini unutmaya çalışıyor ya da geçmişiyle hasaplaşıyor. 400 bin nüfuslu Belfast’ta insanlar, ekonomik olarak gemi yapımı endüstrileri ve özellikle okyanusta batan şu ünlü Titanik gemisiyle övünüyor. Batan bir gemiyle övünen bir endüstri ne kadar başarılı olabilir? Hiç kafam basmadı buna. Sokaklarda karşımıza çıkıveren Victoria ve Edward döneminden kalma binaların dış yüzeylerini süsleyen; şairlerin, tanrıların ve tanrıçaların, bilimadamlarının, kral ve kraliçelerin taştan portre heykelleri de bizi şaşırtmaya yetti. Belfast’a bir de tepeden bakmak için Cave Hill’e tırmandık.Yarım saat süren yorucu bir tırmanışın ardından, Belfast Kalesi’nin de bulunduğu tepeden bu isyankar kente kuşbakışımızı fırlatıp tekrar şehir merkezine döndük.


 


42 defa bombalandı


      Bu tırmanışın ardından soluklanmak için Crown Liquor Saloon adlı bara girdik. Bütün rehber kitaplarında mutlaka görülmesi gereken bir yer olarak belirtilen Belfast’ın en ünlü ‘pub’ı burası. Eskiden tren istasyonu oteli olan Crown Liquor Saloon, tahta yer döşemesi, dört ya da altı kişilik özel odacıklarıyla rahat bir mekan ancak son yıllarda müdavimleri turistlerden başkası değilmiş. Belfast’ta rehberler binaları anlatırken genelde şöyle bir bilgi ekliyorlar sözlerine: Şu bina 54 defa bombalandı. Şu otel 47 defa saldırıya maruz kaldı. İşte bizim Crown Liquor Saloon da tam 42 defa bombalanmış.






Oklar yanlış yeri gösteriyor


      Crown’da biraz dinlendikten sonra, yeni durağımızı Kuzey İrlanda’nın geçmişini ve bugününü içinde barındıran Ulster Museum olarak belirledik. Ancak sokaklarda burayı gösteren okları takip ederken, farklı bir yöne gidermiş hissine kapılıp, duraksadık. Bunu gören biri ise o tipik İrlandalı sıcakkanlılığıyla yardım önerdi ve ‘haylaz’ birinin okları ters yöne çevirdiğini açıkladı. Espri anlayışlarına bakın hele! Botanik bahçesindeki çiçeklerin ve bitkilerin çeşitliliği karşısında her gittiği parktan ve bahçeden çiçek fideleri ‘yürüten’ babannem aklıma geldi; cennet sanırdı burasını.


 


Nükleer fizikçi Seamus


      Akşam Entries denilen, daracık sokakların labirent gibi birbirine dolandığı bir bölgesine gittik kentin. Sokaklarında eski ‘pub’ların sıralandığı bir yermiş burası. Biz ‘hangisine girsek’ diye düşünürken, biraz ilerde bir grup, bir dükkanın camını tekmeleye başladı. Sonra da bir ara sokağa girip uzaklaştı. Dükkanın alarmı kulakları delercesine çalmaya başladı. Sokakta bir anda bizden başkası olmadığını farkettik. “Acaba polis gelir de, bizden şüphelenirse. Al başına belayı. Burası da Belfast, başka yere benzemez” diye söylenirken, arkamızdan biri “İyi misiniz? Size birşey yaptılar mı? Korkmayın!” diyerek bize yaklaştı. Biraz sohbetten sonra bizi canlı İrlanda müziğinin yapıldığı bir yere davet etti. Bir savdöviççide çalıştığını söyleyen Seamus’un 16 ve 18 yaşlarında iki çocuğu olduğunu, daha önce otobüs şoförlüğü yaptığını öğrendik. Bizi en çok şaşırtan ise Seamus’un 40 yaşını aşmış olmasına karşın üniversitede nükleer fizik okuduğunu öğrenmemiz oldu. Bunun şerefine de bir  kadeh içtikten sonra ve pub’daki diğer misafirperver İrlandalılar’ın davetlerine aldırmadan kaldığımız pansiyona doğru yola koyulduk. Pansiyonun önünde, gecenin ikisinde, evlerine dönen neşeli sarhoşlarla dolu sokağı izlerken gelen geçenle üç beş laf ettik. Aralarından ikisiyle sokağın ortasında dakikalarca dans edip, başka süprizlerle dolu olmasını dilediğimiz yeni bir güne hazırlanmak için uykuya daldık.


      Sabah uyandığımızda kötü bir yağmur vardı. Gece geç yatmış olmanın verdiği bir suratsızlıkla, kahvaltıya indik. Kaldığımız yeri işletenin o hoş İrlanda sıcakkanlılığı ile gülümseyip üç beş laf etmesi biraz içimizi açar gibi oldu. İrlanda’da olsak bile laf ister istemez İngilizler’in tipik konusu olan ‘hava’ya geldi. Kahvaltı odasında kaldığımız 15 dakika içinde dışarda fırtına koptu, güneş açtı ve ardından ince ince yağmur çiselemeye başladı. ‘Hava’nın bir numaralı gündem konusu olması ondan. Güneşli bir memleketin evlatları olarak bizim içimizi karartan yağmura, onlar hiç aldırış etmiyordu doğal olarak. Hatta işletmeci “Belfast’ta 364 gün yağmur yağar”dedi gülümseyerek. Peki ya geriye kalan o tek bir gün? Kar!
      Bugün planımız Belfast’ın turist rotasının dışında; Belfast’ın ‘kötü‘ ün yapmasına neden olan bölgeyi keşfetmek. Beni Belfast’a getiren neden yani. Kuzey İrlanda’nın efsanevi IRA’sının kalesi: Batı Belfast! Falls ve Shankill sokaklarıyla ünlü. Bir de bombalar, silahlar, insanların öldürülmesi ve yanan binalarla.  Belfastlılar bunun sadece medyanın bir yanıltması olduğunu söylüyor. Gerçek öyle değilmiş. Kendi gözümle görmek istedim.



          
 


İşçi sınıfı Falls’ta


      Batı Belfast, Batılink çevre yoluyla Belfast’tan ayrılmış gibi sanki. Mahalleye Birleşik Krallık’ta (İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda) sık rastlanmayan bir taşımacılık sistemiyle vardık. Bizim, halis, özbeöz, Türk asıllı bir yöntemle; ‘dolmuşvari’ bir araçla. Önce Katolikler’in gettosu Falls Road’da dolaşmaya başladık. Her evde yeşil, beyaz, turuncu İrlanda bayrakları asılı. Sokaklardaki tek renk de bunlar zaten. Gerisi; evler ve sokaklar yıpranmış bir görünüşte; gri! Ne bomba ne de silah gördüm ancak yanan binaların iskeletleri, zırhlı araçlarla yolları kolaçan eden polisler ve duvarlardaki kurşun delikleri burada vahşice katliamların yapıldığını ima ediyordu. İnsanın nerede olduğunu unutuvermesi imkansız. Her adımda Birleşik Krallık’tan ayrılmanın tutkulu isteğini bir kez daha hissettik. Hatta bölgenin bazı yerlerinde kaldırımların kenarındaki taşlar bile İrlanda’nın ulusal renkleri; yeşil, beyaz, turuncu’yla boyalıydı. En etkili görüntü ise binaların dış cepheleriydi. Buralar Fidel Castro’nun, Che Guevara’nın, ölüm oruçlarında yaşamlarını yitiren IRA militanlarının portrelerini ve çeşitli sloganları içeren dev duvar resimleriyle süslü. İstanbul’da Gazi Mahallesi’nde kötü bir Türkçe ve çarpık bir el yazısıyla yazılmış sloganımsı ‘şey’leri hatırlıyorum da, onlarla karşılaştırmak mümkün değil. Zaten çoğu insan da bu resimleri sanatsal bir bakış açısıyla değerlendiriyor.


      Bu arada bir kebapçı keşfettik Falls Road’da. Avrupa’nın diğer kentlerinde, özellikle Almanya, Avusturya ve Isviçre’de, her metre başında kebapçı görmeye alışık olmamıza karşın ‘E ne var bunda?’ demedik! Durum şaşırtıcı geldi. İçeriye girip, nemenem olduklarını öğrendikten, nemenem olduğumuzu anlattıktan sonra dükkanın sahibi bizi arabasıyla Batı Belfast’ta dolaştırdı. Yürüyerek görebileceğimizden çok daha fazlasını gördük böylece. Üstelik rehberimiz o bölgede yaşayan biri olunca, aldığımız bilgiler de ‘birinci ağızdan’ oldu.




Otra ve üst sınıfın mahallesi


      İrlanda’yla birleşip, bağımsız bir Cumhuriyet arzusunu Falls Road ve çevresinin her milimetreküp havasında kokladıktan sonra, üzerinde kalın dikenli tel olan beton bir duvardan geçtik. İki grubu birbirinden ayıran ve bana Berlin Duvarı’nı anımsatan ‘Barış Duvarı’ydı bu. Duvarın öbür tarafında geçer geçmez de ilk Birleşik Krallık bayrağını gördük. Artık, Kuzey İrlanda’nın İngiltere, Galler ve İsloçya’yla birlikte Krallık’ın bir parçası olmasını isteyenlerin, kendilerini Britanyalı hissedenlerin, İngiltere ve İskoçya’yla güçlü kültürel bağları olanların; kısaca Protestanların bölgesindeyiz; ünlü Shankill Road! İngiltere’de Kraliçe Elizabeth’in tahta geçişinin 50’nci yildönümü nedeniyle düzenlenen kutlamalar dışında hayatımda hiç bu kadar çok Birleşik Krallık bayrağını birarada görmedim. Katolik kısmına inat burada da kaldırımların kenarlarındaki taşlar Krallık’ın renkleri olan kırmızı, beyaz ve maviye boyanmış. Evler bakımlı ve bahçeler rengarenk çiçeklerle donanmış. Tipik, orta boy bir İngiliz kasabası görünümünde.


   Bizi arabasıyla gezdiren kebapçı arkadaştan ayrılırken bir uyarı alıyoruz: “İrlanda’da hep çatının altında bir trajedi, bir hikaye vardır. İrlandlılar bunları anlatmaya da meraklıdır, yeter ki sorun. Ancak İrlandalılar’ın bir iki beyaz yalandan zarar gelmeyeceğine inanan insanlar olarak tanındıklarını da unutmayın!”


           

Not: 2001’de henuz dijital devrimi yapmamis oldugumdan fotograflarin sayisi ve kalitesi ancak bu kadar. Ozur dilerim!

18 yorum

  • tütü dedi ki:

    Yazınızı okurken bir yandan gözümün önünde Daniel Day Lewis’in “In The Name of the Father” filminin sahneleri canlandı.Eminim o sokakları dolaşmak farklı heyecanlar da doğurmuştur.Yazılrınızı bekleyeceğim,teşekkürler…

  • mctumer dedi ki:

    İrlandanın huysuz kızını ” huysuz bir yazı dilinden” okumak keyifliydi. Normal turizm güzergahının dışındaki sokakları yaşanmışlıklarıyla keşfetmek farklı bir duygu olsa gerek. Paylaşım için teşekkürler yeni yazılarınızı bekleyeceğiz.

  • abidindemir dedi ki:

    Emeğinşze sağlık. Beğenerek ve keyifle okudum yazınızı.

  • Honeyseller dedi ki:

    İçeriye girip, nemenem olduklarını öğrendikten, nemenem olduğumuzu anlattıktan sonra dükkanın sahibi bizi arabasıyla Batı Belfast’ta dolaştırdı.

    Bişey sormak istiyorum.Yukarıda size ait bu cümlede NEMENEM yerine ne kulanabiliriz.Daha net yazarmısınız?

  • mctumer dedi ki:

    Oktay Hocam, dil üzerindeki hassasiyetiniz için teşekkürler ben de yorumumu yazarken “huysuz bir yazın dili” diye ifade etmiştim. “NEMENEM ” yerine burada “KİM” i kullanabilirdi sevgili Oya; ama yazının bütününün uslubuna baktığımızda “NEMEMEM”in anlatımını tam olarak karşılamayacaktı bence. “NEMENEM” anlatımda “olumsuzluğu” biraz daha vurguluyor. Aslında bu olumsuz vurgulamanın dışında bence Oya Hanımın ifade etmek istediğini de tam karşılamıyor.. Ama ben yerine başka bir kelime bulamadım ve yazının genel akışı ve uslubu içinde – tam olarak karşılamasa da – kabul ettim. Aslında bu konu da sevgili Oğuz’un EYLÜLADA’nın görüşünü de almak isterim.
    Sevgili Oya> bu değerlendirmemi(zi) lütfen sizin yazınıza olumsuz bir eleştiri olarak almayın, kendimizi geliştirmek adına sesli düşünüyoru(m)z

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Serbest İrlanda’ya dair son derece “yaşanmışlıklarla” dolu bir yazı. Keyifle okudum. Tek bir soru: İRA ile Gazi Mahallesi’nde yaşananları karşılaştırmak ya da bir tutmak ne derece doğrudur?

  • OyaErWilkes dedi ki:

    Dil elestirileri icin tesekkurler. “Nemenem” konusma dilinde yaygin olarak kullanilan bir kelime/tanimlama/deyis. Evet, belki hafif bir olumsuzluk barindiriyor icinde; fakat MCTumer’in de dedigi gibi amacim kelimeyi farkli boyuta/anlama tasiyarak kullanmakti.
    Turkiye’den nereli olduklarini, kac yildir bu ulkede bulunduklarini, nasil ve ne amaclarla geldiklerini, buradaki yasamdan beklediklerini, hayal kirikliklarini, gundelik yasamlarinin nasil gectigini, buradaki yasama elestirilerini, ovgulerini filan barindiran bir konusma… Kim olduklarina dair! Ozgecmis!
    Bu kadar kelimeyi bosa harcamak yerine, gazete sayfalarindaki yer darligindan ortaya cikan bir ozetleme aliskanligi 🙂

  • OyaErWilkes dedi ki:

    Siyasal goruslerin duvarlara/sokaga yansitilmasi boyutunda bakildiginda, Gazi Mahallesi’ndeki sloganlamalar da, herhangi bir altgecite spreylenen yazilar da rahatlikla Belfast’taki bu duvar resimleri ile karsilastirilabilir. Karsilastirilan orgutler/orgutsuzlukler degil; siyasal mesajlarin sokakta sergilenmesi! Sadece bu 🙂

  • EYLÜLADA dedi ki:

    NEMENEM OLAYI: Okurken benim de dikkatimi çekti. Ancak Oktay Hocam değindiği için, bir de ben vurgulamak istemedim. “Nemenem” konuşma dilinde sık kullanılan bir sözcük. Kakofonik bir yapısı olduğu için, yazı dilinde biraz iğreti durduğu kesin. Ancak, Sevgili Doktor’un dikkat çektiği gibi Oya Hanım’ın yazısı, zaten “karşılıklı konuşmaya” dayalı (mektup dili) olarak geliştiği için, aslında çok da rahatsız etmiyor. Şimdi cümleye bir daha bakalım: “İçeriye girip, nemenem olduklarını öğrendikten, nemenem olduğumuzu anlattıktan sonra dükkanın sahibi bizi arabasıyla Batı Belfast’ta dolaştırdı.” Burada rahatsız edici olan aslında “nemenem” değil, aynı sözcüğün ve o sözcükten sonra gelen fiilimsilerin aynı kökten olmasıdır > NEMENEM OLDUKLARINI – NEMENEM OLDUĞUMUZU… Tekrar sözcükleri farklı bir şekilde ifade edersek, kakofoni kırılacak ve tek bir “nemenem” de artık rahatsız edici olmayacaktır.

  • oymakas dedi ki:

    Gidilmeyen yerlere gitmek. Bu bile heyecan verici. Teşekkürler.

  • rome_o dedi ki:

    harika bir yazı ..film seyreder gibi okudum .. irlandalı genç bir muzik gurubunun hikayesini anlatan alan parkerin the commitments adlı bir filmi vardı orada guruptan biri şöyle demişti “biz, irlandalılar avrupanın ezilen halkıyız o yüzdende iyi müzik yaparız.” haksızta sayılmazmış.. ellerine sağlık ..uzun aradan sonra gene yazılarını okumak iyi geldi ..

  • BÜLTER dedi ki:

    ingiltere, irlanda, iskoçya hep merak ettiğim yerler. buralardan çıkan yazılar da oya hanım yazıları da pek güzel oluyor.

  • TALYA dedi ki:

    Konuşma tarzıyla yazmanız bence güzel, hatta bazen kelimelerle(bilinçli)oynamakta mümkün anlamı bozmadan,şaşırtıcı bir tarz vererek. Salah Birsel’in kulakları çınlasın “Boğaz İçi Şıngır Mıngır” gibi kitap adları ve nice farklı kelimeler kullanarak yazdığı öyküler ve kurgular belleğimde hala. Bir örnekte Mustafa Balbay’ın yazı şekline gönderme yapabilirim.Teşekkürler anılar-gözlemlerinizi paylaştığınız için.

  • OyaErWilkes dedi ki:

    Sagol Talya! Salah Birsel’le ayni cumlede anilmak bile harika 🙂

  • m2hyt dedi ki:

    çok güzel değişik bir yazı keyifle okudum… elinize sağlık

  • BEERCAN dedi ki:

    Oya Hanım; gerçekten müthiş anlatmışsınız sizi okuyunca kendimi yollara vurup gezmek geliyor ama neyse ellerinize sağlık.

  • enise dedi ki:

    Sevgili Oya;Bu gün acılı bir günüm olmasına rağmen ,yazınız bana keyif verdi,mutlu etti.Güzel anlatılarından mahrum bırakma.Elinize sağlık…

  • NEŞE dedi ki:

    Yazınızı okumadan önce “gitmesekte olur ” dediğim yerlerdendi,fakat sizi zevkle ve merakla izledim.Teşekkürler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*