İran ikinci ziyaret

Ermenistan faciasından sonra İran sınırına gelir gelmez üç
iran askeri pasaportumuzu istiyor. Pasaportu alan ilk asker “Hoşgelmişseniz”
diyor. Ağzını yerim ben senin. Yanındaki askere veriyor, pasaportu alan asker
“vize yok bunun” diyor. O anda, yani diğer asker “ne vizesi, pasaporta bak,
bunlar Türk” diyene kadar geçen süre içerisinde aklıma bileti satan kadının
vize istendiği konusundaki ısrarı, Ermenistan’a geri dönüp tekrar sınırdakilerle
muhatap olma ve o karlı dağı aşma korkusu geliyor aklıma. Neyse, üçüncü asker
ikincisiyle şakalaşıyor ve sorun olmadığı anlaşılıyor. İran dünyada sadece 7
ülkeye vize uygulamıyor ve sanırım Ermenistan sınırında pek Türk
görmüyorlardır. Bir deftere ne amaçla geldiğimizi soruyorlar, turistik diyorum
“dolanmağa” geldiğimizi söylüyorlar. İbrahim tatlıses nasıl oldu diye
soruyorlar (bu biiiiiir). Sonra vedalaşıp gümrük polisine geçiyoruz. Hiçbir şey
sormadan hemen pasaportları kaşeleyip geçiriyor bizi. Canı sıkılan aramadan
sorumlu abi çantaları açmamızı istiyor. Daha ben çantamı yeni açmışken şöyle
göz ucuyla bakıp Dilek’e çantasını açtırmadan “tamam geçin” diyor. Bekleme
salonuna geçip otobüsün gelmesini bekliyoruz. Az sonra Babilli amcada geliyor
ve başlıyor hurmanın faydalarını anlatmaya. Bu arada İranlı bir teyzede
katılıyor sohbete ve biz aradan çıkıyoruz onlar devam ediyor hurma muhabbetine.
İrancell hattı almak için markete gidiyorum, bizde hat yok kontör var diyor
Azeri arkadaşlar. Geceyarısını geçtikten sonra İran’da yine Nahcivan’a paralel
yola devam ediyoruz. E artık uykumuzda geldiğinden koltukları yatak pozisyonuna
getirip uyuyoruz. Sabah kalktığımızda verdiğimiz kısa bir tuvalet molasının
dışında otobüsümüz hiç durmadan Tahran’a kadar gidiyor. Yolda en çok dikkatimi
çeken şey ağaçlandırma çalışmaları oluyor. 4-5 yaşında olduğunu tahmin ettiğim
ağaçlar bayağı büyümüşken çoğu yerde de henüz yeni dikilmiş fidanlar vardı.
Sanırım bir on sene sonra İran’da şehirlerarası yollar ormanların içerisinden geçiyor
olacak. Yol demişken, İran yolları son derece düzgün en az iki gidiş – iki
geliş şeklinde tabiri caize kaymak gibi yollar. Ermenistan’dan sonra medeniyete
geldik dedirtiyor insana. Bir otobüs hiç mi sallanmadan gider yol boyunca.
Otobüsümüz İsfahan’a devam ettiğinden Azadi Terminali’ne girmiyor. Bu yüzden
Azadi Terminali’nin hemen arkasında bırakıyor bizi. Bu otobüs Güney
Terminali’ne giriyor. Aslında oraya giderekte metro ile İmam Humeyni Meydanı’na
gidilebilir. Babilli amca buradan direkt Irak’a geçeceğinden doğrudan terminale
gitmek için taksicilerle konuşuyor. Kapıyı 20.000 tümenden açan taksiciler
10.000 tümene kadar düşmüş. “Ortak gidelim mi?” diyor, “gel yürüyelim, uzak
değil” diyorum. Ben vereceğim 5.000 tümenden ziyade bu kazıkçılığa kızdığımdan
yürümek istiyorum. (Burada ek bilgi; İran’da resmi para birimi Riyal, ama halk
bu para biriminin onda biri olan Tümeni kullanıyor. 10 riyal 1 tümen ediyor,
10.000 riyallık ürün 1.000 tümen. Bakınız önceki yazım) 15 dakika sonra
terminale gelip babilli amcayla vedalaşıyoruz. Terminalde pek çok yemek veren
yer olduğundan kahvaltı edip öyle devam edelim diyorum. Bir kahvaltı
salonundakilerin Azerice konuştuğunu görünce oraya giriyoruz. “Kahvaltı var
mı?” diyoruz, “o ne?” diyorlar. Tamam, demek ki Azericede kahvaltıda yok.
(Sonradan öğreniyoruz; Seher yemeği). Şimdi kahvaltı diye bize verilen bolca
lavaş, iki adet çay iki parça peynir, Zeytin ve biber turşusu, birdeeee, yok!
Bu kadar. Adamın tekinin yağda yumurta yediğini görünce şundanda verin bari
dedim, iki yumurta kırıp getirdiler. Hesap ödemeye gittiğimizde hesap
makinasına bastı bastı, 3.000 rakamını buldu, ben çıkartıp 10.000 tümen verdim,
bu yetmez, iki tane daha dedi. Nasıl dedim, hesap 30.000 tümen dedi. Az önce
makinada 3.000 yazıyordu, hem 30.000 tümenlik ne vardı dedim (Mayıs 2015, 1
dolar 32.000 riyal yani 3.200 tümen). Bayağı inatlaştıktan sonra içimden haram
sıkkım olsun diyerek verdim 50.000 tümen. Kasiyer adam bile şaşırdı, Azeri
gardaşımızda çok sevinmiştir sabah sabah yolunacak kaz bulduk diye. İşte
sevmediğim şeyler bunlar, her oturduğumuz yerde de önceden pazarlık yapamayız
ya. O sinirle terminalden çıkıp metro istasyonuna gidiyoruz ama enayi yerine
koyulmak çok içime oturuyor. İmam Humeyni Meydanı’na gelince önce döviz
bozduruyoruz, sonrada geçen geldiğimde kaldığımız Veli’nin hosteline gidiyoruz
ama kapanmış. Yol boyu pek çok otel ve hostel var. Bunlardan Azerilerin
işlettiği bir yere gidiyoruz. 2 gece için 120.000 tümen istiyor. Odayı gösteren
çocuk İbrahim Tatlıses nasıl oldu diye soruyor (bu ikiiiii). Oda fena değil.
Ama az önce terminaldeki dost ateşinden sonra bakalım diyerek çıkıyoruz.
Wikitravelda’da bahsedilen Hotel Hazar Sea’ye doğru gidiyoruz. Otelin bulunduğu
Amir Kabir sokağını sorduğumuz polis (tabi sormak derken ingilizce yok, önce
Türkçe soruyoruz, Azeri değilse Amir Kabir street diyoruz, bilenler el ile
işaret ediyorlar bilmeyenler yine el ile bilmiyorum işareti yapıyorlar.
Evrensel dil olan tarzanca) tarcanza olarak bize yolu tarif ediyor, sonrada
çantamızdan çekerek dikkatli olun, orada kapkaç yapabilirler diye uyarıyor.
Hotel Hazar Sea’nin sahibi şakır şakır Türkçe konuşan Resül abi. 16 sene
İstanbul – Avcılar’da çalışmış. Aslen Türk değil ama Türkleri çok seviyor. Otel
ailesinden kalmış ona, emekli olunca oyalanmak için devam ettirmiş. Otel
dediysek adı otel, kendisi hostel gibi bir yer.  Resül abi turistleri, sohbet etmeyi, yardım etmeyi çok seven
birisi. İki gece 80.000 tümen olan oda fiyatında da Türk olduğumuz için 10.000
tümen indirim yaptı. Lüks bir yer değil ama bu fiyata çok iyi, üstelik Resül
abiden merak ettiğiniz herşeyin yanıtını alabilirsiniz. Bir nevi ücretsiz
danışmanlık hizmetide veriyor. Eğer giderseniz mutlaka uğrayın, selamımızıda
söyleyin. Çantaları bıraktıktan sonra hem Irancell sim kartı almak için hemde
yakın çevreyi gezmek için çıkıyoruz. Ünlü Bazar-ı Bozurg (kapalıçarşı)’ya
gidiyoruz. Abe talebi satan yerleri görünce hemen birer tane alıyoruz. Buz gibi
büyük boy abe talebi 3.000 tümen. Üstelik henüz kavunlar yeni hasat edilmesine
rağmen pahalı değil. Önceki gelişim Ağustos ayında olduğundan çok çok daha
ucuzdu. Daha sonralarıda gördüğümüz yerde abe talebi içmeye devam ettik. Otelde
yemek için marketten meyve, bisküvi, madensuyu falan alalım dedik. Ama şehir
içinde bildiğimiz anlamda market bulamadık, genelde küçük bakkallar var. Bir
bakkalda genç bir çocuktan alışveriş yapalım dedik. Ben gidip raflardan kendim
seçtim ürünleri, 17.000 tümen gibi bir şey istedi. Bize göre makul bir fiyat
ama iki tane muz için 800 gram deyince Dilek’in dikkatini çekti,  muzları bir daha tarttırdım, televizyonun
kumandasıyla ve bir defterle birlikte tarttı, onları çıkartınca 450 gr. kaldı.
Ürünlerin tek tek fiyatlarını sordum, bacaksız bayağı bir geçirmiş bize. Kalsın
hepsi, almıyorum dedim. Irancell hattı almak için neredeyse Ferdowsi
Bulvarı’nın sonuna kadar gidiyoruz yok. Bir büfeye soruyoruz, O da Azeri
çıkıyor, onda da yok,ileride bulursunuz diyor (çoğu büfeci Azeri. Bu arada bu
büfeler kaldırımın üstüne konulmuş plastik kabinler şeklinde). İleriye
gidiyoruz Ben “Türkçe biliyor musun?” diyorum direkt, müşterilerden biri “he
biliyorum ben gardaş bana de” diyor. Büfecide müşteride Azeri. Bu arada büfeci
bize İbrahim Tatlıses’i soruyor (bu üüüüüüç). Onda da sim kart yokmuş, müşteri
benle gelin ben sizi MTN’ye götüreyim diyor. Zahmet etme biz buluruz desekte,
olmaz ben götüreceğim diye tutturuyor. Beraber yürüyerek MTN (irancell’in
sahibi şirket)’ye doğru gidiyoruz, yolda bir başka büfeciye soruyor, adam fars,
bu sefer Türkçe bilmeyene rastladık, bize tercümanlık yapıyor. Adam bende açık
hat var diyor, 20.000 tümen, MTN’de 15.000 tümen ama yarın açılır diyor. Sar
bir tane diyoruz, muradımıza eriyoruz. Daha sonra Azeri gardaş bizi bırakmıyor,
bizi evine davet ediyor, zor kurtuluyoruz elinden. Kendince tehlikeli gördüğü
bir sokağın sonuna kadarda bize eşlik ediyor, size bir şey demesinler diye.
Teşekkür ediyor ve ayrılıyoruz. İşte böyleside var, otogardaki gibisi şerefsizi
de.  Daha sonra gidip bizim otelin iki
sokak yukarısındaki bakkaldan kazıkçı bakkaldaki aynı ürünleri yarı fiyatına
alıyoruz. Hatta birada aldık, Dilek içti 🙂 Istak marka alkolsüz biraları ve
Rani marka parça meyveli meyve suları harika. Bunlardan özellikle fazla aldık
ama bizim otelde de zaten bakkal fiyatından satılıyormuş. Odamızdaki mini
buzdolabı ağzına kadar içecekle doldu. Akşam yemeği için dışarı çıkmaktansa
bahçedeki küçük mutfakta otel çalışanlarının yapıp servis ettiği yemekten
yiyelim dedik. Resül abi aslında yemek satmıyormuş, çalışanlar biz böyle bir
şey yapalım mı demişler, o da müşterileri kazıklamadan uygun fiyatla
yapacaksanız yapın demiş. Sevimli bir teyzenin yaptığı günlük yemeklerden
yiyoruz. Sipariş üzerine de istediğiniz yemeği hazırlıyorlar. Sağolsun Resül
abi tercümanlıkta yaptı bize yemek için. İki kişilik çello tavuk, salatası,
lavaşı, doogh’u (naneli ayran) ve üstüne çayı 21.000 tümen tutuyor. Resül abiye
sabahki terminal olayını söylüyorum, “keşke vermeseydin parayı, terminal
polisine gitseydin veya polis polis diye bağırsaydın en azından etraftan
vatandaşlar gelir, sana para verdirtmezlerdi. İran hükümeti bu konularda çok
sert, turistin kazıklanmasına izin vermezler. Siz bizim misafirimizsiniz,
misafire yapılırmı böyle şey” diyor. “Maalesef terminallerde oluyor böyle ama
misafire de yapmaları çok ayıp” diye ekliyor. Odamıza çıkıp alkolsüz
biralarımızı içiyoruz, Dilek 100 dolar karşılığı aldığımız parayı sallıyor
elinde. İrancell hattımızı takıyoruz, konuşmaya açık ama internet yok. 500 mb.
İnternet paketi yapıyorum, paket tamam ama veri bağlantısı yok.

 

Ertesi gün sabah kalvaltısı
sonrası metro ile İmam Humeyni’nin gitmek üzere yola çıkıyoruz. Bir kavşakta
durup Tahran’ın akıllara zarar trafiğinin videosunu çekiyoruz. Özellikle
motorlular felaket. Haram-e Motahhar metro istasyonu İmam Humeyni’nin kabrinin
tam karşısında. Burada birer felafel yiyoruz. Felafer İran’ın fast foodu
oluyor, nohut yada bakladan yapılan yuvarlak top köfteleri ekmeğin arasına
sıkıştırıyorlar. Bir nevi vejeteryan hamburgeri. Ama çok lezzetli. İmam
Humeyni’nin kabrinden çıkışta yine metro ile yolumuzun üstündeki Güney
Terminaline geliyoruz. Maksat Şiraz biletimizi almak. Gece yolculuğu
yapacağımızdan otel konforunda olması için lüks sınıf araçlardan biler
alıyoruz. İki kişi 114.000 tümene Ermenistandan bizi getiren otobüslerin
aynısına bilet alıyoruz. Bu otobüslere dışarıdan bakınca pek bir şeye
benzemiyor ama içleri acaip konforlu. Bizdeki gibi araç içi eğlence sistemleri
yok ama koltuklar ve koltuk araları geniş, bu da koltuğun hem daha fazla geriye
yatmasını hemde bu sırada arka koltuktakinin rahatsız olmamasını sağlıyor.
Bilet aldıktan sonra yine metro ile Tejriş (Tajrish) Meydanı’na geliyoruz.
İran’da mükemmel bir metro ağı var. Metroları yeni, temiz, kalabalık ve
ekonomik (Tek yön bilet 250 tümen, 20 kr.) Tejriş Meydanı’ndan Derbend’e gitmek
için taksiye biniyoruz (iki kişi 4.000 tümen). Taksici Azeri çıkıyor. İbrahim
Tatlıses nasıl oldu, iyileşti mi diye soruyor (Bu dööööört). İnanılmaz sıkışık
bir trafikte gidiyoruz. Bir ara bizim şoför ters yönden bayağı bir gidiyor ama
en sonunda yaklaştık artık diyerek iniyoruz taksiden ve yürüyerek devam
ediyoruz. Burası dağlardan gelen suyun şehirdeki kanallara dağıtıldığı yer aynı
zamanda. Geçen yazımda da bahsettiğim gibi Tahran’da ve diğer büyük şehirlerde
yolların kenarlarında küçük su kanalları var ve bu kanallardan geçen su ile
şehir serinletilmeye çalışılıyor. Derbend Tahranlıların sıcaktan kaçtıkları
doğa harikası bir yer. Tahranın hemen kuzeyinde ulaşımı kolay, ortasından buz
gibi suyun aktığı, etrafında bol miktarda restoran ve çayhane bulunan, git git
bitmeyen harika bir yer. Doğa yürüyüşü yapan turistlerin yanı sıra sadece çay
içmek için bile gelen pek çok insan var burada. Bütün mekanlar dolu. Bir
telesiyej, kişi başı 1.500 tümen gibi komik bir rakam ve hallice cesaret ile
belli bir noktaya kadar yorulmadan çıkmanızı sağlıyor. 500 tümeniniz var ama
cesaretiniz yoksa kardiyo egzersizi yaparakta kilometrelerce çıkabilirsiniz.
Bizde bayağı gidip Dilek yorulduktan sonra derenin içerisine masa atmış olan
bir yerde durup çar istedik. Semaverde yanında badem ve naneli şekerleriyle
gelen çayımızı yudumlarken ayağımızı buz gibi suya soktuk. Mayıs ayının
ortasında yanan Tahran’dan sonra burası gerçekten cennet gibi bir yer. İki kişi
semaverden yaklaşık 10 fincan kadar çay çıkardık ve bedeli sadece 10.000 tümen.
Dönüşte telesiyejin kalktığı istasyona asansörle çıktık, Dilek binen insanları
görünce binmek istemedi. Sonra sen istiyorsan binelim dedi ama onun ne kadar
korkacağını tahmin ettiğimden binmedik. Tejriş Meydanı’na yürüyerek dönelim,
hemde Sadabad Sarayı’na uğrarız dedik ama biz vardığımızda saat 5 gibiydi ve bu
yüzden içerişi girişler kapatılmıştı. Biraz daha yürüyerek meydana ulaştık.
Meydanda pizzacı görünce (daha önce Akifle gittiğimiz) hemen dalıyoruz.
Yiyemeyeceğimiz kadar fazla pizza isteyince yiyemediğimiz kısmı paket
yaptırıyoruz. Tabii bütün bunları Türkçe bilen ama Azeri olmayan bir kasiyer
kız sayesinde yapabiliyoruz. Pizzacıdan çıkınca Hurma satan bir çocuktan bir
paket hurma alıyoruz. Hem ucuz hemde Babilli amca o kadar övmüştü ki hurmayı
yemesek ayıp olurdu yani. Tejriş Meydanı’nda İmamzade Salih Camii’si ve İmam
Salih’in kabri bulunuyor. Ben içeri girmedim ama Dilek Koreli turistlerle
birlikte Çadoorunu girip bayanların olduğu tarafa doğru girdi. Ben elimde pizza
ve hurmayla oturdum insanları seyrediyorum. Kapının önünde paket paket tuz
satan insanlar vardı, bu tuzları satın alan kişiler masanın üzerine koyuyorlar
ve hemen kapış kapış bitiyordu. Dilekte gelince otele döndük. Metro inanılmaz
kalabalıktı, 3-4 sefere binemedik hatta. Bizim bakkala gidelim dedik, o da
kapatmış. Geç saat olduğu için kapkaççılar kapar korkusuyla başka yerede
gitmedik otele döndük. Resül abiye bu kapkaççı meselesini sorduk. “Burası
sanayi bölgesi, aynı zamanda oteller bölgesi olduğundan akşam her yer
kapanıyor, sadece oteller açık ve motorsikletli bazı kişilerde turistlerin
çantasını çalmak istiyor. Ama o kadar sık değil, zaten poliste geceleri burada
devriye geziyor” diyor. Ancak zorunlu hizmet yapan polisler pek etkili
olamıyormuş, “birde bizim gururumuz olan siyah üniformalı polisler vardır,
onlardan asıl kaçış yok işte” diyor. “Siz korkmayın, onlar genelde turistlere
sararlar, onların başını bağlayışı farklıdır, kızımız (Dilek) zaten müslüman
ülkeden geldiği için nasıl bağlayacağınıda biliyor, size bakınca yabancı
olduğunuz anlaşılmıyor, zaten gece yarısını geçmedikçe bir sorunda yok” diyor.
Sadece bu bölge sıkıntılıymış bu konuda. Bunun dışında İran’da böyle bir kapkaç
problemide yokmuş. Otobüs biletlerimize baktı, biraz pahalı ama bu firmaya ve
bu otobüslere değer, çok rahat gidersiniz dedi. Odaya çıkınca interneti
halledeyim dedim. Otelin ücretsiz wi-fi’ı ile telefonumdan internete girerek
birkaç saatlik aramanın sonunda ve deneme yanılma yöntemi ile internet
bağlantısına kavuştum. General mobile kullananlar için ayarların ansıl olduğunu
bu yazının sonunda yazıyorum. Diğer marka telefon kullananlar kendilerine göre
uyarlayabilirler. Bu arada hurmada yiyoruz ve hayatımda yediğim en güzel hurma
olduğunu söyleyebilirim. İnanılmaz tatlı ve taze. Türkiye’de alışmışız kuru
hurmaya, tazesi mükemmel bir şey.

Sabah kalkar kalmaz dünden
kalan pizzaları kahvaltı niyetine yiyoruz. Çantalarımızı toplayıp Resül abinin
bürosuna (bir nevi resepsiyon) bırakıyoruz. Resül abi yok, genç bir arkadaş var
anahtarıda teslip ediyoruz, akşama gelip çantaları alacağız diyoruz. İlk
durağımız Azadi anıtı. Tabii ki metro ile gidiyoruz yine. Bugün Cumartesi ve
tatil olduğu için Azadi Anıtı kapalıymış. Geri dönüp yine metro ile Mosalla
Camii’ne gidelim diyoruz ama gidince görüyoruz ki tadilatta. Neyse bir kitap fuarı
var ona bakınıyoruz. Bu arada ikimizde de biraz halsizlik var. Sanırım
Ermenistanda soğuk burada sıcak çarptı bizi. Çok dolaşmadan Ferdovsi Meydanında
bir internet cafeye gidiyoruz. Buradan çıkışta Türk Büyükelçiliği’nin tam
karşısındaki mücevher müzesine gidiyoruz ama ben orada anlıyorum ki artık
hastalanacağım. Biraz erken gelmişiz, müze saat 2’de açılıyor. Saat 2’ye
yaklaştıkça özellikle Avrupalı turistle doluyor bekleme salonu. İçeri girerken
herşeyinizi topluyorlar, ücretsiz emanet dolapları var, oraya bırakıyorsunuz
eşyalarınızı. Fotoğraf çekmeyi bırakın neredeyse saç tokalarını toplayacaklar.
Müze ücreti kişi başı 15.000 tümen. Müzenin içinde gerçekten paha biçilemez
harika mücevherler var. Biz yine bir turist grubuna takılıp dolaşıyoruz müzeyi.
Müze çıkışı şehir parkına gidiyoruz, ilk geldiğimiz gün Gülistan parkı kapanmak
üzereydi ama sadece giriş ücreti kişi başı 25.000 tümen istedikleri için
girmemiştim, Yine girmiyorum ve şehir parkında biraz dinleniyoruz. Bu arada ben
iyiden iyiye halsizleşiyorum. Otele dönmeden önce felafer yiyoruz. Otele geri
döndüğümüzde Resül abi gelmişti. Ağrı kesici ilacı olup olmadığını soruyorum
yok diyor, personele soruyor onlarda da yok. Bana bir iki eczane tarif ediyor
ve bir ilaç ismi yazıyor. Bu çok iyi, sen eczacıya bu kağıdı ver o sana verir
ilacı diyor. Terminale kadar hiç ezcane göremiyoruz. Terminalde otobüs
beklerken çay almaya gidiyorum, satıcı Azeri çıkıyor, her zamanki gibi çayın
yanında üzerinde kristal şekerler olan çubukta veriyorlar. Sıcak çay içince biraz
kendime geliyorum. Akşam otobüsümüze biniyoruz. Bazı kişilere küçük küçük
kutularda bisküvi, kola falan veriyorlar, bize yok. Ulan insan su verir bari
bize de diyorum anlamıyorum olayı. Sonra bir adam binip birşeyler söylüyor ve
herkesten para toplamaya başlıyor. Bizede gelince ben bileti uzatıyorum yine
bir şeyler söylüyor daha ben yanıt vermeden şoför gelip bizim harici (turist)
olduğumuzu söylüyor adam pardon gibisinden el hareketi yapıp gidiyor. Anlamadım
ne parası olduğunu ama bizden başka herkesten aldı. Tam terminalden çıkarken
aracı durdurup beklemeye başladılar. Büyük bir poşetle bir genç geldi ve
bizlere alüminyum kaplarda çello kebap verdi. Kola ve bisküvi alanlara vermedi
ama. Sanırım uzun mesafe gidenlere akşam yemeği olarak veriyorlar. Sonra kola,
su ve bisküvide verdiler. Gece aracın kliması bayağı soğuttu içeriyi ve ben
sabah daha da kötü oldum.

 

Sabah Şiraz terminalinde indik.
Terminal çıkışını bulana kadar bayağı cebelleştik ama sonunda çıkabildik.
Anayola çıkar çıkmaz taksi dolmuşa bindik ve iki kişi 1.000 tümene Kerim Han
Kalesi (Arg-e Kerim Han)’ne kadar gidiyoruz. Kerim Han Kalesi’nin karşı
çaprazındaki Dehnadi sokaktaki Esteglal otel’de bir gecelik odayı 57.000
tümene  tutuyoruz. Çantalarımızı
bıraktıktan sonra önce İrem Bağları’na gidelim diyoruz. İnternette metro hattı
açılmış gibi gözükse de hala yok, o yüzden taksi ile 6.000 tümene İrem
Bağları’na gidiyoruz. Bu arada İran’da taksi herhangi bir araçtır. Yolun
kenarında beklerseniz mutlaka sivil araçlar yanınızda durur, pazarlık yaparak
bu araçlarla istediğiniz her yere gidebilirsiniz. Korkmayın, son derece
güvenlidir. İrem Bağları giriş ücreti kişibaşı 15.000 tümen. İçerisi çok güzel,
geziyoruz ama ben hala halsiz ve hastayım, Dilekte aynı şekilde. İçeride
dinledip hediyelik bir cd ve magnet alıyoruz. Daha sonra tekrar taksi ile Kerim
Han kalesi’ne dönüyoruz. Bu sefer 5.000 tümen. Kerim Han Kalesi giriş ücretide
kişi başı 15.000 tümen. Kale gezisinin sonuna doğru Dilek kendini kötü
hissediyor ve çıkıyoruz. Otele dönmeden önce bir şeyler yiyelim diyoruz ve en
yakındaki fast food’da bir şeyler atıştırıyoruz. Buralarda pek bulunmaz ama
fast food çalışanıda Azeri çıkıyor. Yemekten sonra Dilek kendini daha iyi
hissettiğinden Mavi cami, çarşı gezisi yapıyoruz ve yine marketten içecek bir şeyler
alıp otele dönüyoruz, duş alıp uyuyoruz. Uyanınca ben kendimi daha kötü
hissettiğimden eczaneden ilaç almak için dışarıya çıkıyoruz. Yakındaki bir
hastaneye doğru gidiyoruz. E hastane varsa, eczanede vardır. Aslında
hastaneyede giderim ama orada iğne yapıyorlar :). Eczacı çok iyi ingilizce
konuşan bir amcaydı, bir parasetamol, birde öksürük şurubu istedim. Resül
abinin ilacının ismi yanımdaydı ama şimdi bilmedik bir şey almaktansa her zaman
kullandığım bir ilaç alayım dedim. Otele dönüp ilaçları alıp tekrar uyudum.
Sabah erken kalkıp taksi ile otogara gittik. Önceki yazımda derdesti
anlatmıştım, derdest gittiğimiz için 2.000 tümen tuttu bu sefer. Tahranda olsa
4.000 tümendi (bkz. Derdest). Terminale gidince bir yazıhaneye Yazd biletini
sorduk, diğer lounge’da satıldığını söyledi. Oraya gittik, ilk otobüs saat
10:00’da dedi. Başka? Başka yok, clasic otobüs 40.000 tümen dedi. Başka firma
yok mu diye sorunca yan loungeda var dedi. Oraya gittik, hemen kalkan otobüs
44.000 tümen ve vip. 07:30 otobüsüyle rahatça Yazd’e doğru yola çıktık.

Yaklaşık altı saatlik bir
yolculuktan sonra Yazd’e varıyoruz. Otobüsten inenler birden yok oluyorlar, en
sona biz kalıyoruz. Birde bizi bekleyen taksici abilerden biri. Emir Çakmak
diyoruz, 7.000 tümen istiyor. 5.000 diyorum, kesinlikle olmaz deyip arkasını
dönüyor, peki o zaman diyorum yürümeye başlıyorum. Terminal şehrin bayağı
dışında ve otoyola kadar terminal çıkışıda uzak ancak dediğim gibi turist bu
yiyelim mantığını sevmiyorum, yoksa 2.000 tümenlik farkta değilim. Yerlisi
5.000 tümen bile vermiyor. Mazotun litresi 250 tümen, hesaplayın artık. Şoför
giderken sesleniyor; “Mister, come come” Elimle işaret ediyorum 5 diye, olmaz
diyor 7. Dilek’e yürü anayola doğru o peşimizden gelecek, kalan tek taksici
oysa, kalan tek müşteride biziz diyorum. Dilek ya gelmezse diyor, bende gelecek
diyorum. Derken tek kelime ingilizce bilmeyen bir adam önümüze geçip arabasını
işaret ediyor ve mükemmel tarzancayla gelin diyor. 5 diye elimle gösteriyorum,
tamam diye kafa sallıyor. Tam o arabaya inecekken taksici uzaktan bağırıyor,
kendi aralarında farsça bağırışıyorlar, en son resmi taksi gelin diyor, 5
diyorum tamam gelin diyor. İkinci adam kapısını açıyor, boşverin onu ben
götüreyim diyor ama resmi taksiye dönüp onunla gidiyoruz. Özet olarak İran’da
taksicilerle pazarlık yapın, yolun kenarında durun, yanınızda duran ilk araca
gideceğiniz yeri söyleyin, ne kadar fiyat isterse direkt yarısını söyleyin,
götürmezse teşekkür edin bir iki adım geri yürüyün, ikinci veya üçüncü duran
araba kabul edecektir. Bunun sebebi zaten ilk yanınızda durduklarında turistik
fiyatı söylüyor olmaları.

Şehir merkezinde her ne kadar
pek güzel olmasada Emir Çakmak Kompleksinin hemen karşısında olan Emir Çakmak
Hostel’e gidiyoruz. Yaşlı bir bayan var girişte, İngilizce konuşuyoruz ama
ablada tık yok. Hemen birisine sesleniyor, benim yaşlarda bir arkadaş geliyor
ve tercümanlık yapıyor. Oda istediğimizi söylüyorum “evli misiniz?” diye
soruyor. “Evet evliyiz ama pasaportlarımızda soyadlarımız farklı” diyorum.
“Evli olduğunuza dair bir belge var mı?” diye soruyor. “Yok” diyorum, sonra
Dilek’e soruyor “evli misiniz?” diye, evet diyor. Sonra bana “evli olmayan
çiftler için sorun oluyor, geçenlerde bir Alman fuhuş sebebiyle
cezalandırıldı”(artık ne ceza vermişler sormadım) falan diye anlatmaya
başlıyor. Bende sinirleniyorum, “tamam arkadaşım kalmıyoruz burada, başka yere
bakacağım, daha önce kaç yerde kaldık bir kişi bile sormadı” diyorum. Böyle
çıkışınca alttan alarak anlatmaya başlıyor, “bizim için sorun değil, siz kalın
ama polis kontrolünde sizin için sorun olur” falan diyor. Sonra “nerelisiniz?”
diye soruyor, “Türküz” (we are Turk) deyince “we” den Dilek’inde Türk olduğunu
anlıyor. Sonra “özür dilerim ben sizi Alman, eşinizide Farsi (İranlı)
sanmıştım” diyor. Yabancılarla İranlıların evleilik bağı olmadan otelde
kalmaları suçmuş, biz ikimizde yabancı olduğumuz için sorun yokmuş, tekrar
tekrar özür diliyor. “Sen burada mı çalışıyorsun?” diye soruyorum, “hayır”
diyor. ABD’de yaşıyormuş. Dört yıldır ilk defa İran’ı gezmeye gelmiş, ülke turu
yapıyor, aslen İranlı. Değişik ve hoşsohbet bir çocuk. İlk başta kendi
fikirlerini katmayıp direkt bize tercümanlık yapsa ortalık hiç karışmayacak
halbuki. Neyse danışmanın hemen yanındaki odanın anahtarlarını alıyoruz ve
çantaları bıraktıktan sonra Hammam-e Khan (Han Hamamı)’a yemek yemeğe
gidiyoruz. Oda ücreti iki kişi gecelik 60.000 tümen.  Bu arada ben hala hastayım, hava 35 derece, ortalık yanıyor.
Bütün dükkanlar kapalı. Öğlen 12’den akşam 5 – 6’ya kadar bu dükkanlar hep
kapalıymış. Han Hamamı açık ama saat 3’e kadarmış öğle yemeği, kaçırdık. Bari
buraya kadar gelmişken çay içelim hem sıcak boğazıma iyi gelir diyorum.
Çayımızı içtikten sonra yemek satan açık bir yer ararken bir fast food
restorana denk geliyoruz. Burada iki hamburger yedikten sonra Emir Çakmak
Kompleksi’nin hemen karşısındaki su müzesine gidiyoruz (giriş ücreti kişi başı
15.000 tümen). Burada bayağı bir vakit geçiriyoruz. Gerçekten güzel bir yer.
Qanat (bkz. google) ve Badgir (bkz. google)’ler hakkında oldukça ayrıntılı
bilgi alınabiliyor. Daha sonra Cuma Camii’ne gidiyoruz. Dönüşte akşam olup hava
da serinlediği için Emir Çakmak Kompleksini ve meydanını dolaşıyoruz. Daha
sonra Abe Talebi içmeye gidiyoruz. Bira dinlenelim diye hostele dönüyoruz. Bu
arada ingilizce bilen abi gelmiş, wi-fi şifresini alıyoruz. Akşam yemeği için
Han Hamamı’na geri dönüyoruz. Hosteldeki arkadaşın öve öve bitiremediği Kashke
Bademga’dan istiyoruz Dilek’e. Bana da Kebap Bakhtiari. Dilek pek beğenmiyor
ama bence Bademga süper bir yemek. Yemekten sonra Emir Çakmak Meydanına gelip
gecenin serinliğinde biraz dolaşıyoruz. Ben kendimi yine iyi hissetmediğim için
hostele geri dönüyoruz. O kadar öksürük şurubuna rağmen bütün gece öksürüyorum.
Ha bu arada birde Vodafone kazığı yiyoruz. Şimdi çok uzun olacak, sıkılacak
olanlar direkt diğer paragrafa geçebilirler. Türkiye’den çıkmadan önce Vodafone
yurtdışı paketi satın aldım. Vodafone ön ödemeli hattım var, Dilek’in de
Vodafone Faturalı hattı. Tahrandan çıkarken benim hatta bir haller oldu; çağrı
alıyorum, mesaj gönderiyorum, mesaj alıyorum ama çağrı yapamıyorum. İki gün
bekledim, düzelir diye, düzelmedi. Müşteri hizmetlerine mesaj attım beni
aradılar, kontörünüz yok kontör yükleyin dediler. Paketim var dedim, paketiniz
bitmiş dediler. İmkanı yok, o kadar konuşmadım diyorum, konuşmalarınızı
göremiyoruz ama bitmiş diyorlar (bak göremedikleri konuşmayı
ücretlendiriyorlar.) tamam dedim internet bankacılığından üç kere 15’er TL
yükledim. Tekrar mesaj attım aradılar, düzelmedi dedim telefonu kapatıp açın
dediler. Telefonu kapatıp açtım yine mesaj attım aradılar telefondaki arkadaş
arama yapamıyorsanız beni nasıl aradınız dedi. Bak bak bak, bu adam işi
biliyor. Arkadaşım, yurtdışındayım, kırmızı yazım mesaj atıyorum siz beni
arıyorsunuz diyorum, öyle bir servisin olduğunu bilmiyor. Sim kartı çıkarıp
takın diyor, onu da yaptım yine mesaj yine aranma, beşinci adamda bir sorun
gözükmüyor falan deyince sinirlendim kapattım. Dilek’in telefonu var, oradan
konuşuruz acil bir şey olursa diyorum. Bu arada daha söylenen mantıksızca bir
çok şeyi yazmıyorum yer kaplamasın diye, bu linkten okursunuz tamamını: http://forum.vodafone.com.tr/t5/Yurtd%C4%B1%C5%9F%C4%B1/Yurtd%C4%B1%C5%9F%C4%B1-pi%C5%9Fmanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1/td-p/409780

Ertesi sabah odadan çıktık. Abd
ikametgahlı İranlı arkadaş çay içiyordu. Bizim teyze ingilizce bilmediği için
onun tercümanlığıyla teyzeye çantaları burada bırakıp akşam alsak olur mu diye
soruyoruz. Teyze kameralar var ama yinede değerli bir şeyinizi bırakmayın
diyor. Çantaları bırakıp önce biraz ara sokaklarda dolaşıyoruz, sonra
Yezidilerin en kutsal mekanı olan Ateşgadeh’e gitmek üzere yola çıkıyoruz.
Yolda sıcaktan bunalıp yerlerde gezen bir muhabbet kuşu buluyoruz. Bir ara
ciddi ciddi nasıl Türkiye’ye götürürüz diye düşünürken sonradan bir pet shop’a
bırakalım diyoruz. Amma ve lakin ortalıkta bir tane pet shop yok. Mecbur
bizimle Ateşgadeh’e kadar geliyor hayvancağız. Avcumun içinde sıcaktan bayılmak
üzere olan kuşa yoldaki sebillerden aldığım soğuk suyu bocalıyorum, iyice
sersemliyor hayvan. Güya ölmesin diye yerden aldık, elimizde ölecek talihsiz
yavrum. Omzuma koydum ööööyle kalakaldı, zaten tüyleride ıslak ve halsiz. Ateşgadeh’in
bahçesinde bir ağaca bıraktık, biz çıkana kadar dursun diye. Ateşgadeh’in
içinde büyük bir kasenin içinde yüzlerce yıldır sönmeden yanan bir ateş var. Bu
ateşe sadece kayısı ve badem ağacının odunları, görevli rahipler tarafından
atılıyor. Kalın bir camın arkasından görülebilen bu ateşin yanına bırakın
turistleri, Yezidilerin bile girmesi yasak. Çıkışta muhabbet kuşuna bakıyoruz,
biraz tırmanmış. Yakalamak istiyorum ama pırrr diye uçup daha yüksekler
ekonuyor. Neyse diyorum, en azından çölün ortasında kalmaktansa yeşillikler
içinde ve suyun yanıbaşında. Ateşgadeh içindeki küçük bir müzeyede bakıp turist
kafileleri ile birlikte çıkıyoruz. Bu arada eskiden ücretsizdi ama sanırım
turst fazlalığı dolayısıyla girişte sembolik olarak kişi başı 500 tümenlik
giriş ücreti alıyorlar.

Şimdiki hedefimiz Dolat Abad
Bahçesi. Ateşgadeh’in hemen önündeki yola çıkıyoruz ve yolun kenarında
bekliyoruz. 10 saniyeye kalmadan bir araç duruyor yanımızda. Ben hemen “Dolat
Abad, çen hazar?” diyorum (Çen hazar = kaç para). 7.000 diyor, çok, 4.000
diyorum, olmaz diyor. Ok diyorum ve geriye doğru bir iki adım atıyorum. Geri
vitesle yanımızda duruyor, 5.000 diyor, 4.000 diyorum yine en sonunda gel,
tamam diyor. Yaklaşık 3,5 km. dümdüz gidiyoruz. Dolat Abad bahçesi girişi ücretli.
Kişi başı 10.000 tümen. Buna çok şaşırıyorum neden böyle bir ücret var diye.
İçeriside resmen buğday tarlası gibi. Her yere buğday ekmişler, ortadaki büyük
havuzdan kanallar yapıp buraları suluyorlar. Küçük bir ağaçlık alanın altında
tahtlar kurmuşlar, buraya gelen müşterilere çay ve yemek veriyorlar. Bizde bir
tahta kuruluyoruz ve çay söylüyoruz. Burada çok fazla fransız turist vardı. Sağ
karşımızda oturan bir ailenin içtiği çayı görünce bizimce canımız çay çekti ve
çay siparişi verdik. Bu arada sol karşımızdaki tahta fransız genç bir çift
geldi ama kız aynı Milla Jovovich. Biz daha sonra ona Milla adını taktık
Dilekle. Onlar kendilerine doogh aldılar, su aldılar, bizim çay yok daha. Sağ
karşıdakiler kalktı, yerlerine özel rehberleriyle birlikte yine Fransız bir
çift geldi, bizim çay gelmedi hala. Biraz sonra devasa bir semaverle
çıkageldiler ve çayı kim istemişti dediler. Biz istemiştikte, öyle küçük
porselende gelecek sanıyorduk. Neyse içeriz, ne de olsa Türküz. Küçük porselen
fincanlar içerisinde gelen kurutulmuş yapraklarla siyah çayı demlikte
karıştırıp üzerine sıcak su eklediler ve beş dakika bekleyin dediler. Çayımızı
yudumlarken iyice mayıştık. Hem boğazıma ve öksürüğümede iyi geldi bu çay.
Millalar uyudular. Kimse gelip kalkın hadi demiyor. O tahtta yaklaşık 3 saat
oturduk. Bu sıcakta neden herkesin buraya geldiği belli, çok ferah bir yer.
Üstelik oldukça ucuz. Biz çay için 20.000 tümen ödedik ama diğer yemek
fiyatlarıda restoran fiyatlarının altındaydı. Bu arada Dilek’te arama
yapamamaya başladı. Bendeki aynı sorun. Aradı Vodafone’ı ne dediler biliyor
musunuz? “kontör yükleyin” hemde faturalı hatta!.

 Çıkışta yine yolun kenarında bekledik, yine taksi geldi. Emir
Çakmak için 6.000 tümen istedi, 3.000’e anlaştık (iyice ölücü olduk bizde).
Terminale gitmeden bir şeyler yiyelim dedik ama yine her yer kapalı. Açık bir
felaferci bulup felafer yedik. Sonra marketten yine rani ve su aldık. Emir
Çakmak Meydanı’na dönüp hostelden çantalarımızı aldık. Çıkışta yaşlı teyze
bizden 1.000 tümen “tip” istedi (onun ingilizcesini öğrenmiş 🙂 ). Hemen yolun
kenarına geçip taksi bekledik. 1 dakika geçmeden bir resmi taksi durdu.  Terminal dedik, 10.000 tümen dedi. Gelirken
5 verdiğim yere şimdi 10 vermem dedim, 7 olsun dedi. Olmaz dedim, peki dedi
bizi beklemeye başladı. Biz beklerken başka taksi geldi 7 dedi, 5 dedim olmaz
dedi yine. İyi o zaman dedim, hemen köşeyi dönüp diğer yolda beklemeye
başladık. Taksici arkamızdan geldi tamam gelin 5.000 ama bir yolcu daha
alacağım dedi. Olur dedik, sorun değil. Meğerse birde İranlı Terminale gitmek
istiyormuş, 3.000 tümen demiş, 5.000 istemişler, kabul etmeyince iki şoför
anlaşıp tek araçta ikimizi almışlar. Yani adam 3.000, biz 5.000 vereceğiz,
taksicide 8.000 tümene gidecek. Herkes kazanıyor. Biz biraz kaybetmiş gibi
görünüyoruz ama biz o ülkenin yabancısıyız, adamlar vizede istemiyor,
vatandaşlarına o kadar katkımız olsun de mi ama. Bu vizeye bakış açım bu
şekilde, 60 Euro vize ücreti vereceğime o parayı gittiğim ülkede bir çocuğa
yada esnafa verir onu sevindiririm daha iyi. Terminale gelince Tahran otobüsü
soruyoruz, az sonra kalkıyor diyorlar. İki kişi 66.000 tümen vip otobüs. Otobüs
hangi perondan kalkacak diye bakarken (satıcı bir peron numarası söylüyor,
peron görevlisi başka numara) Azeri bir bayan bize yardımcı oluyor. O da
Tebriz’e gidiyormuş, aynı otobüsle gidecekmişiz. Otobüsümüz geliyor ve hareket
ediyoruz. Çok uykum var ama hem üşümeye başlıyorum yine hemde öksürük tutuyor.

Sabah oldukça erken bir saatte,
04:10’da Tahran’da oluyoruz. Otobüs yine Azadi Terminaline girmiyor ama bu
sefer tam önünde bırakıyor. Sabahım bu saatinde bile Tahran trafiği yoğun,
insanlar yollarda. Terminale girip saat 6’da başlayacak metro seferlerine kadar
çay içiyoruz. Sabah Resül abinin oteline geri geliyoruz, odamıza çıkıp biraz
uyuyoruz. Kalkınca kendimi biraz daha iyi hissediyorum ve bugün açıktır diyerek
Azadi Anıtı’na doğru gidiyoruz. Azadi Anıtı’nın altındaki müzeye girerken
telefonla konuşan adama Dilek çen hazar diyor, Dilek’i farsi sanan görevli kişi
başı 6.000 tümen alıyor. Sonradan öğreniyoruz, harici kişi başı 15.000
tümenmiş. Azadi Anıtı çıkışı ben kendimi yine çok kötü hissetiğimden otele
dönüyoruz. Resül abi gelmiş, neden erken döndünüz diyor, hastaydım, perk çok
yeri gezemedik diyorum. Bu arada benişm Vodafone hattım çalışmaya başlıyor.
Hemde paketimden kullanıyorum, kontör düşmeden. Akşam yemeğini otelde yiyip
erkenden yatıyoruz.

Sabah kalktığımızda kahvaltı
edip otogara gidiyoruz. Ben Maku – Bazargan – Doğubeyazıt gitmeyi düşünüyorken
Resül abi’nin önerisiyle Khoy – Razi – Kapıköy gitmeyi düşünmeye başlıyorum.
Otogarda vip servis bilet istiyorum, iki kişi 91.000 tümen. Biletlerimizi alıp
Tejriş Meydanı’na gidiyoruz, oradan taksiyle Sadabad Sarayı’na gidiyoruz. Azeri
taksici 5.000 tümen istiyor. Geçen gün geldik 4.000 tümendi diyorum, yok gardaş
5.000 tümen diyor. Vallahi 1.000 tümenin derdinde değilimde bu kazıklanmayı
gururuma yediremiyorum. Haram zıkkım olsun deyip veriyorum. Sadabad’ın
kapısında askerler içeriye kimseyi almıyorlar. Tek bildikleri ingilizce kelime
closed. “Why?” “closed”. En son bir askeri servis minibüsü geliyor. İngilizce
bilen bir asker bugün eğitim var, o yüzden kapalı, Niavaran Palace’a gidin
orasıda güzeldir diyor. Gitmiyoruz, Tejriş Meydanı’na inip beğendiğimiz
hurmalardan alıyoruz. Sonra Bazar-ı Bozurg yakınlarındaki Marvi Pasajından
kozmetik ürünleri almaya gidiyoruz. Dilek’in dediğine göre çok çok ucuzlarmış.
Hepside orijinalmiş ve Türkiye’dekinin yarı fiyatından daha ucuzmuş. Oriflame
falan bir sürü ıvır zıvır, masaj yağları, kremler, allık, pulluk vs. Otele
dönüp yemek yedik, Resül abi ile vedalaşıp terminale gittik. Vip otobüsümüze
binip yola çıktık. Yolda arka tavan havalandırması açıldı ve içerisi buz gibi
oldu. Zaten öksürük tutmuş durumda bir de bu çıktı başımıza dedim. Millettek
tık yok. Gidip muavine söyledim geldi kapattı. Bütün gece öksürmekten rahat
uyuyamadım, muhtemelen insanlarıda uyutmadım. Sabah Khoy’a indiğimizde bir
taksici önümüzü kesip sınıra kadar 40.000 tümene götürmeyi teklif etti.
Teşekkür edip ayrılınca bize Razi otobüslerinin kalktığı yeri gösterdi. Bilet
satan Azeri şerefsizi önce bekleyin size yer bulacağım dedi. Sonra buldum dedi
bilet ücretini aldı, bir saat sonra şoför gitmiyor alın paranızı dedi ama bu
arada bütün farslara araç ayarlamaya çalışıyordu. Malatya’da Üniversite okuyan
Farsi bir kız bize yardımcı olmaya çalıştı ama o sinirle ben kalkıp yürü Dilek
gidiyoruz dedim. Bizim  taksici hala
kapıda bekliyordu, bizi görünce onunla gideceğimizi anlayıp hiçbir şey demeden
önümüzde düştü (sanırım sinirli halimden korktu 🙂 ). Hiç pazarlık etmedim,
sadece taksi hareket etmeden teyit ettim, 40.000 tümen, sınıra kadar
götüreceksin dedim, tamam dedi. Sınır Khoy’dan tam 65 kilometre ve bu paraya
bedava. Yolda Dilek’in aklına geldi, keşke o kızıda alsaydık diye. O sinirle
unutmuşum, eğer bu yazıyı okuyorsa özür dilerim, orada bize yardım etmek
isteyen tek kişiydi, keşke onuda yanımıza alsaydık, boş yerimiz vardı. Çok
güzel manzaralar eşliğinde sınıra kadar geldik. Aslında sınıra gitmemize gerek
yokmuş. Razi – Van arası çalışan dolmuşlar var ama bunu sınırda öğrendik. İran
tarafında çantamızda sigara olup olmadığını sordular, yok dedik geçtik. İran
çıkışı oldukça düzenli bir sıra halinde ilerleri. Türk tarafına gelince
veryansın veryansın oluverdi. Ne sıra var, ne düzen var. Pasaport bankosunun
önünde yığılı bir güruh. Şoförler bir giriyor bir çıkıyor, o sırada pasaporta
mühür vurmadan geçiyorum desen geçersin. Allahlık Ali bey derler ya, aynen
öyle. Bağırış çağırış kargaşa. Bir saat kadar sonra sınırdan geçiyoruz. Eğer
Razi’den dolmuşa binsek herkesin geçmesini bekleyip daha çok zaman
kaybedecektik. Gümrüğün hemen dışında Van’a giden bir sürü dolmış var. Ama biz
daha çıkmadan önce bir şoför Van’a gidiyorsanız kişi başı 10 TL’ye götürürüm
dedi. İki müşterisi sınırdan geçememiş. Pasaport süreleri yetersiz olan iki
İranlı Türk sınırından deport edilmiş. Onların yerine biz bindik ve az sonra
Van’a doğru hareket ettik.

 

Van’a yaklaşınca herkesin
nereye gideceğini sordu şoför. Herkesi gideceği yere tek tek bırakıyorlar.
Oteli olmayan var mı diye de sordu bizim yok dedik ama acaba nereye götürecek
diye de merak ettim. Üç beş otel ismi saydı bu arada ben booking.com a girip
otel side diye bir yeri beğendim. Hem merkeze yakın, hemde yorumlar iyiydi.
Geceliği 109 TL diyordu. Şoföre bizi orada bırakmasını söyledim, tam kapısının
önünde bıraktı. Resepsiyona gittiğimizde ilk soru “aile misiniz?” oldu. “He
aileyiz, ne kadar ücreti?” açık büfe kahvaltı dahil 95 TL. iyi, booking payı
düşmüş hali. Odanız hazırlanana kadar biraz bekleyin dedi. Bizde çantaları
bırakalım sonra geliriz dedik. Çarşıyı gezdik, bu arada ben bir sağlık ocağına
gitmek istedim, hastaneye gitsem iğne yapacaklar 🙂 Sağlık ocağında
bakmıyorlarmış, karşısındaki Verem Savaş dispanserine gittim (öksürüyorum ya)
sağolsun orada bir doktor buldum “akciğer filmi ve balgam kültürü alacağız”
dedi. Dedim “doktor bey, ben muhtemelen verem değilimdirde, çok fazla öksürük
ve balgam var, ölecek miyim ölmeyecek miyim onu söyleyin”. Doktorda “yaşarsın
merak etme, soğuk algınlığıdır” dedi, içimi rahatlattı. Marketten, limon,
kayısı, muz falan aldık otele döndük. Erkenden yattık. Sabah kalkınca açık büfe
kahvaltımızı ettik ve gerçekten dolu dolu harika bir kahvaltıları vardı. Dilek
hazırlanırken ben berbere gittim, berberdeki ustaya göl kenarına en yakın nereye
gidelim dedim, abi hiç düşünme Kocaeli Parkı’na gidin dedi. İsmi neden Kocaeli
diye merak etmiştim. Otele dönüp Dilek’i ve çantaları aldım, oradan çarşıya
çıkıp otlu peynir aldık ve Kocaeli Parkı’na gittik. Park, Van Gölü kenarına
kurulmuş ve Kocaeli Belediyesi tarafından yapılmış. Bu yüzden ismi Kocaeli
Parkı. Banklarda falan hep Kocaeli Belediyesi yazıyor. Ama çok güzel bir mekan
olmuş. Burada semaverde çay içtik, 5  TL
karşılığı gölde Tekne turuna katıldık (tur dedikleri yarım saat gölde gezdirip
getiriyorlar) Van Gölü’ne ayağımızı soktuk. Berber çocuğun dediği gibi yumuşak
bir suyu var. Sanki deterjanlı suya giriyormuşsunuz gibi kaygan bir su. Uçak
vaktimiz yaklaşınca neşeli bir şoförün kullandığı belediye otobüsüne binip yol
üstündeki havaalanının girişinde indik. Akşam uçağımızla Sabiha Gökçen
Havaalanı’na indik ve gece evimiz evimiz güzel evimize vardık.

 

İRANCELL 3G İNTERNET AYARLARI

(General Mobile Discovery için)

 

Ad:                              MTN Irancell

APN:                           MTN Irancell

Proxy:                          10.131.26.138

Bağlantı Noktası:            9201

Kullanıcı adı:                ayarlanmadı (boş bırakın)

Şifre:                            ayarlanmadı (boş bırakın)

Sunucu:                        10.131.26.138

MMS Bağlantı Nok:    8080

MCC:                          432

MNC:                          35

Kimlik Doğrulama:            Ayarlanmadı
(boş bırakın)

APN türü:                    Ayarlanmadı (boş bırakın)

APN Protokolü:            Ipv4

APN Dolaşım Pro:      Ipv4

(Yazının fotoğrafları için:

http://erkanumutmergen.weebly.com/304ran-2.html )

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*