İran gezisi

“Turist bir yere ayak bastığı anda evine dönmeyi düşünen biridir, oysa bir gezgin geri dönemeyebilirde” (Çölde Çay filminden)


 


Yaklaşık iki yıl önce ilk İran ziyareti girişimimi daha Türkiye’den çıkamadan yarıda kesmek zorunda kaldığımdan beri İran’a gitmek için fırsat kolluyordum. Sonunda o fırsatı yakaladım ve İran’a gidebildim. Bu seyahat anımıda İran’a gitmek isteyenlere bir faydası dokunsun diye yazıyorum. Çünkü ben önceki ziyaretçilerin anılarından çok fazla yararlandım. Ancak güncel bazı bilgi eksikliklerini doldurabileceğimi düşünüyorum. Yazımda özellikle parasal tutarlar hakkında bilgi vermek istiyorum ki İran’ı gezmedin maddi yükünün fazla olmadığı bilinsin.(belirttiğim tüm fiyatlar Ağustos 2010 ayına aittir). Yazım fazlaca uzun olabilir ama bir şey atlamamaya çalıştım. Gidecek olanlar için ufak bir bilgi bile çok önemli olabilir diye düşünüyorum.


Her şeyden önce İran’a gitmeden önce yanınıza almanızı tavsiye ettiğim en önemli şey Zafer BOZKAYA’nın yazmış olduğu “İran Gezi Rehberi” adlı kitap olacak. Sağolsun Zafer bey çok güzel bir rehber kitap hazırlamış ve mail yoluyla sorduğumuz sorulara bile büyük bir sabırla yanıt veriyor. www.irangezi.com adresinde de yazdığı gibi elinden gelen yardımı yapıyor.


“Neden İran?” “Manyak mısın sen?” “Orada adam kesiyorlar!” “Valla hapse atarlar seni dönemezsin.” “Şeriat var orada elini ayağını keserler!”. Çevrenize İran’a gidiyorum dediğinizde verilen ilk tepkiler bu şekilde olacaktır. Nasıl ki Avrupa’da hala bizim deveyle gezen fesli insanlar olduğumuz düşünülüyorsa, Türkiye’de de maalesef İran’a karşı böyle bir önyargı var. Neden İran? diye soran kişiye verdiğim cevap hep “peki başka neresi?” şeklinde olmuştur. Hemen İngiltere’ye git, Almanya, Hollanda, İtalya gibi yanıtlar geliyor. Tamam bu ülkeler ve şehirleri, kültürleri de bir yere kadar ilgi çekici olabilir. Ama bir Pers kültürü dediğiniz zaman hiç birisinin boy ölçüşebileceğini sanmıyorum. Ayrıca sadece Persler değil iç içe geçmiş, tarih boyu birlikte yoğrulmuş kültür mozaiği bir ülke İran. Birde bu lafı söyleyenler sanırım hiç vize kuyruklarında ellerinde on ayrı yerden alınma belgelerle mülakat günü beklemediler diye düşünüyorum. Oysa ki İran sınırında sizi Türkçe (Azeri Türkçesi) bilen güler yüzlü, sizi kendilerinden gören insanlar karşılıyor ve pasaportunuza sadece bir damga vurarak “hoşgeldiniz” diyorlar. (Buraya bir not düşmek istiyorum. İran, Türkiye ve Gürcistan birbirlerine karşı vize uygulamasını kaldırarak turistik serbest bölge oluşturmuş durumda bu ülke vatandaşları sadece pasaportlarıyla birbirlerinin ülkelerine serbestçe girip çıkabilmektedirler.) Halkının ise Türklere olan sevgisi daha fazla, zaten halkın önemli bölümü Azeri Türkü ve Türkmenlerden oluşuyor.


İran’a gidebilmek için pek çok alternatif var. Eğer zamanınız bolsa İstanbul’dan sadece 35 Dolar karşılığı Tahran’a kadar otobüs bileti alabilirsiniz. Bir daha yazıyorum: 35 (yazıyla otuzbeş) amerikan doları. Bu otobüsler İstanbul’da Laleli civarından kalkarlar. Bende Seyr-o Safar firmasının numarası var: 0212 5144650. O civarda bir iki firma daha bulabilirsiniz. Veya Tren ile Haydarpaşa’dan Tebriz’e 40 euro, Tahran’a 49,50 euroya gidebilirsiniz (kuşet ücreti ve vergiler dahil fiyat). Bu tren her hafta Çarşamba günleri hareket eder. Aynı tren perşembe sabahı Ankara’dan hareket eder. Dişinizi sıkarsanız cumartesi akşamı Tahrandasınız demektir. Yok bu kadar yol bana çok derseniz eğer, THY’nin tarifeli seferleri ile Tahran veya Tebriz’e gidebilirsiniz. Ancak bu bileti çok önceden almanıza rağmen 350 Dolar gibi bir fiyata gelecektir (gidiş – dönüş) son güne bırakırsanız 650 dolara yaklaşır. Pegasusta Tahran’a uçuyordu İstanbul’dan ama seferleri şimdilik kaldırılmış. Bunun yanında durum bu kadar ümitsiz değil. Benim gibi İzmir’de oturanlar veya yolun bir kısmını hızlı geçelim diyenler Van’a veya Kars’a uçakla geçip, oradan karayoluyla devam edebilirler. Promosyonel biletle İzmir – Kars veya Van arası 70 TL ye bilet bulmak mümkün. Eğer Van’a giderseniz, Çarşamba günü İstanbul’dan kalkan trenimiz Perşembe sabahı Ankara’dan hareket ettikten sonra Cuma akşamı Van’dan hareket ediyor (Van – Tahran 26 euro). Ayrıca Salı akşamları Suriye’den gelip Tahran’a giden bir trende Van’dan hareket ediyor (Tahran 31 euro). Bonus olarakta Van – Tebriz arası işleyen ve her Perşembe akşamı Van’dan kalkan Tebriz treni var (Van – Tebriz 14,50 euro). veya Van’dan Urumiye’ye giden otobüslere de binebilirsiniz. Ücreti hakkında bir bilgim yok ama çok düşük olduğunu tahmin edebiliyorum. Eğer uçakla Kars’a kadar gelmişseniz havaalanından Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesine kadar servis ile gelebilirsiniz (ücret 25 TL). Buradan 5 TL’ye sınıra kadar dolmuşla gidebileceğiniz gibi servis şoförüyle pazarlık yaparak sizi sınıra kadar götürmesinide isteyebilirsiniz. Böylelikle İran sınırına varmış olursunuz.


Şimdi gelelim benim macerama. Benim İran gezim Ramazan ayına denk geldi. Yani oruç ayında İran gezisi :). İzmir’de oturduğum için ve sadece 9 günlük zamanım olduğu için ve iznim cumartesi başlayıp pazar günü bittiği için ve trenlerin hepsi hafta içi Van’dan kalktığı için ve çok param olmadığı için az önce anlattığım seçeneklerden uzun tren ve otobüs yolculuğu ile direkt uçak yolculuğu şıklarını elemek zorunda kaldım. Biletlerimi yaklaşık bir buçuk ay önce cumartesi Kars gidiş, pazar Van dönüş şeklinde aldım. Evet, cumartesi sabahı Sunexpress’ten 109TL ye almış olduğum bilet ile Kars’a uçuyorum. Şaşırtıcı bir şeydir ki, ilk defa Sunexpress zamanında kalkıyor. Apronda deve kessek yeridir hani. Anadolu’nun çorak toprakları üzerinden uçuyoruz. Ülkemizin yeşil olmadığını biliyordum ama bu kadar çıplak olduğunu bilmiyordum. Benim planım Kars’a vardığımda uygun saatte bir servis bulursam servis ile, bulamazsam şehir merkezinden dolmuş ile Doğubeyazıt’a gitmek. Kars’a vardığımızda bir serinliktir kaplıyor bedenimi. İzmir ile Kars arasında 15 derece sıcaklık farkı olabileceğini hiç hesaba katmamıştım. Üşüyorum, hemde Ağustos’un 21. gününde :). Saat 09:20, servisi buluyorum. Kaçta kalkıyoruz diyorum saat 10:00 diyor şark kurnazı. İyi. Benimle birlikte bir kız,  bekliyoruz  servisin kalkmasını. Bu arada kızcağız Kars merkeze gidecekmiş. Bizim şark kurnazı merkezden geçiyoruz demiş ama geçmediğini 10:30 da öğreniyoruz. Benim amacım bir an önce gündüz gözüyle İran’a girmek ve kontörlü bir hattı telefon bayileri açıkken alabilmek. Bizim servis 11:00 gibi kalkıyor. Meğerse Ankara uçağını da bekliyormuşuz. Allah’tan Ankara uçağı rötar yapmıyor. Yol boyu her yerde eşek görüyorum. Her yerde sürüsüne bereket eşek var. Nedense birden bire Aziz NESİN’in “sizin memlekette eşek yok mu” hikayesi geliyor aklıma. Sonra birden cep telefonuma mesaj geliyor: “Ermenistan’a hoşgeldiniz” haydaaaaa, istikamet şaştı, İran derken Ermenistan çıktı karşımıza. Şoför tam karşımızdaki küçük bir köyü gösteriyor.
İşte burası Ermenistan diyor. Nasıl yani diyorum, aradaki küçük bir akarsuyu gösteriyor, “burası Asi nehri, karşısı Ermenistan, tepede de nöbetçi kulübeleri var” Hakikatende tepede de nöbetçi kulübeleri var. Karşı ki köyde de cami olmadığına göre doğrudur. Zira yol üstünde geçtiğim tezekten yapılma en fazla 10 evin olduğu yerlerde bile mutlaka bir cami vardı. Eğer ev sayısı 30 kadar olursa cami sayısı ikiye çıkıyor. Ama okul ancak dört beş yerleşim yerinde bir var. O derenin bir kenarında mola veriyoruz. Küçük bir yerde köfte ekmek falan yapıyorlar. Bu sırada dolmuştan birileriyle tanışıyorum, birisi beyin cerrahı, eşiyle birlikte Marmaris’te tatil yapmış, Ülkesine dönen bir İran vatandaşı. Türkçesi bizim pek çok Türkten daha düzgün. Azeri misiniz diyorum hayır Farsiyim diyor. Hacettepe Üni. Tıp Fakültesinde okumuş. Birde muhafaza memuru vardı sınır kapısında giden. Biz dört kişi sınıra gidiyorduk. Doğubeyazıt’a geldiğimizde şoför bizi 60 TL’ye (kişibaşı 15TL) sınıra götürebileceğini söyledi. Ben kişibaşı 10 TL verelim dedim. Şoför bir blöf çekti ben 40 TL ye gitmem oraya kadar diye. O zaman taksi tutalım en fazla 30 TL veririz 40 bile versek aynı fiyat dedim. Tam şoför pes edecekti bizimkiler pes etti pazarlıkta. Tamam dediler, bende tamam demek zorunda kaldım. Bunu yazıyorum ki böyle bir durumda 40 TL den fazla vermeyin dolmuşa. Neyse sonunda Gürbulak sınır kapısında pasaport kontrol noktasına kadar bırakıyor bizi dolmuş. Orada bizim beyin cerrahı sıraya girerken ben 15 TL lik harç pulumu almaya gidiyorum. Geri geldiğimde beyin cerrahımız gitmişti ama Daha iyisi Köksal abi ile tanışıyorum. Köksal abi ticaretle uğraşıyormuş. İran’la alım satım. Tokatlı bir abi. Sınırı beraber geçiyoruz. Önce bizim polisten çıkıyoruz, sorun yok, kimse çantaya bakmıyor. Sonra demir bir kapının önünde iki yeşil üniformalı askerin önüne geliyoruz. Tepede İmam Humeyni ve Hamaney’in devasa fotoğrafları. Arkama dönüp bakıyorum bizde de var mı heybetli bir Atatürk fotoğrafı diye ama ne gezer. Askerler bekleyin diyorlar yaklaşık 2-3 dakika bekliyoruz. Bu arada kendi aralarında Türkçe konuştuklarını görünce Azeri misiniz siz diyorum, “he gardaş Azeriyik” diyorlar. Sonra kapıyı açıp hoşgeldiniz diyorlar. Köksal abi ile pasaport kontrole gidiyoruz, pasaport polisi çok kibar, o da Türkçe konuşuyor, hoşgeldiniz diyor. İçeride arama var, çantaları masanın üstüne koyuyoruz. Daha biz çantaları açarken görevli Türkçe olarak “Türk müsünüz” diyor. Evet deyince tamam geçin diyor, çanta yine aranmadı 🙂 böylelikle aranmadan sınırı geçmiş oluyoruz. Ayaklı para bozucuları etrafımızı sarıyor. Önceden öğrendiğime göre pazarlık etmek gerekiyor bu adamlarla ama gerek kalmıyor. Köksal abinin sürekli para bozdurduğu kişi geliyor 150 TL karşılığı 1.005.000 riyal diğer bir deyişle 100.500 Tümen alıyorum. İran’da resmi para birimi Riyal. Ama halk onda bir anlamına gelen Tümeni kullanıyor. Eğer birisi size bir şeyin fiyatını üç veya beş derse üçbin, beşbin tümen demek istiyordur. Çok enderde olsa Tümene Humeyni diyenler çıkıyor. 3 bin humeyni (yada 3 humeyni) 3 bin tümen demektir. Elinizde 10.000 riyallik bir banknot varsa bu bin tümen demektir. İşte bana bu tümenlerden bir deste veriyorlar, zengin oldum 🙂 Sonradan öğrendiğim kadarıyla gerçekten iyi fiyata bozmuş paramı, Köksal abi sağolsun. Bu ülkede benzin ne kadar ucuzsa taksilerde o kadar pahalı. Sınır içinden Bazargan’a gitmek için bir minibüse biniyoruz. Biz bindiğimizde şoför ve havarisi içeride kahvaltı ediyorlardı. Minibüs ama bizdeki magirus minibüslerin ilk atalarından. Ücret 2 kişi 500 tümen. Yani 75 kr. İran için çok pahalı. Bazargan’dan Köksal abi Tebriz’e gideceğini söylüyor. Ben ise yakındaki Maku şehrine gidip oradan otobüs ile Tahran’a gideceğim ama öncelikle kontörlü bir hat satın almam lazım. Vodafone bazarganda hala çekiyor ama Maku’da çekeceğini sanmıyorum. Köksal abi bana bir taksi tutuyor, taksici 5000 tümen istiyor (7,5 TL) köksal abi 4000 Tümene razı ediyor adamı. Çok fahiş bir fiyat. Taksicinin ismi Resul. Resul İran kürtlerinden ama şakır şakır Türkçe konuşuyor. Eski bir peugeot ile saatte 120 – 130 km. hızla maku’ya doğru gidiyoruz. Yolda gördüğü polislere küfür ediyor. Kızlara korna çalıyor, laf atıyor. Kesecekler seni Resul diyorum, yok yaa, bir şey olmaz diyor 🙂 fırlama bir tipti ama çok samimi buldum. Benzin ucuz sizde taksi niye bu kadar pahalı diyorum. Nerede ucuz diyor, bak gazla gidiyorum diyor. Gazın litresi 50 tümen (7,5 kr. Eski parayla 75000 TL) yani bizdekinin 30’da biri kadar. Adama 6 TL veriyorum en fazla 50 kr. luk yakıt harcamıştır ama. Beni otobüs terminaline kadar bırakıyor (İranda garaj yok, terminal var, bunu unutmayın.) hatta bana biletide alıyor.

Ultra lüx otobüsle tahran 15.000 tümen (27,5 TL) 12 saat yolculuk. Eğer normal otobüs isterseniz 12.000 tümen. Bu arada terminaldeki herkes Türkçe konuşmaya devam ediyor. Artık ingilizce pratik yapmak istiyorum diyorum ama bunun ilerleyen zamanda da mümkün olamayacağını daha sonra anlıyorum. Çünkü İran’da ingilizce bilen kimsede yok 🙂 Türkçe en geçerli yabancı dil. Tabi eğer yabancı dil denebilirse. İran’a girince saat 1,5 saat birden ileriye atıyor. Ben İran’a girerken saat ikiydi, terminale geldiğimde saat dörtbuçuk olmuştu. Kontörlü telefon hattı sordum bileti aldığım yere, Resule götür bunu çarşıdan hat al, sonra git sen dediler. (bu arada Resul bana bilet aldığı için otobüs şirketinden de komisyon almış uyanık) Resulle çarşıda açık bir telefon bayisi aradık ama her yer kapalı. Siesta zamanı. En son beni tanıdığı birine bırakıp gitti. Ne büyük tesadüf ki (!) o da Türkçe konuşuyor. Bu Şener Şen’in filmine döndü artık ama. Hani köylülerini kandırıp Almanya’ya getirdim diyerek İstanbul’a bırakıyordu. Acaba diyor insan ister istemez :). Onunla birlikte gidip kontörlü hat aldık. Toplam 6500 tümen ödeyerek irancellden bir hat aldım. İçinde 5000 tümen kontör var. Pasaport fotokopisini aldılar ve akşam 22:30 da açılır dediler. Net olarak biliyorum çünkü hattı satan çocukta Türkçe konuşuyordu. Türkiye’yi aramanın dakikası 340 tümen (50kr.) Henüz farsça konuşana rastlamadım. Hadi bakalım hayırlısı. Sonra bir taksiye bindirdi beni Resulün arkadaşı otogarda 150 tümen vereceksin taksiye fazla verme demişlerdi. Taksici 600 tümen istedi (yaklaşık 1 TL) Terminalde 150 tümen demişlerdi dedim. O kişi başı derdest olursa 600 tümen dedi. Derdest tuttum anlamına geliyor. Bütün koltukların ücretini ödüyorsunuz. Tahranda bütün koltuk ücretlerinin 2 katı alıyorlar. Bu arada taksicide Türkçe konuşuyor tabii ki. Terminale geri döndüğümde baktım Köksal abide orada. Ne oldu dedim? Taksiyle anlaşamadık başka kimse çıkmadı bende otobüsle geçiyorum Tebrize dedi. Onun otobüsü 5’te kalkıyordu, bana enteresan bir içecek ısmarladı ve vedalaşıp ayrıldık. İran’da alkollü içecekler yasak olduğu için alkolsüz içeceklerin her nevisi var. Teneke kutuda parça portakallı portakal suyu gibi. Hindistan cevizi suyu gibi. Meyveli ve alkolsüz biralar gibi 🙂 Maku iki dağ sırasının arasına kurulmuş uzunlamasına bir şehir. Akşam 6 gibi bu Türk şehrinden ayrılıyorum. Yolda yanıma birisi geliyor, “where are you from” diyor. Türkiye diyorum adam başlamaz mı Türkçe konuşmaya. İsmi Shahram. Sizdeki Şehmuz yerine geçer sen bana şehmuz de diyor. Şehmuz abi de Türkiye İran arasında Nakliyat gümrükleme sınır ticareti yapıyormuş. Oğluyla birlikte Tahran’a gidiyormuş akraba ziyaretine. Bana kartını veriyor, İran’da bir şeye ihtiyacın olursa ara beni diye. Bu arada otobüs mola veriyor Şehmuz abiyle yemeğe iniyoruz, “yol üstü şimdi etleri nasıl bilinmez, mideni bozmamak için tavuk al” diyor. Tavuk pilav yanında doogh (iran usulü ayran. Ekşimtrak bir tadı ve nane aroması var. Çok ferahlatıcı bir şey) alıyoruz. En aç halimle bile yiyebileceğimin iki katı pilav ve bütün bir tavuk. 4500 tümen. (6,75 TL) yanında lavaş geliyor. İranda bildiğimiz ekmek yok. Her yerde lavaş yeniyor. Şehmuz abi oruç tutuyormusun diyor, yok tutmuyorum diyorum “aa, siz sünniler tutarsınız yolda oruç” diyor. Şimdi dini inancımı boş yere tartışmaktansa normalde tutar sunniler diyorum. Biraz dinden bahsediyor, hepimiz kardeşiz, siz sunni, biz şii, vs vs. İran genelinde daha sonraları gördüğüm durumu özetliyor. Şiiler sunni mezhepleri müslümandan saymazlar, Sunnilerde şiileri. Ama İran’da bunun önemi yok herkes birbirine saygılı. Bana “bak dikkat et, sen burada olduğun sürece kimse sana kimlik sormayacaktır” diyor. “burada vatandaş vatandaşa, devlet vatandaşa, vatandaşta devlete saygılıdır. Kimliğe gerek yok” diyor. Dediği gibi İran seyahatim boyunca hiç polis kontrolüne takılmadığım gibi takılanıda görmüyorum. Şehmuz abiye soruyorum İran güvenli mi nelere dikkat edeyim diye, önce gülüyor sonrada “İran’da hiçbir şeye dikkat etme, merak etme burada hiçbir şey olmaz” diyor.


Sabah erkenden Azadi Terminaline varıyoruz. Azadi terminali Tahran’ın batıdaki en büyük terminali. Azadi anıtı ve Azadi meydanı ile Mehrabad Havalimanının hemen yanında. Şehmuz abi gel bir şeyler yiyelim Tahran’ın içinde yiyecek bir şey bulamazsın diyor. Akşamki tavuk pilavdan sonra zaten midemde yer olmadığı için teşekkür ediyorum ve ayrılıyorum Şehmuz abiden. Önce Azadi meydanına çıkıp bir iki fotoğraf çekiyorum.
Sonra iki gün sonra erkenden gitmeyi planladığım Şiraz için Uçakla gidebileceğimi düşünerek havaalanına doğru yürüyorum. Havaalanı azadi meydanından yaklaşık 15 dakikalık yürüme mesafesinde. Bilet gişesine geldiğimde öncelikle Türkçe biliyor musunuz diyorum. Alıştım ya herkesin Türkçe bilmesine 🙂 Türkçe lafını duyduğundan olacak eliyle beklememi işaret edip birisine sesleniyor. Bulduk bir Azeri gardaş daha. O benim bilet işlemlerimi hallediyor. İranair’den 47.000 Tümen’e Tahran – Şiraz uçak bileti alıyorum.sonradan öğreniyorum ki 3-4. terminallerde yer alan diğer uçak firmalarından alsaydım aynı bileti 30 – 35.000 tümenede alabilirmişim. Oradan çıkıp tekrar Azadi Meydanı’na geliyorum. Ters Y şeklinde bir acaip anıt diyorum. Tabi son dönüş günüm öyle olmadığını öğreneceğim. Tahranda inanılmaz bir trafik var. Karşıdan karşıya geçerken önce sağa sonra sola sonra önünüze sonra arkanıza bakın. Sonra koşa koşa karşıya geçin. Geçerken sürekli sağa sola hızlıca bakın ve karşı kaldırıma çıkmadan önce kaldırımında sağından solundan bir motorsikletlinin gelmediğinden emin olun. Tabii bu dediklerim eğer yayalar için yeşil ışık yanıyorsa yapılacak olan şey. Eğer yaya geçidi yoksa veya kırmızı yanıyorsa zaten geçmeyin oradan, boşverin, bulunduğunuz yer emin olun daha hayırlıdır. İşte bu trafikte Azadi Meydanında karşıya geçtim. Yerli halk alışmış. Eliyle arabaya dur işareti yapıyor araçta duruyor. İnanılması zor ama hiç kazaya denk gelmedim (kendi bindiğim dolmuş taksinin ufak kazası hariç. Onu yeri gelince anlatacağım.)


Azadi Meydanında sonunda Türkçe bilmeyen bir polis memuru buldum 🙂 Elimdeki İran Gezi Rehberi kitabına göre (bundan sonra kitap diye anacağım) yakınlarda bir yerde beni kalmayı planladığım İmam Humeyni Meydanındaki Ferverdin Guest House’a götürecek Azadi Terminali metro istasyonu olması gerekiyor. Polise bunu soruyorum ama adamcağız yardım etmek için ne kadar çırpınsada tek kelime İngilizce ve Türkçe bilmiyor. En son kitaptan haritayı gösterim İmam Humeyni diyorum bana bir yönü gösteriyor. Oraya doğru gidiyorum ve bir metrobüs istasyonuna geliyorum. İstanbuldaki gibi bir metrobüs sistemi kurmuşlar. Gişeden bilet istiyorum. Yaşlı adama 1000 tümen uzatıyorum bir bilet istiyorum önce bir şeyler söylüyor parayı geri veriyor. Ben ne kadar denesemde amcayla anlaşamayınca adam parayı alıyor, 4 tane bilet ve 9900 tümen para üstü veriyor. Meğerse bozuk para ver demek istiyormuş. “Harici” (yabancı / turist) olduğumu anlayınca inat etmedi bozdu parayı. Şimdi gelelim otobüs ücretine. Biletin tanesi 25 tümen (4 kr.) oysa metro bileti 250 tümen taksilerde de en kısa mesafe 250 tümen. Mazotun litresi 80 tümen olduğuna göre bu otobüs bileti bile pahalı aslında 🙂 inanılmaz kalabalık bir durak. Kadınlar önde erkekler arkada. Duraktada ayrı yerleri var, ayrı kapılardan biniliyor otobüslere. Otobüsün içinde plastik bariyerle ayrılmış erkek ve kadın tarafı. Bende topluluğa uyup sıkış tepiş dalıyorum durağa, elimde bilet gidiyorum. Birden soruyorum İmam Humeyniye bu otobüs gidermi diye. Hayallerim sonunda gerçek oldu, durakta tek kişi Türkçe bilmiyor. Kötü tarafı ingilizce bilende yok. Bir amcaya soruyorum etrafa bağırıyor harici harici diye. Sanırım biri yardım etsin turist demek istiyor. En son genç bir çocuk geliyor az buçuk ingilizcesiyle ben sana gösteririm gel diyor. Bu arada elimde hala bileti. Bileti kime vereceğimizi soruyorum boşver gibisinden el işareti yapıyor. Meğerse ilk girişte durağa girerken kutuya atmamız lazımmış 🙂 duraklarda görevliler var ama sonradanda gördüğüm kadarıyla kimse bilet sormuyor. Bazıları atıyor kutuya bilet ama atmazsan da bilet nerde diyen yok. Çocuk beni ferdowsi meydanında indirdi. Kendide benimle birlikte indi. Ben haritaya göre buradan giderim teşekkür ederim dediysemde olmaz bende seninle geleceğim kaybolma diye tutturdu 🙂 zor ikna ettim kendi işinden geri kalmaması için. Bu olay başıma İranda sayısız kez geldi. İnsanlar çok yardımsever ve sıcakkanlı. Ferdowsi meydanından İmam Humeyniye inerken döviz bürosuna gidip 100 dolar bozdurdum. Oldumu sana bir deste para daha 🙂 eldekiler azalınca yenilerini aldım. Sonra Türk Büyükelçiliğinin önünden geçerken merak ettim hem ziyaret olsun hemde dikkat edilecek hususları birde elçilikten sorayım dedim ama kapı duvar. Kimse açmıyor kapıyı. İmam Humeyni meydanına gelince önce otel Khazar Sea’ye gitmek istedim. Ama sonra meydana uzak bulduğum için fervardine geri döndüm. Fervardine girişte ingilizce olarak iki gece kalmak için oda istiyorum dedim. Tık yok. İngilizcemiz sıfır, şansımı birde Türkçe deneyeyim dedim. Boş oda var mı iki gece için dedim, “Olmaz mı gardaş” dedi. Otelin bütün çalışanları Azeri. Asker adında bir kürt var ama o da Türkçe konuşuyor. Aynı zamanda otelin sahibi olan benim ilk karşılaştığım arkadaşın ismi Veli. İki gece için 36 humeyni istiyor. Çok istedin indir biraz diyorum “Vallaha gardaş sen Türksen ondan ucuz verirem” diyor. Tabii ki yalan 🙂 35000 tümen veriyorum, 1000 daha diyor, sonuna kadar alıyor. Odalar küçük, pek temiz değil, banyolar ortak. Bu paraya değmez. Tahran İran’ın en pahalı şehri.


Çantamı odaya bırakıp bir duş aldıktan sonra şehri dolaşmaya çıkıyorum. Elimde kitap haritadan bakarak önce yakın yerleri dolaşıyorum. Önce meşhuuuuur bazar-ı bozurg u göreyim diyorum. İzmir Kemeraltı çarşısı gibi bir yer ama daha büyüğü ve kapalı bir yapı. İçinde incik boncuk tan gelinliğe, her türlü yiyecek, baharat çeşidinden, tencere, tava, bakır kazanlara kadar ne ararsanız var. Ama benim ilgimi çekmiyor sıkılıp çıkıyorum. Ayrıca çok kalabalık yürümek çok zor. Kitabın tavsiye ettiği ve oldukça yakın olan Gülistan Sarayına gidiyorum. İşte burası biraz daha ilgimi çeken bir yer oluyor, içeride birden çok ayrı bölümde müzeler var. Giriş kapısında hepsinin biletleri satılıyor. Hiç bilet almadan bahçede gezebilirsiniz veya biletlerin hepsini ayrı ayrı alabilirsiniz. Ben hepsini aldım. Balmumundan tasvirlerle zamanın yaşamının canlandırıldığı bir bina vardı ilk olaran başladım ve sıkıldım. Genel olarak sıkıcı geçti ama Saltanat salonu gerçekten çok güzeldi. Girişte ayakkabınızı çıkarmanız gerekiyor. Herkes çoraplarıyla giriyordu ama ben galoş istedim verdiler. Demek ki ağlamayan bebeğe emzik vermiyorlar 🙂 içerideki tek galoşlu bendim. Başka turistlerde vardı ama hepsi yalınayak geziyordu. Gerçi yerde halıda vardı ama işte benim avntajım benzer bir kültürden olmam oldu sanırım. Adamların çalışma mantığını biliyorum 🙂 gerçekten harika bir yer. Bu arada yazmayı unuttum. Bu bölümlerin neredeyse tamamında fotoğraf çekmek yasak. Hiç fotoğraf çekemedim ama muhteşem bir manzara vardı aklıma kazınan. Oradan çıktıktan sonra yine yürüyerek Türk Büyükelçiliği karşısındaki Ulusal Mücevher müzesine gittim. Müze öğleden sonra 14:00 – 15:30 saatleri arası açıkmış. Türk Büyükelçiliğine gidiyorum, yine kimse yok. Bari internet kafe bulayım diyorum araki bulasın. Bir iki yer buluyorum ama hepsi saat 5 ten sonra açılıyormuş. Neyse bu arada müzenin açılış saati geldi. Kapıda başka Türklerle birlikte İranlı bir rehberi olan Hollandalı bir grupta vardı. Bende Türklerdense Hollandalı grubun peşine takıldım rehberin bilgilerinden yaralandım 🙂 İran Ulusal Mücevher müzesindeki taşların toplam değerine paha biçilemiyormuş. İçeri girerken fotoğraf makinesi, cep telefonu, hatta şapkaları bile topluyorlar. 4000 tümen giriş ücreti var. Bilet aldıktan sonra bir detektörden de geçilip yeraltına iniliyor. Her yerde uyarılar var. Acil bir durumda alarm çalarsa şu şu şu noktaları geçmeyin otomatik kapanan kapılara sıkışırsınız diye. İnanılmaz bir güvenlik. İçerideki büyük salonda ise 7 tane sivil giyimli güvenlik bekliyor. Heryerde elmaslar, hatta bir yerde sırf elmas ve altından yapılma bir taht vardı. Birde Güneş tahtı var dı ki, anlatılmaz görülür. Bir an aklıma kaç milyar dolarlık elmasın arasında olduğum takılıveriyor ama daha önce dediğim gibi paha biçilemiyor buradaki elmas ve altınlara. Biraz soluklanmak ve bir şeyler yemek için otele dönüyorum. Ramazan ayı olduğu için bütün restoranlar ve yiyecek satan yerler kapalı. Bu arada Veli bana bir İzmirli daha var burada akşam seni tanıştıracağım diyor. Peki deyip daha önce internetten tanıştığım Akif adındaki arkadaşımla buluşmak için otelden çıkıyorum. Akif Batman’lı. Altı senedir İran’da çalışıyormuş. İran’ı ve Farsçayı çok iyi biliyor. Bana çalıştığı yere nasıl geleceğimi tarif ediyor. Metro ile azadi istasyonuna, oradan taksi dolmuş ile Arjantin meydanına. Metrodan 1000 tümene 4 tane metro biniş kartı alıyorum. Bu kartlar çok eski moda, Ankara metrosunda kullanılan tipten. Tek bir kartla giriş yaptıktan sonra İran’ın gerçekten muhteşem olan metro hattıyla şehrin bütün önemli yerlerine gidebiliyorsunuz. Halihazırda hepsi birbirine bağlı 5 metro hattı, açılmak üzere olan 2 metro hattı ve planlanan 2 metro hattıyla birlikte şehrin altını örümcek ağı gibi saran bir metro yapısı var. Azadi istasyonunda inince çok uzaklarda Azadi anıtını görebiliyorum ama öyle az bir mesafe değil. Tam metro istasyonunun çıkışında bir taksi dolmuşa biniyorum. Ön koltuğa birisi biniyor ve yanıma iki kız oturuyor. Neredeyse kucak kucağa gidiyoruz. İran’ın bir diğer tezatıda bu işte. Metroda, Otobüste hatta uçakta bile bayan – erkek ayrımı varken taksi dolmuşlarda bu yok. Neyse dolmuşumuz hareket ediyor. Üç şeritli bir yolda en sağda giderken az ileride Sol tarafı gösteren bir arjantin meydanı levhası görüyorum. Tam yanlış dolmuşa bindiğimi düşünürken bizim şöför birden direksiyonu sola kırıveriyor. Bu arada solumuzdan hızlıca geçen bir sürü araba var, otoyoldayız yahu! Sol şeritlerdeki araçlar ani bir frenle bize son anda çarpmaktan kurtarıyorlar. Bir şoför korna çalınca bizim şoför kafayı çevirip adama bir şeyler saydırıyor ama bu arada ilerlemeye devam ediyoruz. Dönüşte çelik bariyerlerin önüne konan kum dolu bidona frensiz giriş yapıyoruz. Benim yanımdaki (veya kucağımdaki) kız ciyak diye bağırınca önüne bakıyor ama biz yinede bindirmekten kurtulamıyoruz. Sakince dönüp kendine korna çalan adama eliyle bak senin yüzünden çarptım der gibi bir işaret yapıyor. Geri vitese takıyor, arabayı düzeltiyor ve yoluna devam ediyor. İnanılmaz bir rahatlık. Be adam in de bir bak bakalım radyatör delindi mi diye. Dolmuştan indikten sonra Akif’in işyerine gidiyoruz. Çıkışta biraz çarşı Pazar geziyoruz, bu arada Türkiye’den gelen bir grup bayan var, Akif onlara da seyahatlerinde yardımcı olmuş. Onlarla ayaküstü görüşüp bir fast food restoranında akşam yemeği yiyoruz. Akif bana İran hakkında çok fazla bilgi verdi sağ olsun. Oradan Akif in bir arkadaşına uğramak üzere kısmen yürüyerek kısmen taksi dolmuşla seyahat ediyoruz. Bu arada merak ettiklerimi Akif’e soruyorum o da bana anlatıyor. Yolda bir büfeye girip bira alıyoruz. Mango aramalı bir bira alıyorum ben. Birde Ananas suyu alıyorum. İçinde ananas parçaları olan harika bir içecek :). Büfe sahibi nereli olduğumu sormuş Akif’e. Akif’de ikimizinde Türk olduğunu söyleyince büfeci bana “kabulü yohtur” diyor. Azerice paran burada geçmez, bendensin gibi bir şey. Ama dalga geçmek için söylüyor büfeci. Çünkü İran’daki Azeriler sırf laf olsun diye kabulü yohtur diyorlar. İstemiyorum yan cebime bırak gibi bir durum söz konusu. Biramızı içe içe gidiyoruz İran sokaklarında. Akif’in arkadaşıda İran’da çalışan bir Türk abimiz. Bize çay ikram ediyor ama bu arada son metroyu kaçırıyoruz. İranda 22:30’dan sonra metrolar son buluyor. Gece hayatı olmayan bir yer için gayet normal. Orada 22:30 bizim için 24:00 gibi bir şey. Yürüyerek bir meydana gidiyoruz. Akif oradan beni bir taksiye bindirdi. Adamla bayağı bir konuştu beni bırakacağı yeri tarif etti. Gece saat 11:30 gibi otele vardım. Bu arada taksiden inerken taksici ısrarla Akif i aramamı istedi. Meğerse Akif adamı uyarmış. Plakanı alıyorum arkadaşımı oteline kadar bırak bırakınca beni ara diye 🙂 Otele girince Veli koştu geldi, sen neredesin? Bir şey oldu sana sandık bu saate kadar gelmeyince diye. Bu arada beni bahsettiği İzmirli olan Yasin abiyle tanıştırdı. Yasin abi iş için gelmiş İran’a. İran’lı şirketlere mal satmaya çalışıyorlarmış. Şirketten kimse İran’a gelmek istememiş o gelmiş 🙂 Bildiğimiz klasik önyargılar yüzünden herkes korkuyormuş İran’dan. Akşam biraz muhabbet edip çay içtik. İnternet kafe bulmuş Yasin abi söz verdi sabah beraber gideceğiz. Bende gidip yattım.


Sabah kalktığımda Yasin abiyi beklerken bir çay istedim. Aslında burada “bir çay” isteyemiyorsunuz. Çay burada porselen bir demlikle geliyor, yanında bardak ve kıtlama şekeri. Kaşık yok. dört büyük bardak çay 500 tümene (75 kr.) geliyor. Yasin abi de gelince ferdovsi meydanına gidiyoruz. Tam ferdovsi meydanında metro girişinin arkasındaki apartmanda bir internet kafe var. İran’da internet cafeye “coffe net” diyorlar. Yani bir yerde coffee net yazısı görürseniz aklınıza kazıyın kolay kolay bulamayacağınız için lazım olabilir. İnternet çok yavaş olsada iş görüyor. Tahmin edebileceğiniz gibi youtube, facebook türü sitelere girilemiyor. Su ve internet faturalarımı ödüyorum buradan, maillerime bakıp çıkıyorum. İmam Humeyni’nin türbesine gitmek istiyorum ama fotoğraf makinesinin hafıza kartını evde unutmuşum. Önce İmam Humeyni meydanındaki elektronik satıcılarından 2gb lık bir sd kart istiyorum. Tam satıcıya derdimi anlatmak için uğraşıyorken Dilek arıyor beni. Önce onunla konuşuyorum telefonda sonra tekrar satıcıya dönüyorum satıcı bana “gardaş Türk müsen” diyor. Hoppalaaaa, bende adama dert anlatmaya çalışıyorum bir saattir. Hala öğrenememişim Türkçe konuşmam gerektiğini. 9000 tümen veriyorum “kabulü yohtur” diyor ama parayı hemen kasaya atıyor :). Metro ile İmam Hueyni’nin kabrine doğru yola çıkıyorum. Aynı güzergahtaki her tren İmam Humeyni’nin kabrine gitmiyor. Şehrin yaklaşık 40 km. dışında olduğu için Sanırım Ali Abad istasyonuna kadar gidiyordu. Veya Jevanmer Ghasab’a kadar. Şimdi tam hatırlayamıyorum. Burada metrodan inip arkadan geleni bekliyorsunuz. İki üç trenden birisi yola devam ediyor diğerleri buradan geri dönüyor. Eğer metroda bir anons yapıldı ve içerideki ışıklar söndüyse inip bekleyin. Arkadan gelen başka bir tren sizi İmam Humeyni türbesine götürecektir.


Şii inancında 40 km. yol kat ettiğinizde seferi oluyormuşsunuz ve otomatik olarak orucunuz bozuluyormuş. Sünnilerde de 90km. lik bir seferilik sınırı vardır ama Sunni isterse tutmaya devam edebilir, şiilikte ise bu yokmuş, mecburen bozuluyor. Şehmuz abinin bana otobüste bahsettiği sünniler oruç tutarlar muhabbetide buymuş. Bu yüzden İmam Humeyni’nin türbesi bir açık hava restoranı gibi. Herkes birşeyler yiyip içiyor. İnsanlar buraya uzaktan geldiği için rahat rahat yemek yiyorlar. Türbe henüz inşaat aşamasında muazzam bir yapı.
Etrafında dükkanlar var ve bütün yemek satan yerler açık. Türbe içerisinde fotoğraf çekmek ve ayakkabıyla girmek yasak. Ayakkabılarınızı ücretsiz emanete alıyorlar ama fotoğraf makinesini dışarıda bir yerde bırakmanız gerekiyor. Ayakkabıları emanete alan iki askere fotoğraf makinesinide almalarını rica ediyorum. Askerler alamayacaklarını söylüyor. Sonra birisi soruyor where are you from diye. Turkey diyorum bir tanesi hemen atlıyor mende Azeriyem gardaş. Sonra sen devam et, üstünü arayan yerde Azeri bir asker var ona bırak makineni diyor. Sonra o askere seslenip beni işaret ediyor. Yanına gittiğimde asker fotoğraf makinemi alıp kendi dolabına koyuyor. Türk dayanışması bu işte :).Türbenin içerisinde İmam Humeyni’nin mezarı parmaklıkların arkasında. İnsanlar bu parmaklıkları öpüyor, içeriye para atıyorlar. Aynı zamanda bir cami vazifesi gören bu yerde namaz kılanların yanında pek çok uyuklayan insanda var.

Sadece Humeyni’nin türbesinde değil İran’ın her yerinde, hatta çölün ortasındaki benzin istasyonunda bile (3 tane) yukarıdaki resimde görülen bağış kutularından var. Otoban gişelerinin yanında 5 metre arayla 10 tane olduklarını bazı yerde tek direkte iki tane olduklarını bile gördüm bu kutuların. Yaşlılar ve kimsesiz çocuklar için bağış. Yerseniz. Bana daha çok Keriz Feneri gibi geldi.
          Bahçede fıskiyeli bir havuzun yanında fotoğraf çekilen üç genç görüyorum. Sırayla birbirlerinin fotoğraflarını çekiyorlar. Beni de çeker misiniz diyorum (Türkçe), ses yok. İngilizce tekrar ediyorum, yine ses yok. Son silahım olan evrensel vücut diline (nam-ı diğer tarzanca) başvuruyorum, bu sefer oluyor. Arkadaşlar fotoğraf çekme özürlü oldukları için onlar fotoğraf çekene kadar ben sırılsıklam oluyorum ama hava sıcak zaten on dakika sonra kuruyacağım için sorun yok 🙂 daha sonra ben onları çekmek istiyorum kendi makineleriyle. Ama tarzancanın farklı lehçelerini konuştuğumuzdan  olacak ben derdimi anlatırken üçü bir araya geçip bana poz veriyorlar.
 Bozmuyorum bende üçünü bir arada çekiyorum. Son bir denemeyle derdimi anlatabiliyorum ve onların makinesiyle çekiyorum, anladıklarında çok teşekkür ediyorlar. Bu arada bu teşekkür farsça bir sözcük aslen. Bunun havasıda çok oldu hani, bir yerden diğer turistlerle alışveriş yaparken herkes thank you derken ben teşekkür diyorum, karşıdakide bana karşılık verince dieğr turistler şaşırıyordu. Birde onlar hello, hi diye girerken ben selamın aleyküm diye giriyorum, olay budur işte 🙂  Tekrar şehir merkezine dönüyorum. Metro istasyonlarında kitap ve parfüm satan yerler çok fazla. Bütün istasyon parfüm kokuyor, testerlardan deneyebiliyorsunuz da. Halbuki ben gitmeden önce alkol yasak olduğu için kolonya, parfümde yasak sanıyordum. Bir not olarakta gün içinde dört kişi bana adres sordu. Valla bravo bana, bu kadar yerliye benziyorum demekki 🙂 iyi kamufle olmuşum 🙂 Halbuki herkes beni avrupalıya benzetir. Sarışın olduğumu söylerler.


Metro ile önce İmam Humeyni meydanına oradan diğer metro hattı ile Darvaze Shemiran istasyonuna oradanda başka metro hattı ile ferdowsi meydanına çıkıyorum. Buradanda bizim metrobüsün çakmasına binip azadi meydanına tekrar gidiyorum Azadi anıtına çıkmak için. Metrobüste genç bir çocuk yanıma sokuluyor, konuşmaya başlıyoruz. İsmi Mahmud. Tahran Üniversitesinde öğrenci. Pasaport alamıyormuş, çünkü daha askerliğini yapmamış. Ülkesinin yönetimini pek sevmiyormuş. Türkiye’ye gelmeyi o da çok istiyormuş. Azadi anıtını gezmek istediğimi söylüyorum. Kapalı olabilir ama gidip bakalım diyor. Beraber gidiyoruz. Gerçektende anıt kapalı ama bir iki fotoğraf çekilip telefon ve e posta adreslerimizi alıp ayrılıyoruz.
Akşam otele dönmeden önce bir şeyler yemek için yer arıyorum. Burnuma güzel et kokuları geliyor ve bir dükkana giriyorum. Refleks olarak önce soruyorum Türkçe biliyor musunuz diye. Azeri bir kebapçı çıkıyor karşıma 🙂 Bu sefer tutturdum 🙂 gel gardaş otur. İki porsiyon lavaş arası kebap ve doogh 3000 tumen. Otele dönerkende biraz muz ve armut alıyorum. Bizim Azeriler sofrayı kurmuşlar bırakmıyorlar, gel gardaş. Diğer fars müşteriler uzakta televizyon izliyorlar kendi hallerindeler, biz otel çalışanı altı azeri bir kürt, müşteri bir azeri ve Yasin abiyle ben iki türk bir grup oluşturuyoruz ama ne grup, gülmekten en yiyebiliyoruz ne içebiliyoruz. Tatlı almışlar, kavun  getiriyorlar, karpuz, muzlar, armutlar, harika bir sofrada kahkahayla dolu bir gece. Yasin abi Asker’e takılıp duruyor, Asker altta kalmıyor biz yerlere yatıyoruz.

Ben yarın sabah gideceğimi söyleyip kalkmak istiyorum bırakmıyorlar, Daha doğrusu sabah erken gideceğimi anlamıyorlar. Azericede sabah “yarın” anlamına geliyor. Kitapta yazdığı halde unutmuştum. Yasin abi doğrusunu söylüyor, “sabah erken” gidecek. Yani yarın sabah gidecek 🙂 bizdeki sabah onların erkeni oluyor. Şimdiden vedalaşıp odama gidiyorum. Dileği arayıp yatıyorum.


Sabah kalkar kalkmaz yürüyerek ferdowsi meydanına gidiyorum. Buradan metrobüsle Azadi meydanına, oradan da yürüyerek havaalanına gidiyorum. Hava alanı girişinde bizdeki gibi sıkı aramalar yok. Öyle kemer çıkar don çıkar yapmıyorlar. Sadece çantanız x-ray cihazından geçiyor. Chech-in yaptırıp arındırılmış bölgeye giriyorum. Burada bir – iki uçak fotoğrafı çekiyorum sorun çıkmıyor ama ben Türkiye’ye döndükten sonra bir gazetecinin havaalanında fotoğraf çektiği için gözaltına alındığını öğreniyorum 🙂 Mehrabad havaalanı hem askeri hem sivil bir havaalanı. Saatimiz geldiğince beni Şiraz’a götürecek uçağıma biniyorum. Uçağımız Airbus A300-600, çift koridorlu devasa bir uçak. Türkiye’de iç hatlarda görmeye alışık olmadığımız bir uçak. İran’da uçak ücretleri düşük olduğu için insanlar uçağı çok yoğun kullanıyorlar. Yolculuk sakin bir havada 1 saat 40 dakika kadar sürüyor. İkram olarak herkese bir küçük su, bir paketin içinde de bir küçük kutu meyve suyu, iki italyan eriği, bir kek, susamlı ballı bir gofret gibi neredeyse bir öğün ikram veriyorlar.
Herkes seferi olmuş olduğu için herkese veriyorlar 🙂 İran çok büyük bir çöl gibi. Şiraz’a indiğimizde karşılaştığım bir diğer şeyde valizleri aldıktan sonra biletlerdeki bagaj kuponu ile bagajların çıkışta karşılaştırılması oldu. Böylelikle kimse yanlış valiz almamış ve valizini çaldırmamış oluyor. Valizini almayı unutan sazanlarında aklına valizlerini almak geliyordur herhalde.


Şiraz havaalanından kitapta bahsedilen İstiklal Oteline gitmek için taksi tutmak istiyorum. Önce bir polise gidip şehir merkezine servis olup olmadığını öğrenmek istiyorum, olmadığını taksiyle gidebileceğimi söylüyor. Taksi ücreti ne kadar diyorum 2000 tümenden fazla verme diyor. Taksilere gidip Şüheda meydanına ne kadara götürüyorsunuz diye soruyorum 6000 tümen diyor birisi, diğeri 5000 tümen. Daha aşağısı yok. Ben 2000 tümen diyorum herkez ı-ıh diyor. En son birisi 5000 tümen diyor, 3000 tümen veririm diyorum kabul ediyor. Şüheda meydanına gelince önce Kerim Han kalesini (Arg-e Şiraz) geziyorum, gerçekten harika bir yapı.
 Kitaba göre giriş kapısında “Şiraz’a yeni gelen bir gezgin uzun süre Kerim Han’ın Sarayı’nın endamını övmekten geri duramayacaktır” yazıyormuş. (birşeyler yazıyordu ama ben anlamadım.) Gerçektende çok güzel bir kale.
 
İçerisinde bir sürü portakal bahçesi ve banklar var.
O banklardan birisinde tam oturayım diyordum ki az buçuk ingilizce bilen bir genç bana seslendi ve yanına çağırdı. Klasik sorunlar, İran yönetimini sevmiyor, Türkiyede olsa ne kadar maaş olabileceğini soruyor, hiç diskoya gidip gitmediğimi soruyor. Bu disko konusuda enteresan. Gençler hep diskoyu soruyorlar. İslam cumhuriyeti olurda bir gün değişirse işadamlarına sesleniyorum hemen disko açsınlar İran’da. Kalitesi önemli değil, adı bile yetecek gibi. Yaklaşık yarım saat tutuyor beni. Sonra artık gitmem lazım deyip ayrılıyorum yanından. Destedeki paralar her ne kadar azalmamış olsada cüzdanımdaki para azaldı. Pantalonumun küçük ceplerinden birisine ne olur ne olmaz diye 50 dolar ile 5000 likler halinde 40000 tümen koymuştum olurda çantamı kaybedersem, cüzdanımı çaldırırsam bu para beni rahat rahat İstanbula kadar ulaştırabilirdi. Bir 100 dolar daha bozdurmak için bir bankaya gittim. Banka benden pasaport fotokopisini aldı, iki sayfalık bir form doldurttu, Adım, soyadım, adresim, telefonum, işim, İran’a giriş tarihim, vs vs. Ülkelerinin Türkiyeden vize istemediğini öğrendiklerinde çok şaşırdılar. İran vizesi dünyada en zor alınan vizelerden birisi ve İran pek çok ülkeye vize uyguluyor. Türklerin bu vizeden muaf olması gerçekten önemli bir durum. Sonunda 100 dolar karşılığı destemi aldım yine. Bu zaten İran’daki son para bozduruşum oldu. Sonrasında başka para bozdurmadım. İran içindeki toplam harcamam 150 TL ve 200 Dolar olmuş oldu. Parayı bozdurduktan sonra İstiklal Oteli’ne gittim. Otelde iki genç bayan görevli vardı. Ramazan olmasına rağmen öğle yemeği yiyorlardı. Benide buyur ettiler sofraya, ben ise bir an önce kayıt işlemini bitirip duş almak istiyordum. Kızların birisi hiç, diğeri ise çok az ingilizce biliyordu. Önce pasaportumu aldılar, uzun bir kayıt işlemi yaptılar. Bir ara kız diğerine seslendi, beraber benim pasaportu evirip çevirmeye başladılar. Aralarında çözemeyince bana sordular, formda vize alınan tarih lazımmış. Sizin vizeniz nerede diye. Türklere vize istenmediğimi söyledim çok şaşırdılar. Pek çok turisti ağırlayan bu otelde gerçekten İran’ın Türklere ayrıcalıklı davrandığını anlamış oldum. Her gelen pasaportta vize bulununca benimkinde bulunmamasına şaşırmışlardı haliyle. Sonra bana yanılmıyorsam şevvalli oda isteyip istemediğimi sordular. Ne demek istediklerini anlamadım. Şevvalli oda 18000 tümen, şevvalsiz olan 15000 tümen. Şevvali tarif etmeye başladı kızcağızlar ama anlatamadılar. Fiyattan anladığım kadarıyla “bath” dedim, doğru kelimeyi buldular böylelikle. Hatta hamam diye ekledim o zaman gülerek doğruladılar; “yes, hamam” evet, hamamlı oda istiyorum. Kızlar inanılmaz neşeliydiler. Çokta güzel olduklarını kabul etmek gerekiyor. Zaten İran kızları genel olarak güzel. Birde farsça konuşurlarken kedi gibi miyavlamaları çok hoş 🙂 odama çıktım, iki yatak var.
Odanın caddeye baklan tarafı komple cam, kalın perdeleri var. Önce duş alıp sonra kitaptaki haritadan yayınlanarak Şirazı gezmeye başladım. Hem halkı gözlemek için, hemde bir yeri tanımanın en iyi yolunun insanların arasına karışmak olduğuna inandığım için yürüyerek İrem bağlarına doğru gittim. Yolda gördüğüm kadarıyla insanların acelesi hiç yok. Trafik Tahrandaki kadar olmasada yine berbat. Birde metro inşaatı var, her yeri kazmışlar insanlar ise çok sakin ve tuhaf bir mutluluk içerisindeler. Oysaki kiminle konuşsam ülkedeki siyasi ve ekonomik sıkıntılardan bahsediyorlar. Ama daha çok sanki marabaları arasındaki kavgaya canı sıkılan köyün ağası havasındalar. Herkes duruma üzülüyor ama kimse karışmıyor. O zaman ister istemez soruyorum kendime bu sorunu olanlar kim? Sanırım ülkeyi yöneten azınlıktaki mollalarla, ekonomik gücü onların elinden almak isteyen diğer gruplar arasında. Filler tepişirken olan çimenlere oluyor. İrem bağlarının olduğu yerlerde hep villalar var. Kentin zengin mahallesi olduğu belli. Şiraz’da da su kanalları var Tahran’a göre daha temiz ama yinede çok temiz değil. İrem Bağlarına geliyorum sonunda. Giriş ücreti 4000 tümen. Yuh diyorum artık ama dünyaca meşhur bir yeri görelim diye veriyorum artık giriş parasını. İçeride hep genç çiftler olduğunu görünce anlıyorum ki giriş ücretini 10000 tümende yapsalar burası müşterisiz kalmaz. Genç kızlar ve erkekler burada buluşuyorlar. Sandığımız gibi bizim Karşıyaka sahiline hiç benzemiyor tabii ki, en fazla el ele tutuşuyorlar. Ama İran sokaklarında daha önce çok az kişiyi el ele tutuşurken görmüştüm.
İrem bağları gerçekten muhteşem bir güzelliğe sahip türlü türlü çiçekler ve bitkiler, ağaçlar barındırıyor.


Özellikle bahçe içerisindeki havuzlu köşk her görene keşke benim olsa burası dedirtiyor. En azından fotoğrafını gören her arkadaşım böyle dedi 🙂 Bende burada biraz mola verip Dilekle konuştum. İrem bağlarından çıktıktan sonra Azadi parkına geldim.

Parkın orta yerinde kurulu çadırda yaşayanlar çok ilgimi çekti kitapta zaten yazıyordu ama kendi gözümlede pek çok kere görmüş oldum. İnsanlar boş buldukları yere çadır kurup yerleşiyorlar. Çayları demleyip, yayılmışlar parka. İnsanların bu umursamaz ve rahat tavırları hayran olunası bir şey. Buradan da çıkınca internet kafe arıyorum. Pek çok kişiye sormama rağmen bir internet kafe bulamıyorum ama sonunda İstiklal otelinin tam karşısında caddenin diğer yanındaki sokakta yan yana pek çok internet kafe buluyorum. İnternet bağlantısı burada oldukça hızlı hemde. Daha sonra içecek bir şeyler almak üzere bir markete giriyorum. Market çıkışı Dilek arıyor. Ben Dilekle konuşurken yanıma bir çocuk yanaşıyor. Nereye gitsem yanımda uzun uzun konuştuğum halde yanımda gelmeye devam ediyor. Telefonu kapatır kapatmaz çok iyi bir ingilizce ile nereli olduğumu soruyor ve kendini tanıştırıyor. Beraber gezmeyi teklif ediyor, Salı camisi diye bir yerden bahsediyor ama bu yer kitapta yok. Sadece Salı günleri açılan camlı bir camiymiş. Pek inandırıcı gelmiyor bana. Teşekkür ederim kendim gezerim diyorum başka yerleri de öneriyor. İsmi Rıza, oldukça kibar bir çocuk. Bir türlü yanımdan ayrılmıyor. Arapça – Farsça tercümanlık yapıyormuş. Ama ingilizceside süper. Neyse sonunda vazgeçiyor ve ayrılıyoruz. Ben tekrar kerim han kalesinin olduğu meydandan kitapta bahsedilen Ali baba restorana doğru gidiyorum. Aaa, ters köşeye giden Rıza yine karşıma çıkıyor. Yine beraber gezmeyi öneriyor. On dakikada zor kurtuluyorum elinden. Bu arada ondan ayrılır ayrılmaz başka bir genç yanıma geliyor. Az önceki çocuk senden ne istedi diyor, gezmeyi önerdi Salı camisinden bahsetti diyorum. Salı camisini o da bilmiyor. Çok soru sorduğum için özür dilerim ama senden para istedi mi diyor. Hayır istemedi diyorum. Tamam sağol teşekkür ederim diyip gidiyor yanımdan. Sanırım o bile uzaktan ayar olmuş çocuğa :))) Ali Baba çok otantik bir tarzda döşenmiş. Çello Kebab söylüyorum. Çok susadığım için yanında da 1 litre doogh istiyorum ama 1,5 litre getiriyorlar. Çello kebap her zamanki gibi üç kişilik. Bu ülkede tek porsiyon yok 🙂 tek diyorsunuz 3 kişilik geliyor. Yemekten sonra otele dönüyorum. Bizim kızlar gitmiş, çok sempatik bir amca gelmiş. Türkleri çok seviyor ve çok iyi ingilizcesi var. Tane tane konuşuyor Türkçe bir iki kelime söylüyor, seni seviyorum’u öğrenmiş. Biz hepimiz kardeşiz. İster Şii ister Sünni olalım diye bir başlıyor muhabbete ayaküstü yarım saat konuşuyoruz. Odaya gelince yine duş alıp yatıyorum. Bir ara gece uyandığımda camdan dışarıya bakıyorum. Saat 1:30 ama hala dışarıda insanlar var. Karşıdaki yufkacı yufka hazırlıyor. Sanırım sahura yetiştiriyor.


Sabah kalkar kalkmaz terminalin yolunu tutuyorum. Önce bizim Türk dostu amcayla vedalaşıyoruz. Seneye yine gelmek istiyorum ama bu sefer kız arkadaşımla diyorum. Bekleriz tabii ki diyor. Şiraz’dan sonra herkes İsfahan’a gitmemi önerirken ben Yezd’e gitmek istiyordum ama bir ara o kadar etkili oldular ki İsfahan a gitmeye karar vermiştim. Eğer gitseydim yapacağım ikinci hata olurdu bu. İlki bana fazladan bir uçak biletine mal olmuştu. Yeri gelmişken anlatayım bari ders olsun sizlere de, kendi planlarınıza güvenin. Ben dönüş için sabah erkenden Doğubeyazıt’a giriş yapıp Van’dan 12:35 te kalkacak İstanbul aktarmalı İzmir uçuşuna binmeyi planlamıştım. Ama daha Türkiye’deyken servis şoförü dahil Tahrandaki Azeri arkadaşlar, Akif ve daha pek çok kişi bana sabah Van’a otobüs bulamazsın zaten yol 4 saat 12:35 uçağına yetişemezsin demeye başladılar. Bende plan değiştirip bir gün kısalttım ve bir gün önce Van’da olup otelde kalırım dedim. Bu yüzden Şiraz’daki Persepolis gezisini iptal etmek zorunda kaldım. Aslında gündüz Persepolis’i gezip gece yolculuğuyla Yezd’e veya İsfahan’a da geçebilirdim ama ben çölü gündüz geçmek istedim. Daha önce hiç çölden geçmemiştim 😀 Akşam yatarken de İsfahan’ı başka bir bahara bırakıp Yezd’e gitmek istedim. Zira Yezd Zerdüştlerin kutsal kenti ve ben sönmeyen ateşi görmek istiyordum. Otogardan Yezd bileti almak istediğimde bir muavin bana Alman mısınız diye sordu, hayır Türk’üm dediğimde “haa” gibisinden bir şeyler söyledi. Hani “bende seni turist sanmıştım” der gibi. Türkleri yabancıdan saymıyorlar 🙂 Gişedeki bayan saat 10 otobüsü var dedi. Daha erken yok mu dedim başka firmadan 8 otobüsüne binebileceğimi söyleyerek beni oraya yönlendirdi. Türkiye’de göremeyeceğimiz bir dürüstlük ve hizmet. Ne kadar rakip firmada olsa kadın sırf benim işim görülsün diye başka firmaya yönlendirebiliyor. Bizde olsa bin bir yalanla o bileti satar adamıda bekletirlerdi saat 10’a kadar. Bu arada otobüs kalkmadan su almak için bir büfeye gittim orada da Polonyalı mısınız diye sordular. Yok Türk’üm dedim. Aynı tepki, sanki hemşehriyiz dedim adama.


Otobüste benim oturduğum ön sıralar komple bayan. Sanki haremlik bölümüne oturmuşum gibi. Otobüsümüz önce dağları bayırları tırmandı. Otobanlarda yol kenarlarında hep çadır kurmuş aileler vardı.
 
Sonra dağlar bitti çöle başladık. Muazzam bir manzara. Her yer boşluk. İnsanın aklına geliyor, buraya su getirip tarım yapsan ne biçim hasat kaldırırsın. Bütün ülke doyarda kalanını Afrika’daki açlara gönderirsin. Öğleden sonra Yezd’e geliyoruz. Ama benim için bir sürpriz var, kitaptaki haritada Yezd otogarı ile Yezd Tren istasyonu yanyana gözüküyor. Bende otobüsten inince ertesi gece için Tahran’a tren bileti alırım demiştim. Ama alakasız bir yerde indik. Terminal yeni yerine şehrin biraz daha dışına taşınmış. Kitaptaki bu bilgiyi dikkate almayın. Kitaptaki haritaya göre hem Zerdüşt tapınağı Ateşgadeh’i görmek için hemde kalmayı planladığım Aria oteline gidebilmek için Markar Meydanına gitmek istiyorum. Taksiciyle ne kadar pazarlık ettiysem de en fazla 3000 tümene düşürebildim taksi ücretini.
 
Markar Meydanında indikten sonra Önce Ateşgadeh’e gittim ama kapalıydı. Aria otelde kalmaktan vazgeçip daha merkezi konumda olan Emir Çakmak oteline gidiyorum. Otel sahibi çok iyi ingilizce bilen birisi ve çok yardımsever. Oda ücreti için 11000 tümen istiyor. 10000 tümen düz olsun diyorum tamam diyor. İyi o zaman kayıt et diyorum önce odayı gör diyor.
Neden böyle dediğini odayı görünce anlıyorum 🙂 eski filmlerdeki zindan misali daracık, tek yataklı, yastığı ve özellikle battaniyesi kokan bir oda. Neyse ki müşkülpesent değilim ve sadece bir gece kalacağım.

Odanın duvarında birden beni mutlu eden bir yazı gördüm: “Kerem from İzmir, Türkiye. hostaged in this room 2 nights. March 2009” Hemşerimde kalmış aynı yerde 🙂 Otelde tek ve pis bir tuvalet var. Kadın erkek ortak kullanıyor. Banyoda aynı şekilde kadın erkek ortak ama duş almamayı tercih ettim. Çantamı bırakıp çıkacakken otel sahibi çatıya çık manzara çok güzeldir oradan fotoğraf çek diyerek kilitli kapıyı açıyor bana. Gerçektende otelin çatısında muhteşem bir manzara var.
Otel tam Emir Çakmak kompleksinin  karşısında ve iki katlı. Yezd’de çoğu ev topraktan veya kesme taştan yapılmış, en fazla iki katlı. Bu yüzden düz zeminde neredeyse bütün Yezd gözüküyor. Daha sonra meydana çıkıp bir iki fotoğraf çekiyorum. Ben daha var diyorum orucun açılmasına ama 6 saat boyunca Şiraz’dan Yezd’e doğuya doğru gittiğimi unutuyorum. Benim hesabımdan önce ezan okunuyor ve ben hala Hammam-ı Khan (Han hamamı)’a ulaşamadım. Zaten sokaklarda boşalıyor ezanla birlikte.







O arada hemen yolda gördüğüm birkaç kişiye sorup Hammam-ı Khan’a geliyorum. Burası Yezd çarşısının tam ortasında yerin altında bir hamammış. Kitapta ayrıntılı bilgisi var. Bir restorana dönüştürülmüş ama harika bir yer olmuş. Yerin altında havuzlu salonlarda yemek keyfi.

Az pilav olsun dediğim Çello kebap yine bu sefer az dediğim için iki kişilik geliyor. Yanında cipsi, kızarmış soğan, domatesiyle iki günde yiyebileceğim kadar yemek ve bir adette mango aromalı bira toplam 7.400 tümen. Kesinlikle bedava böyle bir yemek ve hele ki böyle bir atmosfer için. Yemeğimi su şırıltıları arasında yedikten sonra o dolu mideyle zor kalkıyorum masamdan ve yukarıya çıkıyorum. O da nesi? Yemekten sonra şehri birde gece gezerim derken yağmur çiselemeye başlıyor. Ağustos ayında, çölün ortasında yağmur çiseliyor. Birazdan bir kutup ayısıyla karşılaşacağım diye korkuyorum. Allahtan yağmur başlamıyor sadece geçiyormuş.


            Şehri birde gece tavaf edip biraz yorduktan sonra kendimi abe talebi satan bir dükkan görüyorum. En fazla 12 – 13 yaşlarında olan bir çocuk var serviste. Ve İran’da rastladığım en iyi ingilizceyi konuşuyor. Önce üst kata çıkıp oturuyorum ve abe talebimin gelmesini bekliyorum.

Devasa bir bardak içinde geliyor. Yanında da bizim çokoprens türü bir şey. Çıkıştada dev bir külah dondurma alıyorum. Hepsi topu topu 1.700 tümen. Dondurmamı yiye yiye Emir Çakmak meydanına geliyorum. Burada akşam vakti pek çok genç kız ve erkek var. Önceki rastladıklarımın tersine burada gençler benimle sohbet etmek için yanıma gelmiyorlar. Hepsinin derdi karşılarındaki kız gruplarıyla. Seviniyorum doğrusu 🙂 Burada sınırlıda olsa kızlarla erkekler iletişim kurabiliyorlar.



           
Akşam yatmak için otelime dönüyorum ama ne mümkün. Ortalıktya bir patırtı gürültü var. Güney İrandan gelenler kendi aralarında kavga ediyorlar sanırım. Ama  o kadar yorulmuşum ki hemen uyuyakalıyorum.


            Ertesi sabah kalkar kalkmaz hazırlığımı yapıp birşeyler atıştırarak yola çıktım. Çıkmadan önce otel sahibine sordum Ateşgadeh dün kapalıydı ne zaman açık oluyor diye, her gün saat 11’den 2:30’ a kadar açık oluyor dedi. Sabah önce hemen meydanın köşesindeki su müzesine gittim.

Gerçekten çok özene bezene hazırlanmış bir müze. Ama çoğu orijinal çizimler ve yazılar arap harfleriyle yazılmıştı ve ne İngilizce ne de Türkçe bir açıklama yoktu. (Alıştım ya Türkçe’nin bu kadar yaygın kullanılmasına, yüz buldum artık 🙂 ) Ağzı kapatılmış qanatlarıda görebiliyoruz müzede. Eğer İran’a giderseniz kesinlikle su müzesinide görmenizi tavsiye ederim.
         Daha sonra Cami mescidini görmeye gidiyorum. Yüksek toprak duvarların arasından geçiyorum. Burada sokaklar hep böyle.

Kitabın dediği kadar varmış, harika bir manzara. 
 
Ben gittiğimde Cami mescidi onarımdaydı ama ibadet yapılıyordu hala.
Kitabın yazdığına göre bu caminin 48 metre boyundaki minaresi İran’ın en uzun minaresiymiş. İranın en alçak evlerinin olduğu şehirde bulunması çok ilginç. Muhtemelen bu minareden bütün Yezd görülüyordur diye düşünüyorum. Birde kitapta anlatıldığına göre Cuma günleri evlenmek isteyen kızlar bu caminin minarelerinden çadoorlarına taktıkları asma kilitlerin anahtarlarını aşağıya atarlarmış. Kızı beğenen erkekte bu anahtarı alırmış ve birlikte tatlıcıya giderlermiş. Bir nevi çöpçatanlık. Ama bu kadar yüksek minarede çadoorlu bir kızı nasıl görüpte beğeniyor erkekler onu anlayamadım. Minarenin restorasyonunda çalışan işçileri bile zor seçiyordum 🙂


            Emir Çakmak meydanına geri dönüp Emir Çakmak Kompleksine çıkıyorum.

Çıktıkça Yezd Manzarası güzelleşiyor. Cami mescidinde aklıma gelenin gerçek olduğunu anlıyorum. Bütün Yezd ayaklarının altında kalıyor. Ve Yezd şehrindeki bütün badgirler olağanüstü güzellikleriyle meydana çıkıyor. Süper bir manzara. Toprak rengi düz bir şehir. Şehrin bitimindeki çölle aynı renkte. Minareyede çıkmak istiyorum ama kapı kapalı.

Aşağıya inip görevliye sormak istiyorum neden kapalı nasıl açılır diye. Adamda hiç ingilizce yok, bende Farsça bilmiyorum. Ortalıkta bizden başka kimsede yok. Ama anladığım kadarıyla onarımdaymış. Tarzancanın farklı lehçesiyle bu kadar anlayabildim.




      Daha sonra çöl şehrinin sokaklarını geze geze Ateşgadeh’e geliyorum. Bir dinin dünyadaki merkezindeyim. Müslümanlar için Kabe, Hıristiyanlar için Kudüs neyse Zerdüştler içinde Ateşgadeh o. Ateşgadehte ilk dikkatimi çeken şey herhangi bir koruma olmaması. Ne kapısında bir polis, ne özel güvenlik var. Kartpostal satan yaşlı bir amcadan başka kimse yok. Bu da İran’daki hoşgörüyü gösteriyor. Bizde olsa çıkardı bir iki psikopat manyak ben bu kafirlerin ateşini söndüreceğim diye basardı Ateşgadeh’i. Ama İran devleti resmen tanımış ve azınlık statüsü vermiş Zerdüştlere. Bu yüzden yasaların koruması altında ve insanlar saygı duyuyorlar.büyük havuzlu geniş bir bahçenin ortasında yer alıyor kutsal ateşin sürekli yandığı tapınak. Arka tarafta misafirhaneler var buraya normal ziyaretçiler giremiyor. Binanın girişinde bir fotoğraf çektirmek istiyorum. Tapınağın üstündeki Kuş adam “Fravahar” ile. Bir gruba yaklaşıp şu kuş adamla bir fotoğrafımı çeker misiniz diyorum. Genç adam of course deyip alıyor makineyi elimden ama kadın biraz bozuluyor, “It’s not bird man, it’s Fravahar” diye düzeltiyor.

Bende saygısızlık yapmış olmaktansa cahil ayağına yatıyorum Fravahar mı oo güzel diyorum.

İçeriye girince bir salondaki canım arkasında dev bir kasenin içerisinde yana ateşi görüyorsunuz. Yanında kartpostal satan yaşlı mı yaşlı bir amca var. Fotoğraf çekebilir miyim diyorum tabii ki istediğini yap diyor. Az önce bahçedeki grupta giriyor içeriye, adam yine benim fotoğraflarımı çekiyor. Bu arada şansıma Rahibide görüyorum. Gelip ateşin üzerine oldukça büyük bir odun bırakıp gidiyor. 24 saat ateşi beslemek zorundalar. Ve sadece badem ağacı kullanıyorlar ateşi yakmak için. Zerdüştlük aslında tek tanrılı bir din. Kutsal kitaplarının ismide Avesta. Duvarlarda Avesta’dan bazı ayetler ve ingilizce açıklamaları da var. Oldukça sade bir mekan salonda kartpostal satana damdan başka sadece birde bağış kutusu var. Macaristandaki arkadaşıma göndermek üzere bir kartpostal satın alıp tapınağa bağışta bulunduktan sonra buradan ayrılıyorum. Ateşgadeh’e giriş ücreti alınmıyor, tek gelirleri cemaatin ve ziyaretçi turistlerin bağışları.


Akşam dokuzda kalkacak trenime binmek için istasyona doğru yola koyuluyorum. İstasyona girerken araçları kontrole den bir asker önce bana bir selam veriyor, bende ona selam veriyorum. Sonrada ingilizce olarak bir dakika bakar mısınız lütfen diyor. Yanına gidiyorum, önce özür diliyor yanına çağırdığı için sonra başlıyor nerelisin, ne iş yapıyorsun, İran’a neden geldin (ki bunu herkes soruyor kendi ülkelerini beğenmiyorlar herhalde) diye soruyor. Zorunlu askerlik yapıyormuş, özür dilerim çünkü biz teröristiz diyor tam olarak. Neden öyle diyorsun diyorum, çünkü bizde demokrasi yok diyor, baskı var diyor, altı ayım kaldı askerliğim bitince pasaport alacağım ve İsviçre’ye gideceğim bir daha gelmeyeceğim buralara diyor. Bende ona onurlu bir millet olduklarını yönetim sistemi için yorum yapamayacağımı ama en azından dünyaya karşı başları dik durduklarını anlatmaya çalışıyorum ama ingilizceyi yeni öğrendiği için pek anlayamıyor. Hemen kulübesine gidip ingilizce ders kitabı getiriyor yanında. Boş zamanlarında ingilizce çalışıyormuş, benide pratik yapmak için çağırmış 🙂 bu arada bir sürü araba kontrol noktasına gelince duruyor bekliyor ben gösteriuyoyum arabalar geldi diye dönüp ters el hareketi yapıyor geçin geçin diye :))) kontrol noktasının düzenini bozduk 🙂 bayağı sohbet ediyoruz bir saate yakın. Çok samimi bir arkadaş. Daha sonra biraz muz ve meyve suyu alıyorum. Parkta muzları yedikten sonra bir uyku bastırıyor. Saatimi kurup herkesin yaptığı gibi bin banka uzanıp uyuyorum. Bir ara motorsiklet sesine uyanıyorum, devriye gezen bir polis yanımdan geçiyor bana hello diyerek bende gülüp el sallıyorum tekrar uyuyorum.


Uyanınca istasyona gidiyorum. Bizim istasyonlar gibi değil burada uygulama. Tren saatiniz gelmeden perona çıkamıyorsunuz. Biletleri kontrol ederek perona alıyorlar. Bu arada beklerken telefonumu şarj ediyorum. Atlamadan hemen söyleyeyim, İran’da şehirlerarası otobüs terminalinde, havaalanında, Tren istasyonunda hep telefonalrı şarj edebilmek için elektrik prizleri var. Hatta bizde 1 TL ye hızlı şarj yapanların ücretsiz versiyonları da var ama onların kabloları hep kopuktu. Biraz acıkır gibi olunca istasyondaki büfeye gidip oruç tutmayan benim gibi kafirler için hazırlanmış sandviçlerden alıyorum 🙂 Allahım bu ne? Bildiğimiz bir ekmek kadar ekmeğin içine doldurmuşlar salam sosis peynir turşu mayonez. Akif’in sözü geliyor aklıma: “Sana İran’da porsiyonların büyük olduğunu söylememişler miydi?” Zar zor bitiriyorum ekmeğimi ve biramı. Trenimizin hareket saati geliyor. Ben artık rakamları öğrenmiş olmama rağmen yinede bizim rakamlarla vagon ve koltuk numarasını yazıyorum. Perona çıkarken kondüktöre gösteriyorum doğrumu diye, doğru diyor. Sonra trene binerken bileti bir kere daha kontrol ediyorlar. Vagonlar 6’lı kuşetli. Vagona girdiğimde genç bir çocuk eşyalarını yerleştiriyor. İngilizce biliyor Allahtan. Selamlaşıyoruz. Koltukların üğstünde birer şişe su var. Nedir bunlar diyorum, bir tanesi senin diyor. Demir yollarının ikramı. Sonra birisi daha geliyor. Ve birisi daha. En son hiç konuşmayan iki kişi daha geliyor. Altılıyı tamamladık. Gece de beraber uyuyacağız. 🙂 kondüktör gelip bir kere daha bakıyor biletlerimize. Sonra herkese birer çanta veriyor. Arkasından birer paket. Çantanın içinde yastık kılıfı, çarşaf ve battaniye var. Kutudan ise yine yiyecek ve meyve suyu çıkıyor. Tren hareket edince yanımdaki çocukla muhabbete başlıyoruz. İngilizce bilen bir tek o var. Biz konuşuyoruz diğerleri bizi izliyor. Konuştuğum çocuğun yanındaki çocuk eğilip bir şeyler söylüyor çocuğa. O da Türkiye diyor. Ne oldu diyorum? Nereli olduğunu sordu diyor, o da Azeriymiş diyor. Vay gardaşım diyorum, artık biz başlıyoruz üç kişi muhabbete. Birinci çocukla ingilizce, diğeriyle Türkçe konuşuyorum. Onlarda konuştuklarımızı birbirlerine farsça tercüme ediyorlar. Tam bir diller cümbüşü. Bu arada karşımızda oturan yakışıklı çocuk (Gerçekten yakışıklıydı) farsça konuşmalarda araya giriyor. Bana bir şeyler soruyor, yanımdaki çocuk ingilizceye çeviremediği zaman Azeri arkadaş Türkçe olarak soruyu yöneltiyor ben yanıtlıyorum sonra farsçaya çevirip aktarıyorlar. Biz böyle bir muhabbet kurduk ama diğer iki kişi tek kelime etmediler. Ne bizimle konuştular ne de birbirleriyle konuştular. Sadece bir tanesi bizi dinleyip dinleyip gülüyordu. Gece 12 gibi  yatakları açtık. Azeri çocuk üstte yatalım ben senin karşında yatayım dedi, olur dedim. Zaten ben harici olduğum için herkes bana öncelik verdi yatacak yer seçimi konusunda.


Sabah olunca Tahran’a vardık. Azeri çocuk evlerine davet etti ama isteksizdi, İranlıların taarrufundan araklama “kabulü yoktur” gibi bir şey. Yok sağolasın dedim, işim var. İstasyonun hemen önündeki istasyon meydanından Suuş meydanına kadar yürüdüm. Oradan metroya binip Maku’ya bilet almak üzere terminale gittim. Garaja gider gitmez “İstanbul” bileti satan bir yere gidiyorum. Türkçe biliyor musunuz diyorum, benden iyi Türkçe biliyor hepsi. Maku’ya bilet istediğimi söylüyorum. Tekli koltuk istiyorum diyorum, tekli ne …? diyorlar. Tek koltuk diyorum yine anlamıyorlar. Sonra başka birisi gelip tekli sandalye diyor, haa tamam deluxe diyorlar 🙂 koltuk değil sandalye otobüslerdeki, aklınızda bulunsun. 15.000 tümene alıyorum biletimi. Daha sonra bahçede yemek servisi yapan bir yere gidiyorum. Sahibi ve çalışanları Azeri. Türkçe muhabbete başlıyoruz, bana serviste torpil geçiyorlar. Ekmek arası ciğerli sandviç tavsiye ediyorlar. Gerçekten çok güzel. Bu arada ekmekte yine bizdeki bir ekmek gibi ufak (!) bir şey. Yanında doogh. Yemeğimi yedikten sonra bir demlikte çay geliyor. Toplam 2.800 tümen.


Terminalden çıkışta Azadi Anıtı’na gidiyorum. Bu sefer açık. Giriş ücreti 2.500 tümen. Dışarıdan bakınca devasa ama sıradan bir kule gibi gözüken bu yapı aslında müthiş bir müzeymiş. Yerin altı komple müze olarak tasarlanmış. Girişte çok bozuk bir ingilizceyle bir şeyler sordular anlamadım. Sonra bileti satan kişi nerelisin dedi, Türkiye dedim. Birden ayaklandılar beni beklettiler, “wait” dediler bekliyorum. Hayır Türkleri çok sevdiklerini bilmesem başıma kötü bir şey gelecek sandım. Hani sanki Amerikalıyım demiş gibi hissettim kendimi. Waitliyoruz bakalım. Bir iki dakika sonra kendi aralarında konuşmayı bırakıp ingilizce biliyor musun dediler. Eh, biraz dedim. Rehberin ingilizce olsun gibi bir şeyler mırıldandılar, bir çocuk lütfen benimle gelin dedi ve bana anıtı gezdirmeye başladı. Meğerse rehber veriyorlarmış müzeyi gezmek için.

İlk girişte karanlık bir odaya girdik. Burada yerde bir İran haritası var. Ve her büyük şehrin kendi özelliğini gösteren küreler var. Yani kürelerde şehirler ve o şehrin nesi meşhursa o. Düşünsenize, bizim İzmir’i yapsalar güzel bir kız koyacaklardı 😀 (veya beni koyarlardı, bende İzmir’in en önemli varlıklarından birisiyim 🙂 ) bir video gösterimi falan vardı, İran devrimini anlatan.











Oradan bir başka bölüme geçtik. Burada İran’daki zengin taş çeşitlerinden örnekler ve bu taşlardan yapılan işlemeler vardı. Devasa bir salonda yüzlerce tür taşlar vardı. Mat taşlar, parlak taşlar, şifalı taşlar, pahalı taşlar, vs. Bu arada benim rehber siz burayı gezedurun, merak ettiğiniz bir şey olursa beni çağırın dedi. O arada bir kız geldi yanıma. Onunda boynunda kimlik kartı vardı ve Türkçe olarak bana Türk turist siz misiniz dedi. Evet benim dedim. Başka kimse var mı grubunuzda dedi, hayır tekim ben dedim. O zaman size ben rehberlik edeceğim dedi. Diğeri ne olacak diye sordum, isterseniz o arkadaş size rehberlik yapabilir, ama ben Türkçe konuşuyorum sizin için daha iyi olur nasıl isterseniz dedi. Diğer arkadaş kızmaz mı beni çaldığın için dedim, yok hayır dedi gülerek. Peki öyle olsun bakalım dedim sizinle devam edelim. Sonra bana anlattı, meğerse girişte Türküm dediğim için bana Türkçe bilen bu rehber kızı arıyorlarmış, ondan bekletmişler. Onu bulamayınca da diğer çocuğu vermişler, bu arkadaşta (maalesef ismini unuttum kızın) peşimizden gelip bulmuş beni. Yani aklınızda olsun Azadi Anıtında Türkçe bilen rehberde var, ısrarla isteyiniz 🙂 kız Azeri’ymiş. Türkçe kursu alıyormuş, elinde Türkçe kitabı vardı bir tane, beni de pratik fırsatını kaçırmamak için arayıp bulmuş. Bu arada bir yandan dört katlı olan Azadi anıtını geziyoruz bir yandan bilgi veriyor, bir yandan da sohbet ediyoruz.

Azadi anıtının en üstünde manzara muhteşem. Kızcağız bana yerleri tarif etmek isterken ben anlatmaya başladım ona, şurası şuraya gidiyor, burası güney, Kuzeydeki bu kule milad kulesi, yüksekliği 435 metre dünyanın en yüksek beşinci kulesi vs. diye. Kızın ağzı açık kaldı, sen ne kadar dır buradasın dedi, sadece 2 gün dedim. Nasıl öğrendin diye birkaç cümle kurdu tebrik etti. Eeee, Zafer Bozkaya sağolsun çok güzel bir kitap hazırlamış 🙂
         Enteresan bir şeyde her beş on cümleden sonra anlıyorsunuz değil mi dediklerimi diye sormasıydı. Çok güzel Türkçe konuşuyorsun, çok rahat anlıyorum seni dememe rağmen her seferinde tekrar soruyordu. Aynalı bir salona girdik, aynaları tarif ederken “görgü” kelimesini kullandı. Yanlarda görgüler var dedi. Görgü ne dedim bir türlü anlatamadı. Aaa, birde şey vardı. Bazen bir kelime söylüyor, doğru mu diyor, bende evet doğru ingilizcesi şu diye teyit ediyordum bana kızıyordu; “ben sana ingilizcesini sormuyorum, Türkçesini soruyorum” diye. Görgüde de bu oldu. Görgü diyor ben anlamıyorum. Siz buna ne diyorsunuz dedi. Bakıyorum canlandırmalar var, ağaç var, her şeyi saydım bulamadık. En son başka ne var o değil başka ne var diye bana görgüyü gösteriyor. En sonunda sırf kafa olsun diye başka bir şey yok ayna var birde dedim. Birden şaşırdı evet ayna dedi, görgü. Ayna dedim. Ayna bizde de ayna Azerice dedi. E, Türkçede aynı dedim, Ayna. İngilizcesi mirror. Birden kızdı, ben sana ingilizce sormuyorum, Türkçe söyle dedi. Sanki rehber değil, kırk yıllık arkadaşım bana fırça atıyor 🙂 E tamam işte ayna dedim. Bende Türk Dil Kurumu’nun sözlüğü var, orada görgü yazıyor dedi. Şimdi anlaşıldı mesele. Bende ona uzun uzun anlattım, Bizim Türk Dil kurumu enteresan bir görev edinmiş kendisine diye. Limona “Sulu Zırtlak”,  otobüse “oturgaçlı götürgeç” gibi isimler takar ama sen ona bakma yoksa Türklerle anlaşamazsın dedim (iyi demiş miyim acaba? ) Türkiye’de kimse görgü demez, herkes ayna der dedim. Çok sevindi. Sonra beni bir arkadaşıyla tanıştırdı.

Piyano çalan robottan, bilgisayarlı kütüphaneye (enteresan bir şey ama herşey farsça) kadar her yeri gezdirdi. Müzenin girişi akşamları kalın bir mermerle kapatılıyormuş, onu gösterdi.
 Birde ne olduğunu onunda anlamadığı bir masa üzerinden bazı ülkelerin bayrakları vardı. Ortasında İran bayrağı etrafında bazı ülke bayrakları. Ama her ülke yoktu. Ne olduğunu sordum o da bilmiyor. Türk bayrağı yoksa kavga çıkarırım bak dedim 🙂 Ama bulduk Türk bayrağını. İstersen ortaya koyalım İran bayrağının yanına dedi, birşey demezler mi dedim. Belki derler bilmiyorum ama koyalım dedi. ben onun yerine bayrağımızı açıp belli olacak şekilde yerleştirdim.

En son vedalaştık, rehberlik hizmeti için ücret ödemek istedim almadı. Siz bizim misafirimizsiniz, buraya kadar geldiniz, size hizmet etmek bizin için yeterli, teşekkür ederiz dedi kaçıp gitti.


Anıttan çıkınca Bazar-ı Bozurg’a geri döndüm hediyelik bir şeyler alayım diye. Ama ya beğendiğim şeyler taşıyamayacağım kadar büyük oluyor, yada küçük şeyleri beğenmiyorum. Zaten yarıdan fazlası dolu bir sırt çantam var. Türkiye’deki alkol kullanmayan bir iki arkadaşım için alkolsüz bira alıyorum, Dilek için ananas suyu birde meşhur şam fıstıklarından. Bu arada büfeciye tarzanca derdimi anlatmaya çalışırken içeri giren arkadaşı Azerice konuşunca bende Türkçe konuşmaya başladım daha rahat anlaştık 🙂 Sonra Ferdowsi meydanında internet kafeye gidiyorum. Oradan Lale parkına geçiyorum. Biraz dinlendikten sonra otobüsüme binmek üzere terminale gidiyorum. Çakma metrobüste bir çocuk yaklaşıyor yanıma yine. Bir sohbet bir sohbet sormayın. Çok kötü ingilizcesi ile her dediğime i see, i see deyip duruyor. Bana bilet almayı teklif ediyor anladığım kadarıyla, seni kandırırlar diyor. Bende biletimi aldım diyorum ama çocuk benimle o sıcakta terminale kadar geliyor. Terminalde bana bilet almaya çalışırken biletimi gösteriyorum zaten biletim var diye, o zaman anca anlıyor, iyi yolculuklar dileyip ayrılıyor yanımdan. İnanılmaz sıcakkanlı insanlar. İşini gücünü bırakıp kandırmasınlar beni diye benimle bilet almaya geliyor terminale kadar.


Akşam otobüsüme biniyorum. Şoför Fars. Ama Türkçesi süper. Adamın Azeri bile olmadığını öğrenince çok şaşırıyorum. Üniversite mezunuymuş. İstanbul – Tahran arası çalışıyormuş 20 seneden beri. Türkiye’de de bir süre çalışmış. Yolda da sabaha kadar Türkçe şarkılar çalışıyor. Bildiğimiz popüler Türk müzikleri. Kendimi İzmir – Ankara arası gidiyormuşum gibi hissediyorum 🙂 Yolda bir ara uyumuşum. Mola yerinde muavin kaldırdı, inmeyeceğim diyorum, herkes inecek otobüsü kilitleyeceğiz diyor. İniyorum bende aşağıya. İran’da ender görülen bir şey görüyorum molada. Bir köpek. Zavallı hayvana gelen kıştı diyor giden hoş diyor. Adamın birisi süpürgeyle kovalıyor, hayvancağız aç belli uzaklaşamıyor. Bir parça pide veriyorum sonra yanıma çağırıp başını okşuyorum. Adamın birisi gelip Azerice, Türk müsün? Diyor. Evet diyorum. Belli bizdensin burada kimse köpek sevmez diyor. Demek ki şiilerde şafiler gibi köpek sevmiyormuş. O da Allah’ın yarattığı bir can halbuki ama inanış işte ne yaparsın. Köpek olarak dünyaya gelmek için yanlış bir ülke.


Sabah gün ağarmadan Maku terminaline geliyoruz. Cebimde son 5.100 tümen. Gerisi TL ve Dolar. Yaşlı bir taksici amca yaklaşıyor yanıma. O da Azeri Türkü. Bazargana gideceğim diyorum. Hemen 5.000 tümen diyor. Aslında 3.000 e de götürü ama kalan parayı ne yapayım ben. Tibi’ye koleksiyonu için yollayacağım paraları zaten ayırmıştım. 5.000 tümen veririm sen bana 150 tümen geri vereceksin ama diyorum. Kalan 250 tümen Bazargan’dan sınıra kadar taksi parası. Sabah saat 06:30 da sınır kapısındayım. Van’da öğlen olamayacaktım ya, akşama Van’da kalıp, ertesi günkü uçağımla İstanbul aktarmalı İzmir’e döneceğim. Yetişebilecek olsam Şirazda bir gece daha kalıp Persepolis’i gezecektim. Ama Sınırdan geçince bana akıl verenlerin ve benim hiç aklıma gelmeyen bir gerçekle yüzyüze geldim. Türkiye’de saat 1,5 saat geri. Yani ben 06:45 gibi Türkiye’ye girdiğimde aslında Türkiye’de saat 05:15. benim uçak 12:25 te olacaktı. Sınırdan geçişte enteresandı. Önümde bir T.C. vatandaşı daha vardı. Kapıdaki İran polisi adamı bir azarlıyordu eyvah dedim ben dalarım bu herif bana böyle bağırırsa diye geçirdim içimden. Adamın pasaportunu neredeyse suratına fırlattı. Sıra bana geldi, bir kibarlık bir kibarlık. Meğerse bu adamlar sigara alıp Türkiye’ye geçirmek için geliyorlarmış buraya. Günde kaç kere girip çıkıyorlarmış. Oysa 3 gün kalmadan Türkiye’ye girince gümrük muafiyetinden yararlanılamıyor. Türk sınırında acaip bir yığılma vardı. Bir İran otobüsünün bütün yolcuları çıkış kapısında birikmişler. Önümde bir Türk var birde ben. Geri kalan herkes İranlı. O da Van’a gidecekmiş. İstanbul’a geçecekmiş oradan uçakla. Bu arada Türk tarafından birisi gelip adamı sıranın arkasından başka kapıdan Türkiye tarafına geçirdi bana da nereye gideceksin dedi, Van dedim. Tamam sende gel dedi. Bir herkesin arkasından dolanıp Türkiye’ye girdik ama pasaport işlemi yaptırmadık. Sonra bizi alıp sıranın Türkiye tarafından en öne götürdü. Orada pasaportlarımızı verdik e-pasaport olduğu için bir okutma bir damga ile hemen çıktı. Meğerse bu iyilik sever insan Gürbulak – Sınır arası çalışan dolmuş şoförüymüş. Yolcu topluyor 🙂 duty free çok pahalı olduğu için ne sigara ne içki almadım. Zaten bir tane mağaza vardı. Bu arada benim jeton duty free görünce düştü, ne İran’dan çıkarken ne de Türkiye’ye girişte çantamı aramadılar. Hayır zaten arasalarda bir şey yoktu ama merak ettim bu kadar kolaymı sınırdan geçmek diye. Hava alanında gümrükte didik didik arıyorlar.Zaten İran’a girişte de aramamışlardı. Türk müsünüz demişlerdi evet deyince tama geç demişlerdi 🙂


Gürbulak dolmuşu bizi tam Van otobüslerinin kalktığı yerde bıraktı. Saat tam 10:00 da Van’da olduk. Yani bir gün sonra gelsem rahat rahat yetişecektim uçağıma. Persepolise yazık oldu. Gürbulak – Van otobüsleri Van terminaline girmiyorlar.

Şehirde bir kefal anıtı var, onun hemen alt sokağında duruyorlar. Zaten kefal anıtından düz gidince Van Belediye binası var. O cadde ile kesişen bir cadde daha var, oradan da Van Havalimanının girişine kadar giden dolmuşlar kalkıyor. Pegasus’u arayıp biletimi bugüne alıp alamayacağımı sordum. Promosyon bileti olduğu için mümkün değil dediler. İran’dan sonra Van’ın insanı bana çok soğuk, dahası ürkütücü geldi. Herkesin gözleri tuhaf tuhaf üstümdeydi. (tam turist kıyafetimden kaynaklanıyor olabilir) maalesef İran’da kendimi ne kadar güvende hissediyorsam burada kendimi o kadar güvensiz hissettim. İnsanların çoğu Türkçe değil, kürtçe konuşuyorlardı. Çok yabancı kaldığım bu şehirde gecelemek istemediğimin farkına vardım. Sunexpres’in direkt İzmir uçuşuna bilet alarak sarsıntılı bir yolculukla İzmir’e ulaştım.


 


Evet şimdi en başa dönelim. Neydi Çölde Çay filmindeki; “Turist bir yere ayak bastığı anda evine dönmeyi düşünen biridir, oysa bir gezgin geri dönemeyebilirde” bu tanıma göre ben kesinlikle ama kesinlikle bir turistim. İran çok güzel bir ülke. İnsanları çok sıcakkanlı. Hiç öyle korkutulduğu gibi turistleri asıp kesmiyorlar, tersine bir merak, hoşgörü ve sevgiyle karşılıyorlar misafirlerini. Yine de insan kendi memleketini özlüyor. Batı’nın yaptırımlarına, kendi yönetimlerinin sevmedikleri yönlerine, mezheplerinin ve hatta dinlerinin ayrılıklarına rağmen bir arada olabilmeyi, kardeşçe yaşamayı başarabilen bu insanların ülkesinde her yerde aynı misafirperverlikle karşılanıyorsunuz. Bu ülkeyi gezip görmenizi mutlaka tavsiye ederim. Gezerken yanınıza mutlaka Zafer Bozkaya’nın İran Gezi Rehberini alın.

EDIT: Yazmayı unuttuğum en önemli konu: İran’da uluslararası ödeme kartları (Visa, Mastercard, American Express, vs.) geçerli değil. Kendi ödeme sistemleri ve kendi bankamatikleri var. Göreceğiniz ATM lerde Türkiye’deki kartları kullanamazsınız. Ancak size iki ipucu vereceğim. Birincisi Türkiye’de de şubeleri bulunan (istanbul ve İzmir’de var, diğer illeri bilmiyorum) Bank Mellat’tan bir hesap açıp bankamatik kartı alarak bu kartı İran’da kullanabilirsiniz. Her ne kadar nakit taşımanın çok fazla riski yoksa da, yüklü nakit ihtiyacı olanlar parayı nakit olarak taşımaktansa bu kartı yanlarında bulundurup alışveriş ve nakit çekimlerde kullanabilirler. İkincisi, mevcut kredi kartınız ile komisyon karşılığı nakit ödeme yapan bazı işyerlerinden nakit ihtiyacınızı giderebilirsiniz ama bu İran’da yasadışı. Bazı işyerleri komşu ülkelerden aldıkları pos cihazları veya internet üzerinden mail order ile sizin kartınızdan alışveriş yapıldığını gösterip belli bir oran karşılığı (%10 ile %30 arası değişir) size nakit ödeme yapabilirler. Örneğin 100 dolar alışveriş yaptınız gözükür size 80 dolar öderler. bu yüzden acil durumlar için yanınızda kredi kartı bulundurun yine de.

23 yorum

  • incialp dedi ki:

    o kadar detaylı ve bilgi dolu yazmışsınız ki gerçekten ön yargıları silecek bir yazı. keyifle okudum. teşekkürler

  • Zeynep dedi ki:

    irana gitmeyi düşünenler için süper bilgiler…

  • rome_o dedi ki:

    iran deyince hemen önyargılarımız malesef bizi dürtüyor binrotada okuduğum tüm iran yazıları iranın ne kadar güzel ve aslında gezilmesi gereken bir yer olarak anlatıyor .hatta dünyayı gezmiş yazarlarımızdan kurtbayram parisi göreceğine iranı gör çok daha güzel der hep .bakalım ne zaman göreceğiz iranı 🙂

  • mertakinci dedi ki:

    dediğiniz gibi önyargılı olmamak lazım kesinlikle dolu dolu detaylı bir iran yazısı olmuş

  • bora arasan dedi ki:

    inanılmaz detaylı, harika biryazı olmuş. Kıskanmadım desem bu geziyi kuyruklu yalan olur.

    Gezen ayaklarına, yazan ellerine sağlık. (pek) Dil sorunu yaşamadan gidilebilecek bir rota olarak Suriye ‘yi öneriyorum.

  • NEŞE dedi ki:

    Ben de sizi çooook kıskandım,sizin yaşınızda olsam hiç düşünmeden bu geziye çıkarım,artık ön yargıları kırmalıyız,geç bile kaldık..Yezd de kız-erkek ilişkilerindeki yumuşama acaba inanç farklılığından kaynaklanabilir mi?Zerdüştler bu konuda ılımlı olabilir.Çok teşekkürler!

  • elpida dedi ki:

    Olumlu yorumlarınız için çok teşekkür ederim. yinede eksik kalan şeyler olmuş yazımda. Ben sadece en önemli olanını ekledim yazının sonuna. İran’a gitmek isteyipte başkaca sorusu olan arkadaş olursa mesaj atsın yardımcı olurum. Bilmediğim bir şey olursa İran’da yaşayan ve Türk gezginlere yardımcı olmayı çok seven Akif arkadaşımızada sorabiliriz. Seve seve sorumuza yanıt vereceğine eminim.

  • BEJAN dedi ki:

    Çok geniş anlatımından dolayı süper olmuş 10 puandan fazlasını hakettin çok güzel olmuş bütün gezginlerin bence böyle geniş detaylı yazmaları lazım

  • elpida dedi ki:

    Teşekkür ederim Bejan. Söylediklerine katılıyorum. Bence bir yeri gezenelr bütün detayları yazmalı ki, daha sonra oraya gidecek olanlar bu bilgilerden faydalanabilsinler. nasıl bulmak istiyorsam o şekilde yazdım.

  • abt_smyrna dedi ki:

    Gerçekten harika ve keyifli bir yazı olmuş. Bende benzer bir deneyim yaşamak istiyorum bana yol gösterecek besbelli.

  • Corto_Turco dedi ki:

    Çok güzel bir yazı. İyi ki önyargıların aksine hareket etmişsiniz. İran’a her giden de sizinkilere benzer görüşlerle dönüyor. Darısı başımıza.

  • oscamnalbur dedi ki:

    NE kadar eğlendiğimi anlatamam, bu eğlenceli ve bilgilendirici yazı için çok teşekkürler. Sayenizde gezi rotlarıma bir tane daha eklendi.

  • mcyilmaz dedi ki:

    büyük bir merakla okudum paylaşım için teşekkürler

  • gezmen dedi ki:

    Kesintisiz okudum yazınızı, gören gözlerinize, gezen ayaklarınıza, yazan ellerinize sağlık. İnşallah gitmek bizede kısmet olur.

  • berkcantp dedi ki:

    Bu gün sitede okuduğum 2. İran seyahat yazısı, gitmeyi hiç düşünmediğim bu ülkeye anlatımınızda ki duygusal (gezi ücreti), cana yakınlığı ve görülmesi gereken yer temaları ön plana çıkması ilgimi çekmeye başladı, gitmeyi planlarsam sizleri sorularımla rahatsız edebilirim. Şimdiden teşekkür ederim.

  • Sanam dedi ki:

    Merhaba,çok sevindim sizin iran gezisinin okuyunca, benim turkcem muhtemilen eksik kala bilir ama ingilizcem baya iyi,ya ben bu akşam 3adamı tv8de izliyordum,bir yabancı konuk vardı programda, birisi ingilizce konüşamadı! O halde siz nasıl da iran sokaklarındakı insanlardan ingilizce konüşmayı bekliyorsunuz?
    Ya hem çok guldum hemde onurlandım bir iranlı olarak şu yazgılare okuyunca.
    Ya o mıyavlıyan bolum vardı farsca kızların konuşmasını dediniz çok guldum.meyerse bir turk fars dili anca mıyavlıyan kediye benzete biliyor,ben çok micheal jakson okuma şeklin benzetirdim!
    Ben ce ısfehanı da kaçırıpsınız ve şimdiki fıyat lar çok yuksek ,
    Bir şey soylemek istiyorum aklınızda tutmak için, iranda çok onceden bar disko ve ve… Vardı ama iran devriminden sonra hepsi kaldırıldı, ve neden genç kız erkekleri sokakda el ele yurur ken gormediniz yasak olduğu için! Siz shiraza gitmişsinizde ama bir Hafiz falı okumadınız yahuuu?(fırça atdım bile!!)
    Gordunuz kuş foruher sembolu şu linkde detaylı bilgiler var
    http://fa.m.wikipedia.org/wiki/??_?????
    http://en.m.wikipedia.org/wiki/Faravahar
    Ve siz gittiniz hoteler çok ucuz yerlermış keşke o pencereden ve oda resmini paylaşırken detaylı anlatırdınız ki en ucuzun odayı seçmişsınız ve irandaki hoteler boyle değil.
    Ya ne kadar cinrisiniz,dilek ve diyer arkadaşlarınıza sadece meyveli içicek ler mi aldınız ,pes yani! Ya o içicek ki içinde meyve vardı ismi Rani dır!:)
    Ama sizi çok takdir ediyorum cesaretinizden dolayı,şimdi tam 4:38Am ve ben gece boyunca iran gezisini okudum,
    Teşekurler

  • elpida dedi ki:

    Yorumun için çok teşekkür ederim. Aslında çarşamba günü tekrar İran´a gidiyorum. O zaman yine gözlemlerini yazarım. Bu sefer yanımda Dilekte olacak.

  • Sanam dedi ki:

    Merhaba,çok güzel olur, ama dilek gelirse bilmem hotel de bir odayı erkek bayan olunca sorun ola bilir mi olmaz mı!! İslam İran usulu haykırı,anca karı koca olunca bir oda ala bilirsiniz, neyse eminim siz hal edersiniz 😉
    Bence bu kez İsfahan gidin,bu şehir de ´Monar Jonban´,´Ali Qapu´,´Naqsh-e Jahan Square´,´Sar dar-e Qeisarieh´,´sheykh lotf ollah camisi´,´chehel Sotoun´,´baghe Parandegan´,
    ´Emarat-e Hasht Behesht´ vardır,ve pazar ya Bazar gidin en güzel ve en kaliteli sanatlar donyada ana yurdudur İsfahan, tavsie ederim ´hatem kari(dolgu)´, ve ´mina kari(emayeler)´ hatıra için alıp goturun.dunyanın en güzel ve en pahalı halılar isfahanda olur, pazarda gorup ve keyifli bir güzeliğin tadını çıkartın bence! haaa demiş olayım ki isfahandaki insanlar tam sizlik!Paranın son kuruşuna kadar alışverişde alırlar,sonra gelip de turk kardeşlerimizle paylaşmayın ki İranda insanların hepsi cimri! Çonki onlar el emeyi goz nuru sanatlar la yaşıyorlar!

    http://en.m.wikipedia.org/wiki/Monar_Jonban

    http://en.m.wikipedia.org/wiki/Ali_Qapu

    http://en.m.wikipedia.org/wiki/Naqsh-e_Jahan_Square

    http://de.m.wikipedia.org/wiki/Qeyssarie-Pforte

    http://en.m.wikipedia.org/wiki/Sheikh_Lotfollah_Mosque

    http://en.m.wikipedia.org/wiki/Chehel_Sotoun

    http://en.m.wikipedia.org/wiki/Hasht_Behesht

    http://en.m.wikipedia.org/wiki/Birds_Garden_of_Isfahan

    en onemlisi yeniden Shiraza gidin ve tam 70km mesafeyle Marvdasht var ve orada Persepolis(Takht-e Jamshid) gorun! Dunyadaki Çok ama çok onemli bir yer oldunu herkes bilir.

    http://en.m.wikipedia.org/wiki/Persepolis

    Turk Kardeşim, İranın bir çol olmadından emin olmak için size Shomal yada Gilana gitmeyi tavsiye ediyorum hemde bu zamanda hava çokda güzel orda bir Kale var ismi Rudkhan Qale ve detayle bilgire link lerde sizinle paylaşıyorum ki kendiniz araşdırıp ve gormeye gidip gitmedinizi kendiniz karar

  • Sanam dedi ki:

    yinede çok kalmicaksınız,gidince Safran(zaferan)Almayı unutmayın size Dilekle İran gezisinde iyi eğlenceler ,ben de merak ediyorum nasıl olucal şü gezi 🙂

  • elpida dedi ki:

    Tekrar merhaba Sanan. biz Dilekleri 2 yıl önce evlendik sanırım artık konaklamak sorun olmaz. safran almak çok iyi bir fikir. iran´ın safrani çok meşhur. ben yazımın başında da söylemiştim düşük bütçeli seyahat ediyorum bu yüzden alt Sinif otellerde kalıyorum. iranlı çok güzel oteller olduğunu biliyorum ama ben daha çok backpacker tarzı gezginler için yazıyorum. ve sırt çantası ile dolaştığım için çok fazla hediyelik eşya Veya çok büyük parçalar alamıyorum. bana isfahan da konaklayacak yer önerebilirmisin? ben şu anda erivan dayım yarın iran´a gidiyoruz. sen hangi şehirde yaşıyorsun?

  • Sanam dedi ki:

    Ozur dilerim, siz cevaplayinca bana hiç alarm gelmiyor taki kendim takip edince gore bilme imkanım oluyor,
    Siz bana mailbox adresinizi bırakın ta ben sizinle iletişimde olayım.

  • elpida dedi ki:

    Benim mail adresim mergen@teachers.org

  • henatr dedi ki:

    Arkadaşım yazını ve gezi anılarını büyük bir zevkle okudum.Eşinle yapacağın(=yaptığın) gezi anılarını büyük bir merakla bekliyorum..Umarım bizleri buradan haberdar edersin.Anılar ve önerileriniz bizim için yeni yol olacaktır saygılarla..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*