Iran..

IRAN THYnin İran’da Tehran, Tabriz, Mashhad ve Shiraz’a direk seferleri var. İran, TC vatandaşlarına vize uygulamıyor. 1 dolar yaklaşık 11.000 İran Riyaline denk geliyor. Ancak halk uygulamada bir sıfır atarak konuşuyor. Paranın bir sıfır atılmış haline Tümen deniyor. Genel olarak bildiklerim, İran’a alkollü içecek getirmek ve tüketmek, çıkarken sadece bir el halısı (12 m2yi geçmemek koşuluyla) götürebilmek.. Bunun dışındakiler herkesin bildiği şeyler ..

Burada mollalar hakim ve kendilerine gore oluşturup işlettikleri bir islami sistem var. Iran konusunda gezi rehberi bulmak büyük sıkıntı Lonely Planet’in bir kitabı var ama basılı halini ne Moskova’da ne de İstanbul’da bulamadım. LP sitesinden ödemesini yapıp elektronik versiyonunu indirdim ama bu şekliyle hem kullanışlı değil hem de güncel değil. Çok yardımcı olduğunu söyleyemem. İngilizce bilen olmaması bir sıkıntı olsa da anlaşmak zor değil bunu gördüm. Kadınlar hayatın her alanında varlar. Araba da kullanıyorlar, çalışıyorlar da. Çoğunlukla siyah bir örtü var üstlerinde ama hepsi pantalon, çoğunluğu kot pantalon giyiyor. Öyle gözlerine kadar kapalı kimseyi görmedim.

Mashhad Iran’ın kutsal merkezi.. Kutsallığı İmam Rıza’nın türbesinden geliyor. THY’nin direk seferiyle ve 1 saat rotorla geldim.Yolculuk yaklaşık 3.5 saat sürüyor. Türkiye ile saat farkı 1,5 saat. Dolayısı ile saat 03 gibi Mashhad havaalanındaydım. Yerli-yabancı bütün pasaport işlemleri karışık yürütülüyor. İran vatandaşlarının işlemi 30 saniye kadar sürerken yabancıların işlemleri 2-3 dakika alıyor.Dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi burada da uçaktan erken inip bankoya ilk gelenler erken çıkıyor. Aksi halde ciddi bir kuyruk olabiliyor. Erken çıktım. Atatürk havaalanında tanıştığım ve otel konusunda yardımcı olacağını söyleyen Fetoşun okullarından birinde öğretmen olan zat tahmin ettiğim gibi ortadan kaybolmuştu. Bunu zaten beklediğimden aranmadım hiç.

Çıkışta bir döviz bürosu ve şehrin en iyi otellerinden birinin rezervasyon bürosu var ama ikisi de kapalı. Yandaki çiçekçi kadın, taksicilerin hem otel hem de dolar bozdurma işini halledebileceğini söylüyor. Yok, ingilizce değil, kendi dilinde, Farsça.. Henüz ingilizce bilen birine rastlamadım, ilerleyen günlerde de rastlamayacağım zaten.. Garip bir şekilde kadının bütün dediklerini anlıyorum ama tıpkı onun benim sorduklarımı anlaması gibi. Neyse.. Dışarıda bekleşen taksiciler yapışkan değil. Hatta sizin onlara gitmeniz gerekiyor. Temiz yüzlü birine gidip otele gideceğimi ama önce dolar bozdurmam gerektiğini söyledim. Anladı ve şehre doğru yola koyulduk. Dolar bozdurabileceğimiz beşyıldızlı otelin bu servisi kapalı ve otelde yer de yok. Taksicinin anlattıklarından anladığım kadarıyla üçaylarda (şaban) bulunulması nedeniyle şehirde oteller dolu. Tam 1,5 saat dolaşıyoruz. Bakmadığımız otel kalmadı. Yer yok.

Taksici sabah namazını arabasının onunde yola serdiği seccade de kıldı. Ben artık ümidi kesmek üzereyim. Taksici hiç of bile demeden çabalıyor. Artık havaalanına dönüp Tehran’a gitmeye karar vermişken, taksici, çöp dökmekte olan yaşlı bir adama soruyor. Konuşmalarından anladığım kadarıyla adam nereli olduğumu soruyor, öğrenince de olmaz diyor.. Bana bakarak bunlar şöyle yapar, böyle yapar gibisinden bir şeyler söylediğini anlayabiliyorum. Ama taksici yok öyle değil diye ısrar ediyor. Adam ne kadar kalacağımı ve sonra nereye giceceğimi soruyor.. Planımı öğrenince içeri davet edip pansiyondaki yeri gösteriyor. Pansiyon yatak odası, mutfak, banyo-wc ve salondan oluşuyor.. Geniş ama bakımsız.. Zaten diğer odalar da dolu. Başka şansım olmadığı gün gibi ortada.

Gelmeden önce internetten çok araştırmıştım ama yer bulamamıştım. Bu denli bir doluluk tahmin etmemiş, nasıl olsa bir yer bulurum diye düşünmüştüm. Bu konuda her zaman tedbirli davrandığım halde bu kez sıkıntıya düştüm. 2 saat kadar üstümü çıkarmadan uyudum. Yatağın koşulları da oda ile aynı. Kalkıp mutfak lavabosunda karşı duvardaki aynaya bakarak traş olmaya çalıştım. Havlu yok, olsa da kulanabileceğimi sanmam. Iran’da oteller kaldığınız süre boyunca pasaportunuzu vermiyorlar. Ancak ayrılırken alabiliyorsunuz. Umarım yarın sabah amcayı bulup pasaportumu alabilirim.

İlk iş olarak kahvaltı etmek istedim. Çok dolaştığım halde şehirde bu amaca uygun bir yer bulamadım. Vazgeçip İmam Rıza türbesine gittim. Kapıdaki korumalar çanta vs ile içeri almıyorlar. Çantayı emanete bırakıp bir fiş alıyorsunuz. İçeride fotoğraf çekilmesinin kesinlikle yasak olduğu söyleniyor.Ancak içeride cep telefonu ile fotoğraf çekenlere de rastlanıyor. Bunlar aramalardan geçebilenler herhalde. İçerisi çok kalabalık. Çok büyük bir kompleks. Çok güzel yapılmış ve süslenmiş. Arasıra 5-6 kişinin koşar halde ve tekbir sesleriyle bir tabutu sırtlarında içeri götürüp tekrar yine koşar halde dışarı çıkardıkları görülebiliniyor. Bu sıradan bir olay herhalde ki, kimse dönüp bakmıyor. Ayrıca tabutun kapağı yok ve cenazenin üzerinde sadece bir örtü var. Adamlar resmen koştuklarından cenazenin düşebileceği endişesine kapılıp hemen uzaklaştım oradan.

Türbenin içerisinde birkaç müze de var ama pek göze çarpan birşey sergilenmiyor. Giriş ücreti 5000 IR. Etkileyici olan tek şey türbenin büyüklüğü, süslemelerin, aynaların güzelliği. Fotoğraf çekemeyince buradaki gezintim kısa sürdü. Açlığımı yatıştırmak gayesiyle biraz daha dolaştım. Nafile. Meyve suyu satan büfelerden başka bir şey yok caddelerde. Sorduğum bir esnaf bana bir otel tarif etti. Bodrum katında restaurantı var. Menü arap harfleriyle. İngilizce menü yok. Doğu mutfaklarının ortak yemekleri olduğunu düşündüğüm kebap , salata ve kola istedim. Garson yazıp gitti. Salata olarak bir kaç söyüş dilim domates ve salatalığın yanına lahana doğranmış. Kupkuru. Yemeğin yanına pilav da getiriliyor. İranlılar pirinç pilavını aynı uzak doğulular gibi yağsız tutsuz yapıyor. Yanına da kahvaltıda verilen küçük bir paket yağ konuyor Allahtan. Çünkü kebap berbat. Et kokuyor ve tam pişmemiş. Lavaş fena değil. Yağın yettiği kadar pilavı otla birlikte yiyip karnım herhalukarda aç, kalktım. Üstelik doymamanın karşılığı olarak da 15 dolar hesap ödedim.

Çıkarken baktım, otel şehrin iyi otellerinden birisi. Şehrin türbenin olduğu bölümüne HARAM adı verliyor. Türbenin danışmasından bir harita almıştım. Otobüs terminali yakın gibi görünüyor. Ama bu sıcakta yürümeyi göze alamadım, şapkamı da yanıma almamışım. Bir taksiyle terminale gittim (20.000 IR). Burada taksiler iki türlü.. Sarı ve beyaz taksiler.. Sarılarda taksimetre var. Ama pek fark etmiyor çünkü açmıyorlar. Böylesi daha iyi pazarlık etme şansı var. Öbür türlü dolaştıracak belki de. Terminalden 124 km uzaklıktaki Neishabur’a bilet aldım 10 000 IR (1 dolar).

Ömer Hayyam’ın türbesi bu şehirde. Eski, yıkık dökük bir otobüs ve bir hayli de kirli. 2.5 saatte vardık Neishabur otobüs terminaline. Oradan da taksiyle Ömer Hayyamın türbesi, 20.000 IR (2 dolar). Yeşil bir parkın içinde güzel bir anıt ve bu anıtın orta yerinde sade bir mezarda yatıyor Hayyam. Bunun dışında da bir şey yok. Ömer Hayyam müzesi kapalı, hediyelik eşya satan dükkanlarda da ilgiye değer bir şey yok. Turkuaz taşlarından başka. Çok güzel, hatta büyüleyici bu taşlar çok pahalı. 2 santim büyüklüğünde çok güzel bir örneğine 360 dolar dediler. Kibrit çöpünün biraz daha büyüğü şeklindeki bir ağacın ucuna iliştirilmiş olanları vardı en ucuz. 5 dolardan .. onlarla yetindim ama aklım kalmadı değil.
 
Tekrar terminale dönmek için taksi bulamadım. Artık akşam oldu. Mashhad’e dönmek zorundayım, burada kalamam çünkü pasaportum yok. Kalırsam polisle sıkıntı yaşayacağım kesin. Belediye otobüsü geldi ama biletim yok. Şöföre anlattım, gel dedi. En ön sıraya oturttu. Şehre kadar götürüp en uygun yerde bıraktı. Para da almadı. Misafir dedi.Belediye otobüslerine kadınlar bileti ön kapıdan şöföre uzatıp arka kapıdan biniyorlar. Erkekler ise ön kapıdan biniyor. Otobüslerde çoğunlukla bilet kullanılmasına karşın para verildiğini de gördüm. Şöförün bıraktığı yerde taksi durdurdum. Taksici 50 metre ileride durup 3 kişiyi daha aldı taksiye. Terminale gidiyor onlar da. Sesimi çıkarmadım. Terminale bir an önce varayım da.. Ama vardığımızda taksici anlaştığımız parayı değil, bölüştürüp herkesten eşit para aldı. Gayet memnun oldum.

Otobus kalan tek kişilik yeri bekliyormuş. Hemen hareket ettik. Geldiğimiz otobüse nazaran daha temiz bir otobüs ve daha hızlı gidiyor. Yalnız yanımda oturan adam yol boyunca kendi kendine söylenip durdu. Bazen kendini kaptırıp el kol hareketleriyle anlatımını da güçlendiriyor. Baktım kimsenin dikkat ettiği yok, ben de aldırmadım. Zaten yolun yarısını da uyudum. Otoban gişelerinde otobüse 2 kişi ellerinde kutular ve dualarla binip herkese dondurma dağıttılar. Otobüstekiler de dua ettiler. Gişeye gelen bütün araçlara dağıtıyorlar. Şehirde de kimi ellerinde tepsi limonta yol kenarında durup gelen geçen araç ve insanlara dağıtıyor, kimi de şeker.. Bayrammış bugün. Ne bayramı olduğunu anlamadım. Terminale varınca yine taksiyle şehir merkezine gitmek istedim. Taksiye binmek için öncelikle idareden bir kart alınıyor ve anons ediliyor. Sırada olan taksi geliyor, kartı verip devam ediyorsunuz. Benim taksici gitmek istemiyor, diger taksicilere beni almalarını istiyor, ama kimse gitmek istemiyor anlaşılan.

Kızdım kartı alıp idareye gittim. Ayıp dedim. Adam anladı sanırım bir başka kart verip anons etti sert bir ifadeyle. Anonsta geçen misafir kelimesini anladım sadece. Gelen taksi de bir seyler diyor ama anlamıyorum. Diğer taksicilerden birisi yanaşıp azeri türkçesiyle, bugun bayram, türbenin olduğu yol kapalı, biraz dolaşması gerekecek bu durumda daha fazla yazacak, onu anlatıyor dedi. Tamam dedim, ne kadar yazarsa ödeyeceğim dedim kızgınlıkla. Taksici yol üzerinde gösterdi gerçekten yolun kapalı olduğunu, üstelik fena da bir trafik vardı. Sonuçta çok az bir fark etti. Onun da tamamını almak istemedi. Adama teşekkür ettim çıkarken. Alışmışız Türkiye’deki taksicilerin üç kağıtçı hallerine.

Mashhad’de karşılaştığım, görüştüğüm, alışveriş yaptığım insanlar çoğunlukla doğru dürüst insanlar. Adres sorduğunuzda ilgi gösteriyor, hatta refakat ediyorlar. Ne Türkiye ne de arap ülkeleri insanlarına benzemiyorlar. Henüz bozulmamışlar ve umarım öyle kalırlar. Çarşı pazarda size yapışan yok. Hatta yakınınıza bile gelmiyor, sorarsanız yanıtlıyorlar. Hala açım. Biraz daha dolaştım ama en sonunda peynir ekmek kola alıp pansiyona gitmenin en iyi fikir olduğuna karar verdim. Burada öyle adım başı market de yok. Bulduğum ilk marketten ihtiyaçlarımı alıp hemen önünden taksiye bindim, adres kartını şöföre verdim. Kart arapça ve burada bütün tabelalar da arapça. Dolayısıyla haritalar öyle çokça işinize yaramıyor.

Gerçi bulunduğum yerden yürüyerek pansiyonu bulabilirim.Sabah yürüyerek gelmiştim. Ama yoruldum, göze alamadım. Sabah erkenden kalkıp ‘’Bazar-e Fash’’ pazarını dolaşmaya gittim. Bizim Mısır Çarşısına çok benziyor. Tek ve en önemli farkı burada gezenlerin eteklerine yapışıp dükkana çekenler yok. Herkes sakince müşterisini bekliyor. Oldukça büyük olan bu pazarın ya da çarşının diğer ucu İmam Rıza Caddesine ve Türbesine çıkıyor. Bir çok seyahat acentesi de bu bölgede.. Tehran’a gitmek üzere bilet sordum ama hiçbirinde yok. Oysa akşam Tehran’a gitmem lazım. Öğleden sonra Tus şehrine Firdevsinin kabrine gitme planım var. Ama bilet durumu beni huzursuz edince havaalanına gittim. Evet, hiçbir yere, hiç bir firmada bilet yok. Bayram.. Artık tren veya otobüsle giderim diye düşünürken efendi bir adam da bilet sordu. Ona da yok dediler.
 
Yanına yaklaşıp bildiği başka firma olup olmadığını sordum. Nereye gideceksin, dedi. Ben de seyahat planımı söyledim. Bu plandaki herhangi bir şehire olabilir dedim. Biraz sohbet ettik ayak üstü. 2 günümü anlattım. Adam, gidelim şehirde bulurum dedi. Onun arabasıyla şehire gittik. Iran Havayollarının merkez ofisinde bir arkadaşını buldu. Hem benim için hem kendisi için biletleri ayarlattı. Sonra da çok güzel bir lokantaya gittik. Son derece güzel bir yemek yedik. Israr ettiysem bile hesabı ödetmedi. Valizimi almak üzere pansiyona gittik ardından da havaalanına. Yolda şehir hakkında bilgi verdi. Daha elit kesimin yaşadığı Ahmadabad semtinde iyi lokanta ve otellerin olduğunu, buraya gelindiğinde Haram’da değil de bu bölgede kalmanın çok daha rahat olacağınıı anlattı. Taksiciye Haram bölgesinde kalmak istiyorum diye ısrar ettiğime hayıflandım. Şemsi, check-in işlemlerimi yaptırıp kapıya kadar götürdü beni. Onun uçağı daha önce. Telefonlarını verdi, ne sorun olursa beni ara hangi şehirde olursan ol ben ulaşırım, çevrem geniş dedi.

Esfahan’da Abbasi Hotel’i önerdi. Diğerlerinden pahalıdır ama çok güzeldir, dedi. Hatta kalmasan bile uğrayıp gez dedi. Her ihtimale karşı da 2 otel ismi daha verdi. Bu arada Horasan’dan göç eden Mevlana ve Şems hakkında da detaylı bilgilere sahipti. Tarihlere kadar.. Şems’in mezarının Tebriz’de olmadığını, nerede olduğunun da bilinmediğini söyledi. Pakistan, Iran ve Türkiye’de olduğu konusunda rivayetler bulunduğu ancak hiçbirinin kesin olmadığını belirtti. Çok güzel bir sohbet sonrası ben memnun ve mahcup, ayrıldık. Iranlılar güzel insanlar.. Biz olsak yapar mıydık ? Sanmam.. Mashhad’de bulunduğum süre içerisinde çok az fotoğraf çekebildim. Hem İran’a ilk kez geliyor olmak, İran’ın dışarıdan bilinen sıradışı tutumu hem de kutsal bir zamanda burada oluşum fotoğraf çekerken temkinli davranmamı gerektirdi..

Esfahan uçağını beklerken görevliye sigara içilebilecek yer olup olmadığını sordum. Hemen yanıbaşındaki küllüğü gösterdi. Sonra farkettim ki havaalanı içerisinde kültablası olan her yerde sigara içmek serbest. Havaalanı oldukça kalabalık.. Gelenler gidenler.. Ama oturacak yer sıkıntısı yok. Klasik kıyafetinden Molla olduğu belli olan birinin yanına oturup insanları seyretmeye koyuldum. Arada da görevliye bakıyorum.. Gözgöze geldiğimizde şimdilik bir gelişme olmadığı işaretini yapıyor.. Omuzlarını kaldırıp, No ! Nihayet kalkış zamanı geldi. Ukrayna’dan kiralandığı anlaşılan bir uçakla son derece sarsııntılı bir yolculuktan sonra Esfahan. Havaalanı aynı zamanda askeri amaçlı. Bunu hemen yanıbaşındaki jet hangarlarından çıkarıyorum. Aman bana ne! Bu yüzden havadan fotograf çekmedim.. Neme lazım.

Esfahan Bavullar kısa zamanda geldi. Taksiyle Şehre yolaldım. Otel gerçekten de Şemsi’nin dediği kadar var. Görkemli, muhteşem. Personel son derece ilgili.. Yer de var. Burada kalmaya karar verdim. Önce güzel bir duş ardından internet-başı.. Ama o da ne ! Google, Facebook filtrelenmiş.. Sabah ve Milliyet gazeteleri de.. Hotmail, Yahoo, Hurriyet’e giriş sorunsuz. Neyse bu da yeterli, en azından maillerime bakabileceğim. Gece boyunca İran’ın CNN formatında yayın yapan ingilizce haber kanalı PRESSTV’yi izledim. Dünyaya başka bir pencereden bakmak gibi.. Spikerlerin Amerikan ingilizcesi kullanmaları ilgi çekici.. Libya’daki olaylara ilişkin hazırlanan program ise son derece çarpıcı idi. Son derece kaliteli bir formatta hazırlanan programlarıyla bu kanal çok ilgimi çekti.

Sabah kahvaltısı sonrası yürüyerek şehir turuna başladım. İlk durak Hakim camisi.. 1000 yıl önce yapıldığı söylenen bu caminin dış görünüşü yıkık dursa da içi son derece güzel korunmuş ve faal.. Daha sonra labirent gibi duran ve olağanüstü büyük Bazar-e Bozorg kapalı çarşısından geçerek Madraseh-ye nimurvand’a geldim. 1600lü yıllarda Şah Abbas tarafından inşa edilen bu dev çarşıda yok yok. İran’da şimdiye kadar gördüğüm bütün çarşılar kapalı çarşı şeklinde.. Sıcaktan olsa gerek. Tabii sizi rahatsız eden de yok buralarda. Medrese faal. Küçük odalarda dersler veriliyor. Birini belli etmeden fotoğraflamaya çalıştım. Gerçi müdahale eden de yok fotoğraf çekilmesine.. Yalnız kapısında bayanların giremeyeceği yazıyordu. Yine bir başka kapalı çarşıdan geçerek Jameh Mescidine vardım.. 20 000 m2 alana kurulu bu cami İran’ın en büyük camilerinden birisi. Asıl caminin çıkan bir yangında yokolması nedeniyle 1121 yılında tekrar hali inşa edilmiş. Ancak Selçuklu, Moğol ve Safavi dönemlerinde bir takım değişikliklere, eklentilere uğramış. Faal olan bu camiye turistler 5000 IR (0.5 usd) karşılığı biletlere girebiliyor diye yazıyor kapıda ama biletçi de yok soran da.. Bir çok kısmında restorasyon devam ediyor. Ancak gerçekten görkemli yapı.

Kapalı alanını oluşturan yüksek sütunlar, havalandırma sistemi insanı etkiliyor. Jameh Mescid’in hemen yanıbaşında bir kuş pazarı var.. Zaten seslerden kendini hemen duyuruyor. Bu küçük pazarda güvercinlerden horozlara ve adını bilmediğim nice kuşa rastlamak mümkün. Mutlaka görülmesi gereken bir yer bence. Buradan çıktığınızda Ali Mescid’in devasa minaresini hemen görüyorsunuz. 48 m yüksekliğindeki bu minare 1522 yılında Safaviler tarafından inşa edilmiş (Orijinali daha önce yıkılmış ki, tekrar inşa edildi deniyor). Ali Mescid’in içerisinde klimanın karşısında biraz dinlenip hemen karşısındaki Harun Vilayet Mozolesine girdim. Hemen girişte Humeyni ve Hamaney’in mozaik resimleri var. Çok güzel yapılmış. İki kişi daha var ama tanımıyorum. Kimse olmadığından sormak da içeri girmek de nasip olmadı. Tekrar bir kapalı çarşıya girip sora sora Madraseh-ye Sadr’ı buldum. Yine faal olan bu büyük bahçeli medresede fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Dolayısıyla fazla oyalanmadan yine dev kapalı çarşıların kolları içerisinden sıcaktan da korunmuş olarak İmam Meydanı’na geldim.

Oldukça büyük dikdörtgen şeklindeki bu meydanın dört tarafı kapalı çarşıyla çevrili. Bu çarşıda envai türlü turistik eşya bulmak mümkün. Tümü el işçiliği.. Minyatürler, seramikler, sedefler, halılar.. Bir şey almadan çıkmak pek olası değil. Ben alışverişi yarına bıratım. Zaten kolunuza asılan kimse de yok. Herkes sakince müşterisini bekliyor. Çarşıdaki iki ünlü lokantadan birisi bugün kapalı, diğeri ise çok kalabalıktı. Meydanın hakim kenarına konuşlanmış İmam Camisini namaz vakti geldiğinden süratle gezip çıkmak zorunda kaldım. Meydan içerisinde faytonla turlar yapılıyor. Ancak gölgesinde oturulabilecek bir ağaç yok. Dinlenmek için meydanın Ali Kapısından çıkışta çimlere uzanıp dinlenebilecek bir park var. Hem meydan, hem cami hem de çarşısı mutlaka görülmesi gereken yerler. Yaklaşık 10 km süren bu gezintim sıcağın da etkisiyle beni yorduğundan kalan programı yarına erteledim.

Mesafe çok uzun olmasa bile duraklarda çok oyalandığımdan çok yorucu oldu. Ancak zaten bu bölgeyi araçla gezmek pek etkileyici olmasa gerek diye düşünüyorum. Özellikle o çarşılardan mutlaka geçmek lazım. Sabah çok erken kalkamadığımdan kahvaltıyı da kaçırdım. Oysa kahvaltı benim için çok önemli.. İran yemeklerine henüz alışmış değilim. Sanırım asla alışamayacağım.Kahvaltıda verilen peynir, ekmek ve yumurta beni bir ölçüde sakinleştiriyor. Kahvaltının diğer menüsü ise benlik değil. Saati 4 dolara bir taksiyle anlaştım. Zira gideceğim yerler çoğunlukla yürüyerek gidilebilecek yerler değil. Mustafa Nadi 48 yaşında 5 çocuklu ve şaşırtıcı bir şekilde ingilizce biliyor. Yani anlaşabilceğimiz kadarıyla. Gittiğimiz yerler hakkında da bilgi verebilecek düzeyde.

İlk durağımız Manar Jomban – Shaking Minarets. Giriş ücreti 5000 IR (0.5 usd). İçeride epeyce bir kalabalık var.. Yerel turistler. Bu arada belirtmeliyim ki İran’da saat 13.30 ile 15.00 arası hemen her yer kapalı. Manar Jomban 14. YY’da Abu Abdullah’ın türbesi olarak inşa edilmiş, üzerinde taş işleme kitabesiyle mezar olduğu gibi duruyor. Minareler ise 17. YYda eklenmiş. Özelliği daha doğrusu bütün bu kalabalığın oturup beklediği şey ise; 10 metrelik minarelere çan bağlanmış, görevli minarelerden birine girip minareyi sarsmaya başlayınca diğer minare de buna uygun bir şekilde sallanıyor. Bütün bu kalabalık ise bunu mucizevi bir olay gibi kaydediyor. Ben pek bir ilginçlik göremediğim.. Sonraki durağımız ise Ateshkadeh-ye Esfahan.. Mustafa’nın söylediğine 1400 yıllık bu ateş tapınağı Sasaniler tarafından inşa edilmiş. Tam tepedeki kulede 24 saat Zerdüşt inancı gereği ateş yanarmış. Deniz seviyesinden 1600 metre yükseklikteki bu tapınağın zorlu bir çıkışı ve inişi var.. Ancak manzarası buna değer…Zira bütün Esfahan ayaklarınız altında.

Havadaki nem görüntü almayı engellese de dakikalarca ayrılmak mümkün değil. Orada bulunan Polonyalı bir çiftten fotoğrafımı çekmelerini istedim. İsabet oldu. Mustafa, hala İran’da özellikle de Esfahan ve Yazd’de çokça Zerdüşt yaşadığını, dinlerini de serbestce yaşadıklarını söylüyor. Müslümanlar dokunmuyor mu, diye sordum.. Zerdüştler çok temiz ve dürüst insanlardır. Burada onlara kimse dokunmaz, dedi. Merak etmeye başladım. Yarın Yazd’de karşılaşırım umarım. Mustafa diğer dinlere mensup olanların da aynı serbestliği yaşadığını söyledi. Esfahan’ın ilk yerleşimcileri Yahudiler ve Zerdüştlermiş. Hala Esfahan’da bir yahudi mahallesi olduğunu ve sakince yaşadıklarını söyledi. İran’ın Yahudilere olan tavrı düşünüldüğünde ilgi çekici bir sonuç çıkıyor. Ne güzel ki, İran’da Mollalar, Taliban soytarıları gibi put vs bahaneleriyle tarihi yoketmemişler. Tam aksine her yerde yoğun bir restorasyon göze çarpıyor.

Ortada yabancı turist fazla olmamasına rağmen. Bütün mekanlarda duvar resimleri özenle korunmuş, koruma altına alınmış. Bu koruma ve restorasyon çalışmaları hangi dinden olursa olsun bütün eserleri kapsıyor. Tapınaktan sonra Vank Katedrali’ne geldik. Bir Ermeni Kilisesi. 1600lü yıllarda inşa edilen bu katedral Ermeniler için oldukça önem taşıyormuş. Esfahan’da da önemli bir Ermeni nüfusu yaşıyor. İran’ın Ermenistan ile iyi ilişkileri var. Zaten Ermenistan’da da çok fazla İran’lı turist görmüştüm. Katedralin girişi diğer yerlere göre oldukça pahalı.. 30 000 IR (3 usd).. Kompleksin içinde ayrıca müze, kütüphane, eğitim alanları vs bulunuyor. Katedralin içinde ve müzede fotoğraf çekilmiyor. Katedralin iç duvar resimleri olağanüstü, muhteşem.. Çok iyi korunmuş. Müzede ise Ermeni tarihi ve yaşantısıyla ilgili eşyalar, kitaplar vs var.. Bir de soykırım bölümü tabii. Yine içim sızlıyor fotoğrafları görünce. Tüm politik kaygılardan uzak, tümüyle insani bir üzüntü yaşıyorum. Korkunç bir şey.. Soykırımı bir yana bırakalım, tehcir bile başlı başına bir felaket. Bir insanlık ayıbı. Onursuzluk abidesi.

Enver paşaların kulakları çınlasın.. İran’da Ermenilerin sokakta miting yapmalarına izin verilmediğinden yılda bir kez burada toplanıp bu talihsiz olayı anma toplantısı yapıyorlar, diyor Mustafa.. Ardından hiçbir kaynakta yer almayan bir yere götürüyor beni Mustafa. Bir Hamama.. Hamamın birinci bölümünde balmumu heykellerle o dönemin hamam yaşantısı tasvir edilmiş ki, tek kelimeyle muhteşem bir mizansen.. Mustafa görevli kızdan bana da sunum yapmasını rica ediyor. Kız iyi ingilizce konuşuyor.. Hamam hakkında detaylı bilgiler veriyor. İkinci kısım ise zaten hamamın kendisi. Hamamın sahibinin de minyatürleri duvarlarda.. Sıradan halkın kullandığı bölümler, zenginlere ayrılmış özel bölümler, giyinme odaları.. Burası da pırıl pırıl iyi korunmuş halde..

Artık yemek vakti geldiğinden Mustafa’ya İran mutfağı ile ilgili düşüncelerimi söyledim. O zaman Türk lokantasına gidelim dedi. Esfahan’ın hemen dışında yeni Esfahan olarak inşa edilen bir bölgede, bir alışveriş merkezinin ikinci katında lokanta. Sipariş alan kız Türkçe biliyor. Menü de Türkçe-Farsça.. Yemekler tamamiyle bizim.. Ama lezzeti konusunda aynı fikirde değilim. Üstelik son derece de pahalı. İki kişilik yemek neredeyse 45 dolar. Hayal kırıklığı içinde lokantadan ayrılıp Terminale gittik. Yazd’e otobüs bileti 5 dolar (Ham Safar Seyahat). Mesafe 300 km civarında. 4 saatte varacağım. Sabah ilk otobüse bilet aldım ki günü kaybetmeyeyim. Daha sonra Flowers Garden- Çiçek Parkı’na gittik. Yemyeşil, kocaman bir alanda her türlü çiçeğe rastlamak mümkün.. Halk, özellikle gençler kızarkadaşlarıyla çimlere yayılmışlar, koklaşıyorlar.. Yemyeşil ortam aynı zamanda doğal klima.

Dışarıdaki sıcak havadan eser yok. Bir başka özelliği ise Kaktüs Müzesi.. Burada dünyadaki tüm kaktüs çeşitleri toplanmış. Sonraki durak Chehel Soun Palace. Abbasi dönemi eseri olan saray yangında yıkıldıktan sonra 1700lerde tekrar inşa edilmiş. Dışarıdan bakılınca sarayın kendisi görünmüyor. Dolayısı ile dün burada geçtiğim halde ilgimi çekmemişti. Ama içeri girince havuzu ve kendisi şahane görünüyor. İç duvar resimleri ise büyüleyici.. Ali Qapu Palace’ın hemen karşısına denk geliyor. Mustafa beni beklerken bakmış, haber verdi Ali Qapu Palace’ın da açık olduğunu.. Dün gittiğimde kapalıydı içerisi. Yine 16 YY Abbasi eseri olan bu bina terasıyla ve iç işlemleriyle muhteşem. Taş işçiliğinin en üst örneklerini sergilemişler, terası ise İmam Meydanını bütünüyle ayaklar altına seriyor. Mutlaka ama mutlaka görülmesi gereken bir yer.

Esfahan’ın ilk kurulduğu yere gittik. Burası bir yahudi mahallesi. Sinegogu da var. Yaşam devam ediyor sakince. Bu mahallenin hemen yanıbaşında yüksek bir kule var. Esfahan ipek yolu üzerinde bulunduğundan bu kule ile kervanlara tehlike konusunda haber verilirmiş. Sonra, çok özel bir yere götüreyim seni, dedi Mustafa. Şah döneminde ilk başkaldırı kıvılcımını çakan mollanın evi.. Balmumu heykelleri öylesine sahici ki, insan her an bir şey diyeceklermiş gibi geliyor. Hele elinde silah tutan bir heykel var ki, birazdan ateş edecek sanırsınız. Burası da hiçbir kaynakta geçmiyor. Ve günün son gezintisi Esfahan’ın meşhur köprülerine. Ne yazık ki, nehrin altından geçen metro inşaatı nedeniyle su kesilmiş.. Bu haliyle köprüler çok zavallı duruyor ve açıkcası hiç de cazip bir görüntü vermiyor. Mustafa belki bir yıla kadar eski haline gelir diyor.. Umarım.

Yazd Sabah erkenden başladı otobüs yolculuğu. Dün karşılaştığım Polonyalılar da otobüste. Yorucu olmayan 4 saatlik yolculuk sonrası Yazd. Terminal şehir dışında.. Taksici onca pazarlığa rağmen en son 35000 IR (3.5dolar)’da karar kıldı. Safaiyeh hotel’de de pazarlık mümkün. Güzel bir otel. Sakin, son derece güzel bir lokantası var. İlk kez doğru dürüst bir yemek yedim. Çorba, cacık, tavuk şnitzel ve kola yaklaşık 13 dolar. Ama değer. Otelin en kötü yanı ise eski şehirden yani gezilecek yerlerden uzakta olması. Bu yüzden şehirde otel bakmaya gittim. Lonely Planet’te sözedilen pansiyonu buldum. Sahipleri çok ilgili. Hemen Jameh Mescid’in yakınında, ara sokaklar içinde.. Ama pansiyona varıncaya kadar bütün duvarlara boyayla yazmışlar Silk Road hotel diye. Tipik bir iran evi aslında.. Geceliği 280 000 IR (28 dolar). Yarın için rezerve ettim. Aslında daha ucuza da pansiyon bulmak mümkün ama burası hem konum hem de hizmet açısından benim için fazlasıyla uygun. Bu pansiyondan yarın sabah icin bir arac ayarladım. Zira yarın sabah öncelikle şehir dışında kalan bölgelere gidecegim. (Ayrıca tur hizmetleri de var. Yarın sabah 7’de başlayacak bir tur da organize ettiler. Tek başıma olduğumdan biraz pahalıya geldi. Bir kaç kişi daha olsaydı daha ucuza gelecekti. Ama beklemek istemedim.)

Sabahın ilk saatlerinde ilk durak Towers of Silence, ‘’Sessizlik Kuleleri’’.. İki tepeye yerleşmiş iki kule.. İsmindeki ürkünç ton kulelere çıkınca sarıyor etrafınızı. Zerdüşt inancına göre ölüler aşağıda bulunan binalarda yıkanıp, hazırlanıp bu alanlara üzerine bir şey örtülmeden bırakılıyor, kuşlar etlerini yesin diye.. Daha sonra kalan kemikler yakılıyor. Kulelerin birisi erkekler için diğeri kadınlar.. Bu, şehirler için geçerli .. Köylerin bir tane.. Gördüğüm her köyün yanı başında bir kulesi var ve bu uygulama, bu rituel 1960lara kadar devam etmiş. Sonrasında onlar da ölülerini toprağa vermeye başlamışlar. Bu kuleler Yazd şehrine ait. Şehrin hemen dışında bir Zerdüşt köyü Cham .. Görünürde kimse yok. 2000 yıllık ağacın altında bir kapta da olsa ateş yanmaya devam ediyor.. Köyün hemen ilerisinde ise göze çarpıyor Sessizlik Kulesi..

Ateshkadeh, Yazd’deki en bilinen Zerdüşt tapınağı.. Kalın camın arkasındaki ateş 470 yılından beri yanıyor.. 1174’de Ardakan’a taşınan ateş, 1474’te ise Yazd’e getirilmiş. Şu anki bina ise 1940 yılında inşa edilmiş. Dünyanın dört bir yanından Zerdüştleri buraya çeken ateşin yüzlerce yıldır nelere şahitlik ettiğini düşünmemek elde değil. Meybod, Yazd’in 50 km dışında bir kasaba.. En çarpıcı tarihsel varlığı Narin Kalesi’nin tarihi miladdan önce 3. YY’a dayanıyor. İran’daki en eski tuğla yapı olan kale, İran’ın islam öncesi en önemli eserlerinden birisi. Halen restorasyonu devam ediyor. Kale girişi 2000 IR (0.2 dolar).. Kale’den şehrin görüntüsü ise çok güzel.. Hatta şehrin bir bölümüne baktığınızda yüzyıllardan beridir pek bir şeyin değişmediğini de görebiliyorsunuz.

Kervansaray ise Şah Abbas’ın 999 kervansarayından birisi. İpek yolu üzerindeki kervansaraylar 50 km arayla inşa edilmiş. Zira bir devenin bir günde katedebileceği mesafe 50 km. Kervansarayın içerisinde bir kilim müzesi de var. Burada bir kaç yüz yıllık kilimleri görmek mümkün olduğu gibi dokumaya da şahit olunabiliyor. Adını anımsamadığım amca elinde hiçbir örnek olmaksızın, aklındaki örneğe göre kilim dokuyor. Kilimlere yapıldığı tarih ve ustasının ismi de işleniyor. Kervansarayın hemen yanında 300 yıllık bir posta binası var.. İçerisinde o döneme ait fotoğraflar, kullanılan malzemeler, heykel tasvirler görmek mümkün.. Hemen karşısında ise buz evi. Kışın evin önündeki havuzlara su dolduruluyor.. Geceleri donan sudan elde edilen buz binanın içindeki devasa kuyuya depolanıyor. Yazın bu buz satılıyor. Binanın yapısından dolayı sıcak havanın surekli yukarı hareket ederek buzu koruduğu söyleniyor. Her yerleşim yerinin yanıbaşında bir qanat bulunuyor. Bir su iletim sistemi. Bir bölgede bulunan su tünellerle taşınıyor. Su kaynağı ile suyun getirildiği nokta arasındaki eğim farkı yaratılmasının gerekliliği düşünüldüğünde oldukça büyük bir çalışma gerektirdiği de görülebiliniyor. Chak Chak, Yazd’den yaklaşık 70 km dışarıda, neredeyse çölün ortasındaki bir zerdüşt yerleşim yeri..

Kayalık bir tepeye konuşlanmış 1300 yıllık bu yeri Sasani prensesi Nikbahun yaptırmış. İsmi suyun kaynağından Tıp, Tıp (Chak chak) şeklinde damlamasından geliyor. Zerdüştler için önemli bir merkez olan bu yerde binlerce kişi her yıl 14-18 haziran’da festival düzenliyor. Orijinal yapıların neredeyse tamamen yokolduğu bu köy tekrar inşa edilmiş.. Ancak fazlasıyla yeni bir görünüm vermesi nedeniyle tarihi hava da yokolmuş. Daha çok terkedilmiş yeni bir köy görüntüsü var. Tek ilgi çekecek yanı belki de bulunduğu yer, coğrafya.. Kharanaq, 4000 yıllık bir yerleşim sitesi.. Bu dönemlere denk gelen bütün yerleşim alanları site şeklinde. 3 kapısı olan sitede birinci katta hayvanlar, ikinci ve üçüncü katta ise insanlar yaşıyor. İslam sonrası bir de ‘’titreyen’’ minare ve cami eklenmiş. Ancak zerdüştlerin ateş tapınağı da halen duruyor. Hemen yanında bir kervansaray, karşısında ise Yazd-mashhad eski yolu üzerinde İmam Rıza mescidi bulunuyor. İmam Rıza bu yoldan geçerek Mashhad’e gitmiş. Bahçesinde hala meyve veren nar ağaçları bulunan site çevresinde çok fazla yılan olduğu söyleniyorsa da ben en çok kocaman ve sapsarı arılardan korktum. İmam Rıza Türbesinde, oğlu yatıyor.Sanırım buradan geçerken kaybetmiş ve buraya defnedilmiş.Hemen arkasında, eski nehir yatağının kıyısındaki oyuklarda 6000 yıl önce insanlar yaşıyormuş.. Bir zamanlar burada bir nehir olduğunun en büyük kanıtı ise tarihi köprü.. Hala ayakta duruyor.
 
Öğleden sonra sıcakların dayanılmaz hale gelmesiyle geri dönmek kaçınılmaz oldu. Yeni pansiyonuma yerleşip yemek yedim. Pansiyonun yemekleri fena değil, fiyatları da uygun. Dört tarafı odalarla çevrili bir bahçe görüntüsü veriyor. Odalar temiz ve serin.. Internet bağlantısı da fena değil. Odalarda Tv yok ama küçük bir buzdolabı var ve işe yarıyor. Sabah erkenden kalktım. Ama günlerden Cuma olduğunu unutmuşum. Her yer kapalı doğal olarak. Shiraz- Tehran uçak biletini halletmem gerek. Zira 18 saatlik yolu otobüsle katetmek çok zor görünüyor. Neyse ki, seyahat acentesi saat 11-12 arası calısacakmış, bekleyip biletimi aldım. Fiyatı 740 000 IR (70 dolar civarında). Hava oldukça sıcak.. Ama nem olmadığından çok da etkilemiyor. Bütün dükkanlar kapalı. Caddeler boş. Yaya olarak eski şehirin dar yollarında kaybolarak LP’de belirtilen yerlere gittim.

Başlangıç noktam Amir Chakhmaq Complex.. Kapalı bir pazar ve kapalı.. Amir Chakhmaq Camisi de öyle. Hemen karşısındaki Yazd Su Müzesi ise açık. Bu müzede dünden bugüne suyun şehire getiriliş hikayesi anlatılıyor. Fotoğraflar etkileyici.. Labirent gibi müzede kaybolmamak da elde değil. Serin olmasından dolayı insan çıkmak istemiyor. İçerideki buz gibi su ferahlatıcı.. Bu dolaplardan İran’da şimdiye kadar gördüğüm her şehirde neredeyse her köşebaşına konmuş. İnsanlar ücretsiz olarak soğuk sudan faydalanabiliyor. Hazireh Camisi devasa minareleriyle zaten hemen göze çarpıyor. Minareler giriş kapısının üzerinde. Çoğu camide böyle. Caminin iç süslemeleri de çok güzel. Turquaz renk hakim. Seyyid Rukneddin Türbesi (Bogheh-ye Sayyed Roknaddin) hemen Jameh Mescidin yakınında restorasyonuna yeni başlanmış bir caminin içerisinde.. ve 700 yıllık.. Sanırım her şehirde bir Jameh Mescid var.

Buradaki Yazd’in simgesi niteliğinde.. 500 yıllık caminin benim en çok ilgimi çeken yanı hikayesi.. Kuruluş değil de kullanım hikayesi.. Bekar kızlar çarşaflarına bir kilit takıp minareye çıkarlarmış.. Kilidin anahtarını bu minareden aşağı atarlarmış. Aşağıda bekleyen bekar gençlerden anahtarı yakalayan ile tatlı yemeye giderlermiş. Bu şekilde olan bir tanışmanın doğuracağı evliliğin hayırlı olduğuna inanırlarmış. Ben epeyce oyalandım minare diplerinde ama kimse anahtar atmadı.. Camiye bu nedenle halk çöpçatan camisi de derlermiş.. Jameh Mescid’in arka kapısından çıkınca kendinizi bir anda labirent gibi sokaklarda buluyorsunuz ki, kaybolma endişesi de hemen sarıyor. Alexandr Hapishanesi’ne gideceğim, yolu bulabilirsem, tabelalar kimi yerde var ama yeterli değil. Kaybolmak aslında iyi de oluyor.. Evlerin özellikle kapıları çok ilgi çekici.. Daha önce bahsettim mi bilmiyorum ama kapılarda iki tokmak asılı.. Çıkardıkları ses tonları farklı.. Birisi erkek için diğeri bayan. Böylece kapıyı çalanın cinsiyeti hakkında bilgi verilmiş olunuyor..

Biraz çabaladıktan sonra Hapishaneyi buldum. Büyük İskender’in hapishane olarak kullandığı bu yapı aslında okulmuş. Şimdi ise içerisinde çokça hediyelik eşya, özellikle de kilim satılan dükkanlar var.. Daha doğrusu her oda bir dükkan olarak kullanılmaya başlanmış. En alt kattaki en görülmeye değer oda ise şimdi bir kafe.. Hem soluklanmak için de bir fırsat, burası mutlaka görülmeli.
12 İmam Türbesi ise henüz restorasyonu bitmemiş olarak hemen hapishanenin yanı başında.. Aynı yerde bir medrese su deposu da var ama ben gittiğimde kapalı idi.. Sonraki durak Hosseinieh’de ise merdivenlerden çıkıp muhteşem bir manzaraya sahip olabiliyorsunuz. Ayrıca bu sayede nerede olduğunuzu da belirleyip dönüş yolunuzu kısmen çözebiliyorsunuz. Dönüşü yine Jameh Mescid’de bitireceğim, zira, bu sıcakta sığınılabilinecek en ideal yer pansiyon.. Ama sokakları biraz daha gezerek çıktım. Günün en sıcak saatlerini ise pansiyondaki serin odada uyuyarak geçirdim.

Akşam Sessizlik Kulelerine tekrar gittim. Gün batımının buradan güzel olacağını daha önceki gidişimde farketmiştim. Karşılaştığım Yazd üniversitesinden tıp profesörü Hamid Rıza ve eşi o kadar ilgili ve nazikler ki, sohbeti bitirip ayrılamadım ve gün batımını büyük ölçüde kaçırdım. Olsun. Bu güzel insanları tanıma fırsatım oldu. Telefon ve adreslerini verdiler. Bana Yazd ve Shiraz hakkında bilgi verdiler.. Özellikle Shiraz’da mutlaka görmem gereken yerleri belirttiler kısa bir tarihsel bilgi de ekleyerek.. Hamid Rıza’ya göre İran’ın gerçek ‘’sahibi’’ yüzlerce eser kazandıran Şah Abbas.. Tam onlardan ayrılıp artık güneşin son çırpınışlarını yakaladığım sırada yanıma gelen Mina ve annesiyle sohbet başladı.. Babası azeriymiş Mina’nın.. Güzel ingilizce konuşuyor.. Kocasının şu anda Ararat’a tırmanmaya gittiğini, dağcı olduğunu söylüyor. O kadar güzel, etkileyici gözleri var ki.. Tehran’da oturuyormuş.. Annesinin yanına gelmiş.. Çocuğu yokmuş.. İstemiyormuş.. Biraz hayatın tadını çıkardıktan sonra düşünecekmiş.. Öyle güzel anlatıyor ki, o dağ başında sanki hiç kimse yokmuş yanımızda da, kırk yıldır hiç kimseyle konuşmamış da kırk yıl sonra ilk kez beni görmüş gibi..

Facebook adresini verdi. Iran’da facebook’a girilebildiğini, bunun için anti filter programlar kullanıldığını anlattı. Sohbet hiç bitmesin isterken annesi gidelim demeye başladı. Bu iletişim alışverişi sanırım kadını huzursuz etti. Ama Mina’nın o kadar güzel gözleri vardı ki, bu yerde, bu anda, o bakışlarda kaybolup gitmek kadar güzel bir şey düşünmek mümkün değildi. İstemeden ayrıldım. Otele döndüm.. O kadar açım ki, bir deveyi yiyebilirim.. Deve etinden tas kebabı ve cacık istedim. Et kuzu eti lezzetinde ve kıvamında.. Yanında da pilav.. Daha ne istenir ki.. En azından bu günlük..Mina’nın gözlerinden başka..

Yarın sabah çöle uzun bir yolculuk.. Erken kalkmak gerek. Çöl yaklaşık 150 km uzaklıkta.. Moghestan köyünün yanıbalında başlıyor ve 10 kmye 60 kmlik bir alana yayılıyor.. Moghestan köyü develeri, hurma ağaçları ile bu çölün kıyısında vahaya benziyor. Burada çok yılan var, diyor şöför.. Olsun.. Önemli olan insanların içerisindeki yılanlar, diyorum içimden.. Aracın durduğu yerden 100 metre yürümeyle çöl ve kum başlıyor. Biraz ilerleyince çölün ruhunun sizi sardığını hissedebiliyorsunuz. Burada en azından bir gece kalmalı. Ne yazık ki, ben bunu düşünmeden biletimi almıştım. Karar verdim, mutlaka çölde bir gece kalacağım.. Dubai’de olabilir, burada olabilir.. Önemli değil. Çöle serpilmiş kayalık tepeler rengiyle, duruşuyla son derece ürkütücü.. Iran’ın bu bölgesindeki bütün dağlar böyle.. Üzerinde hiç toprak olmamasından dolayı farklı renklere bürünen bu dağlar ihtişamlı ve son derece ürkütücü..Bu dağlardan birinin zirvesinden manzaranın ne kadar muhteşem olacağını düşündüm.

Ne yazık ki, dağcılık benim yeteneklerimin çok dışında, becerebileceğim bir iş de değil. Zein-o-Din, bozkırın ortasında bir kervansaray.. Restore edilip otele dönüştürülmüş.. Eski bölüm, aileler için.. Iran’da başka kervansaraylar da gördüm otele dönüştürülen.. Gerçi kalanı da görmedim. Odalar kapalı değil.. Bir perdenin arkası.. Issızlıkta bir gece geçirmek isteyenler için ilgi çekici olabilir.. Dekorasyonu da çok güzel.. Saryazd, Yazd’in hemen dışında bir yerleşim bölgesi adının anlamı ise Yazd’i Başı demek.. En önemli tarihi varlığı bir kervansaray (otele dönüştürülmüş) ve Saryazd Kalesi. 3 katlı bu kale Sasaniler tarafından MS 1. YY’da yapılmış.. Bekcisi kervansarayda duruyor. Gelip kapıyı açıyor ve sabırsızlıkla gitmenizi bekliyor.. Ama yapı o kadar güzel ve karışık ki kısa zamanda çıkmak mümkün değil. Oldukça büyük kalenin en üst katından güzel manzaralar yakalamak mümkün. Saryazd’e minibüs veya taksi ile gitmek mümkün. Yazd’de başka da görebileceğim bir yer yok, en azından bildiğim kadarıyla..

Bugünlük bu kadar yorgunluğun yeterli olduğuna eminim. Bu akşam Shiraz’a gitmek istiyordum ama bilet yok. Yarın akşama bilet aldım. Pansiyon sahibinden filtreli sitelere nasıl girilebildiğini öğrendim. Dolayısıyla akşamı facebook’da geçireceğim. Pansiyonda kalanlar yavaş yavaş ayrılıyor, yerine yenileri geliyor. Bu akşam ben de ayrılıyorum buradan.. İran’da hiç bir şehirden kolay ayrılınmıyor.. Ayrılası gelmiyor.. Öğlene kadarki zamanı şehirde dolanarak geçirdim. Akşam 9da Shiraz otobüsü.. Shiraz Yaklaşık 7 saatlik otobüs yolculuğu sırasında sadece bir kez mola verildi. Yol üzeri tesisi faydalanılamayacak kadar kötü. Shiraz terminalinden şehir merkezine taksiler 40 000 IR (4 dolar) alıyorlar. Lonely Planet’in ‘’Our Pick’’ dediği Anvari otele Yazd’den arayarak yer ayırtmıştım. Ancak kapı duvar ve taksicinin söylediğine göre de ‘’Boş oda yok’’ yazmışlar kapıya.. Zili çalarak uyandırdık resepsiyonu.. Evet, yerimiz ayırtılmış.. Yataklar temiz, klima çalışıyor, banyo ise idare eder.. 280 000 IR (28 dolar) bir gecelik ücreti.. Ancak internet ve ondan da önemlisi çamaşırhane yok.. Kıyafetlerim artık kirli.. yıkatabilecegim bir otel bulmam gerek.. Bu gece bu oteldeyim. Sabah bir çaresine bakacağız.

Sabah erkenden kalkıp ‘’breakfast’’ yazan yere yöneldim. Mutfak benzeri bir yerde bir kaç kişi ayaküstü bir şeyler yiyor. Resepsiyoncu kıza sordum. Orası kahvaltı salonlarıymış ve 2.5 dolar da kahvaltı ücreti ayrıca ödeniyormuş.. Koşarak çıktım. Yan taraftaki Sasan otel biraz daha düzgünmüş gibi duruyor.. Oda fiyatı 32 dolar ama yer yok. Biraz ilerideki Eram otele gittim. Son fiyat gecelik 60 dolar.. Kahvaltı dahi. Dolapta su ve meyve tabağı var, iki muz, iki şeftali ve iki salatalık, nedense.. Internet var ama odada çekmiyor. Eşyalarımı bırakıp şehri dolaşmaya çıktım.

Shiraz, Iran’ın arap bölgesine yakın.. Bu nedenle sanırım vıcık vıcık kirli bir şehir. İnsanları da pek İran halkına benzemiyor. En azından şimdiye kadar gezdiğim yerlerdeki gibi değiller.. Turist çeken bir yer olması sebebiyle sanırım, daha bir turisti yolmaya yönelik tavırlar.. Size söylenen fiyatın aslında gerçek fiyat olmadığını hemen anlayabiliyorsunuz.. Bir başka ölçü ise bir hayli turistik eşya satan mağaza var.. Yazd, her haliyle bambaşka idi.. Shiraz’daki ilk izlenimlerim ise pek hoş değil. Yazd’deki Silk Road pansiyonunun buranın 4 yıldızlı otelinden daha da üstün olduğunu söylemek zor değil. Yolda bir adam durdurup Persepolis turuna gitmek istersem 8 saatlik ve yaklaşık 350 kmlik gezi için 55 dolara götürebileceğini söyledi. Bakarız, dedim. Otelden sordum 80 dolar dediler aynı tur için, üstelik sadece araç ve ingilizce bilmeyen şöförler. Adam en azından biraz ingilizce biliyordu. Dönüp onu aradım.. Sabah 8 için anlaştık. Sıradan taksilerle daha da ucuza gidilebilinir ama dil sorununun insanı bezdirdiğini biliyorum.

Otel ve yarın ki programı hallettikten sonra Karim Khan bulvarında dolaşmaya başladım. İlk olarak bir kale görünümü veren Arg-e Karim Khan.. İçerisinde ziyarete açık olan bir hamam ve ulusal kadın kıyafetlerinin sergilendiği bir yer var. Giriş ücreti 5000 IR (0.5 dolar). Yapının ortasında havuzlar ve çiçeklerle süslü bir bahçe var, hamamın süslemeleri ise görülmeye değer. Yerel kıyafetlerin olduğu yerdeki fotoğraflar daha çok ilgi çekici. Girişte hediyelik eşya dükkanı, yapının dışında ise yerel kıyafetlerle fotoğraf çekilen, hediyelik eşya satan, yerel yiyeceklerden satan çadırlar var.. Bir de süslü bir deve ve atla parkta gezinti yapma imkanı.. Yapının 14 metrelik kulelerinden birisi hayli eğim vermiş halde. Pars müzesi kapalıydı, Pazartesi olmasından dolayı. Onun hemen ilerisinde Masjed-e Vakil camisi ise hayli görkemli ve büyük.. Girişi ücretli.. Iranlı bir aile bilet almak istemedi ve anladığım kadarıyla namaz kılmak istediklerini söylediler ama yine anladığım kadarıyla görevli bunu yutmadı ve o halde namaz vaktinde gelmelerini söyledi. Çaresiz aldılar bileti.. Giriş ücreti 3000 IR (0.3 dolar).. Sütunlar ve orta süslemeleri çok güzel.. Ortasında büyük bir havuzu var.. Iran’da camilerin daha çok giriş kapılarına önem verilmiş.. Bunun da girişleri muhteşem. Bu camiden de 2 tane dua taşı aldım görevliye sorarak.. Vermemek için oldukça diretti. Zira satılıyor bu taşlar ama benim için buradan almak daha önemli.. Yaklaşık on tane oldu halde şimdiye kadar.. Bu taşları namaz kılarken secdede alnın geldiği yere koyuyorlar.. Üzerinde arapça bir şeyler yazıyor..
Farklı farklı boyutlarda, dikdörtgen veya yuvarlak şekilde.

Caminin olduğu bölgede aynı ismi taşıyan 2 dev kapalı çarşı var.. Kuzey ve Güney Bazar-e Vakil.. Daha sonra uğrar alışveriş de yaparım diye girmedim. Rastladığım bir büfede bir şeyler yedim. En doğru dürüst bu büfe.. Bunda da pislikten geçilmiyor.. Dev bir hamburger ve dev bir hotdog içecekle birlikte 55 000 IR (5.5 dolar). Bir bakkaldan bisküvi ve içecek alıp otelin yolunu tuttum. Gece yolculuğunun yorgunluğu üzerimde hala.. Bu günlük bu kadar yeter.. Şehrin kalanını öbürgün gezeceğim.. Sabah erkenden Persepolis..

Sabah otelde kahvaltı ettim. Sadece domates, salatalık ve krem peynir.. diğerleri pek bize hitap etmiyor.. Ardından ilk durak Pasargadae.. Yaklaşık 170 km dışında Shiraz’ın.. Bu bölgede henüz kazılar tam olarak yapılmamış, büyük oranda eserler toprak altında duruyor.. Tomb of Cyrus’dan (Kral Cyrus’un mezarı) sadece taşlar kalmış.. Kabartmalar, işlemeler yok olmuş.. Solomon’un Hapishanesinde yine aynı görüntü. Cyrus’un sarayından ise birkaç sütün kalmış. Throne of th Mother of Solomon (Solomon’un annesinin tahtı) ise iki duvarı hariç tümüyle toprak altında ve kazı sırasını bekliyor. Pasargadae’a gelirken fazla bir beklenti içerisinde olmamak lazım. Çok geniş bir alana yayılmış bu komplex henuz toprak altında durduğundan kazılar bitene kadar gelinmeyebilir bile.

Naqsh-e Rostam devasa kaya işlemeleriyle mutlaka görülmesi gereken bir yer.. Kayalara oyulmuş bu odalara giriş yok. Ancak dışardan görüntüleri bile çok ilgi çekici.. Milattan önce 500 yıllardan gelen bu yapıların içerisini merak etmemek mümkün değil. Görevli, içindeki yapının bir kısmının korunmuş, bir kısmının yokolmuş olduğunu, arkeologları beklediklerini söyledi. Giriş ücreti 5000 IR (0.5 dolar). Persepolis, Yunan uygarlığının Ege’de meydana getirdiği şehirlere çok benzer unsurlar taşıyor.. Kapılar, sütunlar fazlaca çağrıştırıyor. Çok geniş bir alana konumlanmış (125 000 m2) bu şehri gezmek yaklaşık 2 saati alıyor.. Çevrede bolca yiyecek içecek satan yer mevcut. Müzesinde fotoğraf çekilmiyor, belli alanlara ise girilemiyor.. Hemen üzerindeki kaya oyuklarını ise yine dışarıdan görmek mümkün, içeri girilmesine izin verilmiyor.



Bir dönem bu bölgenin başkenti olan Persepolis çok yoğun yerel turist de çekiyor. Shiraz’da neredeyse her yeşil alana çadır kurulmuş.. Bunların, diğer şehirlerden Shiraz’ı gezmeye gelen İranlılar olduğunu söylüyor, şöför.. Persepolis’in giriş ücreti 5000 IR (0.5 dolar) ve bilet satılan bölgede bir çok kafe, turistik eşya satan dükkan var. Bu kafelerden birinde yerel tatlılardan birini istedim.. Bembeyaz, ip gibi.. dondurma gibi soğuk.. İçine bir şişeden sıvı da döküyorlar.. Ama tadı sabun tadı.. Yiyemedim.. Şöföre tatlının adını soracaktım, unuttum.

Naqsh-e Rajab ise 3 tane kaya kabartmasının bulunduğu yere verilen isim.. Giriş ücreti 3000 IR (0.3 dolar).. Zaman kısıtlı olup da bir güne bir kaç gezi sığdırıldığında hem maliyetli hem de yorucu oluyor.. Bu yerlere minibüsle gelmek ve hatta bölgede kalmak da mümkün. Ramazan ayı başlamadan İran’dan ayrılmam en doğrusu olacak.. Bu yüzden acele ediyorum. Yarın çok daha uzun ve yorucu bir gezi var.. Yazd’den aldığım tripodun çok faydasını gördüm. Artık kendi resmimi de çekebiliyorum. Ne güzel, ne güzel.. Yol boyunca şöförle de iletişim kurma olanağı doğuyor.. Beni beklerken çayını demliyor, birlikte getirdiği sazını çalıyor.. Zerdüştmüş.. Fiyatta aşırıya kaçmamasının sebebi anlaşılıyor. Yemek sorunundan bahsettim.. Pahalı lokantaların çok daha kirli olduğunu, şehirde yemek yenebilecek yerlerin sayılı olduğunu, küçük ve ucuz yerlerin daha temiz olabileceğini söyledi. Özellikle otellerin restaurantlarında yemek yemenin iyi bir seçim olmayacağını da ekledi.. Dolayısıyla peynir ekmeğe devam..

Şehre vardığımızda göçerlerin yaptığı ekmekten ve paket peynirden aldım gösterdiği marketten.. Bir miktar da içecek.. Otele bırakıp sigara almak üzere tekrar dışarı çıktım. Döviz bürosunda son derece uygun kurdan dolar bozdurdum ki, hiçbir yerde bu kur uygulanmamıştı.. Otellerde ve bankada 100 dolar bozdurduğunuzda 10 dolar kaybınız oluyor. Bir markette sigaralara baktım. Winston’da karar kıldım.. Genç, orijinal mi olsun, deyince, karaborsa sigara bulmanın mümkün olduğunu anladım. Yalnız orijinal sigaranın fiyatı 3 dolar.. Orijinal denmesinin sebebi ise amerikan malı olması. Ne yazık ki, parliament yok.. Bırakmak lazım artık.. Dayanamadım, büfelerden birinde çevreme hiç bakmadan bir hamburger yedim. Baksaydım yiyemezdim. Ama dayanamadım.. Peynirden bıkkınlık geldi..Bu insanlar ölmediğine göre ben de ölmem diye düşünüyorum. Küçümsediğimden değil, asla.. Sadece, yapım bu benim. Titizim.

Sabah 04’te kalkıp yola koyuldum. İlk durak Bishapur.. Kazerun bölgesinde. Anahita’s Temple (Anahita Tapınağı) ve Shapur Sarayı büyük ölçüde tahrip olmuş.. Sasani dönemine ait bu yapılardan sadece yer altında bulunan ve nehirden gelen suyun aktarıldığı havuz ve etrafındaki koridorlardan oluşan tapınak duruyor. İnsanlar bu havuz ve su kanallarının çevresinde gezerek ibadet ediyorlarmış. Yer üstünde sadece bir inek heykeli kısmen anlaşılır halde.. Daha sonra medrese olarak kullanılan yapılar da sadece yarım duvarlardan ibaret. Alanın çevre duvarları ise yine yarım olarak duruyor. Buradaki dev kertenkeleler zararlı değilse de bir anda karşınıza çıktıklarında ürkütüyorlar.. Duvardan yere atladıklarında tok bir ses çıkaran bu kertenkelelerin en azından yarım kilo geldiğini söylemek abartı olmaz.. Bir de sizi izlediklerinde sevimli geliyorlar.. Bu alanın tam karşısında ve nehrin öte yanında yine kayalara işlenmiş dev kabartmalar görülebilir.. Naqsh-e Rustam’deki kabartmaların benzeri olan bu bölgede WC, soğuk su, ve portakal ağaçları altında dinlenebileceğiniz küçük bir park da mevcut.

Bölge Shiraz-Kazerun yolu üzerinde ve yerleşim bölgesi dışında. Hemen karşı tepeye konuşlanmış saraya ise tırmanmak gerek ama bu sıcakta pek olası değil.. Aşağıdan fotoğraflamak mümkün.. 5 km ilerideki Shapur Cave ve Shapur’un heykeline de tırmanmak gerek.. 7 metrelik heykelin dışında bir şey kalmadığı söyleniyor. Kazerun, kayalıklar ve bozkırdan sonra birdenbire karşınıza çıkıveren yemyeşil bir vaha görünümünde bir kasaba.. Son derece temiz ve düzenli caddeleri, hurma ve portakal ağaçları ile bu bölgeye pek aykırı duruyor. Ana cadde boyunca Iran-Irak savaşı’nın gencecik şehitlerin resimleri asılı.. İran’da gördüğüm her şehirde her köyde aynı manzara hakim.. Şehit resimleri her yerde..
Farashabad’a doğru kıvrılarak dağlardan inerken küçük bir köyde sasanilere ait harabe yapılar görünüyor.. Bunlardan sadece cami olan kısmen ayakta.. Bu caminin içinde birinin türbesi de var.. Ancak ne bir kaynakta bu camiye rastladım ne de camide anlayabileceğim dilden bir şey yazılı.. Ancak köyde dışarıdan gelen hayli ziyaretçi var. Kimisi çadırını kurmuş kimisi de kurmakta.. Gelenlere bir parça yeşil kurdela veriliyor.. Caminin bahçesinde oldukça eski mezarlar var.. Bunlardan 2 tanesi islam öncesinden kalma.. Bir çok mezar taşı ise caminin bir odasına doldurulmuş. Caminin ikinci katı kullanılamaz durumda.. Diğer yapılar ise neredeyse tamamen harap olmuş durumda.. Bu sayede köyü gezerek yaşantı hakkında da fikir sahibi olunabiliniyor. Burada yaşayan kadınların giyim tarzı göçerlerin tarzı.. Eski Doğu Anadolu Kürt fotoğraflarında görülebilinecek türden allı pullu elbiseler giyiyorlar.

İran’ın tarihi eserleri ve şehirleri kadar, hatta belki kimine göre ondan da çok coğrafi şekillenmesi de son derece ilginç ve görülmeye değer.. Kimi zaman karşınıza son derece ilginç şekillenmiş dağlar, tepeler, kayalıklar çıkabiliyor.. Hepsi birbirinden ilginç demek daha doğru olur. Kimi zaman bir uçak pisti gibi düzgün ve bir uçurumla biten ardı ardına dizili tepeler, kimi zaman domino taşı gibi üst üste düşmüş izlenimi veren kayalıklar.. Hatta şöförün söylediğine göre bu kayalıkların hemen ardında bulunan bir kasabada hergün ve sürekli deprem olduğundan halk hep dışarıda yatarmış..

Ardashir’s Palace, Firuzabad’a 5 km mesafede restorasyonu devam eden bir saray kalıntısı.. Aslında yapı olarak büyük ölçüde ayakta kalmış ama süslemeler neredeyse tamamen yokolmuş.. Bir kaç kişinin restorasyonunda çalıştığı sarayın girişi 3000 IR ve gezinti sonrası bekçi elinde kocaman bir defterle ardınızdan koşarak bir şeyler yazıp imzalamanızı istiyor.. Bunu o kadar büyük bir ciddiyetle yapıyor ki, sanırsınız birazdan uluslararası bir sözleşme imzalayacaksınız.. Tarih, isim, imza, duygu ve düşünceler.. Firuzabad – Shiraz yolu üzerindeki Maidan Palace’a ise teleferik çalışmıyor. Daha doğrusu yukarıda restorasyon sürdüğünden teleferik sadece malzeme taşıyor. Bu yüzden kimse gelmediğinden olsa gerek turizm bürosu da kapalı.. Bu sıcakta oraya çıkmak ise en son istediğim şey.. İran’da neredeyse benim gördüğüm bütün tarihi eserlerde bir restorasyon faaliyeti var. Kimi bu yüzden kapalı, kimi kısmen açık..

Shiraz’a döndükten sonra artakalan zamanımı şehirde gezmeye ayırdım.. İlk olarak Ünlü Eram Garden (İrem Bahçesi). Ortasında şu anda kapalı bir sarayın bulunduğu bu güzel bahçede havuzlar, çiçekler, nar ağaçları arasında kayboluyor insan.. Burada da insanlar yayılmışlar çimenlere.. Yalnız sıcaktan zavallı bitkiler solmak üzere.. Resimlerdeki eski ihtişamı yok tabii. Daha çok bir dinlence yerine dönmüş, gençler koklaşıyor, yaşlılar uyuyorlar çimenlerin üzerinde.. Zaten İranlılar buldukları her çimenliğe yayılıp bir piknik ortamı oluşturuyorlar hemen. Bu kadar piknik seven ve yapan başka bir millet yoktur herhalde.. Tabii burada pijamayla piknik yapana da rastlamadım.. Bahçenin giriş ücreti pahalı.. 40 000 IR (4 dolar).. Şehirde taksiler neredeyse fix fiyat. Nereye giderseniz 20 000 IR (2 dolar)..

Hafız’ın türbesine geldim.. Çok ziyaretçi var ve güzel düzenlenmiş.. Okuduğum kadarıyla İranlıların evinde 2 kitap mutlaka olurmuş.. Biri Kur’an diğeri Hafız.. Bahçede çalan müzik de çok güzel.. İnsanlar Hafız’ın mezar taşına dokunup öpüyorlar.. Verdikleri önem hemen belli oluyor. Bahçede ayrıca hediyelik eşya satan dükkanlar ile bir de kafe var. Sadi’nin türbesi biraz daha sade.. Ama buraya gelen de çok.. Bahçede yeraltında bulunan havuzlu ve serin kafe görülmeye değer.. Aramgah-e Shah-e Cheragh (Işıklar Kralı’nın Türbesi)’da ise tam bir izdiham var.. Mashhad’deki İmam Rıza Türbesinin bir benzeri ama daha küçüğü olan bu türbede İmam Rıza’nın öldürülen kardeşi Sayyed Mir Ahmad yatıyor. Halkın çok önem verdiği ve duvarlarını öperek neredeyse eskittiği bu türbede de yine ayna süslemeleri kullanılmış ve yine muhteşem. Çok sıkı güvenlik koridorundan çantasız ve fotoğraf makinasız giriliyor..
Bunları dışarıdaki Deposito ofisine fiş karşılığı ücretsiz bırakmak mümkün. Sanırım Shiraz’da şimdilik bu kadar.

Yarın sabah eğer açıksa Pazarları gezeceğim. İran’da tatil günleri Perşembe-Cuma.. Akşam ise uçakla Tehran.. Sabah kahvaltı sonrası pazarları dolaşmaya çıktım.. Daha doğrusu Kuzey ve Güney Vakil pazarları.. Ardından Pars müzesi.. Müze çok büyük değil.. Bahçesi de pek bakımlı sayılmaz.. Benim en çok ilgimi çeken müzedeki küçük boyutta suluboya çalışmaları oldu.. Shiraz havaalanı çok büyük sayılmaz.. Uçağı beklerken berbere gitme imkanı da buldum. Uçak sürpriz oldu zira Esfahan aktarmalı.. Hiç yoktan en azından 1 saat kaybedeceğim. Uçakta yanıma çadorlu bir genç kadın denk geldi. Tehran Tehran havaalanı da büyük değil.. İki havaalanı var. İmam Humeyni havaalanının daha büyük olduğunu sanıyorum.

Shiraz’dan telefonla yer ayıttığım Feyrozeh pansiyona gittim. Tek kişilik oda 28 dolar civarında. Kahvaltı dahil. Duş var ama tuvalet katta..İnternet wi-fi ücreti günlük 1 dolar. İmam Humeyni meydanina, dolayısıyla, Gulestan Palace ve Tehran Pazarına yürüme mesafesinde. Pansiyon her haliyle kalınabilinecek bir yer.. Personel canayakın.. Çok memnun kaldığımı söyleyebilirim.. Sahibinin son gün gelip iyi yolculuklar dilemesi, bir aksaklık oldu ise affedin demesi, çok mutluluk verici..

Sabah geç kalktım. Kahvaltı 10.30’a kadar.. Kahvaltı sonrası Alman turist Andy ile tanıştım. Andy Münih’ten bir öğretmen ve bir aydır İran’ı geziyor.. Zaten İran için en azından bir ay ayırmak gerek.. Andy, Tebriz tarafına da gitmiş.. İran’a Türkiye üzerinden karayolu ile gelmiş. Daha çok doğal ortamları tercih ediyor, dağlara tırmanmak da dahil.. Buradan Erbil-Mardin-Göreme-Ankara​ üzerinden geri dönecek. Birlikte Gulestan Palace’a gittik.. Arkamızda ise pansiyona yeni gelen İspanyol bir karı-koca.. Ayaküstü selamlaştık.. Sarayın her bölümü için ayrı bilet satılıyor. Tamamı için 5 bilet alınıyor ve toplam 20 000 IR (2 dolar). Sarayın belli bölümlerinde fotoğraf çekilmiyor. Görkemli bir saray.. Duvar süslemeleri, aynalı işlemeler mükemmel.. Saray bünyesinde güzel dekore edilmiş bir kafe ve sanat atölyesi de var. Uzun saray gezintisinden yorulunca Park-e Shahr’a gidip ağaçlar arasında bir soluklanıp sohbet ettik.. Gezdiğimiz yerlerdeki izlenminleri paylaştık..

Silk Road Pansiyonunun İran’ın en iyi pansiyonunu olduğunda hemfikir kaldık. Andy’de hissedilircesine Islam karşıtlığı var.. Kültüründen mi yoksa SS mensubu dedesinden mi geliyor bu, bilmiyorum.. Ama genel olarak anlaşmak kolay Andy ile.. Uyumlu.. Pazara gidip havlu almak istiyordum ama Andy otelden istersen verirler deyince vazgeçtim. Geldiğimiz yoldan pansiyona geri döndük.. İçecek birşeyler almak için ise epeyce aramamız gerekti, zira bugun Cuma ve her yer kapalı. Sonunda bir bakkaldan içecek, peynir ve ekmek alıp pansiyona döndük.. Hava sıcak.. Bu saatten sonra da bir yere gidilmez zaten.

Kahvaltıda Yazd’de aynı pansiyonda kaldığımız Avustralyalı dede ile karşılaştım.. 70 yaşın üzerinde olduğuna eminim.. Türkmenistan-Özbekistan-İran turu yapıyor.. Sabah erkenden yine Andy ile Halı Müzesine ve Modern Sanatlar müzesine gitmek üzere yola koyulduk. Tehran trafiği ve karmaşası başlamış. Türk konsolosluğunun önünden geçtik. Ferdosi caddesinde bir çok döviz bürosu bulmak mümkün. Modern Sanatlar müzesinde olması gereken Van Gogh’lar, Picasso’lar kaldırılmış Ahmedinecad tarafından.. Malum sebeplerle.. Devrim öncesi Asyanın en büyük, en kapsamlı sanat müzesi olarak kabul edilen, Farah Diba’nın bizzat topladığı milyonlarca dolarlık eserlerin sergilendiği müzede şimdi bir kaligrafi sergisi yeralıyor.. O muhteşem eserler kimbilir hangi depoda kilitli.. Müzenin halkla ilişkiler bölümünden öğrendiğim kadarıyla ‘’yakın bir gelecekte’’ eserlerin sergiye açılması bekleniyormuş..

İran’da İslam Devrimi sonrasında hiç müze açılmadığını da aynı yerde öğrenmiş oldum. Mevcut bütün müzeler 1980e kadarki Şah dönemine ait. Pardon, İmam Ali Müzesi hariç.. Kaligrafi sergisi de son derece ilgi çekiciydi açıkcası. Müze giriş ücreti 10 000 IR (1 dolar) ve fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Laleh Parkının üst kısmında bulunan Halı müzesinde ise 30-40 tane halı sergilenmekte.. Flashsız fotoğraf çekilmesine izin veriliyor. Bazı halıların desenleri ilgi çekici.. Şehirde epeyce dolaştıktan sonra Tehran Pazarına gittik ama kapanmış. 17de kapanıyormuş.. Elimiz boş pansiyona geri döndük. Küçük bir halı alma niyetim de boşa çıkmış oldu.

Bu gece Ankara üzerinden Moskova’ya dönüş.. Tehran’da görmek istediğim bazı yerler için vakit kalmadı.. İki gün daha kalmam gerekirdi.. Ama Ramazan başlıyor.. Ahmedinecad’la kavga etmek istemiyorum.. Tehran havaalanı tam bir karmaşa.. Üzerinizde iran riyali kaldı ise şehirde dolar veya euroya çevirmenizde fayda var. Havaalanında bunu yapmanız çok zor. Havaalanı hediyelik eşya konusunda da çok fakir. Kalan yaklaşık 700 000 riyalimle hediyelik bir şeyler almak istedim ama gerek check-in sırasında ve gerekse pasaport kontrolü sırasında çok vakit kaybettiğim için fırsat olmadı.. Iran’a daha önce gelmemekle hata ettiğimi gördüm.. Çok beğendim Iran’ı.. Özellikle Yazd gerçekten görülmeye değer.. Tarihi Bam şehri son depremde çok ciddi hasar görmüş.. Gidemedim.. Zamanlamayı çok kötü yaptığımdan istediğim halde bir çok yere gidemedim.

Bu da İran’a mutlaka bir daha gelmem gerektiği sonucunu doğuruyor. İran’a gelirken beraberimde getirdiğim önyargılarımı daha ilk günden çöpe attığımı söylemek yanlış olmaz. İran’ı coğrafyası, değerleri, tarihsel varlığı ve hepsinden önemlisi insanlarıyla çok ama çok sevdiğimi söyleyebilirim.

5 yorum

  • Zeynep dedi ki:

    iran halkını yakından tanımak, kültürünü ve uygarlığını hissetmek ve bu güzel gezi yazınızla bizimle paylaşmanız çok hoş ellerinize sağlık

  • NEŞE dedi ki:

    Okuduğumuz tüm yazılarda gezginlerin tümü sizinle aynı fikirde ,İran ı çok beğenmişler..Fetoş un okulları heryerde,olmadığı yer var mı?Sizin ,türbede yaşadığınız cenazeyi ben de Kerbela da yaşamıştım yıllar önce,bir sepet içine yerleştirilen ceset,türbe etrafında dolaştırılmıştı,sizin dua taşlarını da orada gördüm,Kerbela toprağından yapılma kil tabletler,namaz sırasında alın secdede tam üzerine gelirse her yerde namaz kılınabiliyor,Şii inancında..Ermeni kilisesinin girişinin pahalı oluşu,paranın Ermeni cemaatına gelir olarak verilmesinden,böyle ülkelerde vazınlıkların dini yapıları onların vakıflarına ait oluyor..Böyle güzel kişisel gözlemleri çok olan yazıları çok seviyorum..Çok teşekkürler..

  • bora arasan dedi ki:

    Güncel maliyetleri içeren çok yararlı bir kaynak oldu yazınız teşekkürler…

  • DEEP73 dedi ki:

    çok keyifle okudum yazınızı herkeste olduğu gibi bende de bahsettiğiniz ön yargılar mevcut ama yazınızı bence herkes okumalı İranı o kadar güzel yazmışsınızki tarihi, kültürü gezilecek yerleri, insanlarının cana yakınlığıyla ve yaşam tarzıyla sanırım görülmesi ve gördükten sonra karar verilmesi gerekir yazı için teşekkürler..

  • elpida dedi ki:

    Yazınız çok güzel ve detaylı olmuş. İran hakkında kaynak kitap sıkıntısı çektiğinizi yazmışsınız, ben önceki yazımda İran gezisi için Zafer BOZKAYA’nın İran gezi rehberi isimli kitabını tavsiy etmiştim. Bu vesile ile tekrar hatırlatıyorum kitabı. Yorumlarınızda belittiğiniz gibi İran’ı görmek gerçekten ayrı bir zevk.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*