İnterrail (HHS) Herşey Hariç Sistemi

İnterrail, kısaca HHS* (Herşey Hariç Sistemi – 6 Temmuz – 7 Ağustos 2010)

 image001

Bayrak Kilometre Toplam Kilometre Neredeyiz Bayrak Kilometre Toplam Kilometre Neredeyiz
1 0 0 BERLİN 23 631 9,601 LİZBON
3 584 584 VARŞOVA 22 308 9,909 PORTO
2 340 924 KRAKOV 23 314 10,223 LİZBON
3 339 1,263 VARŞOVA 26 631 10,854 MADRİD
4 495 1,758 VİLNUS 25 74 10,928 TOLEDO
5 290 2,048 RİGA 26 74 11,002 MADRİD
6 307 2,356 TALİN 27 428 11,430 GRANADA
7 9 2,364 HELSİNKİ 28 256 11,686 SEVİLLA
8 714 3,078 KEMİ 29 145 11,830 CORDOBA
9 157 3,235 LULEA 30 913 12,744 BARCELONA
10 94 3,329 BODEN 31 141 12,884 FİGUERES
11 932 4,261 STOKHOLM 32 722 13,607 GENOVA
12 527 4,787 OSLO 33 161 13,767 PISA
13 502 5,290 BERGEN 34 88 13,855 FLORANSA
14 750 6,039 GÖTEBURG 35 474 14,329 NAPOLİ
15 272 6,312 MALMÖ 36 223 14,552 ROMA
16 46 6,358 KOPENHAG 37 6 14,558 VATİKAN
17 774 7,132 AMSTERDAM 38 908 15,466 PATRAS
18 265 7,397 BRÜGGE 39 213 15,678 ATİNA
19 295 7,692 PARİS 40 477 16,155 SELANİK
26 1,278 8,970 MADRİD 41 619 16,774 İSTANBUL

İKİ KİŞİ BİR AY TÜM İNTERRAİL HARCAMAMIZIN DÖKÜMÜ

HARCAMA

EURO

AÇIKLAMA

YOL

2.470

BİR AYLIK İNTERRAİL BİLETİ 599€, İST-BERLİN PEGASUS

UÇUŞ 49€ DAHİL (TEK KİŞİ FİYATLARI)

GERİSİ TREN REZERVASYONLARI, SINIF VE YATAKLI FARKLARI VE OTOBÜS, FERİBOT VS. ÜCRETLERİ

GIDA

800

KONAKLAMA

735

GENEL HARCAMA

230

EMANET DOLABI, SEYAHAT ÇANTALARI VS.

VİZE

195

ALMAN BÜYÜKELÇİLİĞİNE 65€, SİGORTA 25€, YURTDIŞI ÇIKIŞ

HARCI 15 TL (TEK KİŞİ FİYATLARI)

MÜZE

185

HEDİYELİK

140

EĞLENCE

135

TOPLAM

4.890

*HHS (Herşey Hariç Sistemi): Özellikle ülkemizde uygulanan ve bizim hiç zevk almadığımız, çoğunlukla ulaşım dışındaki herşeyin fiyata dahil olduğu, 4-5 yıldızlı bir otele girip, çevrede ne olduğuyla ilgilenmeden tatil boyunca güneş altında döne döne yatmak ve açık büfede herşeyden bol bol yemek diye tanımlanabilecek “Herşey Dahil Sistem”le kıyaslayınca; interrail, sürekli koşturma ile geçen ve ulaşım dışındaki herşeyin fiyatın dışında olduğu bir tur diye tanımlanabilir. Ama şuna inanın ki yollarda, trenlerde yapacağınız bir sandviçi yerken alacağınız zevk 5 yıldızlı oteldeki açık büfedekilerle kıyaslanamayacak kadar çok olacak..

Not: Anlatım Ayçin’e ait olup bilgisayarda yazarken benim de elimden geçmiştir hasbelkader :)))
6/7/2010 Salı
Bugün yola çıkıyoruz. Bir yıldır hazırlandığımız interrail yolculuğu başlıyor. Berlin’e uçağımız gece saat 23:30’da. Hamit işten erken geliyor. Evdeki son işlerimizi hallettikten sonra 20:00’da evden çıkıyoruz. Kadıköy’den bindiğimiz 20:15 otobüsü tıngır mıngır E-5’ten ve sonrasında bir sürü yeni yerleşim merkezinden geçerek 21:30’a doğru Sabiha Gökçen’e ulaşıyor. Klasik olarak check-in işlemleri, pasaport kontrolü derken uçağı beklemeye başlıyoruz. Sabiha Gökçen’e bankalar el atıp lounge açmamışlar hala, sadece bir tane varmış o da Wings’inmiş, uymadı (Zaten Akbank’ın uygun birşeyini görmedim hayatımda. HS) Uçağımız bir saate yakın rötarla kalkıyor ve bayağı boş gibi. Hamit’le ayrı koltuklara geçip yayılıp yatıyoruz. Pek uyuyamıyoruz ama… İstanbul-Berlin iki saat yirmi dakika sürüyor. Gece 2:30 gibi havaalanındayız. Buz gibi bir hava karşılıyor bizi… Pasaport kontrolünde kuyruk beklemek biraz uzun sürüyor. 3:00’ü geçiyor bavullarımız elimizde işimiz bittiğinde. Bu arada saatlerimizi bir saat geri aldığımızı belirtelim ki saat konusundaki çelişki anlaşılabilsin.
Uçağımızın indiği havaalanı, eski Doğu Almanya tarafındaki Schonefeld (SXF) havaalanı. Daha çok ucuz uçuşlar ve Doğu Avrupa’dan gelen uçakların kullandığı bir alan… Berlin’in Sabiha Gökçen’i yani… Önceden planladığımız şekilde bu havaalanında sabahlayacağız. Bir de bakıyoruz ki bunu akıl eden sadece biz değiliz. Herkes kanepelere boylu boyunca uzanmış. Bir tek boş koltuk bulabildik. Ben oraya oturdum, hatta kıvrıldım. Hamit de yanıma yere gazete serip oraya oturdu. Sonrasında birileri kalktı da ben oraya uzandım, Hamit de benim eski yerime. Sabah Hamit elinde sıcak çaylarla uyandırdı. Orada bir priz bulup su ısıtıp çay yapmış. Saat 5’i henüz geçiyor.
7/7/2010 Çarşamba (Berlin)
Çay ve sandviçle kahvaltımızı yapıp karnımızı doyurduktan sonra sıra geldi şehre inmeye. Havaalanında görevlilere soruyoruz, metro veya otobüsle inebileceğimizi söylüyorlar. Bileti de dışarıdaki makinelerden alacakmışız. Makineler bizim kadar bile İngilizce bilmiyor, sadece Almanca. Hamit oradaki otobüsün şöförüne soruyor, adam otobüsü ve makineleri işaret ediyor. Anladığımız o otobüsle gidebiliyoruz ama bilet almamız lazım. Adam bizden ümidi kesince kendisi geçiyor makinenin başına… O da beceremiyor. Sonra gelin diyor otobüse.. Yerleşiyoruz bavullarla. 5.80€’ya iki bilet veriyor otobüsteki kendi bilet makinesinden. Hareket ediyoruz. Bir durak sonra da indiriyor bizi oradaki metro (ya da banliyö diyebiliriz) istasyonunu gösterip. Anlıyoruz ki o biletler hem otobüs hem de sonrasında bu trenin S9 hattıyla şehre gidişte geçiyor.
Tren bayağı boş. Biletleri okutmamız gerekiyor mu diye soruyoruz, dışarıdaki makineleri gösteriyorlar. Ama tren her an kalkabilir. Ben bavullarla içerde Hamit biletlerle dışarıda kalacak. J Hamit dışarı çıkınca ben panikle söylenmeye başlıyorum, meğer makinisti görüp ona sormaya gitmiş, işini garantiye almış yani. O da önce makineye okutmaya çalışıyor, sonra uzay mekiği gibi bir yapının içindeki görevliye soruyor, otobüste kesilen bu biletleri okutmaya gerek yokmuş. Onlar bilmiyorsa biz nereden bileceğiz acaba…
Ostekruz ya da benzeri bir istasyonda inip S5’e aktarma yapacağız. Yine yeni bir ülkeye gittiğimizde yaşadığımız “şaşkın ördek sendromu”nu yaşıyoruz. Neyse S5 geliyor, binip Hauptbahnoff’da iniyoruz. Yanımıza bir Türk gelip yardımcı oluyor bizi şaşkın şaşkın görünce… Öncelikli işimiz bu geceye Varşova-Krakov için rezervasyon yapmak. Adam şaşırıyor biraz. Ama sağolsun çok yardımcı oldu. Berlin Garı yeni yapılmış. Aynı zamanda alışveriş merkezi. Rezervasyon yapılan yere geliyoruz. Akşam 16:20’deki tren dolu. Kim gider buradan Polonya’ya derken yer bulamıyoruz. Ertesi gün sabah 06:30’daki Varşova aktarmalı trene rezervasyon yaptırıyoruz. Hızlı tren olduğu için de 18€ fark ödüyoruz. O adam olmasa çok zordu bunlara derdimizi anlatmak.
Teşekkürlerle adamı gönderip karşıdaki emanet dolaplarına doğru gidiyoruz. Bu koca çantalardan kurtulmamız lazım. Aslında otel arasak daha iyi ama Hamit’in planı bu geceyi trende geçirip yarın Krakov’daki otele ulaşmaktı. Gece treni olmadı ama o bu gece Almanya-İspanya maçının karnaval havasında izlenip, sabaha kadar da eğlence olacağını düşünüyor. Ben de ilk günden dalaşmak istemiyorum. Gece tren olmaması, bütün planları bozdu. Büyük bavullardan ihtiyacımız olanları küçük sırt çantalarına aktarıp büyükleri emanete veriyoruz. Emanetçi saat 6-22 arası açık. Şaka gibi. Trenimiz gece olsa o da sorun olacak. Saat 8 oldu. Harita alacağız ama turist information kapalı, 8:30’da açılacak. Dışarı çıktık. Hava açık ama buz gibi. Hamit’e iyi geliyor tabi. Ben hırkama yapışmış durumdayım.
Oradaki polislere Reichstag’ı soruyoruz, gösteriyorlar. Gara çok yakın. O tarafa yürürken trafik ışıklarını fark ediyoruz. Trafik ışıkları eski Doğu Almanya’da şapkalı bir adam figürü şeklinde. Çok şirin bir ifadeyle karşılıyor bizi… Tabi fotoğraf faslı. Biz orada oyalanırken polisler birkaç dakikalığına yolu kesiyor ve bir konvoy geçiyor. Kim geliyor acaba, Merkel’mi diye bakarken konvoy önümüzden geçiyor ve garın önünde duruyor. Zenci-beyaz 3-5 önemli şahsiyet bavullarını çeke çeke gara giriyor, kalanlar da el sallıyor. Araçlar beklerken aralarından geçirmiyorlar, biraz bekledik. Gara girip info’nun açılmasını bekliyoruz. İnfo’da haritalar ücretli, cimri Alman zihniyeti hizmetinizde… Dinsizin hakkından imansız gelir, Hamit reklam broşürlerini karıştırıyor ve içinde harita olan bir tane bulup getiriyor. Önceden çıkarttığım notlardan gideceğimiz yerleri harita üzerinde işaretliyoruz ve yola koyuluyoruz.
image004 image003
En yakın nokta Reichstag, hükümet binası. 8:30’da açıldığını biliyorduk. Ancak gidince görüyoruz ki bugüne özel bir durum varmış, kim gelecekse, güvenlik nedeniyle sadece önceden bildirilmiş ve onaylanmış grupları alıyorlar, diğerleri 10:00’dan sonra diyorlar… Çok görkemli bir bina. 1800’lerin sonlarında yapılmış. 1933’de yangın çıkmış, Hitler komünistleri suçlayarak bu bahaneyle baskıyı iyice arttırmış.
image006 image005
Reichstag’tan yürüyerek 2-3 dakikalık mesafedeki Brandenburg kapısı yer alıyor. Doğu ile Batı Berlin arasındaki geçiş noktalarından biri, hatta en önemlisi. Bu kapıdaki heykelin yüzü birleşme öncesi batıya dönükmüş, şimdi ise doğuya dönük. Kapının girişinde çeşitli dönemlere ait fotoğraflar var. Biz de fotoğraf ve video çekimlerimizi yapıp diğer tarafa, Doğu’ya geçiyoruz.
image008 image007 Kapının diğer tarafından da görünüşü çok güzel. Biz de kapıyı arkamızda bırakarak başladık yürümeye…Kapı ile Unter den Linten arasındaki Parisier Platz’dan geçerek Unter den Linten’de yürümeye başladık. Kocaman bir bulvar. Ihlamur ağaçları yol boyunca sıralanmış, nefis kokular yayıyorlar… Caddede çeşitli kafe ve restoranlarla hediyelik eşya mağazaları var. Tabi bizim de öncelikli mekanımız buralar J Berlin’in simgesi ayı… Birçok yerin kapısında kocaman bir ayı karşılıyor sizi… Hediyelik eşya bakımından oldukça zengin bir şehir. Bir tek trafik ışıklarındaki şapkalı adam figürleri ile ilgili hediyelikler satan dükkanlar bile var, akla gelecek gelmeyecek her şeyini yapmışlar… Magnetler pahalı, 5-6€ civarında. Çok da güzel değiller üstelik. Benim aklım Berlin Duvarı’ndan kopan parçalardan yapılan mangetlerde.. Tabi onların gerçekliği de tartışılır, 21 yıl önce yıkılmış duvarın parçaları hala satılıyor olabilir mi acaba.. Olsun, gerçek ya da değil, taa Berlin’den alıp 15-16 bin kilometre taşıyacağımıza göre gerçek olduğuna inanacağız. J
image010 image009
Ihlamur kokuları eşliğinde dolaşa dolaşa ilerliyoruz. Caddenin ortasında kocaman bir heykel. 1712-1786 yılları arasında yaşamış olan Prusya Kralı Friedrich dem Grossen’e ait… Uzun ve geniş Unter der Linten’in sonlarındayız. Caddenin sağında devasa bir çadır ve önünde şık şıkırdım bir kalabalık.. Berlin Moda Haftası’ymış meğer. Ortalıkta bir sürü manken, modacı olduğunu düşündüğümüz marjinal tipler ve dünya kadar gazeteci… Kılık kıyafet bir yana, mini eteğinden bacağının görünen kısmı benim boyum kadar mankenler cirit atıyor.. L Kırmızı kapri ile dolaşan tipler de var, o şık kıyafetlerle bisikletinin üstünde oraya kadar gelip bisikletini bir yerlere bağlamaya çalışan afetler de.. Biraz oyalanıp yolumuza devam ediyoruz.
image013 image012 Babelplatz’dayız. Burada yere gömülü bir anıt arıyoruz: “Yakılan Kitaplar Anıtı” 1933’te Nazi sempatizanı öğrenciler Yahudilere ve Komünistlere ait binlerce kitabı yakmışlar. Arıyoruz arıyoruz yok… Gözümüz yerlerde geriye doğru arayarak gidiyoruz, Moda Haftası’nın olduğu çadıra kadar geliyoruz, geçiyoruz, yok… Oralarda bir kadına soruyoruz, bizdeki şansa bakarak Hamit’in dediği gibi Moda Haftası çadırı geçici olarak anıt’ın üstüne kurulmuş meğer.. L
image015 image014
Caddenin sonunda Berlin’in önemli müzelerinin yer aldığı müzeler adası ve katedral yer alıyor. O bölgede biraz dinleniyoruz. Hava bir açıyor, bir kapıyor ve açınca çok sıcak, kapayınca nispeten soğuk oluyor, ortasını bulamadık. J. Bu alanı da gezdikten sonra Doğu Almanya tarafından dikilen TV kulesine gittik, kuleye çıkış 12-13€ ve bayağı bir kuyruk var… Biz de vazgeçtik çıkmaktan. Yukarıda bizi muhteşem bir manzaranın beklediği konusunda şüpheliyim. Bu arada müzeler adasının orada nehir kenarında ilginç bir müze daha var, Doğu Alman Müzesi… Hatta satış mağazasında eskiden Doğu Almanya’da satılan kola ve meyve suyu çeşitleri var. Müzenin kendisi ilginç ama içeriye bakınca çok ilgi çekici görünmüyor, genelde fotoğraflar.. Gerçi ne olacaktı ki…
image018 image016
TV kulesinin ardından gideceğimiz yer Check Point Charlie… Batı ve Doğu arasındaki 3. kapı. Burada önceden Rus ve Amerikan askerleri bekliyormuş. Check Point Charlie için Unter den Linden’e dönüyoruz. Bu arada yurtdışı gezilerimizin vazgeçilmez adresi Nordsee’ye de rastlıyoruz ama henüz aç değiliz. Unter den Linden’den Check Point Charlie’ye doğru giden caddeye sapıyoruz ve bu güzel caddede uzun bir yürüyüş sonrası hedefe varıyoruz. Yolun ortasında bir nöbetçi kulübesinin önünde ellerinde ABD ve SSCB bayrağı taşıyan asker kıyafetli sözde nöbetçiler 2€ karşılığı turistlerle fotoğraf çektiriyor, hem de fonda McDonald’s olmak kaydıyla… O kapıdan geçebilmek için bir zamanlar can vermiş insanlar… Şimdi asker kılığındaki iki kişi türlü şaklabanlıkla para toplamaya çalışıyor… Ne garip çelişki…
image022 image020
Check Point Charlie’nin hemen yakınlarında duvarla ilgili farklı yıllara ait eski fotoğraflar var duvarlarda… Bir de duvarın diğer tarafına geçmek isteyen insanların ilginç hikayelerinin olduğu bir müze var. Müzenin girişindeki duvarlarda Berlin Duvarı’na ait parçalar var. Gerçekten ilginç bir yer Check Point Charlie…
image026 image024
Şimdiki durağımız Yıkık Kilise… 2. Dünya Savaşı sırasında bombalardan büyük hasar alan ve onarılmadan bırakılan bu kiliseye nasıl gideceğimizi haritadan belirleyip yola çıktık. Yoldaki mağazalardan birinden magnet olarak kullanmak üzere Berlin Duvarı’ndan bir parça ve trafik ışıklarındaki şapkalı adamın yeşil ve kırmızı versiyonlarından aldık. Biraz ilerleyince haritayı kaybettiğimizi fark ettik. Akılsız Hamit’in cezasını yine Hamit çeker. Ben gölge bir yere oturdum, sırt çantalarıyla, Hamit koştura koştura son girdiğimiz mağazaya gitti, neyse orada bulmuş, alıp geldi…
Post Damer’e çıktık ve orada ilerledik. Burada farklı bir mimariyle yapılmış ucubik binalar var, Greenwich’den Londra’ya girerken Thames kenarında gördüklerimizi anımsatan yapılar… Caddenin ortasında da caddeye paralel upuzun çimenlik bir tepe bırakılmış. Orada bir bankta oturup yola çıkmadan önce yaptığım poğaçalardan yedik. Karnımız doyunca üstümüze bir ağırlık çöktü. Geceyi de uçakta ve havaalanında geçirdiğimizi düşünürsek, normal… İki banka uzandık, gelen geçen de yok zaten, kısa süreli kestirmişiz bile… J
Haritada Post Damer’in Spree Nehri’ni geçince devam etmesi lazım ama etmiyor. Oldukça ileride bir cadde var, burada biten caddenin devamı oymuş, biz bunu keşfedene dek epeyce dolanıyoruz ki zaten bayağı uzak, dolanmadan ışınlanmak imkansız. Bu arada omuz ve beller de iflas ediyor. İlk gün acemiliğiyle çok fazla şey almışız küçük çantalarla yanımıza… Kısa bir süre sonra büyük çantaların da en fazla yarısını almamız gerektiği gerçeği bir tokat gibi çarpacak Hamit’in suratına.. Bana göre hava hoş tabi, sapından tutup çekiyorum sadece. J
Neyse, caddenin sonunda aradığımız diğer cadde olan Kurfuerstendamm’a ulaştık. Birkaç yerde buranın Berlin’in alışveriş caddesi, hatta abartarak Berlin’in Champ Elysee’si olduğunu okumuştuk. Karşımıza sıradan, çirkin bir cadde çıktı. Hatta bu cadde Berlin’in iş merkezi (!) olmalı ki gayet frapan giysilerle, mini ötesi şortlarla yol kenarında bekleyip, duran araçların şöförleriyle iş konuşan hatunları adım başı görebiliyorduk.. Champ Elysee benzetmesini yapan arkadaş adına bakarak Şanzelize’yi pavyon sanmış olabilir kanısına vardık.. J
image030 image028
Cadde üzerinde yürürken Türkçe konuşan iki kişiye Yıkık Kilise’yi sorduk, 15-20 dakikalık yürüme mesafesinde olduğunu söylediler. Çantaların içine her adımda 5-10 gram ekleniyor ama ne eklendiğini anlayamıyoruz… Sonunda cadde daha hareketli bir caddeye bağlandı: Budapest Strasse… Hayvanat Bahçesi’nin önünden geçer geçmez Yıkık Kilise göründü… Fotoğraflarını çekip hemen yanındaki alışveriş merkezinin önündeki KFC’de dinlenmek üzere oturduk. Bende moral sıfır. Yorgunluktan bitmiş durumdayım. Buraya metro veya otobüsle gelmek lazımmış… Dönüş yoluna döküldük ve haritanın ya da harita okuyamamanın azizliğine uğrayıp aynı caddeyi iki kez geçip iki tarafı orman ve parklarla çevrili bir caddede ilerlerken banklar görüp oraya serildik. Öylesine ağaçlık ve gölgelik bir yerdi ki, yol kenarı olduğu halde orada da dalmışız biraz.
Berlin’de bisiklet kullanımı çok yaygın. Kaldırımlarda mutlaka yolla kaldırımın arasında bisiklet yolu var. Gar yakınlarında bir yerlere doğru gidip, bu akşamki Almanya-İspanya Dünya Kupası yarı final maçının toplu halde izlendiği bir yer bulmayı ve orada bira ve sosis yemeyi J umuyoruz. Tam karşımızda parka giriş kapısı var ve bir sürü insan genelde de gençler ellerinde bayraklar ve şapkalarla o tarafa doğru gidiyor. Yaklaşan iki gence maçı nerede izleyebiliriz diye soruyoruz, o park girişini gösteriyorlar. Maç 20:30’da ve şu an henüz 17:30… Biz de kalabalıkla birlikte ilerliyoruz. Önce girişte iyice bir arıyorlar çantalarımızı ve üstümüzü, herkese yaptıkları gibi.. Sonra ormanlık alanda uzunca bir yürüyüşün ardından iki ucuna dev ekranlar kurulmuş geniş ve uzun bir asfalt yol çıkıyor karşımıza.. Yol boyunca yiyecek içecek standları kurulmuş ve onların arkasında da tel çitler çekilerek alana giriş çıkış kontrol altına alınmış…
Tam da istediğimiz yer burası işte.. J Karnımız acıkmış. Berlin hakkında araştırma yaparken mutlaka deneyin dedikleri Currywurst yani sosis ve patates kızartmasının Berlin versiyonunu yiyeceğiz. Hemen oradaki tezgahlardan birine yanaşıp alıyoruz. Sosis salçalı ve küçük parçalara bölünmüş. Üzerine de körili bir baharat döküyorlar. Başka bir tezgahtan da biralarımızı alıyoruz, süper… Bira çeşitlerinin hangisi nedir anlamadığı için Hamit iki ayrı çeşit almış, biri limonlu, çok güzel… Berliner Kindl burada çok içilen Doğu Alman kökenli bir bira…
Ortam giderek kalabalıklaşıyor. Ekranın önündeki sahnede DJ Alman gençleri coşturuyor. Biz de bir bayrak buluyoruz, küçük bir şey. Hamit birbirlerinin yüzüne Alman bayrağı çizen kızların fotoğrafını çekiyor, kız Hamit’e “Sen de ister misin?” diyor… E tabi ki eksik kalır mı? J Maç saatine kadar kenarlarda, gölgelerde oturuyoruz ama şimdiden sarhoş olmuş birkaç it (ki it her yerde it…) gelene geçene bulaşıp taşkınlığa başlayınca yer değiştirdik. Yarım saat sonra da oraya başka bir it grubu geldi… Kalkıp yoldaki kalabalığın arasına girdik zorunlu olarak… Ortalık çok kalabalık olmuş, neyse ki biraz serinledi hava… Buradaki kızlar üşümüyor tabi, incecik ve mini mini elbiselerle ortalıkta salınıyorlar. Benim belim tutmuyor. Maç başladı ama ben kenara geçip oturdum (Normalde maç olsun da Ayçin izlemesin, olacak şey değil.. J HS) Dinlenirken de notlarımı yazmaya başladım. O da ne, birayı su niyetine çeken muhterem Alman vatandaşları tam iki adım ötemi pisuvar niyetine kullanıyorlar. Biraz öteye geçtim. Ama tuvalet niyetine yolun kenarındaki telleri kullananlar öyle arttı ki bir güvenlik görevlisi dikildi hemen yanıbaşıma…
image035 image033
image039 image037
Ben yazarken birisi gelip bir şeyler sordu… Anlamadığımı söyleyince gitti. Sonra biri daha geldi. Ne yazdığımı falan soruyor. Günlük diyorum, başka bir şeyler soruyor… Güvenlik sorunu yaşadığımı düşünen Hamit hemen yanıma gelip müdahale ediyor. Meğer arkadaş yazdıklarımı okumak istermiş. Sayfayı gösterip anlayabiliyorsan oku deyince vazgeçti ve imzalamak istedi, biz de hadi imzala da düş yakamızdan diye düşünerek 3. sayfadaki imzayı (o anda oradaymış günlük henüz) attırıyoruz. “I was in Berlin” yazıyor ve imzalayıp kalabalıkta kayboluyor…
Bu arada Almanya golü yiyor.. Alanda derin bir sessizlik.. Ahlar ohlar.. Cılız Alman ataklarında dalgalanmalar oluyor.. Almanya doğru dürüst gol pozisyonu bulamadığı maçı kaybediyor. Bu da yoktu hesaplarımızda. Almanya kazanacak ve sabaha kadar kutlama olacaktı… Şimdi ne olacak? (HS’nin notu: Hani ünlü fıkradır, İspanya’ya giden turist restoranda yan masadaki adamın tabağında muhteşem görünen yemekten istemiş. Garson bakıp “O bugün arenada ölen boğanın yumurtalığıdır, ancak yarınki için rezervasyon yaptırabilirsiniz” demiş. Ertesi gün hevesle giden adam önüne gelen ve dünküyle ilgisi olmayan şeyleri görüp itiraz edince de “Ne yapalım, her zaman matador kazanmıyor ki” demiş ya.. Bugün de boğa kazandı işte bizim şansımıza.. 🙂
Kalabalıkla birlikte alandan çıkıp gara doğru ilerlemeye çalışıyoruz. Herkes sarhoş, herkes sinirli, kutlama için stoklanmış havai fişekler sinirle patlatılıyor, görüntü yok ama sesleri kulaklarımızda çınlıyor… Onca kalabalık içinde yol soracak ayık birini bulmak bile sorun oluyor. Ancak polislere sorabiliyoruz. Sorduğumuz herkes başka bir tarafa yönlendiriyor. Hamit’in navigasyonu da başka bir alem, bizi geriye döndürmeye çalışıyor sürekli.. J Neyse, sonunda garın yolunu buluyoruz. Vakit gece yarısı. Kutlamalar iptal olduğuna göre burada sabahlayacağız mecburen, sevgili kocamın aklına uyup! O da ne, garda öyle bir kalabalık var ki, bu planı ve zorunlu değişikliği yapan ne de çok Alman var… Maçtan çıkıp buraya gelmiş herkes.
Banklarda sabahlarız diyoruz ama üstün Alman aklı sanırım bunu önlemek için bankları tekli koltuk şeklinde bölümlere ayırmış, yatamıyorsun. Bir şey söylemiyorum ama ağlayacağım neredeyse. Bir banka yerleştik. Öyle yorgunuz ki hemen uykuya dalmışım. Ama bankın arka simetriğindeki banka sarhoş ve bağıra çağıra şakalaşan, yemek yiyen bir Alman it grubu konuşlandı. O kadar saygısızlar ki, sonunda polis geldi, önce sigaraları söndürttü, sonra yerdeki izmaritleri toplattı. Ama şamata tam hız sürüyor. Sonunda Hamit beni kaldırdı ve başka bir banka geçtik. Etrafta bizim gibi trenini bekleyen interrailciler var. Orada biraz dinlenmeye çalışıyoruz ama serseri grupları her tarafta iş başında… Bağırıp çağırarak şakalaşıyorlar, sonra tartışmaya en son kavgaya kadar götürüyorlar işi aralarında.. Uykuya dalmalar 10-15 dakika… Ortalık soğudu, polar şalım bile ısıtmaya yetmiyor… Allahım, ben istemiyorum böyle interrail… Anneannemin deyimiyle köpeğe döndük resmen..
Neyse, uzuuun saatler sonunda sabahı ettik, emanete gittik, saat 6’da açılıyor, ödemeyi oradaki makineye yaptık. Madem mesai saatin var, bari ödemeyi de elden al, yok, Alman zulmü… Kredi kartını da kabul etmedi salak makine, neyse nakit yapabildik ödemeyi, iki bavul için 10€, bu da Avrupa’nın en pahalı emanetlerinden biri… Çantalarımıza kavuştuktan sonra bir kafeden çay alıp treni beklerken kahvaltı ettik. Allahım çay, sallama da olsan sen ne güzel şeysin.. Trenimiz 06:30’da kalktı…

8/7/2010 Perşembe (Krakov)

Trende kompartımanlar altışar kişilik ve tren de oldukça eski. Varşova’dan Krakov’a aktarma yapacağız. Berlin-Varşova altı saat kadar sürüyor. Kompartımanda bizden başka yaşlı bir teyze var. Diğerleri ara duraklarda inip binip değişiyor. 12:10’da Varşova’da olacağız ve 12:15’deki Krakov trenine aktarma yapacağız. Neredeyse yol boyunca uyuyoruz, nedense.. J Çok iyi geliyor bu uyku. Üç kez de bilet kontrolü yapıyorlar, ne oluyorsa… Hamit trende priz görünce kahve yapmayı teklif ediyor, biraz sonra ben de hadi yapalım diyorum. Su ısıtıcısı kolayda ama kahveleri bulmakta zorlanıyoruz. Her şey poşetlerde, poşetler bağlı, hepsi haşır huşur kontrolden geçiyor, uzun uğraşlardan sonra buluyoruz kahveleri. Suyu doldurup gidiyor ama beş dakika sonra geri geliyor, priz sadece tıraş makinesi için düşük amperli olduğundan ısıtamamış suyu.. L 12:25’de Varşova’dayız, incelerken fark ediyoruz ki rezervasyon kartında 12:15’de görünen Krakov treni bilet üzerinde 13:45’de görünüyor. 12:15 olsa zaten kaçırmıştık…
İndiğimiz yer gar’ın alt katında inanılmaz eski, köhne, karanlık, korkunç bir yer… Etraf kapkara, yıkık dökük, tren saatlerini gösteren hiçbir şey yok… Merdivenlerden çıktık, bakınıyoruz, bir polise sorduk, 13:44’deki trenin peronunu gösterdi. Bir saat buradayız. Aşağı indik, oturacak bir bank bile yok. Hamit “Ben biraz bakınayım” diyerek diğer taraftaki merdivenlerden çıktı. Orada bilgi ekranı varmış nasıl olmuşsa, tren saatini ve peronu teyit edip geldi. Bekliyoruz. Sonra ben çıkıp biraz dolandım, hatta istasyondan dışarı çıkıp etrafa da biraz bakındım. Hava güneşli ve sıcak. Ne olur ne olmaz diye aşağı indim ki, Hamit bana sesleniyor. Ben yukardayken bir tren gelmiş, 13:00’de hareket ediyor ve rezervasyon gerekmiyor, attık kendimizi bu trene..
Yine çok eski ve rezervasyonsuz olması sonucu ucuz bir tren, tıklım tıklım dolu, dilenci vapuru gibi her yerde dura dura gidiyoruz… Üç saatlik yolu birilerinin yanına karşılıklı oturarak gidiyoruz. Yer bulamayıp yerlere serilip müziğin sesini açıp gidenler de var… Karşı çaprazda 150 kiloluk tombulca (!) bir kız oturuyor, daha doğrusu oturmuyor sürekli yiyor.. Ekmek çıkartıyor, önce ekmeğe mayonez sürüp yiyor. Arkasından salam paketini açıyor, ekmeğin içine koyup yiyor. Ekmek bitince salamları boş yemeye devam ediyor. Elleri yağ içinde… Sonrasında da sürekli bir şeyler yiyor. Sıra vagonlara ve bize gelmeden varsak şu Krakov’a! Hamit sürekli beni dürtüyor “Bak bak” diye ama, dönüp baktıkça dikkat çekiyorum, kızacak bir lokmada yutacak beni de Godzilla… J
Filmi (karşı çaprazdaki canlı olan) izlerken iki dakikada bir uyuyakalıyoruz, kafamız kolumuz düşüp uyanıyoruz. Neyse, 16:00’da varıyoruz Krakov’a… Tren istasyonu Varşova’dakinden daha sevimli.. Hostel reklamı yapan, turistlere yardımcı olan bir sürü genç var ortada. Onlardan biri bizim otelin yerini harita üzerinde tarif ediyor. Tabi biz bununla yetinmeyip üç kişiye daha soruyoruz, o ayrı… İstasyonun adı Krakow Glowny… Bir meydana çıkılıyor. Yanında bir alışveriş merkezi var. Meydandan geçip parkın yanından ilerliyoruz. Git git bitmiyor yol.. Şehir merkezine 700 metreymiş otel, biz iki kilometre gittik en az… Sonunda İstanbul’da internet üzerinden HRS.com ile rezervasyon yaptığımız otelimiz , Royal Hotel’i bulduk. Kocaman eski bir bina… Vavel Şatosu’nun tam karşısında… Adam bize oda anahtarını verdi ve asansörle çıkardı. O da ne, oda değil suit daire… Kocaman bir salon, antika eşyalar, LCD tv, ayrı bir yatak odası, yüksek tavanlar… Harika.. Bir yanlışlık olup da ödemede sorun çıkar mı diye korkuyoruz. Hamit inip fiyatı teyit ediyor, bir yanlışlık yok, iki kişi kahvaltı dahil 43€. Hemen kendimi duşa attım.. Hamit wireless’a bağlanmaya çalışıyor ama bağlanamıyor. Resepsiyon internet bağlantısında sorun olduğunu söylüyor. Bu kaliteye yakışmadı ama yapacak bir şey yok…
image042 image041
Yıkanıp üstümüzü değişip dışarı çıkıyoruz. İstasyona nispeten uzak olsa da tarihi şehir merkezine çok yakın gerçekten otel… Önce biraz para bozduruyoruz, 2 zloti 1 TL, gördüğümüz her şeyin fiyatını ikiye bölüp TL, tekrar ikiye bölüp euro’ya çeviriyoruz, güzel hesap.. J Yürüye yürüye tarihi meydana geldik. Çok büyük ve çok güzel bir meydan… Etrafında çok güzel restoran ve kafeler var. Ortasında uzun bir bina: Cloth Hall, içinde iki sıra hediyelik eşya satan dükkanlar… Yanında da bir kule… Tarihi bölgede tur yapan at arabaları meydanda sıra bekliyor. Atlar da çok güzel ve çok süslü… Külkedisinin arabası sanki… Meydanda da hediyelik eşyaların satıldığı bir pazar alanı ve çiçekçiler var. Kehribar takılar, matruşka bebekler ve el işleri içinde çok da ilginç bir şey yok… Hatta tam olarak beğenebileceğimiz bir magnet bile bulamadık… Bir de canavara, dinozora benzer bir yaratığa ait hediyelikler var, Krakov’un simgelerinden biri de bu belli ki…
image045 image044
Tarihi meydandan çıkarken ‘mleczny bar’ gördük. Türkçe’ye süt bar diye çevirebileceğimiz ama aslında sütle de barla da pek bir alakası olmayan ‘mleczny bar’lar komünizmin Polonya’ya bıraktığı bir miras. 1960′ların ortalarında komünist yöneticilerin icadı bu Polonya usulü kafeteryalar resmi kantini olmayan işyerlerindeki çalışanların faydalanması için açılmış. O dönemde özel restoran ve kafelerin kapatıldığı bir ortamda ‘mleczny bar’lar halka çok ucuz fiyata yiyecek ve içecek sunmuşlar. Adındaki süt sözcüğü bu mekanlarda daha ziyade süt ürünlerinin sunulmasından kaynaklanıyor. Bunun dışında ‘mleczny bar’larda omlet, patates ve tahıl ağırlıklı yemeklerle pirogi (bir çeşit mantı) de sunuluyormuş. Komünizm çöküp ’mleczny bar’lar tek tek kapanmış olsalar bile Polonya’nın her kentinde mutlaka bir ‘mleczny bar’ bulunuyor. Kapısından içeri girip hem ortama hem fiyatlara baktık, hala oldukça uygun…
image048 image046
Meydanda dolaşmaya devam ediyoruz. Avrupa’nın her yerinde görmeye alıştığımız heykel modunda para karşılığı fotoğraf çektirenler burada da var.. Meydana açılan ara sokakları dolaşıyoruz. Çok güzel bir şehir Krakov. Yavaş yavaş otel yoluna koyuluyoruz. Giderken gördüğümüz ‘mleczny bar’da yemek yemeye karar veriyoruz ama saat 19:00’da kapanmış, 10-15 dakika önce yani… Otelin tam yanındaki küçük alanda kocaman bir haç var, Kathyn Katliamında ölenlerin anısına dikilmiş. Aslında Krakov’da görmek istediğim bir yer daha vardı, Kazimierz, yani Yahudi Gettosu… Schindler’in Listesi filminin bir kısmı orada çekilmiş. Bu bölgenin otele uzak olduğunu düşünerek vazgeçtik, ertesi gün bavullarla dönmek üzereyken tabelasını gördük ki otele sadece 500 metre uzaklıktaymış. O saatten sonra da üşendik artık… Odaya çıkıp bir şeyler atıştırıp biralarımızı içtik. Erkenden de yattık. O yorgunlukla öyle güzel uyumuşuz ki.. J
image051 image050
9/7/2010 Cuma (Krakov-Varşova)
Sabah 6:30 gibi kalkıp duş aldıktan sonra kahvaltıya indik. Kahvaltı salonu da kahvaltı da çok güzel. Domates, salatalık bile var.. (Sana neyse J HS) Hatta İtalyan salatası ve sabahın köründe bol soğanlı patates salatası da var… Kahvaltımızı edip odayı boşalttık ve bavulları otelde emanete bıraktık. Bugün Krakov turlarının en önemli noktaları olan Wieliczka Tuz Madeni ve Auschwitz Toplama Kampı’nı gezeceğiz. Tren istasyonuna gittik.
image054 image052
Dün info’daki kız tuz madenine otobüsle, Auschwitz’e ise trenle gidebileceğimizi söylemişti. Yolumuz uzun. Tren istasyonuna varınca her ihtimale karşı soralım dedik, elimize bir tren kalkış çizelgesi verdiler, gördük ki, tuz madeni ve Auschwitz, Krakov’dan geçen bir hattın iki ucundalar. Tuz madeni daha yakın, o tarafa gidecek trenin saati de daha yakın, önce oraya gidiyoruz. Wieliczka’ya gelince istasyondan tuz madenine nasıl gideceğiz diye düşünüyoruz ama gerek kalmıyor, iner inmez tabelalar bizi yönlendiriyor, Salt Mine 450 m. Maden düşündüğümüzün aksine kasabanın içinde, her 50 metrede bir de tabelalar var. Gerçi arada önce 450 metre, sonra 600 metre gibi çelişkili tabelalar yok değil ama yine de kolayca buluyoruz madeni…
image056 image055
Giriş kişi başı 65 Zloti, yani 32 TL, yani 16€. J 10-15 dakikada bir başlayan rehberli turlarla giriliyor ve her tur farklı bir dilde… Bizim bilet aldığımız zamana en yakın tur İtalyanca.. Yabancı dilimiz İtalyanca olduğu için hiç tereddüt etmeden katılıyoruz bu gruba.. Yabancı dilimiz derken, İtalyanca bize tamamen yabancı anlamında… J
image059 image058
İçeri girince anlıyoruz ki tursuz ve rehbersiz gezmek gerçekten de imkansız. Rehberin söylediklerini anlamasak da yol gösteriyor… Önce daracık bir merdivenle 54 m. aşağı iniliyor… Dönmekten ve inmekten başınız dönüyor zaten… Madenin içinde her şey tuzdan yapılmış. Heykeller, avizeler, maketler, her şey tuz… Yüksek tansiyonu olan gelmesin… Ama gerçekten görülesi bir yer… Çeşitli bölümlerden geçtikten sonra en ilginç yere geliyoruz, yerin bunca altındaki madenin göbeğinde, yine her yeri tuzdan yapılmış dev bir kilise…Devasa bir alan, tuzlu Meryem Ana ve İsa… Polonyalı olan Papa II. Jan Paul’ün tuzdan heykeli vb… Da Vinci’nin ünlü tablosu Son Akşam Yemeği’nin tuzdan duvar kabartması bile var, yemekler tuzdan yenmiyordur kesin.…
image062 image060
Tur 09:45’de başlıyordu. Şu an 11:10 ve bizim 11:55 trenine yetişmemiz lazım. Rehbere soruyoruz, 10 dakika sonra biteceğini söylüyor. Gerçekten 10 dakika sonra bitti ama sadece rehberin anlatımı bitti. Biz henüz olayın farkında değiliz, maketlere bakıp bir tuz treni maketi alıyoruz, bizi dışarı çıkaracak olan her neyse onu bekliyoruz. Asansöre ilerliyoruz. Sıra var ama çok değil. Gruplar için olan kısım açıldı, Türküz ya, gruba kaynak yaptık. Rehber kadın bizi koridora doğru yönlendiriyor, siz gruptan değilsiniz diye. Biz acelemiz olduğunu söyledikçe onlar arkaya falan diyorlar. En sonunda Hamit çıldırdı tabi, yarı Rusça (ki Polonyalılar’ın hemen hepsi Rusça anlıyor fakat konuşmaktan da konuşulmasından da hoşlanmıyorlarmış) yarı İngilizce, arada coşunca da Türkçe başladı kavgaya. Bu arada asansöre ilerlemek bir işkence, 10-15 dakika sürüyor. Asansörlere ulaşılan yerde iki ayrı kısım varmış. Grup bir tarafa, bizim gibi solo takılanlar (yahu biz de gruptuk, bizim rehberimiz bırakıp gitti ama anlayan kim…) diğer tarafa… Küçücük asansöre 9 kişi tam balık istifi istiflendik. Yukarı çıkarken de müzik yayını var, beraber ve solo madenci şarkıları… J
Sonunda gün ışığına kavuştuk. Trene 10 dakika var. Başladık koşturmaya. Tabi acele ettikçe yanlış yerlere sapıyoruz. Madene gidiş için onca tabela koyan Polonya zihniyeti, istasyona dönüş yolunu nasıl bulacağımızı düşünememiş nedense… Parkta aylak aylak oturanlara “tren, train” falan diyoruz, boş boş bakıyorlar. Yürüyen birine soruyoruz, o da aynı bakışı atıyor. Hamit “Krakov” diyor, ben de etkiyi çabuklaştırmak için “çuf çuf” şeklinde efekt yapıyorum, amca anladı bizahmet… Ki zaten istasyonun dibindeymişiz. Kendimizi trene dar attık. Birkaç dakika içinde hareket ettik. Şimdi Oświęcim kasabasına gidiyoruz, zaten bu kelime Auschwitz’in Lehçe’deki hali… İki saatlik bir yol var…
image067 image064
Küçük bir istasyonda indik, tourist information’un sadece adı var… Tuz madenindeki gibi tabelalarla yolu buluruz diye umduk ama hayal kırıklığına uğradık. Bilet gişesindeki kadından ne tarafta olduğunu öğrenip o yöne doğru yürümeye başladık. Yolda in cin top oynuyo, maçta golsüz eşitlik var… Bir bisikletli geçiyor yanımızdan, ona soruyoruz, ilerlemeye devam, birini daha gördük, aynen… Sonunda karşımıza bir tabela çıkıyor, Auschwitz Museum 1200m. şeklinde. Ama tarif edilene göre düz gitmemiz lazım, bu tabela tren köprüsünün üstünden karşı tarafı gösteriyor. Tabelaya güvenip gösterdiği yönde yürümeye devam ediyoruz. Arkamızdan bir kız geliyor, o da etrafa bakınıyor, anlıyoruz ki o da kampı arıyor, birlikten kuvvet doğar, Yeni Zelandalı kızımızla birlikte başlıyoruz aramaya… Bahçesinde çalışan bir adama soruyoruz, bu adı ilk kez duymuş gibi bakıyor. Sonunda karşımıza bir kamp çıkıyor ama Auschwitz değil buradaki diğer kamp, Birkenau.. Neyse ikisini de gezecektik, fark etmez. Etraf kalabalık, giriş ücreti yok…
image070 image069
Filmlerden bildiğimiz bir manzara karşılıyor bizi…Sağ tarafta ahşap barakalar var. İçlerinden bazıları gezilebiliyor. O barakaların her birinde 400 kişi yaşıyormuş. Ranzalar üçer katlı. Tuvaletleri başka bir barakada gördük. Her barakanın iki ucunda sobalar var. Yatak niyetine de saman serili…
image073 image072
Kampın sol tarafında da taştan bloklar var. Onların içi de farklı değil. Tek fark ranzaların yerine insanların yatmaları için beton bloklarla “raf” yapmışlar. Girişteki kulenin üst katına da çıkılabiliyor. Orada kampın planı var ve kampa kuşbakışı bakılıyor. Grup grup ayrılmış. Kadınlar, erkekler, gettodan gelenler, çingeneler, muhalifler vs. Gelen trenlerden inen insanların %70-75’i direkt gaz odalarında öldürülüyormuş.
image076 image074
Birkenau’yu gezdikten sonra 15:15’de Auschwitz’e gidecek olan ücretsiz otobüse bindik, o da zamanından erken geldi ve kalktı, iyi ki yukarıda daha fazla zaman geçirmemişiz, nasılsa daha vakit var diye… Yolda fark ettik ki tabelaya değil tarif edenlere inansaymışız Auschwitz’e ulaşacakmışız.
image078 image077
Giriş ücretsiz yine, audio guide ya da belli zamanlardaki rehberli turlar ücretli… Biz kendimiz gezmeye başlıyoruz. Fazla zamanımız yok zaten. Müzenin girişindeki “Arbeicht macht frei – Çalışmak özgürleştirir” yazısını da gördük. Bu yazının olduğu tabela birkaç hafta önce çalınmış ve üç gün içinde bulunmuş. İngiliz bir koleksiyoncunun tuttuğu birine çaldırdığı ortaya çıkmış. Auschwitz ikişer katlı taş bloklardan oluşuyor. Giriş kısmında bir de sinema salonu var, çok zamanımız olmadığı için izleyemedik ama Nazi’lerin yaptıklarını anlatan bir belgesel gösteriliyor sürekli… Blokların içinde farklı şeyler sergileniyor. 4,5,6,7 ve 8. blokları gezdik… 4. bloğun giriş katında yakılan insanların küllerinin olduğu büyük vazo var. Daha çok da fotoğraflar… Üst katta gaz odalarında insanları öldürmek için kullanılan Zyklon-B gazı kutuları…
image081 image079
Özellikle 5. ve 6. blok çok etkileyici… Buralarda kampa getirilen insanların eşyaları sergileniyor, yemek kapları, gözlükler, çantalar, ayakkabılar… Bir bölümde de saçlar… Ki o saçlardan yapılan battaniyeler de var… Bunlar ayrı ayrı değil, dağ gibi yığınlar halinde sergileniyor… Binlerce gözlük, binlerce ayakkabı.. Özellikle ayakkabılar ve üzerinde ayrılırken bulması kolay olsun diye isim ve adres yazılmış, Avrupa’nın dört bir yanından gelmiş çanta ve bavullar insanın içini acıtıyor. Yığınlar halinde kadın-erkek ayakkabısı… Kimi sandalet, kimi bot, düz, topuklu, siyah, kahverengi ağırlıklı olsa da geri kalanı rengarenk ve çeşit çeşit… Çocuk ayakkabıları da ayrı bir bölümde..
image084 image083
Takma kol ve bacakların bile sergisi var… Bu durumda olanlar zaten anında gaz odasını boylamış… Yanlış hatırlamıyorsam 7. blokta kamp hayatını anlatan sergilerin olduğu odalar var… Koridorlarında da esirlerin fotoğrafları… Kampa geliş ve ölüm tarihleri yazıyor, en fazla birkaç ay yaşamış çoğu… Kısaca özetlemek gerekirse trenle gelindiğinde tren yolunun sol tarafındaki yolu takip ederseniz Auschwitz Müzesine, tren yolunun üstünden geçen yolu takip edip karşı istikamete devam ederseniz de Birkenau Kamp Alanı’na çıkıyorsunuz. Ama yürüyerek gitmek çok da akıllıca değil. En iyisi istasyondan 27-28 veya 29’la Auschwitz’e, oradan da ücretsiz otobüslerle Birkenau’ya geçmek.
image086 image085
Hızlı çekim bir geziden sonra çıktık. 16:20’deki trene yetişeceğiz. Auschwitz ile tren istasyonunun arası 3-4 km. 27-28-29 no’lu otobüsleri biraz bekledik, gelmeyince riske etmemek için geçen bir taksiye bindik, 10 Zloti’ye istasyona götürdü bizi…
Treni beklerken o yıllarda buradaki yaşamı düşündüm, kamplarda binlerce insan katledilip işkence görürken kasabadaki insanların yaşamı nasıldı, olanlardan haberleri var mıydı kimbilir…
Tren biraz geç kalktı. Saat 18:15’de Krakov merkez istasyona yani Glowny’ye vardık. Tarihi merkezin içinden otele doğru yürüdük. Yolda iki Türk’le karşılaştık. Turla gelmişler. Meydanın oradan geçerken Krakov magnetimizi alıp otele gittik. Bavullarımızı alıp istasyona doğru yola çıktık. Yarı yola gelmiştik ki sırf bu gezi için özel olarak satın aldığımız tekerlekli sırt çantalarımızdan benimkinin sürükleme sapı kırılıp çanta yolun ortasına atmasın mı kendini.. Sapın ucundaki plastik kısım kırıldı, metal kısmı da yuvasına girdi, düğmeye basıp çekmek lazım ama düğme de kırılan parçada… L Çantaları değiştik ve istasyona kadar taşıma sapından çekerek Hamit götürdü benim çantayı… İstasyonda çizelgeye bakarken 19:14’te Varşova’ya bir tren olduğunu gördük. Saat de 19:14, Hamit durur mu, deli gibi koşarak kendimizi o trene attık. Bu arada neden yeterince hızlı koşmadığımla ilgili fırçamı da yedim. Sanki adım Ayçin değil de Süreyya Taylan… Hayır, karışıklık yok, elimde onun 16-17 kg.’lık bavulunu taşımak için Nurcan Taylan, Hamit’in istediği hızda koşmak için de Süreyya Ayhan olmam lazım… (Ona bakarsan benimkinin yarısı ağırlığındaki bavulun sapını kibrit çöpü gibi kırmak için de Van Damme olman lazımdı ama neyse… HS)
image088 image087
Kendimizi trene attık ama bu tren Berlin’den Varşova’ya gelirken bindiğimiz rezervasyon gerektiren trenlerden… Tek kişinin olduğu altı kişilik bir kompartımana girdik… Sürekli telefonla İngilizce konuşan, gelen kondüktörle Lehçe anlaşan, ayrıca sonraki muhabbetlerden Rusça ve başka diller de bildiği anlaşılan ve nedense İngiliz olduğunu tahmin ettiğim adam; iki bavul, iki sırt çantası ile nefes nefese ve kanter içindeki halimize bakıp “Are you live?” diye soruyor… “Yes be annem!”… Oturduk. Hamit, Balkan turumuz sırasında Hırvatistan gümrüğünden güç bela kurtarabildiği İsviçre çakısını çıkartıp bavulun sapıyla uğraşmaya başladı. Adam da biraz yardım etmeye çalıştı. Baktı olacak gibi değil telefon görüşmelerine ve küçük iPod benzeri cihazından film izlemeye başladı. Hamit sonunda sapı dışarı çıkarmayı başardı. Gerisi trende yapılacak iş değil zaten…
Bu arada kondüktör geldi. İnterrail biletlerini gösterdik, yolculuk boyunca biletin üstüne tek mührü bu çömez kondüktör bastı.. İyi ki delici değil elindeki, yoksa delip geçecek caanım bileti… Gitti… Biraz sonra tekrar geldi, biletleri istedi… Aldı gitti.. 10-15 dakika oldu, yok… Hamit de ardından gitti… Biraz sonra geri geldiler… Anlayıp da anlamazdan geldiğimiz şu ki, tren rezervasyonlu olduğu için rezervasyon ücreti istiyor… Bir kez tamam deyip gittiği için de biz vermek istemiyoruz… Uzun bir uğraş sonrası zorunlu olarak 30 Zloti (7,5€) rezervasyon ücreti ödüyoruz. Aslında iyi oldu bu trene yetiştiğimiz çünkü öbür rezervasyonsuz tren hem çok rahatsız ve pis hem de çok yavaş ve sektirmeden tüm istasyonlara uğruyordu. Bu hem klimalı hem çok rahat hem de çok hızlı. Ama raylarda bakım çalışması nedeniyle arada durup bekliyor. Bu çalışma sonrası hızlı trenle Varşova-Krakov arasını 1,5 saate düşüreceklermiş. Bu arada el arabasında meyve suyu, soda, su getiren birisi geliyor. Bizim çok dilli kompartıman arkadaşımız bir soda alıyor. Biz “istemiyoruz” deyince “bunlar ücretsiz” diyor. Biz de birer meyve suyu alıyoruz.. Az önceki rezervasyon ücretini ima ederek “Biraz pahalı bir meyve suyu oldu” şeklinde espri yapıyor.. J
Nihayet saat 22:00 gibi Varşova’nın köhne istasyonundayız. İstasyonda bizi Hamit’in Rusya şantiyelerinden arkadaşı olan Zafer ve onun kız arkadaşı Mirella karşılıyor. Hep birlikte bavulları Zafer’in arabasının bagajına yükleyip Varşova gecelerine akıyoruz… J Ama öncesinde yarın akşam için Vilnius’a gidiş biletine bakacağız. Zaten Baltık bölgesindeki üç ülkede interrail bileti geçersiz. O nedenle gişedeki kadının tren yok, otobüs bileti verebilirim demesi sorun olmuyor. İki adet otobüs biletini yarın akşam için alıp cebimize koyuyoruz.
Öncelikle Varşova’nın geceleri en hareketli caddesi olan Nowy Świat’a gidiyoruz. Polonya çok nadir görülen aşırı sıcak günlerinden birini yaşıyor. Sıcağın ve Cuma akşamı olmasının etkisiyle cadde oldukça kalabalık. 10 Nisan 2010 tarihinde uçak kazasında ölen Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kacinski’nin evinin önünden geçiyoruz, kaldırımdaki resminin etrafına bir sürü çiçek konulmuş ve mumlar yakılmış…Kopernik anıtının önünden yürüyerek eski şehrin merkezindeki meydana geliyoruz. Yolda 2. Dünya Savaşında bombalanmamış ender binalardan olan Almanlar’ın karargah olarak kullandığı binayı da görüyoruz. Binaların çoğu restore edilip boyanmış. Bu ve bunun yanındaki binada henüz bir faaliyet yok. Yanındaki bina mahkemelikmiş. Savaş öncesi bu ve bunun gibi birçok binanın sahibi olan Yahudiler şimdi mahkemeye verip binalarını tekrar almak için uğraşıyorlarmış ve birçoğu da kazanıyormuş.
Polonyalılar çok dindar insanlar… Ruslar şehri yeniden inşa ederken yol geçirmek üzere bir kiliseyi yıkmak istemişler, Polonyalılar kilise yıkılmasın diye bir gecede temele kadar inip kiliseyi kaydırmışlar… Bu arada 2010 Chopin’in 200. doğum yılı… Bu nedenle özel banklar yerleştirmişler bazı yerlere, düğmeye basınca poponuzun altından Chopin parçaları çalıyor… Süper olmuş ama, çok dinlendirici.. J
Varşova 2. Dünya Savaşında harab olmuş, taş üstünde taş kalmamış. Ancak hepsini eski fotoğraflara baka baka yeni baştan ve aynen yapmışlar… Eski şehir meydanı film platosu gibi… Binalar renk renk boyanmış. Bazılarına tüm bunlar tarihi değil, yeni yapılmış diye ilginç gelmese de bence adamların kültür ve tarih bilinci fazlasıyla saygıyı hak ediyor. Ve bu haliyle de çok sevimli bir meydan. Meydanda oturup bir şeyler içip sohbet ettik. Sonra da biraz daha dolaşıp eve gittik. Varşova’nın gece yaşamı, en azından bu gece oldukça hareketli ve eğlenceliydi. Eve gittikten sonra ben fazla oyalanmadan yattım, Hamit’le Zafer ilerleyen saatlere kadar hem sohbet ettiler hem de Zafer’in geniş el aletleri koleksiyonunun da yardımıyla kırılan bavulun sapını tamir ettiler. Ve o tamir yolculuk sonuna kadar idare etti bizi.. J
10/7/2010 Cumartesi (Varşova)
Sabahın köründe Hamit ayağa dikildi, gece hiç yatmamış gibi… Akşamdan yapıştırdıkları sapı oturtuyor. Öncesinde duş almış, tıraş olmuş, uyumadı mı nedir.. J Tüm gürültülü çalışmalarına karşın uyumakta direniyorum ama bir yere kadar. Tamam, teslim oldum ve uyandım.. Benden önce Zafer de kalkmış…Duş aldıktan sonra wirofon aracılığıyla Türkiye’deki ailelerimizle konuştuk, dün Krakov’daki otelde internet arızası nedeniyle bağlanıp konuşamamıştık, Zafer’in bağlantısı sorunsuzdu neyse ki.. Sonra da Mirella ve Zafer’in hazırladığı kahvaltı sofrasında çok keyifli bir kahvaltı… Hazırlıkların ardından saat 12:00 gibi evden çıkıyoruz. Zafer’le Mirella bütün günü bize ayırmışlar…
image090 image089
Hava yine inanılmaz sıcak, insanlar kendilerini mayolarla nehir ve göl kenarlarına atmış. Önce kralın kraliçe için yaptırdığı Wilanow Sarayı’na gidiyoruz. Dıştan çok güzel ve heybetli ama içi o kadar matah değilmiş. Bahçeleri çok güzelmiş ama çoğu yerde yenileme çalışmaları nedeniyle çok az kısmını görebildik… Zaten bu Avrupa gezisine inşaat çalışmaları damgasını vurdu… Nereye gittiysek yoğun inşaat çalışmaları, toz, toprak bulutu gördük… İnşaata rağmen bilet kesiyorlar kapıda, Zafer biletleri aldı ve inşaat alanına girdik. J Oradaki küçük müzede resimler, o döneme ait eşyalar ve duvarlarda Türk evlerinde oldukça sık kullanılan kilimler asılıydı. Oradan ormanlık bölgenin içindeki göletin yanından da geçerek güzel bir yürüyüş yapıyoruz.
image092 SANYO DIGITAL CAMERA
Ardından tekrar arabaya binip Lazienki Park’a gidiyoruz. Kralın avlanması için yapılmış ve içinde kralın av köşkü de olan çok güzel bir park. Polonyalılar çoluk çocuk dolaşıyor. Bütün bebekler sapsarı ve gözleri masmavi… İlaç için bir tane çirkin bebek yok.. J Gölette ördekler yüzüyor, kıyıda tavus kuşları var.. Tavus kuşlarında görüntü süper de ses berbat… J Sincaplar da varmış ama sıcağı sevmiyorlar sanırım, ortada yoklar. Sıcak derken, bu bölge ağaçlar ve gölet sayesinde dışardan en az 4-5 derece daha serin…
image094 image093
Chopin heykelinin olduğu bölümde, etrafı kırmızı güllerle donanmış ve aralara banklar serpiştirilmiş minik bir havuz var. Ortam gerçekten çok güzel. Her Pazar 12 ve 16’da ücretsiz Chopin konserleri oluyormuş. Konsere denk gelemesek de burada oturup fotoğraflar çektik… Parkın dış kısmındaki demirlerde sık aralıklarla Chopin heykellerinin fotoğrafları asılı. Bunlar her hafta değişiyormuş. Park gezintisinin ardından şehirde bir araba turu atıp eski getto bölgesi olan Pawiak’a geldik.
image097 image095
1800’lerde hapishane olarak yapılan bina Nazi döneminde de Yahudiler’e hapishane olarak hizmet vermiş (!) ve şu an müze yapılan binanın giriş kapısı o zamanlardan kalma… Girişte solda üzerinde öldürülen Yahudiler’in isimlerinin yazılı olduğu plakaların çakıldığı bir ağaç var. Karşıdaki müze binasına giriyoruz, Yahudiler’e ait eşyalar, belgeler ve fotoğraflar sergileniyor. Oradan çıkınca yıkık binanın oraya geldik. Getto bölgesinde bu bina hariç tümü yenilenmiş. Biraz ilerisinde de tren rayları üstünde bir vagon ve vagonun içinde haçlardan oluşan bir anıt var. O noktadan insanlar trenlere bindirilip Auschwitz’e gönderiliyormuş.
image100 image099
Bu bölgedeki gezimizi tamamlayıp Polonya yemekleri yapılan bir restorana gittik. Çok sevimli bir yer. Yemek olarak Hamit’le farklı iki ayrı çorba seçtik. Biri doğal mantarla yapılmış Polonya’ya has bir çorba. Mantarlar iri iri doğranmış. İnce kesilmiş hamur parçaları da var… Diğeri de içinde sosis ve haşlanmış yumurta olan daha değişik ve daha lezzetli bir çorba.. Sosisler de fazlasıyla iri, yumurta ikiye bölünmüş.. Ben tabi ki sadece suyunu içtim. Hamit de “Suyunu yer tanesini bırakır” şeklinde söylendi… İkisinin de tadına bakıyoruz. Ardından yine Polonya’ya özgü bir çeşit mantı olan pirogi… Mantının çeşitleri de varmış, biz de her çeşidinden olan karışığını istiyoruz.. Güzelmiş.. J
image102 image101
image105 image103

Restorandan çıktıktan sonra önceki akşam yürüdüğümüz güzergahı yineleyerek eski şehre gidiyoruz. Cumhurbaşkanı konutunun önü iyice kalabalıklaşmış, mum ve çiçekle dolmuş… Meydan oldukça hareketli. Ortada Kopenhag’daki denizkızı heykelinin kızkardeşi arzı endam ediyor… Onun havuzunda da çocuklar oynuyor… Nehir manzarasının olduğu bir noktaya gidiyoruz. Geçtiğimiz tezgahlardan da magnetler alıyoruz… Nehir manzarasında biraz dinlendikten sonra geri dönüyoruz. Eve gelip biraz dinleniyoruz. Bavullarımızla birlikte terminale gidiyoruz. Zaten terminal de garın yanı…

SANYO DIGITAL CAMERA.SANYO DIGITAL CAMERA SANYO DIGITAL CAMERA.SANYO DIGITAL CAMERA image109 image107

 

Otobüsümüz saat 23:00’de… Stalin’in Moskova’da yaptırdığı 7 Kızkardeş’in (ki şu an sekizinciyi de süper lüks olarak yapıyorlar, geçen sene görmüştük Moskova gezimizde) bir eşi de burada var, bu da kuzen herhalde… Onun karşısındaki Marriot Otel’in tepesine çıkıp bardan Varşova’nın gece manzarasını izledik. Sonra da Hard Rock Cafe’de kahvelerimizi içtik. O arada televizyonlarda Almanya ile Uruguay arasındaki Dünya Kupası üçüncülük maçını izliyor kalabalık gruplar… Almanya 3-2 kazanıp üçüncü oluyor… Biraz sonra da bizim otobüse binme zamanımız geliyor. Zafer ve Mirella’ya teşekkür edip vedalaşıyoruz ama otobüs kalkana kadar gitmiyorlar, Varşova’ya ayak bastığımız andan ayrıldığımız ana kadar ev sahipliğini kusursuz yapıyorlar… J Yalnız olsak bu gezdiğimizin yarısını gezemezdik muhtemelen… Şimdi hedef Litvanya’nın başkenti Vilnius, 600 km, yaklaşık 8 saatlik bir yolumuz var…

SANYO DIGITAL CAMERA SANYO DIGITAL CAMERA

image125 image123

11/7/2010 Pazar (Vilnius – Riga)

Otobüste yarı uyur yarı uyanık giderken saat 3:30’da havanın aydınlandığını fark ettik. Beyaz gecelerdeyiz.. Varşova’da da 22:00’den sonra kararmıştı… Bu arada Vilnius, Riga ve Talin’de saat dilimi bizimkiyle aynı… Bu nedenle Vilnius’ta indiğimizde otobüs bir saat erken geldi sandık. Oysa ki saatlerimizi ileri almamız gerekiyormuş. J Otobüsten inince önce tren istasyonuna gittik, terminalle karşı karşıyalar. Riga’ya tren sorduk, yokmuş. Emanet dolabı sorduk… Bu arada Hamit’in Rusça’sı buralarda çok işe yarıyor. Ama burada ona bile gerek kalmadı. Emanet dolabı sorduğumuz memurun yanındaki kız “Türkçe mi konuşuyorsunuz” diye (Türkçe olarak) sordu… Biraz Türkçe biliyormuş. Bizi dolapların olduğu yere kadar götürdü, çünkü yeri tarif etmeye Türkçesi yetmedi.. J Dolaba çantayı koyup kapatıp makineye ödeme yapılacak. 3 Lat. Ama henüz para bozdurmadık ki…

image128 image127

Oradan bavullarla çıkıp terminale gidiyoruz. Öğlen 12:30 otobüsü için Riga biletlerimizi alıyoruz. Para da bozduruyoruz, hem de Türk Lirası.. Evet evet, Vilnius’ta TL convertible, döviz bürosunda resmen kuru falan var ve alıyorlar… J Burada da emanet var, bu makineli değil, insanlı.. Gerçi insanlı olduğu için mesai saatinde açık sadece ama bizim için sorun yok… Bavullarımızı bırakıp eski şehir bölgesine doğru yürümeye başladık… 15 dakika kadar sonra eski şehir bölgesindeyiz. Yolda bir pazar gördük ve onu da gezdik… Eski şehre bir kapıdan geçerek giriliyor. Kapının iç tarafında üstte Meryem Ana heykeli var. Hemen sağda da bir kilise. Pazar ayini için bir sürü insan gelmiş. Kapıdan biraz izledik… Kapının önünde birisi kocaman bir kamerayı sehpaya yerleştirmiş çekim yapıyordu… Sabah saatleri olmasına karşın hava inanılmaz sıcak. Her yer kapalı daha… Elimizdeki notlara göre görmemiz gereken yerleri aradık. Vilnius Üniversitesi’ni görüp aşağı inmeye devam ediyoruz.

image131 image130

Eski şehir bölgesi restore edilmiş ve şu an otel, restoran ve şık mağazalara çevrilmiş binaların olduğu bir yer… Henüz hepsi kapalı.. Ara sokaklarda dolaşıyoruz… Sonra katedralin olduğu yere indik. Orada da ayin var. Katedralin yan tarafında şık bir cadde uzanıyor: Gediminas Caddesi. Caddenin bir bölümüne pazar kuruluyor. Orada biraz dolaştık ve henüz kurulmakta olan tezgahlara bakındık. Sonra katedralin olduğu yere döndük. Katedralin arka tarafında minik bir tepe var. Onun dışında Litvanya da Polonya gibi dümdüz… Tepede Gedminas Kulesi var, yavaş yavaş ağaçlık yoldan o tepeye tırmandık. Etraf ağaçlık ve sessiz. Tepeden Vilnius manzarasına baktık ama öyle ahım şahım bir manzara değil. Kuleye de çıkılabiliyor, ücretli.. Zaten küçücük bir kule, çok anlamsız. Aşağıya inmeden önce orada bir banka oturup dinleniyoruz ve çikolatalarımızı yiyoruz. Tepeye biraz ilerimizdeki fenikülerle de çıkılıyormuş ama biz daha yeni fark ediyoruz. Kabinden inen turist grubunu görünce, aşağıda gördüğümüz yaşlı bir grup vardı, onlar sanıp Hamit’e gösteriyorum ama o da ne, yaşlı grubun rehberi Küba’ya birlikte gittiğimiz Antonina Tur’un sahibi Atilla Tuna… Dünya küçük.. Yanlarına gidiyoruz, onlar da şaşırıyor, Atilla Bey şaşkınlıktan konuşamıyor bile… Riga’dan gelip Varşova’ya doğru gidiyorlarmış.. Bizim turun Baltık-Varşova bölümünü tersten yapıyorlar… Birkaç dakika muhabbet edip aşağı iniyoruz. Geldiğimiz yoldan gerisin geriye gidiyoruz. Dükkanlar açılmış, tezgahlar kurulmuş… Ortalık daha kalabalık.. Kehribar satan bir sürü tezgah ve dükkan var. Bardak takımlarını bile kehribarla süslemişler… Tezgahların birinden magnet alıp tekrar tren istasyonunun olduğu meydana doğru yürüyoruz. Pazardan tekrar geçip hemen bitişiğindeki marketten çibörek, piza falan alıp karşıdaki parkta yiyoruz. Sonrasında da bavullarımızı alıp otobüsümüzü bekliyoruz.

image136 image133

Saat 12:30’da otobüsümüz hareket ediyor. Bizim yerimize başkaları oturmuş. Buralarda numaralara bakan yok zaten, Varşova’da da birilerini kaldırmıştık. Burada boşver deyip arkalara geçiyoruz ve 4’lü bir boş koltuk grubuna karşılıklı kuruluyoruz. Ortada masa var. Otobüste wireless da var, aklımıza gelse bilgisayarı da alırdık ama bagajdaki çantalarımızda ne yazık ki. Yine de Hamit’in cep telefonundan bağlanıp yolda çektiği bir fotoğrafı facebook’ta profil fotoğrafı olarak seçiyoruz. J Yolumuz 300 km ve 4,5 saat süreceği söylenmişti ama 3,5 saat sonra Riga’dayız. Bir saat kazandık, ne güzel… Önce Talin için yarın sabah 10:00 otobüsüne bilet alıyoruz.

image138 image137

Otelimiz River Side biraz uzak, 1,5 km kadar, info bulup harita üzerinde işaretletiyoruz. Para bozduruyoruz. Letonya’nın para birimi lat… Hem de Euro’dan daha değerli, 1Lat=1,5€… Çıktık dışarı, otobüs terminaliyle gar yanyana ve hemen onları geçince pazar alanı var. Pazardan geçerken birilerine adresi sorup haritayı gösterdik. Birisi uzun uzun tarif ederken başka biri ben götürürüm dedi… Takıldık onun peşine… Hava feci sıcak. Ünlü 7 kız kardeşin kuzenlerinden biri de buradaymış, önünden geçtik… Oradan dönüp bir caddeye çıktık… Adam Hamit’le Rusça muhabbette… Yol uzadıkça bavullar da ağırlaşıyor tekerlek üzerinde… Çoook uzun bir yürüyüşten sonra çok büyük (hem uzun hem geniş) bir caddenin köşesindeyiz, adam aradığımız caddenin bu olduğunu, numarayı bulmamız gerektiğini söyleyerek öbür tarafa gidiyor. Biz numaralara bakıyoruz, 50’lerde, bizim aradığımız numara 5…Caddenin adı da Laçpleşa Iela.. Bizim adreste Maza Laçpleşa Iela yazıyor. Günlerden Pazar, hava 32750Cve ortalıkta soracak Allah’ın kulu yok, inanılmaz…

Binalar öyle geniş cepheli ve numaralar buna bağlı olarak öyle yavaş azalıyor ki kilometrelerce yürüyoruz, toplam yürüdüğümüz yol 5 kilometreyi geçti… Caddenin sonuna geldik, 5 numarayı bulduk ama şok şok şok.. Otel falan yok 5 numarada.. Resmen ağlayacağız. Her yer kapalı, soracak kimse yok.. Geçen bir kadıncağızı yakaladık, adresi gösterdik… Kadın biraz inceledikten sonra cep telefonunu çıkartıp 118 tuşluyor… Epeyce konuştuktan sonra bize dönüyor.. Cadde yanlışmış.. Maza (ki Rusçası mala, az demek olup küçük anlamında da kullanılıyor.. muş..) Leçpleşa Iela buraya çoook uzak, bu caddenin diğer ucuna nispeten yakın.. Havaalanı servisi yapan bir otobüs duruyor ve ona gösteriyoruz, bir otobüsle gidebileceğimizi söylüyor ama otobüs, taksi hak getire.. Caddenin daha dar bir cadde ile köşesine gelip orada bekliyoruz ve o dar caddenin epey uzağında bir taksi müşteri bırakıyor. Hamit sıcağı ve sessizliği yırtan tiz ıslığı ile taksi şöförünün dikkatini çekmeyi başarıyor. Taksimetre 1,5 lat’tan açılıyor… Deli gibi de atıyor. Niye 1,5 lat diye soruyor Hamit, müşteri ararkenki kısım da müşteriye yazıyormuş, itiraz edecek durumda değiliz… 4 lat (6€) yazıyor, ödeyip otele giriyoruz nihayet… Aslında otel merkeze ve terminale gerçekten 1-1,5 km ama biz uzun yoldan dolaşarak gelmeyi tercih ettik diyelim soranlara. J

image144.image143 image142 image139

Odaya kendimizi atınca hemen bir duş alıp kendimize geliyoruz ve kısa süreli bir dinlenmenin ardından tekrar yollara atıyoruz kendimizi.. Oteldeki kıza gerekli yerleri de işaretletiyoruz bu arada… Kuzen binanın (ki burada akademiymiş kendileri) önünden geçip merkeze doğru yürüyoruz. Sora sora tarihi merkeze ulaşıyoruz ama ortalık hala çok sakin. Varşova’daki hatta Vilnius’taki canlılıktan bile eser yok.. Katedralin ve önündeki Bremen mızıkacılarının (Bremen şehrinin armağanıymış) fotoğraflarını çekiyoruz… Katedralin yanındaki meydanda biraz hareket var… Ardından çatısındaki kedisiyle ünlü binayı aramaya başlıyoruz. Eski çağlarda loncaya alınmayan bir tüccar tam loncanın karşısına bu binayı dikip tepesine de loncaya arkası dönük kedi figürü yerleştirmiş. Sonradan loncaya alınınca da kedinin yüzünü loncaya çevirtmiş.. J Katedral meydanını kesen sokak direkt o binaya çıkıyormuş, bulduk, binanın iki köşesinde de kedi var… Onu da fotoğraflayıp başka bir meydana geçiyoruz. Oralarda gezinirken parkın yanından geçip, eski şehrin hemen yanında bulunan ve tepesinde Letonya’nın 3 bölgesini temsilen 3 yıldız bulunan Özgürlük Anıtı’nı görüyoruz.

SANYO DIGITAL CAMERA.SANYO DIGITAL CAMERA SANYO DIGITAL CAMERA.image154 image152.image150 image147 image146

Tekrar eski şehir bölgesine dönüp Three Brothers evlerini arıyoruz. Bunlar üç kardeşe ait olan Riga’nın en eski evleri… Onları da bulup yine fotoğraf seramonisini tamamlıyoruz. Sonra ara sokaklarda dolaşırken bir ortaçağ restoranı görüyoruz, özellikle bodrum kat inilen iç kısmı çok güzel, tam ortaçağ dekoru, izbe, küçük ve karanlık ama yine de dışarıdaki masalarda oturmayı tercih ettik. Etli ve çeşitli yeşilliklerden oluşan güzel bir salata ve Bering Balığını Letonya Birası eşliğinde yedikten sonra artık dinlenmek gerek diye düşünerek otelimizin yolunu tuttuk. Bu arada magnet koleksiyonumuzu tamamlamakta zorlanıyoruz, her yer 18:00 gibi kapanmış. Oysa ki burada 18:00’de güneş taa tepede… Neyse ki ticaret kafası olduğu için bu kadar erken kapatmayan bir tezgah buluyoruz ve birkaç magnet vs. alıyoruz. Yol üzerinde su vb ihtiyaçlar için de bir markete uğradıktan sonra saat 22:30 gibi ve aydınlıkta otele dönüyoruz. Saat 11:00’de alacakaranlık oluyor… Gece 3:30’da uykumun arasında havanın aydınlanmak üzere olduğuna da tanık oluyorum…

image162 image160

11/7/2010 Pazartesi (Talin)

Sabah 7:00 gibi kalkıyoruz. Duşumuzu alıp kahvaltıya iniyoruz. Bu arada birbirimizle hırlaşmaya da erken başlıyoruz bugün.. Hamit’in yine soldan kalktığı günlerden biri.. Bundan sonra dikkat edicem, acaba dolunay ertesi mi böyle oluyor. J Kahvaltıdan sonra da acele ettirip duruyor, garı bulamazmışız da, perona bakmamışız da falan falan… Yarım saatlik yolumuz var, 10:00’daki otobüs için 8:30’da otelden ayrıldık. 08:50’de peronda oturmuş bekliyorduk.

image165 image164

Otobüs dünkü gibi lüks değil, internet de yok.. L Riga-Talin arası 300 km, 4,5 saat sürecek. Estonya girişinde polisler otobüsü durdurup pasaport kontrolü yapıyor. Estonya’da ilerlediğinizde artık bir kuzey ülkesinde olduğunuzu hissediyorsunuz. Etraf dümdüz ama ormanlık alanlar çok fazla… Ayrıca evlerin mimarileri de daha değişik. Adını okuyamadığımız bir şehirden geçtik. Çok güzel evler var… Tek katlı, ahşap ve rengarenk… Tam 14:30’da Talin’deyiz.

image167 image166

Otobüs terminalinde information bulamadık. Adamın birine oteli sorduk, bir kilometre ilerde dedi… Gösterdiği yöne doğru biraz yürüdükten sonra orada bir markete girip soruyor Hamit. Riga’da başımıza gelenden sonra yoğurdu üfleyerek yiyoruz. Onlar otelin şehir merkezinde olduğunu, yürüyerek gidemeyeceğimizi söylüyor. Benim notlarımda da terminalin şehre uzak olduğu yazıyordu zaten. Oradan bir troleybüse bindik, binenler bilet okutuyor ama bizde öyle bişey yok, kaçak yolcu konumundayız.. L Nerede ineceğimizi bilmediğimiz için troleybüste birilerine sorduk, gençten birisi ben haber veririm dedi.. Epey durak geçtik. Adam unuttu mu acaba diye bakıyoruz, unutmadım diye işaret ediyor. J Neyse, sonunda hadi diyor, hep birlikte iniyoruz. Tren istasyonundan ve hatta raylardan geçiyoruz, adam önde biz arkada… Go Hotel Shnell istasyonun hemen yanında… Küçük ama temiz bir yer. Resepsiyondan harita alıp limanı ve eski şehri işaretlettik. Odaya yerleştikten sonra biraz dinlenip dışarı çıktık ve limana gittik.

image169 image168

Liman otele 15-20 dakika mesafede… Ama hava inanılmaz sıcak… Ertesi günkü feribot için Helsinki’ye bilet almalıyız. Üç firma var. A terminalinde Viking Line’dan sabah 8:00 için bilet aldık. Sabah daha geç bir saatte sefer yok hiçbirinde, bir sonraki saat 11:00’de, diğerleri daha da erken gidiyor. İnterrail için falan indirim de yok, kişi başı 23€ ödedik… Limanda işimizi hallettikten sonra Talin’i gezmek üzere eski şehir bölgesine yollanıyoruz. Bu arada Vilnius, Riga ve Talin’de eski püskü troleybüsler hala çalışıyor…

image171 image170

Eski şehir hem limanın hem de otelin hemen yanında… Girdiğimiz kapı Uzun Bacak Caddesine(Pikk) çıkıyor. Oradan içeriye doğru yürüyoruz. 61 no’lu binanın, yani eski KGB merkezinin önünden geçip birkaç hediyelik eşya dükkanına bakıyoruz. Fiyatlar uçuk… Bir magnet 10€’nun üstünde… 1€=15 Estonya Kronu… Dolanmaya devam.

image173 image172

Katedralin olduğu meydana geldik. Orada bir sahne kurulmuş ve yerel kıyafetli bir grup Estonya halk şarkıları söyleyip dans ediyor. Biraz onları izledik. Meydanın ortasında bir pazar var. Kuzeye has el örgüsü kazaklar, yünler, postlar, ahşaptan yapılma objeler satıyorlar cehennem sıcağında. Meydanın etrafındaki restoranlarda yerel kıyafetli kız ve erkek garsonlar çalışıyor ve potansiyel müşterileri restorana çağırıyorlar. Eski şehrin çeşitli yerlerinde de yine otantik kıyafetlerle ilginç el arabalarında tarçın ve şekerli karışımlarla kavurdukları bademleri enfes kokular arasında tattıran ve satmaya çalışan kızlar var… Ben çok beğendim ama Hamit cevizli olanı daha çok beğenmiş.

image177 image175

Meydandan Viru Caddesi’ne doğru yürüdük. Bir taraftan da magnet aramaya devam ediyoruz. Viru Kapısı’na kadar gittik. Oradan ara sokaklara saptık ve sonunda bir yerde hem güzel hem de görece uygun fiyatlı magnet bulup aldık. Tekrar meydana çıkıp görmemiz gereken yerleri haritada buluyoruz.Uzun Bacak kapısına gidip oradan Pikk Jakl yani Kısa Bacak yokuşundan yukarı çıkıyoruz. Soğan kubbeli Aleksandr Newski Katedrali’ne çıkıyoruz. Katedralin içi de güzel. Buralar daha sakin. Oradan biraz yukarı çıkıp diğer katedrali de görüp manzara noktasına çıkıyoruz. Biraz manzarayı izleyip fotoğraflar çektikten sonra oradaki banklardan birine oturup dinleniyoruz. Saat 18:00’de dükkanlar kapanmaya başladı…Tekrar katedralin oraya inip Toompei’den aşağı indik. Orada önü pembe boyalı hükümet binası var, binanın arka cephesi ise kale surları şeklinde…

image180 image178

Eski şehir bölgesinden çıkıp istasyonun oraya geliyoruz. Karnımız aç, canımız patates kızartması istiyor.. İstasyonun yanında bir kafe var. Orada soruyoruz, yapıyorlarmış, patates kızartması ve çiğ börek istiyoruz. Yanında da Estonya birası… Onları yedikten sonra otelimize dönüyoruz. Kahvaltıyı soruyoruz, 7:00’de başlıyor, bizim 7:00’de limanda olmamız gerekiyor. Restoranı aradıktan sonra bize kahvaltıyı kumanya olarak vereceklerini söylüyorlar.. İyi bari, sabah sabah kahvaltıyla uğraşmayacağız limanda…Baltık ülkelerinde Hamit’in Rusçası çok işe yaradı, gençlerin bir kısmı, yaşlıların tümü Rusça’yı gayet iyi biliyor. Artık uyumalıyız, sabah yine erken kalkılacak ama saat 22:30 oldu ve hava aydınlık ve beyaz geceleri de kaçırmak istemiyoruz. Sonunda uyuduk ama ara ara uyanıp dışarıya bakmaktan da alamıyoruz kendimizi…Havayı tam olarak karanlık görmedik, belki saat 1-2 civarında kararmış olabilir.. O sırada nöbette uyumuşuz da… J

image184.image182 image188 SANYO DIGITAL CAMERA

13/7/2010 Salı (Helsinki)
Sabah kalkıp duş aldık, otelden ayrılmadan kahvaltı kumanyalarımızı da verdiler, resepsiyondakiler liman tarafına giden tüm troleybüslerle gidebileceğimizi söylediler… Karşıya geçip bekliyoruz ama sabahın köründe çok sık değil anlaşılan. Neyse, 5 numara geldi, yine bindik ve yine biletsiz. İyi ki biletsiz, çünkü hemen 100 metre ilerdeki adanın etrafından dönüş yapıp otelin önündeki durağa gelip konuşlanıyor. Biz de herkesle birlikte iniyoruz kös kös… Biraz bakındıktan sonra otelin önünde bekleyen taksiye soruyoruz kaça götürürsün diye, 100 kron istiyor. Bizim kalan paramız 77 kron… Yeter mi diyoruz, başka yok mu, döviz yok mu, salak salak soruyor.. Oldu, altın dişlerimiz olsa sökecek herif. Neyse, tamam diyor. Ama bir yandan da söyleniyor, parasız nasıl geldiniz falan diye.. Hamit en sonunda bir paylıyor adamı seni zorla mı yola çıkardık, istemiyorsan dur inelim diye, adam süt dökmüş kedi gibi oluyor “Yok, yanlış anladınız” diye kekeliyor.. J
SANYO DIGITAL CAMERA image189
6:45’de limandayız ve chek in işlemi yaptırıp kahvaltımızı ediyoruz. Sonra da yolcu almaya başlıyor zaten feribot, biz de biniyoruz. Bayağı büyük bir gemi… Yan güvertede iki sandalye var, gidip oraya oturuyoruz. 7:50’de kalktı feribot. Yol 2,5 saat sürecek. Yan taraf bir süre sonra deli gibi esmeye başlıyor, biz de korumalı olan burun tarafına geçtik, bu sefer de çok sıcak… Ben bunları yazarken Hamit kıçında sandalyesi o gölge senin bu rüzgar benim geziyor feribotun içinde… J
Saat 10:30’a doğru feribot yanaşıyor limana… Çıkışta Helsinki haritaları var, alıyoruz biz de… Tabelaları takip ederek şehir merkezine doğru yürüyoruz. Haritayı takip ederek tren istasyonunu bulmamız pek zor olmadı… Ama sağlama almak için birkaç kişiye de sorduk tabi… Tren istasyonunda Rovaniemi’den önceki istasyonlardan Kemi’yi sorduk. Görevli teyze kitaplar açıp inceleyip oraya yarın akşam tren olduğunu söyledi. Nasıl yaa, şaka mı bu?.. Otobüs varmış ama o da 60€… Kadın bizimle bayağı zaman harcadı ve ilgilendi.. Teşekkür edip ayrıldık gişeden. Direkt Rovaniemi soralım diyoruz ama aynı kadına sormak istemiyoruz, çünkü doğru bilgiye ulaşabildiğinden emin değiliz. Diğer gişedeki genç memurlar bilgisayardan bakıp yanıtlayacak muhtemelen ama kadına görünmeden yanaşmanın derdindeyiz. Neyse ki o arada kadın bizim verdiğimiz yorgunluktan olsa gerek gişesini kapatıp içeri giriyor… J
image194.image193 image192 image191
Rovaniemi’ye akşam 19:26’da bir tren varmış. Sabahleyin orada oluyormuş. Hemen rezervasyonumuzu yaptırdık, hem de ücretsiz. Kızın bize verdiği time-table’a göre bizim tren Kemi’ye de uğruyor ya hadi hayırlısı… Bir karışıklık yoktur umarım… Bagajları iki ayrı dolaba yerleştiriyoruz, dolap başı 3€ ve saat 22:00’ye kadar açık olduğunu öğreniyoruz. Hemen kendimizi şehre atıyoruz. Hava feci sıcak. Önce garın yanındaki Helsinki Katedralinin de olduğu Senato Meydanına gidiyoruz. Katedral sade ve şık. Beyaz boyalı, kubbeleri yeşil. Meydanın etrafında önemli binalar var. Karşı çaprazında da Helsinki’nin en eski evi olan Sederholm Evi…
image202.image200 image198 image196
Ardından limana giden yola inerek deniz kenarındaki pazarı gezdik. Sebze meyve bölümü de var hediyelik eşyalar satılan kısmı da… Sebze meyveler kiloyla değil litreyle satılıyor. Hepsinin elinde değişik kaplar var, onu ölçek olarak kullanıp doldurup veriyorlar istediğin miktarda… Bazı şeyler ilginç oluyor tabi, küçücük bir kapla patates ölçümü yapmak ne kadar anlamlı olabilir ki? Ama özellikle çilek, böğürtlen, kiraz, frambuaz gibi meyveler süper. Çilekler küçük ve inanılmaz lezzetli. Bizdeki gibi hormonlu, patates kadar çilekler yok buralarda… Sebzeler bizdekilerden farklı değil. Gezinirken bir tezgahta Türkler’e de rastladık. Adam yıllardır burada yaşıyormuş. Buraları beğenmemize çok şaşırdı. Özellikle kışın 4-5 ay güneşi göremediklerini söylüyor. Güneş bu mevsimde kaçta doğup kaçta batıyor diye soruyoruz, tam olarak hiç kararmaz diyor. Demek ki dün de öyleymiş.. J Hoşçakalın deyip ayrılıyoruz…
image204 image255
Limana yakın bölümde hediyelik eşyalar daha çok… El örgüsü kazak ve çorap satan da var kürk satan da.. Tam da mevsimi.. J Bir çoğunda üzerinde geyik figürü olan objeler var. Bu bölümü de geçince limana en yakın bölümde somon, ringa balığı, paella, kalamar vs. yapılan tezgahlar var. Tekrar geriye doğru yürüyüp pazarı arkada bırakıp Esplanadi parkına ulaşıyoruz. Her akşamüstü 16:00’da ücretsiz konserler oluyormuş. Biraz parkta dinlenip sonra da Helsinki sokaklarında turluyoruz. Türkiye’de sarışın diye tanımladıklarımız burada esmer kalır… Baltık ülkelerinde olduğu gibi bebekler çok güzel… Talin’de de gördüğümüz Stockman alışveriş merkezi çıkıyor karşımıza, orayı da geziyoruz. Tekrar liman tarafına gelip diğer kısma geçerek soğan kubbeli katedralin olduğu tepeye çıkıyoruz. Kubbelerde haçların altında hilaller var, bunlar Ruslar’ın Osmanlı zaferini simgeliyormuş. Katedral Ortodokslar’a ait olduğu için diğer katedrale göre daha şatafatlı.
image206 image205
Helsinki’de gezilecek yerler listemiz bitti. Hayvanat Bahçesi’nin olduğu diğer adaya gitmedik. Bir de tekne ile see-sighting turu var, ona katılabilirdik ama ilgimizi çekmedi o da.. Geri kalan zamanımızda boş boş dolandık. Pazarın biraz ilerisinde 1800’lerin sonlarında yapılmış bir kapalı pazar var. İçinde şarküteriden dönerciye, balıkçıdan pastaneye kadar yiyecekle ilgili hemen her şey var. Balıkçılar ilginç, somonun binbir çeşidi var. Buradan sonra tekrar limanın oradaki pazara giderek balıkçılardan karışık balık tabağı aldık. Harika.. Kocaman somon, minik minik ringa balıkları, kalamar ve patates… 12€.. Bir tabak ikimizi fazlasıyla doyurdu… Yanında da elmalı biralarımız içtik. Çok güzeldi.
image208 image207
Ardından parka gidip çimenlere yayıldık ve uzaktan konseri dinledik. Bu sefer de armutlu biramızı içtik. Bu arada Hamit bir şey fark etti, Finliler bezelyeyi dış kabuğundan çıkartıp çiğ çiğ yemiş gibi yiyorlar. Ve o kadar yaygın ki… Parkta gezinen 3-4 finliden biri bezelye yiyerek geçiyor önümüzden… Biraz ötemizde çöp kutusu var, orada ayıklayan ayıklayana.. Küçücük bebeğe soyup soyup bezelye veriyor annesi… Sonrasında iç kısımda bir tezgahtan bir tane bezelye alıp tadına baktık, yenmeyecek gibi değilse de gerekli olduğu da söylenemez.. J Bu arada genç ama kel bir Japon (ya da Çinli, neyse işte) görüyoruz, ikimiz de çok şaşırıyoruz, hiç dikkat etmemişiz ama var mı gören genç ve ince yüzlü olup da kel bir Uzakdoğulu? Saat 17:00 gibi bitti konser… Trenimize daha 2.5 saat var.. Böyle saçmalıklarla geçiyor o da işte.. J Helsinki’de bisiklet kullanımı, Berlin kadar olmasa da çok yaygın… Gittiğimiz tüm ülkelerde yayalara çok saygılı araçlar, yola ineceğiniz an duruyor hepsi, bisikletliler ise tam tersine, yanlışlıkla bisiklet yolunda yürüyorsanız sertçe uyarıp hızla üstünüze sürüyorlar…
image213 image210
 image216 image268 image220
Tren saati yaklaşınca kalkıyoruz. Esplanadi Parkının içinden yürüyerek tren istasyonunun olduğu meydana gidiyoruz. Önce marketten bir şeyler alıyoruz, sonra da emanetten çantalarımızı… Ve trene biniyoruz. Finlandiya’ya gelip de saunaya girmeden olmaz diye düşünmüşler ki, bizim vagonlarda klima çalışmıyor. Birinci sınıflar çalışıyor ama, onların suçu neyse sauna sadece ikinci sınıf vagonların hizmetinde… Buram buram terliyoruz. Helsinki’den çok umutlu değildim ama çok beğendik… Gezilecek çok fazla yeri olmasa ve yarım güne bile sıkıştırılabilirse de güzel ve capcanlı bir şehir.
image222 image221
Trende yarım saatte bir kamera ve fotoğraf çekimi yapmaya karar veriyoruz. Sonuçta yolculuğumuzun en kuzey noktasına bu sabah çıkmış olacağız. Tren de tam dilenci vapuru.. İkide bir duruyor. Saat 22:30-23:00, hava hala aydınlık… 24:00’de alacakaranlık.. Ben uyuklamaya başlıyorum. Hamit hem fotoğraf makinesiyle hem de kamerayla çekime devam ediyor her yarım saat başında.. Bir ara o da uyuyor, 1-2 çekimi aksatıyor, uyandığında zaten yeniden aydınlanmaya başlamış hava..
image232.image231 image230.image228 image226 image224
14/7/2010 Çarşamba (Kemi-Tornio-Haparanda-Lulea-Boden)
Sabah 6:40’da Rovaniemi’den 125 km önce Kemi’de indik. 11 saat sürdü bu yolculuk… Elimizdeki haritada oradan Norveç’e geçiş görünüyor ama trenle değil. Finlandiye körfezinin tam tepesindeyiz. Kemi’den önce Tornio’ya geçmemiz gerek. Beş dakika sonra Tornio’ya giden otobüsteyiz. Kişi başı 6€ ödüyoruz 30 km.’lik yol için. Tornio’da indik ve şöför 1 km. kadar ilerdeki Habaranda’ya gitmemiz gerektiğini söylüyor. Ortalık yine in cin kaynıyor.. Habaranda’ya yürüyoruz. Tornio Finlandiya, Habaranda ise İsveç sınırı içinde, yani yürüyerek Finlandiya’dan İsveç’e geçiyoruz.
image234 image233
Habaranda’daki ana otobüs durağındayız, hiç kimse yok, kapıda yazan saat çoktan geçmiş oysa ki… Boden veya Lulea’ya gitmemiz gerekiyor. O da ne, çizelgeye bakılırsa 06:50’de bir otobüs kalkmış ve başka otobüs de görünmüyor o yöne… Binanın arka tarafında taksi durağı var, nasıl duraksa tek bir taksici… Ona soruyoruz, otobüs 10€, taksiyle 280€ ödemen lazım diyor. Dengesiz.. Çizelgeyi gösteriyor ve otobüsle gidebilirsiniz diyor. Birbirimize şaşkın şaşkın baktığımızı görünce o uyanıyor işe, meğer yürüyerek bir başka zaman dilimine geçmişiz, saatleri geri almamız gerekiyormuş.. Yırttık.. J
On dakika sonra geldi Lulea otobüsü… Bizden başka kimse yok..Adam İsveç Kronu olarak istiyor parayı, yok ki.. Nereden olsun, birkaç dakika önce yaya olarak girdik ve kendisi konuşma şerefine nail olduğumuz ikinci İsveçli.. Euro veya kredi kartı diyoruz, ı-ıh… Bizden olsun diyor, enteresan şöför.. J Biz yarım saat 45 dakika sürer diye düşünüyoruz ama yol uzadıkça uzuyor, Habaranda-Lulea arasındaki bütün İsveç köylerine girip çıkıyoruz. Fenalık geliyor artık. Köy dediğim, hepsi neredeyse birbirinin aynı, köşeleri ve pencereleri beyaz, bordo renkli eğimli çatıları olan tek katlı evler topluluğu… Tamam, çok bakımlı, düzenli ama bir yerde bir hata olmalı, çok sıkıcı her şey.. Hiç hareket yok. Kulübe ve ağaçlardan başka hiçbir şey yok… Zaten dümdüz ve yemyeşil bir alan.. Bu kadar tekdüze ve sıkıcı bir yer olamaz. Kuzeyde intihar oranlarının çok yüksek olduğu söylenir hep, şaşmamalı buna… 6:50’de bindiğimiz otobüs Lulea’ya 9:40’da varıyor nihayet… Bu arada bu bölgeye özgü Ren Geyikleri’ni değil ama tabelalardaki Geyik Çıkabilir uyarılını gördük bol bol.. Yalan işte, çıkmıyor geyik falan…
image236 image235
Lulea gördüğümüz köylerden sonra bayağı büyük bir şehir gibi göründü bize ama galiba küçük bir yer aslında… Tren istasyonuna gittik. Saat 10:00’da Boden’e tren var. Stockholm’e ise 16:32’de.. Amcanın biri bize yardım etmek için konuştu, konuştu, epey bişey anlattı. Ama biz söylediklerinin yarısını anca anlıyoruz. Boden’den de Stockholm’e aynı tren gidiyormuş. Ama biz yine de anahat üzerinde olduğu için Boden’e gitmek istedik. 10:30’da Boden’deyiz. Meğer 16:32’deki tren Göteburg ve Oslo’ya gidiyormuş. Stockholm treni ise akşam 18:40’da… Mecburen akşama dek buradayız. İstasyonda kahve içip kahvaltımızı ediyoruz ve akşamı beklemeye başlıyoruz.
image238 image237
Önce tren istasyonunun önünde zaman geçiriyoruz biraz… İlginç bir telefon kulübesi var, fotoğraflar çekiyoruz. Biraz daha oturduktan sonra karşı caddede çantalarımızla keşif gezisi yapıyoruz. Çantaları bırakacak emanet falan yok zaten… Hatta para bozduracak bir yer bile yok… Cadde boş, tek tük araba geçiyor. Dümdüz yürüyünce göl kenarında bir parka geliyoruz. Oradaki banklarda oturuyoruz. İlginç bir yer burası. Bir kere göçmen çok, bir sürü zenci, arap ve yabancı olduğu belli olan insan görüyoruz. Yerel nüfusun çoğu yaşlı. Bir de çok fazla sakat gördük ve özürlülerle ilgili büyük bir rehabilitasyon merkezi olabileceğini düşündük. Parkta sık sık bisikletliler geçiyor önümüzden, çoğu da 70 yaş üstü… Hava bir açıp bir kapatıyor. Hatta bir ara yağmur yağıyor.
Parkın bize göre sağ tarafında, gölün kenarında bir sahne görünüyor, oradan bir müzik sesi geliyor. İzleyenler var ve o tarafa doğru gidenler önümüzden geçiyor. Hadi biz de gidelim, işimiz ne ki.. 4-5 kişilik bir öğrenci korosu, başlarında hocaları sanırım, genç bir kadın, akordeon çalan bir adam ve sandalyelerde izleyen çoğunluğu yaşlı veya özürlü 30-40 kişi.. İsveç şarkıları söylüyorlar.. Biz de iki kişilik bir yere oturup biraz dinliyoruz. İzleyicilerin elinde şarkı sözleri olan kitaplar var, yanımızdaki adam kendininkini bize veriyor.. Reddetmek de olmaz ki, Hamit karıştırıp söylenen şarkıları buluyor, çoğunlukla da öndekilerden kopya çekiyor. Birkaç şarkı sonra sıkılıp kitabı sahibine verip kalkıyoruz.
image240 image239
Tekrar eski oturduğumuz banklara gidiyoruz. MP4-çalarda film izleyip sonra da bir şeyler atıştırıyoruz. Tekrar istasyona gidiyoruz. Burada yaşamak kabus gibi.. Ama insanın ömrü uzun olur, o kesin.. Yani kaç yıl yaşarsan yaşa o sana 3-4 ömür gibi gelir… Bir markete gidip sandviç yapmak için kaşar, salam, ekmek falan alıyoruz. Su da alacağız ama su satılmıyor markette.. İstasyonun yanındaki kafeden alalım dedik, orada da yok.. Neyse, Hamit kafedeki kadına rica edip onun mutfağından şişelerimizi dolduruyor. Burada dikkat çeken bir şey de tüm araçların önlerinde ekstra koca koca sis farları takmaları. Zaten trenle gelirken sabaha karşı sis bastığını ve tek katlı evlerin arasına dağılarak çok güzel manzaralar oluşturduğunu görmüştük. Tıpkı Volga turunda St.Petersburg’a giderken gördüklerimiz gibi… Herhalde kışın sis oldukça sorun yaratıyor ki tüm araçlar buna önlem almış diye düşünüyoruz.
SANYO DIGITAL CAMERA SANYO DIGITAL CAMERA
Off, sonunda tren geldi. Saat 18:40… Yataklı vagonda gitmek istiyoruz, çok yorgunuz ama gişeden yataklı için rezervasyon yapamadıklarını, trende kondüktörün yaptığını söylemişlerdi. Hamit bakıyor inceliyor ve kapısında anahtar olarak kullanılan kart takılıysa boş olduğunu keşfediyor. Biz de boş olanlardan birine geçiyoruz. 3 kişilik yataklı vagon… Ama bir yandan da kondüktörü arıyor.. Bulunca anlatıyor durumu.. Adam tamam ben geleceğim diyor.. Epey zaman gelmeyince Hamit tekrar arıyor, geçmiş bizim vagonu.. Neyse geri geliyor. Genç ve efendiden bir çocuk… Biletimize bakıp telsizle epey bir konuştuktan sonra interrail biletlerimizle yataklı vagonda fark ödemeden kalabileceğimizi, ama buradaki vagonun 1. mevki olduğunu ve diğer taraftaki 2. mevkiye geçmemiz gerektiğini söylüyor. Birlikte gidiyoruz, 2. mevki yataklılardan birini açıyor ve bizi yerleştiriyor. Bunlar 6 kişilik ve diğerlerinden daha geniş.. İşin güzeli sabaha kadar başkasını da getirmiyor yanımıza efendi kondüktör, sağolsun.. Ekstra para ödemeden otel konforunda bir güzel uyuyoruz gece.. Elektrik de var, bütün şarjlarımızı takıyoruz…
Sabah uyandık. Birkaç gündür banyo yapamamıştık. 1. mevki vagonda beklerken orada duş kartı da vardı, burada duş yok, Hamit keşke oradan araklasaydık diyor ama artık geç, tüm kapılar kapalı, kondüktör boş olanları da toplamış anlaşılan. Hamit yine de bakınıyor, inenlerden birinin vagonundan duş kartını almak için.. Hatta kondüktörü bulsa ona rica edecek ama yok ortalarda. Sonunda inen birinin vagonundan almış duş kartını, havluyu falan alıp gittik ama kartla kapı açılmadı. Hamit İsviçre çakısının yardımıyla açtı kapıyı… Daldım içeri, burada temiz havlular falan da varmış zaten. Önce ben sonra da Hamit hızlı bir duş aldık, hiç böyle heyecanlı banyo görmedim… J Çok iyi oldu ama.. Sabah temiz temiz indik Stockholm’e…
15/7/2010 Perşembe (Stockholm)
İner inmez ilk iş bilet.. Programımızın birkaç gün gerisindeyiz. Stockholm ve Oslo’yu aynı gün halletmeye çalışacağız. 12:26’daki aktarmalı Oslo trenine rezervasyon yaptırdık. 2 kişi için 7€ ücret ödedik. Her trende gerekmiyor, bunda lazımmış.. Emanet dolabına geliyor sıra, insansız, insansız olunca bizim için stres kaynağı… Her biri ayrı bir sistemle çalışıyor, çözmeye çalışıyoruz hepsini… İsveç’de Euro almıyorlarmış, o nedenle öncelikle para bozduruyoruz. Dolaba bagajları koyup 60 SEK (1€=9SEK) bozuk parayı makineye atıyoruz, üzerinde 9 rakamlı bir şifre olan bir kağıt veriyor. Biz kendi şifremizi oluşturacağız sandık, o otomatik şifre veriyormuş. Bu kağıdı iyi saklamalıyız. Bundan sonraki işimiz gezmek.. J
image246 image243
Hemen bir şehir haritası alıp yola koyuluyoruz. Stockholm’ün eski şehir bölgesi Gamla Stan tren istasyonuna 10 dakika yürüyüş mesafesinde. Bir köprüden geçip o bölüme ulaştık. Her taraf kapalı henüz. Dükkanlarda Euro geçmez diye yazıyor, enteresan insanlar… Dünkü şöför geliyor aklımıza, euro almamış ücretsiz getirmişti bizi onca yoldan… Başladık eski şehir sokaklarında gezmeye…Stockholm adalar üzerinde kurulmuş bir şehir. İlk başta biraz soğuk gibi görünüyor ama güzel… Dolana dolana katedralin olduğu yere ve güzel bir meydana geldik. Ortada kocaman bir çeşme ve yan tarafta Nobel Müzesi var. Burada fotoğraflar çektik ve dolaşmaya devam ettik. Sokaklar bizi Kraliyet Sarayı’na çıkardı. Burası turist kaynıyor. Hava yine çok sıcak. 12:00’de nöbet değişimi var ama biz kalamayacağız, kral bozulmasa bari! Sarayın yan tarafındaki merdivenlerden inip köprüden geçiyoruz. Kırmızı kemerli bir yapıdan geçip araç trafiğine kapalı olan alışveriş caddesine çıkıyoruz. Burası oldukça canlı ve upuzun bir cadde.
image248 image247
Gamla Stan’a yakın bölgede hediyelik eşya mağazaları var. Daha ilerisinde de daha çok giyim mağazaları. Hediyelik eşya mağazalarındaki fiyatlar Finlandiya’ya göre daha uygun. Geyikler tüm hatıra eşyalarının başrolünde… Danimarka’ya ait olduğunu düşündüğümüz Vikinglerle ilgili objeler ve Norveç’in Trol Bebekleri de var. İsveç’in simgesi tahta at. Caddede bir tur atıp gerisin geri yine Gamla Stan’a yüründüğünde yine bu tarz dükkanların ve kafelerin olduğu başka bir sokağa çıkılıyor. Ortalık çok canlı… Kalan vaktimizi de burada geçirmeye karar veriyoruz. Klasik magnet alışverişinin yanında geyikli anahtarlık alıyoruz ve boş boş dolaşıyoruz. Bir de Mehmet Yaşin’in İsveç yazılarında sıkça söz ettiği Aquavit adlı bir içkiyi denemeliyiz ama sorduğumuz birkaç yerde alık alık bakıyorlar, bazıları da yok diyor. Zaten bu saatte içki sormak yeterince anlamsız, bir de anlatamayınca tam pilav üstüne keşkül durumu… (Sonradan yazılara tekrar göz atınca İsveç’in değil Norveç’in milli içkisi olduğunu gördük, yine iyi anlatmış ve bulmuşuz İsveç’te.. Gerçi kuzey ülkeleri öyle içiçe ki birbirlerinin tüm sembollerini ortak olarak kullanıyorlar… HS)
image250 image249
İsveç’te içtiğimiz için burada anlatalım: Norveç’in milli içkisi Aquavit, patatesten damıtılan alkolle yapılıyor. İçine tat ve renk veren otlar, baharatlar konuluyor. En baskın baharat bir çeşit kimyon. Alkol derecesi 42 ile 45 arasında. Aquavitin piyasaya sürülmeden önce Ekvator’u iki kere geçmesi gerekiyor. “Hayat Suyu” anlamına gelen aquavit, bir dizi rastlantıyla oluşmuş bir içki. Öyküsü şöyle: 1850’de Norveçli bir içki üreticisi, damıttığı rom’u Avustralya’ya götürmeye karar verir. Yanında çalışanlar içkiyi yanlışlıkla, içinde daha önce shery (alkolle kuvvetlendirilmiş özel kırmızı şarap) saklanmış fıçılara doldurur. Fıçılar Gymer adlı gemiye yüklenir. Sallantılı ve uzun bir yolculuktan sonra gemi Avustralya’ya varır. Ama içkilerin sahibi karaya ayak basmadan ölür. Kaptan fıçıları ne yapacağını şaşırır. Tekrar gerisin geriye Norveç’e götürüp, içki tüccarının yakınlarına teslim eder. Fıçıların tıpası açıldığında ortaya çıkan içki herkesi şaşırtır. Aquavit, uzun yolculuk sırasında sallana sallana fıçıya sinmiş olan sheryi içine çekmiş ve olgunlaşmıştır. Bu bambaşka bir içkidir artık. O gün bugündür aquavitler aynı yolu izleyip, shery fıçılarında Ekvator’u iki kere geçer. Bugün bu yolculuğu Wilhelm Wilhemsen şirketi düzenliyor. Şişelerin arka yüzündeki etikette, içkinin Ekvator’u geçiş tarihleri ve yolculuk ettiği geminin adı yazılır. (Mehmet Yaşin’den)
image252 image251
Marketlerde falan biradan başka içki yok, zaten İsveç’de içkinin devlet kontrolünde satıldığını okumuştuk. Nasıl oluyor acaba, reçeteyle mi veriyorlar.. J Bir barın dışarıdaki fiyat listesinde gördük neyse ki.. Biraz daha bakındıktan sonra o bara yollandık. Bardakine “aquavit” diyoruz, o da anlamıyor. O arada barın sahibi, ortağı ya da her nesiyse yetkili yetkili konuşan biri “Turkish?” diyor, “Yes anam” diyoruz.. J Norveç içkisini İsveç’te arasa arasa bir Laz arar demiyor neyse ki.. Adam aslında Türk’müş ama orada doğmuş, Türkçeyi anlıyor ama konuşamıyormuş. Neyse, derdimizi anladı bari. Fiyatı da uygun, 24SEK. Yanında /cl yazıyor, Hamit santilitresi galiba diyor, yok daha neler.. Kadehi gösterip ne kadar diyoruz, 5 clx24 SEK 120 SEK (13.5€) diyo, oha… Bizim markette şişeyle aradığımız aquaviti dirhem dirhem satıyorlar. Sadece tatmak için diyoruz, iki ayrı çeşitten ikişer cl koyuyor küçük bardağa. O küçük bardağı da ufalanmış buz dolu büyük bardağa koyuyor, böyle içilecekmiş. Fotoğraflar çekerek içiyoruz keyifle aquavit’lerimizi. Keyifle dedimse, zehir gibi, çok sert bir içki, hiç benlik değil, ben tadıyorum, Hamit bitiriyor ikisini de… O sertlikte bir içkiyi sabahın 10:30’unda ilk kez sattığını düşündüğümüz ve benim içerken aldığım şekle güle güle bihal olan Türk arkadaşa veda edip ayrılıyoruz oradan.
image255 image254
Kalan zamanımızı yolda sallan yuvarlan şeklinde dolaşarak geçirdik. Sallanmada aquavit’in etkisini bilmem ama sanırım gece trende uyumuş olmanın rolü daha fazla.. Stockholm’de başka gezilecek yerler de var ama bizim mini turumuz yeterli bizce… Emanet dolabına şifreyi girip kolayca kavuştuk bavullarımıza. Küçük ve kalabalık bir tren geliyor, biniyoruz. Bindiğimiz trenlerin ezici bir çoğunluğunda olduğu gibi yine gidiş istikametine ters oturuyoruz. Yani hep öyle denk geliyor bir şekilde… Polonya’daki rezervasyonsuz trenler haricinde hepsi güzeldi ama… Bir de Helsinki-Rovaniemi arasındaki Fin hamamını unutmamak lazım… Üç saat sonra Karlstad’dan Oslo trenine aktarma için ineceğiz. 8 dakika sonra diğer tren kalkacak. Yarı uyur yarı uyanık gidiyoruz.. Yarım saat kala Hamit dikiliyor kapıya. Bu arada bir yerlerde durup bekliyoruz ve 4-5 dakika geç ulaşıyoruz istasyona. Aktarma için çok az zaman var. Bizim gibi aktarma yapacaklar inip aynı hattın ilerisindeki trene doğru koşuyor. Bavullar ve kalabalık koşuyu iyice zorlaştırıyor. O arada “Emir kooş” diye bir ses duyuyoruz. Koşa koşa vagonumuzu da bulup yerleşiyoruz. Zaten birkaç dakika geç kalkıyor tren.
Hava yağmurlu, Stockholm’deki sıcaktan eser yok… Ve sürpriz bir şekilde düz gidiyoruz. Sandviçlerimizi yapıp yiyoruz. Saat 18:30 gibi Oslo’ya varacağız. Ama burada havanın ne kadar geç karardığını düşünürsek normal sayılır. Gerçi buralarda erkenden kapanıyor dükkanlar, o sıkıntı yaratabilir. Aşağıdaki “Emir koş” emir cümlesinin öznesi ve faili de hemen çaprazımızda.. Onlarla tanışıyoruz ve bizim turun kuzey kısmını tersten ve biraz da orta Avrupa eklenmişini ama fazla uçak yoğunluklu yaptıklarını öğreniyoruz. Oslo’da bir hostel ayarlamışlar. Biz kalmayacağız, gezip gece treniyle Bergen’e geçeceğiz diyoruz. Onlar araştırma yapmış (yanlarında dev ekran bir laptop’da bütün yol film izlediler zaten), gece treni yokmuş.. Lazım olur diye hostelin adresini veriyorlar. Umarım yanılıyorlardır.
image258 image257
Oslo’ya varır varmaz önce tren işini soruyoruz, var gece treni, hemen 23:10 Bergen trenine rezervasyonlarımızı yaptırıyoruz. Yaptırırken de önümüzden geçiyor Emir’ler.. Varmış deyince, evet öyleymiş, sizin plan daha iyiymiş deyip gidiyorlar.. J Para bozdurup bavulları emanete bırakıyoruz. Buradakiler daha pratik, boş dolapların anahtarı üstünde, 60NOK atıp kilitleyince anahtarı alıp gidiyorsun. Oslo tren garı büyük ve ferah bir yer… Etrafında modern binaların olduğu küçük bir meydana çıkılıyor. Tam karşısında Karl Johans Gate (caddesi).. Araç trafiğine kapalı bir cadde…
image261 image259
Burada trafik ışıkları bir tuhaf. Yayalar için iki kırmızı üstüste yanıyor.. Yeşil tek… Neden acaba, Hamit’e özel olabilir mi? J Kaşıya geçip caddede yürümeye başlıyoruz. Çok hareketli, kalabalık bir cadde. Dükkanlar henüz açık. Kafeler, hatıra eşya ve giyim mağazaları var ağırlıkla… Hava bir açıp bir kapatıyor ve serince.. Şu ana dek gezdiğimiz yerlere göre yani… Caddede ilerleyip araç trafiğinin de olduğu bölüme geliyoruz. Ortası geniş bir park.. Sol taraftan ilerleyip limanın olduğu tarafa gittik. Oraları gezdik ve Belediye Binasını gördük. Restoran ve barlarıyla ünlü “Aker Brygge” de orada.. Orayı da dolaşıp tekrar geldiğimiz Karl Johans Gate’den dümdüz ilerleyip Kraliyet Sarayı’na geldik. Nispeten yüksek bir yerde ve manzarası fena değil. Aslında buraya kadar saray için değil Vigeland Parkı’na giderken yolumuzun üstü olduğu için geldik. Yolun çok uzun olmadığını düşünerek yürümeye devam ediyoruz. Sarayın yanındaki yemyeşil güzel parktan geçip haritanın yardımıyla Vigeland Parkı’na doğru gidiyoruz. Buradaki caddeler bomboş ve her yer kapalı. Vigeland’ı bulduk ama yol sandığımızdan daha uzunmuş. Bir de yüksek bir bölge olduğu için o uzun yolları hep yokuş yukarı yürüdük. Süremiz de kısıtlı olduğu için acele ediyoruz.
 image263 image262
Vigeland Parkı inanılmaz bir yer, Gustav Vigeland 1924 yılından öldüğü 1943 yılına kadar tüm eserlerini bu park için yapmış, çeşitli insan figürleri üzerine çalışmış. Çok değişik ve ilginç çalışmalar parktaki yolların çevresine sağlı sollu sıralanmış… Herhangi bir çağı yansıtmasın diye çıplak olan eserlerin en ünlüsü de “Kızgın Çocuk” heykeli.. O ve başka bazı heykeller o kadar güzel ki, sürekli fotoğraf çekiyoruz. Sonrasında yine heykellerin süslediği büyük bir havuz ve onun arkasında da sanatçının uzun yıllar uğraşarak bitirdiği ve yine bir sürü insan figürünü barındıran anıtsal bir yapı var. Hepsi muhteşem. Heykelli bölümlerin dışında da yemyeşil ağaçlıklı alanlara sahip çok büyük bir park burası. Parktaki gezintiden sonra geldiğimiz yolun paralel sokaklarından aşağı doğru inmeye başlıyoruz. Ve tekrar Karl Johans’dayız.
 SANYO DIGITAL CAMERA image266
image274.image272 SANYO DIGITAL CAMERA.image268
Norveç’e gelip somon yemeden gidilmez ama tüm aramalarımıza karşın deniz ürünleri satılan bir yer bulamadık. Genelde pizzacı, pub, kafe ıvır zıvır yerler var. Liman bölümünde gezerken de görmedik öyle bir yer ama belki orada bulma şansımız daha fazla olabilir, ne yazık ki o kadar zamanımız yok… Caddenin istasyona yakın bölümünde İranlı’ların işlettiği fast food tarzı bir restoran görüyoruz, orada fish&chips ve biftek yiyoruz. Porsiyonlar öksüz doyuran cinsi, fazlasıyla doyurucu ve güzel… Sonra da istasyona gidip bavulları alıp trenimizi bekliyoruz. Norveç diğer İskandinav ülkelerine göre daha pahalı bir ülke.. Fiyatlar çok yüksek. Kaldırımlarda çeşitli yazılar var.. Hepsi farklı farklı.. Biletti (bilet tabi ki) dışında bildiğimiz Norveççe kelime olmadığı için kaldırım yazılarının içeriği konusunda fikrimiz yok. 23:10’da trendeyiz. Her koltukta kapalı bir naylon poşet içinde ince polar bir battaniye, şişme yastık, kulak tıkacı ve göz bandı dağıtmışlar, aferin Norveç Demiryolları’na.. Tren de gayet konforlu.. Kalkar kalmaz uykuya dalıyoruz… 
image287.image285 image283.image282 image279 image277

16/7/2010 Cuma (Bergen)

Sabah 7:00 gibi Bergen’deyiz. İner inmez önce gişeye uğruyoruz her zamanki gibi… Akşam Oslo trenine rezervasyon yaptırıyoruz. Oslo’dan Göteburg; Malmö ve Kopenhag’a geçeceğiz. Yine yataklı istiyoruz ama burada da dün olduğu gibi 100€ fark istiyorlar. Biz de yine kalsın diyoruz. Ardından Flam treni ile bilgi istiyoruz. Bergen’e fiyord görmeye gelmişiz zaten. En uzun fiyord olan Sognefjord’de iki farklı tur var, uzun ve kısa tur. Biz kısa turla ilgilendik… Uzun tur bütün fiyordu deniz otobüsü ile hızlı geçen, sadece fiyord bölümü 5,5 saat süren bir tur. Kısa tur fiyordun küçük bir bölümünü gezdiriyor. Zaten gezerken anlıyorsunuz ki 3-5’den sonra hepsi aynı… Önce Bergen’e iki saat mesafedeki Myrdal’a trenle gidiliyor… Oradan Flam trenine aktarma yapılıyor. Bir saatte fiyord’un ucundaki Flam kasabasına geliniyor. Oradan tekneyle iki saatlik fyord turu yapılıyor ve Gudvangen’e varılıyor. Gudvangen’den otobüsle Voss’a ve oradan da bir saatte Bergen’e dönülüyor. Turun ücretini duyunca bir an kalakaldık, kişi başı 125€.. İnterrail bileti için %40 indirimle 75€… Düşünelim bakalım…
image289 image288
Şehre doğru yürüyoruz. Hava kapalı ve serin. Burada yılın 275 günü yağışlı geçiyormuş. Şehir çok şirin, fiyordların arasında kurulmuş zaten. Limana doğru yürüdük. Orada balık pazarı kuruluyor. Çeşit çeşit balıklar. Akşam yemeğinde buraya gelmeye karar veriyoruz. Oslo’da yiyemediğimiz balığı bari burada yiyelim… Limanda Hanseatic evleri gördük. Rengarenk boyanmış ve birbirinin üzerine yıkılacakmış gibi duran, Unesco’nun korumasındaki evler… Biraz daha dolaşıp, limanın diğer tarafındaki deniz otobüsü iskelesine gidip deniz otobüsü ile gidilen tur ile ilgili az buçuk bilgi aldıktan sonra kısa turu almaya karar veriyoruz. Uzun tur için, fiyordun sadece ucuna gidiş için bile kısa turdan yüksek bir ücret istiyorlar…
image291 image290
Bu arada biz interrail turu için araştırmalar yaparken İskandinav ülkelerinin ve özellikle Oslo ve Bergen’in beyaz geceler zamanında bile inanılmaz soğuk olduğunu okumuştuk. Hele Mehmet Yaşin’in aşağıda bir kısmını alıntıladığım yazısını okuduktan sonra biz de yanımıza kazak, polar ve kalın giysiler almamız gerektiğini düşündük:
“Norveç’e giderken bavulumu yapmakta zorlandım. Gardırobun kapağını açtığımda, İstanbul’da termometre 30 dereceyi gösteriyordu. Kışlıklar çoktan yazlık giysilerle yer değiştirmişti. Zaman zaman yağmurlu, gündüz 3-4 derece, akşam daha da soğuyan bir iklime yolculuk edecektim. Yaz sıcağında bunalırken soğuğu hayal etmek biraz zor oluyordu. Önce kadife pantolonlarımı çektim çıkardım. Bir iki kazak, yün çoraplar, oduncu gömlekleri, yün bere, eldiven, atkı… Bavulun en üstüne de paltomu yerleştirdim. Çünkü Oslo’ya yazlık kıyafetle gidecek, orada, havaalanından çıkmadan bavuldan paltomu alacaktım. Tüm bu yazdıklarıma bakıp, her şeyin yolunda gittiğini sanmayın sakın. Ne yaparsanız yapın, sıcakta soğuğun şiddetini hesap etmek çok kolay olmuyor ve mutlaka bir şeyleri eksik alıyorsunuz. Bunu anladığınızda iş işten geçmiş oluyor ve benim gibi rüzgar ve soğukla sürekli kavga ediyorsunuz”
(Mehmet Yaşin-http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/15008161.asp).
Neyse ki alacağımız kalın giysilerin tümü bulabildiğimiz en eski ve işi bittikten sonra atılabilecek olanlar. Bergen de geleceğimiz en kuzey ve en soğuk bölge olduğuna göre artık bunları hiç kullanmadan atabiliriz. O nedenle bavulları emanete bırakmadan önce bu bölgeden sonra taşımayı düşünmediğimiz kalın giysileri yanımıza alıyoruz ve uygun bir yerde hepsinden kurtuluyoruz. Bavullarımız biraz olsun ferahlıyor.
image293 image292
Kaldığımız yerden devam edelim, tekrar istasyona gidip saat 8:00’deki fiyord turu için iki bilet alıp 150€ ödüyoruz. Yolda yemek için de bir şeyler alıp biniyoruz trene.. İki saat sonra Myrdal’dayız. Buradan hemen Flam trenine biniyoruz. Tren turist kaynıyor ve cam kenarı kapmak için uğraşıyoruz, kapıyoruz da… Yol önce bolca tünelle geçiyor. Bu bölge fazlasıyla dağlık… Sonra çok güzel bir şelalenin önünde durduk.. Önce camdan fotoğraflar çekiyorduk ki kapılar açıldı. Herkes indi, inanılmaz güzel bir manzara.. Kjosfossen Waterfall (şelalesi) 305 feet (93m)’den dökülüyormuş. Birden şelalenin sesiyle birlikte güzel bir müzik sesi başlıyor. Herkes daha dikkatli bakıyor, bir şeyler gösteriyor, biz de bakıyoruz, şelalenin yanında kırmızı bir kıyafetle sarışın bir kız dans ediyor. Sonra kayboluyor, hemen ardından şelalenin ortasındaki kayada beliriyor. Giysi ve saçlar aynı olduğu için aynı kız ışınlanmış gibi oluyor.. J Çok güzel ve sürpriz bir gösteriydi…
image295 image294
image299 image297
image303 image301
image307 image305
image311 image309
 
Tekrar hareket ediyoruz. Arada daha küçük şelaleler görüyoruz. Flam’da iniyor herkes. 1,5 saat kadar buradayız. Önce bir şeyler yedikten sonra etrafı geziyoruz. Birkaç otel, kafe ve hatıra eşyaları satılan büyük mağazaların olduğu küçük bir yer… Biz de magnet ve kartopu alıyoruz kendimize ve Seda’lara… Kartoplarından birinin yerine seçtiğimizden bambaşka, kocaman ve kırık bir kartopu kakaladıklarını ise çook sonra fark edeceğiz. L 13:20’de tekneye ilk binenlerdeniz. En üst kısımda güzel bir yere oturduk. Yanımıza bir sürü Koreli (Uzakdoğulu ama neden Koreli gibi geliyor bize bilemiyorum) doluştu. Tekne kalkar kalkmaz tepemizde martılar uçuşmaya başladı. Bizim Uzakdoğulu yakın komşulardan biri martılara ekmek atmayı akıl etmesin mi… Etsin, martılar doysun ama öyle abarttılar ki.. Hepsi önce ekmek atıyor, sonra ellerinden yedirmeye çalışıyor, yakalamaya çalışan bile var.. Tam bokunu çıkarmanın Korecesi… Martılar ekmeği kapmak isterken gözümüzü çıkaracak.. Sağımıza solumuza pisleyenler de cabası.. Fotoğraf çekmenin imkanı yok, her pozda jet gibi bir martı var, hele çığlıkları.. Rahatsız olduğumuzu belirten tepkiler veriyoruz, hatta Hamit bayağı bağırarak söyleniyor ama pek umursamıyorlar. Ekmek bitiyor, seviniyoruz ama o da ne, aşağıdan çantaları mı karıştırıyorlar ne, yenileri geliyor. Fiyordlar falan umurlarında değil. Neyse ki sonunda bir tanesi martılardan birini yakalayınca bizimle birlikte başkaları da öyle sert fırçaladı ki adamı, martıyı da bu saçmalığı da bıraktılar…
image313 image312
image315 image314
image320 image318
image324 image322
image326 image396
Fiyordlar anlatılacak gibi değil, olağanüstü güzel manzaralar var… Ama iki saatlik fiyord gezisi kesinlikle yeterli. Çünkü ilk birkaç görüntü dağların ardında deniz bitti derken yaklaştıkça kıvrılarak devam etmesi çok güzel.. Ama bir yerden sonra aynı, sonunu bildiğiniz film gibi oluyor.. J Hava kapalı. Turun sonlarında öyle çok esiyor ki plastik sandalyeler uçuşmasın diye içiçe yerleştirmeye başlıyor görevliler.. Tekneden indikten sonra otobüsle yine çok güzel manzaralar görerek ilerliyoruz. Şöför bir yandan otobüsü sürerken bir yandan anlatıyor sürekli… Yine şelalelerin yanından, oldukça dik ve virajlı yollardan geçip, arada uyuklayarak Voss’a geliyoruz. Orada iner inmez Bergen’e giden bir tren geliyor, hemen atlıyoruz ona ve bir saat sonra (18:00 gibi) Bergen’deyiz.
image330 image328
image334 image332
Hafiften yağmur çiseliyor. Yağmurluklarımız da bir işe yarıyor böylece… J Fluyen tepesine çıkacağız. Fünikülerin olduğu yere gittik, çıkış+iniş iki kişi 70 kron. Fluyen 320 metre yükseklikte ve Bergen’in hemen merkezinden çıkılan bir tepe… Tepeye ulaştığımızda yağmur artmıştı… Biraz bekledik diner diye.. Oradaki hediyelik eşya dükkanlarına baktık.. Ama dinmeye niyeti yok… Yağmur biraz azalınca bir daha fırsat bulamazsak diye fotoğraf ve video çekimleri yaptık. Ve daha fazla oyalanmadan aşağı indik. Aşağıda da yağmur diner diye biraz bekledik, dinmeyince çıkıp bir market aradık, onu da bulamayınca her tarafta rastladığımız 7 Eleven’lardan birine daldık. Oradan da sabah gördüğümüz balıkçıların oraya yemek için gittik.
image336 image335
Yağmur ve akşam nedeniyle balıkçılar toplanıyor. Yağmur sürüyor ama üstü kapalı oturma yerleri de var. Açık olan bir tanesinde karides ve somon tabakları gördük. Fiyatları burada da diğerlerinde de yazıyor zaten: 100 NOK… Genç ve sempatik bir İtalyan olan ve enerjik bir şekilde bir yandan tezgahı toplayıp bir yandan temizlik yapan satıcı “akşam pazarı, ikisi 100 kron” J diyor… Yani onun Norveççesi olarak daha yuvarlak bir şeyler tabi.. Bir somon bir karides tabağı ve iki de bira alıyoruz… Parayı öderken, konuşmalarımız ilgisini çekiyor ki, “neredensiniz” diyor… Türküz deyince, “Ooo, arada bir Yunanistan var, komşu sayılırız” diyerek bir tabak da o hediye ediyor.. J Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz bir çakra.. J
Hemen kapalı bölüme oturup tabaklara dalıyoruz. O arada sol tarafımızda yağmurun şiddetle yağdığını görüyoruz, sağ tarafta ise yağmur dinip güneş açmış durumda, nası yaa??? İki dakika sonra ise her taraf pırıl pırıl.. Bizim fotoğraflara oldu olan, o havada çekmek zorunda kaldık, şaka gibi, bulut bile kalmadı bir anda.. L
image338 image337 Yemekten sonra Hanseatik evlerin oralarda geziniyoruz. Sonra şehrin (köprünün) diğer tarafını biraz daha geziyoruz. Hava iyice esmeye başlıyor… Biz de istasyona dönüp trenimizi beklemeye koyuluyoruz. 22:58 Oslo trenine biniyoruz, dünküne nazaran daha eski bir tren. Bu arada Bergen’in trafik ışıklarında yayalara da tek kırmızı yanıyor, Hamit’in buraya kadar geleceğini beklemiyorlardı anlaşılan.. J Trene biner binmez yorgunluktan uykuya dalıyoruz. Gecenin bir yarısı soldan sağa doğru dönerken aşağıda kırt kırt bir şeyler oluyor. Amanın, on yıllık yepyeni kotum aşağı kısımlardan yırtılmaya başladı… Neyse, Avrupa’da millet her tarafı açık dolaşıyor, bizimki ne ki.. J
17/7/2010 Cumartesi (Oslo-Göteburg-Malmö-Kopenhag)
Sabah 6-6:30 gibi Oslo’dayız. Aktarma yapacağımız Göteburg treni 09:00’da.. Önce istasyonda dev boyutta kahve ve yine onunla orantılı keklerimizle kahvaltı ettik. Sonra garın önünde biraz oturduk. Etrafta birkaç sarhoş dolanıyor. Sabah çok erken olduğu için her yer bomboş ve dükkanlar kapalı… Çantalarla birlikte Karl Johans Gate’de yürüyoruz. Sonra gara geri dönüp Göteburg trenine biniyoruz. Yine biraz uyuyoruz ama karşımızda Uzakdoğulu bir kadınla 1,5-2 yaşlarında oğlu var ve kalktıktan biraz sonra o kadar huysuzluk yapıyor ki ne annesine ne de bize rahat veriyor… Tren Göteburg’dan önce bir istasyonda duruyor, bizden başka herkes kalkıyor inmek üzere.. Biz kek kek birbirimize bakıyoruz, burası ne ki böyle diye.. Neyse ki bir kız uyarıyor tren buraya kadar diye.. Galiba demiryollarında bir onarım varmış ve o istasyondan bekleyen otobüslere aktarma yapılıyor. Göteburg’a otobüslerle gidiyoruz. Yol boyunca her taraf şantiye gibi, şehir sil baştan yapılıyor galiba..
image340 image339 13:20’de Göteburg’a iniyoruz. 15 dakika sonra Kopenhag’a tren var. Ama biz Malmö üzerinden giderek Oresund köprüsünden gelmek istiyoruz. 13:27’de Malmö treni olduğunu görünce hemen ona atıyoruz kendimizi.. Off, ışığı gören gelmiş… Millet hep ayakta, biz de tabi… Gerilmeye başladım, 10 dakika sonraki Kopenhag treniyle gitseydik keşke köprüyü boşverip.. (Böyle de idealisttir.. J HS) Neyse ki yarım saat sonra yer boşaldı… Malmö’ye kadar ayakta çekilmezdi… Malmö’den yirmi dakikada bir Kopenhag treni varmış. Otuzbeş dakika sürüyor. Bu kadar sık ve kısa mesafe olmasına karşın rezervasyon gerekiyor.. Tabi tamamen duygusal, 9€ ödüyoruz interrail biletinin üstüne… Trene 10-15 dakika var. Ortalıkta biraz dolaşıyoruz. Göz alabildiğine bisikletle dolu bisiklet parkları var garın yanıbaşında…
image342 image341
Trene binip Malmö ile Kopenhag’ı birbirine bağlayan upuzun Oresund köprüsünden geçtik. Tren alt katından, otomobiller ise üst katından geçiyor köprünün… Wikipedia’dan: En büyük direğinin yerden yüksekliği 204 metredir. Köprünün toplam uzunluğu 7845 metredir, bu da İsveç ve Danimarka arasındaki uzaklığın yaklaşık olarak yarısına denk düşmektedir. İki katlı köprünün üst bölümünde dört şeritli bir karayolu, alt bölümünde iki şeritli bir demiryolu hattı bulunur. Köprünün denizden yüksekliği 57 metredir ancak köprü boğazın yarısında bitip deniz altında tünelle birleşir. Kalan açık bölümde rahatça deniz taşımacılığı sürdürülür. Köprü İngiltere menşeli Arup Mühendislik tarafından tasarlanmıştır. (Aşağıdaki üç fotoğraf internetten alıntıdır)
image348.image346 image344
Denizin ortasında bir sürü de rüzgar tribünü var, tarla gibi, çok güzel görünüyor ama öyle hızlı gidiyoruz ki cam arkasından doğru dürüst fotoğraf çekme olanağı yok… Sonunda saat 17:00 gibi Kopenhag’dayız. Önce gece için Amsterdam’a yataklı vagon soruyoruz. Sürpriz, Pazartesi’den önce Amsterdam’a tren yok… Akşam olmaması iyi de, yarın olmaması kötü… Salak salak haritaya bakarak ne yapacağımızı düşünüyoruz. Yarın sabah Hamburg’a tren var, ona yer ayırtalım, 7:45 ve 9:45’deki trenlerden kahvaltıyı düşünerek 9:45’i seçiyoruz.
image350 image349 Sıra geliyor asıl zorluğa, otel bulmalıyız. dışarıda turist info varmış ama kapalı olabileceğini söylediler. Garda ve çevresinde internet bağlantısı da bulamadık. Şehirde gezerek arayalım dedik. Baktık, garın sağ çaprazında turist information açık… Çok düzgün, hem kullanıma açık bilgisayarlarla hem de numara alarak görevli yardımıyla bilgi alınabilen ama kalabalık bir yer… Sıra numarası alıp bilgisayarlarda da arıyoruz hostelleri, birkaç adres alıyoruz. Onbeş dakika diyorlar ama yarım saatten fazla yürüdük… Tabi ki yer yok… Görevli kız aynı hostelin başka bir şubesini de arıyor, orada da yer yok.. Garın yanındaki sokakta birçok otel olduğunu söylüyor. Oraya doğru gidiyoruz kocaaa bavullarımızla.. İlk girdiğimiz otel (neydi adı yaa) o kadar döküntü ki.. Tuvalet ve banyolar ortak… İki kişilik oda 65€… Aramaya devam.
image354 image351
Ben bir köşeye oturup bavullarla bekliyorum, Hamit çevredeki otellere soruyor, hiçbirinde yer yok… Hamit ortadan kayboluyor.. Epey sonra çıkıp geliyor, iki köşe döndükten sonra bir yerde wireless bulup internete girip otel aramış ama buldukları çok uzaklarda.. Orada kafede oturan insanlar da çok yardımcı olmuşlar ama sonuç yok… O döküntü salak otele mecburuz… L Otel, oda, tuvalet kabus gibi.. Neyse, yatak ve havlular temiz bari… Yerler falan berbat ama.. Eşyaları bırakıp dışarı attık kendimizi ama saat de 19:20 olmuş.. Haritalar elimizde başladık dolanmaya…
image357 image355 Genel olarak bakarsak şu ana dek gezdiğimiz yerler içinde en çok Kopenhag’ı beğendik.. Derli toplu bir şehir. Tren garı tam şehrin merkezinde ve hemen yanında da ünlü eğlence parkı Tivoli Bahçeleri var. Önce Rådhuspladsen denilen belediye binasının da olduğu geniş meydana çıkıyoruz. Etrafta yerlere serilmiş bira içenler, sohbet edenler, şarkı söyleyenler, ne ararsan var… Belediye binasının yanında Andersen’in heykeli de var, evi de Andersen Caddesi’ndeymiş ama gitmedik… Meydandan tarihi şehir merkezindeki araç trafiğine kapalı Stöllet denilen bölgeye girdik. Bu arada da ne alakaysa Berlin’dekinden daha çok Türk’le karşılaştık.. Çoğu turist ama yerleşmiş olanlar da vardı.. Pantolonu yanlış yerde yırttık anlaşılan.. J
image360 image359 Bir yerde magnet baktık, dükkanlar kapanmadan halledelim, bu iş önemli.. J Bir tane beğendik, 45 DKK.. Birkaç dükkan ötede göçmenleri işlettiği bir dükkanda aynı magnetler 18 DKK… Oradan manget ve snowball aldık… Şehir çok canlı, herkes güleryüzlü ve yardımsever… Bisiklet kullanımı çok yaygın ve şık şıkırdım elbiseleri ve iş çantaları öndeki sepette kadınlar geçiyor bisikletin tepesinde. Bizde olsa o kıyafetle bisikletle aynı fotoğraf karesine bile girmezler karizma çizilir diye… Bir de Uzakdoğu’daki “tuktuk”lara benzer bir araçla turist gezdiriyorlar, bir bisikletin ön tarafına iki koltuk koymuşlar, oraya oturtuyorlar turistleri.. J
image362 image361 Sokakta Estonya’da gördüğümüz tarçınlı bademlerden satıyorlar. Bir de waffle benzeri tatlılar var. Strøget’te dolanıp büyük bir meydana, oradan da Nyhavn bölgesine çıkıyoruz. Bu bölgede liman ve iskele, iki tarafında rengarenk evler, barlar, kafeler sıralanmış. Önlerindeki masalar da dolu, masaların önündeki sokak da, sonrasında da yolun kenarında denizin kenarındaki duvar da… Eline birayı alan oralara dizilmiş..Canlı, hareketli, çok güzel bir yer.. Kopenhag’ın en ünlü figürü olan Little Mermaid’i görüp buraya dönmeye karar veriyoruz.
image366 image364
image372.image371 image370 image368
Zaten hediyelik eşyalarda tüm İskandinav ülkelerinde görmeye alıştığımız Viking, trol bebek gibi figürlere burada bir de Küçük Denizkızı (Little Mermaid) eklendi… Little Mermaid, Kopenhag’ın belki de en ünlü siması olan Andersen’in bir masal kahramanı.. Masaldaki altı kızkardeşten biri bir efsaneye göre Tuna’ya girip Varşova’ya gitmiş ki orada da var bu heykelden, diğeri burada.. Andersen’in masalında da bu en küçük denizkızı bir prense aşık olup onunla evlenebilmek için vücudunun insanlar gibi olmasını ister. (Zaten masalda bile prenslere aşık olur bu kadınlar.. J HS) Deniz büyücüsü de bunun karşılığında sesini ister. Kız prens için sesini feda eder. Prens ise onun konuşamadığını fark edince vazgeçer ve başkasıyla evlenir. Denizkızı’nın eski haline gelmesi için prensin kalbine hançer sokması gerekmektedir ama bunu yapamaz ve bir süre sonra da ölür… İşte bu küçük denizkızı için Varşova’da bizi misafir eden ve daha önce Kopenhag’a gelmiş olan Zafer bize şöyle demişti: “Kopenhag’da denizkızı heykeline gidince şok olacaksınız, o kadar küçük ki….” Ve bunu birkaç kere söyleyince, “E artık şok olmayacağız, hazırlıklıyız” demiştik.
image374 image373
Denizkızı heykeli o küçücük şehrin neredeyse bir ucundaki bir parkın bir ucunda.. J Kraliyet sarayına yakın bir yerlerde.. Oldukça uzun bir yürüyüş sonrası ulaştık… Ama bir terslik var, denizde bir kayanın üstünde olması gereken denizkızının yerine bir dev ekran plazma tv duruyor. Onda da denizkızının görüntüsü.. Etrafında da 5-6 kişi oturmuş izliyor. Oturanlara “Where is she?” diye soruyoruz, “fled to China”.. Nası yaa? Çin’de bir fuar varmış, oraya göndermişler denizkızını, canlı görüntüsünü de plazmadan izletiyorlarmış.. Denizkızı fuarı mı bu, hem madem böyle bi teknolojin var kızcağızı ne oynatıyorsun yüz yıllık kayasından, plazmayı oraya göndersene… Şansımıza ne diyim.. Zafer onca uyardığı halde yine de şok oluyoruz gerçekten.. L
image376 image375
Tekrar şehre ve çok beğendiğimiz Nyhavn bölgesine gideceğiz. Buraya özgü “Smørrebrød“ denilen bir sandviç varmış, yemekte onu yemek istiyoruz. Minik bir pizzacıda bir çocuğa soruyoruz, bir yer tarif ediyor.. Orayı ararken Konya Kebap’a rastladık.. Girip iki satır muhabbet edip onlara soruyoruz, “Abi n’apıcan, bildiğin kuru ekmeğe bi sandviç işte, biz hayatta yemeyiz” diyor.. J Plastik bardakta da olsa ikram ettiği demleme çay ise çok makbule geçiyor… Araya araya Nyhavn’a kadar geliyoruz. Oradaki restoranlarda da varmış zaten. Gerçi sandviç için biraz pahalı ama neyse.. Çeşitler içinden kendimize göre birer tane sipariş ediyoruz birayla.. Sandviç değil tabakta ekmeğin üstünde dizili bir şeyler, çok da gerekli bir tat değil gerçekten…
image384.image382 image380 image378
Bu arada hava da iyice karardı ve serinledi. Restoranda battaniye ile idare ettim, kalkınca da Hamit’in sweetshirt’üyle.. Stöllet yine kalabalık ve hareketli ama Nyhavn kadar değil. Bu arada otel rezervasyonundan sonra tren biletimizi 7:45 olarak değiştirdik, bu otelde bir saat eksik kalmak kar.. J Otele giderken saat 23:30 gibi… Tivoli bahçelerinde saat 24:00’den sonra havai fişek gösterileri başlayacak. Ama çok yorgunuz, bulaşmadan otele yollanıyoruz. Daha odamıza girmeden ve saat 24:00 olmadan başlıyor gürültü. Otel çok yakın ama cephe o tarafa değil, yani gürültü var görüntü yok.. J Tivoli bahçelerine giriş saat 20:00’ye kadar 95 DKK, 20’den sonra 120 DKK… Zaten ertesi akşam Paris’teyiz, sonraki gün de Eurodisney’de, boşver Tivoli’yi diyoruz… Zamanımız ve halimiz de yok… Beş yıldızlı muhteşem otelimize geldik. Bavulları biraz toparlayıp yattık.
18/7/2010 Pazar (Amsterdam)
Sabah sabah bu pis otelin pis tuvalet banyosunda duş almak işkence gibi… Neyse, yine de temizlenmek güzel.. Hazırlanıp çıkıyoruz.. Pis otelin en güzel yanı istasyonun yanıbaşında olması.. Hemen istasyona gidip oradan çikolatalı kruvasanlar alıp kahvaltımızı edip trenimize biniyoruz. Güzel bir tren, temiz ve yeni.. Saat 7:45, iki köprü geçtik önce. Ardından da tren duruyor, dışarısı karanlık.. Ne oluyor diye bakınıyoruz, insanlar iniyor. Feribota binmişiz, ilk kez görüyoruz böyle bir şeyi.. Biz de inip feribotu geziyoruz.. Trenin yanında otobüsler, özel araçlar var, başka katlar da var yine araçların olduğu.. Üst katlarda da freeshop’lar, restoranlar, kafeler, oyun salonları falan var.. Yarım saat sürüyor feribot yolculuğu.. Fotoğraf çekmek için açık bölüm arayıp bulamamıştık ama inerken fark ettik ki varmış.. Oradan birkaç fotoğraf daha çekip trene biniyoruz. 12:20’de Hamburg’dayız. Koşturarak bilet satılan gişelere geliyoruz. İki aktarmalı Amsterdam treni var… Rezervasyonsuz.. Sevindirik olmuş bir şekilde bekliyoruz istasyonda… Bir baktık ki istasyonun üst katında Nordsee. Karnımız da aç.. Hamit hemen koşuyor tren gelmeden iki sandviç kapıp geliyor.
image385 image386
Trenimiz geliyor o arada. Oldukça gürültülü bir vagonda sandviçlerimizi yiyoruz. Osnebrück diye bir kasabasındayız Almanya’nın, burada bir saat bekleyip aktarma yapacağız. Amsterdam’a otel rezervasyonu yapabilmek için istasyonun dışına çıkıp wireless arıyoruz. Biraz uzak bir yerde bulmuş Hamit, birlikte oraya gidip bir otele rezervasyon yapıyoruz. İstasyona dönünce beklediğimiz trenin 15 dakika rötarlı olduğunu görüyoruz ekranda… Sonra o rötar 35 dakika olarak güncelleniyor. Ama 35 dakikadan bayağı bir önce beklenmedik şekilde geliyor tren, saat 16:00 civarı.. Hemen biniyoruz, rezervasyon olmadığı için acele edip yer kapma telaşındayız. Ama rezervasyonu olanlar da var ki bizim yerimize geliyorlar, kalkıyoruz. Sonra oturduğumuz yerin de sahibi geliyor. Yine kalkıyoruz, işte o arada turun, hatta tüm turların salaklığı ilan ettiğimiz bir olay gerçekleşiyor:
Hamit bana dönüp “Sırt çantam yok” diyor. Başımızdan aşağı kaynar sular dökülüyor, çünkü turun başından beri tüm fotoğraf ve videoları, birisine bir şey olur ya da kaybolur, çalınırsa diye çift kopya kaydettiğimiz hem Acer netbook hem de taşınabilir diskimiz o çantada.. Normalde bilgisayarı büyük çantalarda taşıyorduk ve ikisini aynı yerde tutmuyorduk ama otel rezervasyonu için çıkardığımız netbook’u sırt çantasına koymuşuz.. Tren aniden gelince de Hamit iki bavulu almış, ben de kendi sırt çantamı.. Onun sırt çantası yok.. Önceki oturduğumuz yerlere defalarca bakıyoruz, yok.. Hamit kafasını cama duvara vuracak.. Öyle böyle değil, Berlin, Krakov, Varşova, Vilnius, Riga, Talin, Helsinki, Kemi, Boden, Stockholm, Oslo, Bergen, Fiyordlar, Kopenhag… Turun en zor, en uzak ve en zahmetli bölümünün tüm fotoğrafları o cihazlarda… Turun başında birkaç fotoğrafı facebook’a yüklemiştim, kuzeydekilerden de birazını seçmiştik facebook için, bari onları kurtardık diye düşünüyorum, sonra aklıma geliyor, seçtik ama yüklemedik onları da.. L
O arada tren deli gibi gidiyor, bir istasyon yok ki inip geri gidelim… Hamit kondüktörü bulup derdimizi anlatıyor, istasyonu arayıp haber versin diye, adam tamam diyor ama bir türlü gelemiyor.. Bilet kontrolüne devam ediyor. Hamit tekrar gidip ısrar edince geliyor ve bizi de alıp kondüktör odasına götürüyor. Oradan telefon etmeye çalışıyorlar düşmüyor bir türlü. O arada kalktıktan tam kırk dakika sonra ilk istasyona geliyoruz ve duruyoruz. Biz iniyoruz, onlar telefon başında. Buradaki istasyon şefine de durumu anlatıyoruz, o da telefon başına geçiyor. Neyse ki dönüş treni fazla gecikmiyor, adam uğraşıyor hala.. Biz biniyoruz ama bu kez yolculuk daha da uzun sürüyor, çünkü öncekinin durmadığı bütün ara istasyonlarda duruyor bu Allahın cezası tren… Diğerinden ilk istasyonda inmiştik, bu kez 10 istasyonda falan durarak Osnebrück’e geliyoruz. Ben Hamit’i teselli etmeye çalışıyorum ama nafile.
Durur durmaz inip istasyonda oturduğumuz yeri buluyoruz, çantanın yerinde yel bile esmiyor… Hamit beni orada bırakıp diğer küçük sırt çantasıyla birlikte (birbirinin aynısı olduğu için örnek göstermek üzere) istasyon şefliğine gidiyor. Oradaki adama çantayı gösterip bunun aynısını kaybettik derken bir bakıyor çanta adamın arkasında kuzu gibi yatıyor.. JJJ Öyle bir oohhh çekiyor ki adamlar “amma kıymetliymiş malı” demiştir kesin.. Bir form doldurtup veriyorlar çantayı.. Zaten üstünde isim falan da yazıdığı için sorun olmuyor.. Hamit istasyonun merdivenlerinden bana iki çantayı sallayarak ve bağırarak koşuyor mu uçuyor mu ne, ağlamaklı.. Klasik Türk filmlerinden bir sahne, birbirine koşup sarılan ve dönen çift.. Kucakta da iki bebek şeklinde çantalar… JJJ Turun salaklığı ya da trajedisi komik bir anı olarak belleklerimizde yerini alıyor çok şükür.. J
image388 image387
Üç dakika sonra bir tren var, ona bineceğiz ama kuş gibi hafiflemişiz, 67 aktarma deseler daha yok mu diyeceğiz… İki aktarma sonrası Amsterdam’dayız. Önce Paris için rezervasyon yaptırmak istiyoruz ama uluslararası gişe kapanmış, sabaha diyorlar.. Amma da iş… Neyse, oteli bulalım, adresi birkaç polis ve güvenlik görevlisi ve birkaç troleybüs, otobüs şöförüne soruyoruz, hepsi başka bir otobüs öneriyor. Sonra öğreneceğiz ki otelin olduğu cadde troleybüs hatlarının ortasında olduğu için hepsiyle gidilebiliyormuş, o nedenle hepsi kendine göre bir hat öneriyormuş. Söyledikleri hatlardan birisini bulup şöförüne soruyoruz, gidiyorum diyor, ona biniyoruz ama biletimiz de yok.. Neyse, tırsa tırsa gidiyoruz ve epey sonra bir durakta, burası diyor şöför.. İndikten sonra kısa sayılabilecek bir yürüyüşle ulaşıyoruz otelimize… Bir önceki Kabuslar Oteli’nden sonra burası kral dairesi… Eşyalarımızı bırakıp bu kez yürüyerek şehir merkezine gidiyoruz.
image390 image389
Meydanda dolaşıp, yol boyunca fotoğraflar çekip, ne yesek diye bütün kafe ve restoranlara bakıp dururken saat olmuş 23:00. Ama ortalık hala cıvıl cıvıl.. Her milletten ve tabi bizden de bir sürü insan var… Geçen gelişimizde Amsterdam soğuk ve yağmurluydu.. Bu kez hava iyi ama akşam serinliği var… Merkezde üç sene önce de metro inşaatı vardı, hala sürüyor. En sonunda bir yere karar verip oturuyoruz, Arjantin usulü biftekle balık yiyoruz bira eşliğinde. Öyle acıkmışız ki yemek boyunca tek kelime konuşmuyoruz neredeyse. Saat 23:30, sırada tabi ki Red Light District var…
Restoranda hesabı öderken nasıl gidileceğini soruyoruz, tarif edildiği gibi kolayca buluyoruz Kırmızı Fener Bölgesini.. Aslında bu saatte oralarda dolanmak bana biraz ürkütücü geliyor ama gitmemek de olmaz… Ortalık tabi ki tıklım tıklım.. %90’ı erkek ama arada bir de benim gibi turist gruplarına eklenmiş kadınlar var… Bir de kalabalık gruplar halinde ve gürültüyle gezen öğrenci ya da gençlik grubu her neyse tıfıllar var.. J Evlerdeki kızların hepsi mankenlik ajansından gelmiş gibi.. Acayip güzeller… Önceki gelişimizde daha erken saatte ve daha dış sokaklarda gezmiştik, yaşlı ve kiloluydu gördüklerimiz… E buraya kadar gelmişken bi de meşhur kafeleri görmek lazım, Bulldog barlar var ki dumandan göz gözü görmüyor, onlardan birine giriyoruz, kapıdaki koruma Türk, o hemen uyanıyor bize, yardımcı oluyor… Oraya da bir girip çıkıyoruz işte.. J
image392 image391
Bu arada Kırmızı Fener Bölgesinde fotoğraf çekmek yasak. Hamit kızları değil ama ortamın birkaç fotoğrafını çekiyor. Ben gerim gerim geriliyorum ve tırsıyorum tabi.. Zaten gecenin bir yarısı, bu saatte kim vurduya gideceğiz. Neyse, Amsterdam planımızı da tamamladık, aheste beste otelimize dönüyoruz, uyku kardeşim ver elini, usul usul damla damla beraber…
19/7/2010 Pazartesi (Brugge-Paris)
Sabah 7:30 gibi kalkıp, duş alıp hazırlanıp kahvaltıya iniyoruz. Kahvaltı ahım şahım değil ama o da ne, tost makinesi.. Heyooo, çok özlemiştik.. Birer tost yapıyoruz ve onları yiyoruz kahvaltıda.. Diğer kahvaltılıklardan da yolluk yapıyoruz.. J Sonra bavulları yüklenip tramvaya biniyoruz, tam bindiğimiz kapının önünde etrafı kötü kötü süzen ve kuş uçurtmayan biletçi bir teyze var.. Biletlerimizi aldık, iki kişi 5,20€. Yuh.. İyi ki dün de yoktu bu teyze, batmıştık yoksa.. L Garın önünde iniyoruz. Paris treni 16:45’de.. Amsterdam’da o saate kadar zaman geçirmek anlamsız, önceki gelişte de gezmiştik çünkü. Brugge treni soruyoruz, 10:00 gibi iki aktarmalı bir tren var. Tamam, ona gidiyoruz. Antwerp’de ilk aktarmayı yapmak üzere iniyoruz. O da ne, 5-6 katlı devasa bir tren garı… Çok güzel ama biz kaçıncı kattan bineceğiz, 14. peron yazıyor kağıtta ama görevli 21. perona gönderiyor. Beş dakikamız var, koştura koştura üst kata yetişeceğiz. Baktık ki o tren bizim bilette yazandan 10 dakika sonra. Neyse, ona bindik, bu bizim aktarma yapacağımızdan farklı bir tren. İkinci aktarma yapacağımız yere geldiğimizde oradaki aktarma saati geçmişti. Görevliye Brugge treni soruyoruz, bize bizim indiğimiz ve o an kalkmış olan treni gösteriyor. Meğer Antwerp’deki görevli onun için bizi direkt trene yönlendirmiş. Biz de önceki gibi sandığımız için burada indik. L
image394 image393
Neyse, onbeş dakika sonra bir tane daha geliyor ve toplam yarım saat gecikme ile Brugge’dayız. Hemen Paris treni sorduk, 15:34’de.. Nası yaa, zaten saat 14:00.. Sonraki tren? Evet var ama ona binersek 90€ ekstra ücret ödememiz gerekiyor. Mecburen 15:34’e rezervasyon yaptırdık. Bavullarla merkeze gidelim, birkaç fotoğraf çekip döneriz dedik. Gardan çıktık ve bavullarımızı çeke çeke Centrum tabelalarını takip ettik. Tamam hoş bir yer ama benim fotoğraflarını gördüğüm yer burası değil ki! Kanallar olması lazım, bulamıyoruz bir türlü… Meydandan sağa doğru döndük. Çok sıcak ve kalabalık. Bir de meydanda her yerde olduğu gibi inşaat var… Çarşı var kanal yok.. L Çok güzel meydanlar ve kiliselerin olduğu birkaç bölge daha geçtik. Sonra birisine (öncesinde birkaç kişiye daha sormuştuk ama anlatamamıştık) sorup kanalların olduğu tarafa gidebiliyoruz nihayet.
image405.image404 image403.image400 image398 image396 Süremiz çok azaldı. Buralar muhteşem. Döndüğümüz her sokak, her köşe sürpriz bir manzarayla karşılıyor bizi… Deli gibi video ve fotoğraf çekiyoruz.. Koştura koştura yola devam ediyoruz. Sonunda hadi dönelim dedik ve tren istasyonunun yönünü kendimizce tayin edip birisine rastlayınca sormak üzere hızl hızlı yürümeye başladık. Benim fikrimce istasyonun çok yakınında olmalıyız zaten. Ancak ilk sorduğumuz kişi yürüdüğümüz yönün tam tersini göstermesin mi… İnanamıyoruz, dönüyoruz ama her önümüze gelene soruyoruz, evet, hem ters yöne gidiyormuşuz hem de bayağı uzaklaşmışız. Hamit iki bavulu sürükleyerek koşuyor, ben de peşinden yetişmeye çalışıyorum. Kabus gibi.. Her köşede karşımıza istasyon çıkacak sanıyoruz ama yok yok yok… Sonunda 5-6 dakika kala istasyona vardık, peronu bulduk ve trenimize bindik ama mahvolmuş durumdayız. Bu arada kalbimiz ve aklımız Brugge’de kaldı. Keşke en azından bir yarım gün geçirebilsek hatta kalsaydık… Brüksel Brugge’ün yanında halt etmiş.
image412.image411 image409 image407
Saat 17:00’da Lille’deyiz. Bir saat var aktarma yapacağımız trene.. Bavullarla istasyonun önüne çıkıyoruz, ben otobüs durağında otururken Hamit de wireless bularak Paris’e otel rezervasyonu yaptı. Tren geldi, bineceğiz ama bizim vagon yok. Görevli özür dileyerek bizi birinci mevki vagonlara yönlendiriyor. Bir saat sonra 19:00 civarında Paris’de Gare de Nord’dayız. Çok büyük bir gar, önce ertesi akşam için Madrid rezervasyonu yapacağız. Uzuuun bir kuyruk var, sıra bize geldiğinde interrailciler için ayrı bir gişe olduğunu öğreniyoruz ve oraya geçiyoruz. Fazla çalışmaktan sürmenaj olmuş genç, güleryüzlü bir zenci çocuk var gişede… Biz Madrid diyoruz o Barcelona trenlerini sayıyor, biz yarın akşam diyoruz o yarın sabahkileri gösteriyor.. J Sonunda yarın akşam için Madrid’e yataklı trende iki kişi için 63€ ödeyerek rezervasyonumuzu yaptırıyoruz ama yanlışlık olmasın diye kırk kez kontrol ediyoruz…
image414 image413
Şimdi otelimizi bulmalıyız. Metroya iniyoruz, makinelerden alıyorlar biletleri… Bir de info var, biz info’nun önünde biraz bekliyoruz. Hiperaktif kocam beklemeye dayanamayıp haritaya bakıp “zaten iki durak, çıkıp yürüyelim” diyor. Ya aralar uzunsa, değildir… Kendimizi, elimizde harita, dışarıda bulduk… Evet, iki durak ama ne iki durak, az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik… Şehri gezmek için kullanacağımız zamanı oteli aramak için harcıyoruz ama sonunda otelimizi buluyoruz. Sacrecour’a yakın bir yerdeyiz. Moulen Rouge’ü gördük yolda… Önünde uzun bir kuyruk..
image416 image415 Otel Rue Chichy’de… Resepsiyonda göçmen olduğu garip konuşmasından anlaşılan, ufak tefek ve sesi o bedene bile bir iki numara ince gelen çikolata renkli bir görevli… Rezervasyonu bulamıyor bir türlü… Sonunda bilgisayarı açıp rezervasyon onayını gösteriyoruz, rezervasyonu yakın bir saatte yaptığımız için gelmemiş buna.. Ömrübillah beklesen gelmez, internetten maillerine bakmazsan, aklı kıt.. Bu arada biz ısrarla Fransızca anlamadığımızı belirtiyoruz, o salakça Fransızca konuşmayı sürdürüyor. Fransızların milliyetçi damarı nedeniyle İngilizce konuşmayı sevmediğini biliyoruz da sana ne oluyor yanlışlıkla Fransız?
Sonunda check-in yapılıyor da üç kiloluk bir anahtarlığa bağlı olan oda anahtarımıza kavuşuyoruz. Asansör var ama iki bavul, üç kiloluk anahtarlık ve Hamit asansöre girdiğinde asansördeki sinek dışarı çıkmak zorunda kalıyor. Ben sinekle aşağıda bekliyorum onların çıkıp asansörün gelmesini… Asansör beşinci kata kadar çıkıyor, oda altıncı katta.. L Bir katı da yürüyerek çıkıyoruz. Oda temiz ama çok komik bir yerleşimi var. İki ayrı uçta iki tek kişilik yatak.. Ortada bir portatif klima.. Bir uçta tuvalet var, içinde lavabo yok, diğer uçta lavabo ve banyo.. Tuvaletten sonra elini yıkamaya öbür uca banyoya gidiyorsun.. L Neyse, biraz dinlenip dışarı çıkıyoruz.
image419 image417 Bu Paris’e üçüncü gelişimiz ama Sacrecour’a ilk kez çıkacağız. Yokuşları çıkarken şarap, meyve kurusu falan alıyoruz. Bölge cıvıl cıvıl. İlk gelişimizde rehberimiz Örge Zabunoğlu alttaki merdivenlerin olduğu bölüme getirip yukarısı kapalı, bu saatte ressamlar falan da gitmiştir deyip çıkartmamıştı… Oysa zaman şimdikinden çok daha erkendi, yemiş bizi anlaşılan.. L Etrafta küçük ve sevimli restoranlar var… İkinci gelişimizde biz dolaşırken grubun kalanı soğan çorbası içmeye bir yere gitmişti, o kadar süre için gezmeyi tercih etmekle birlikte aklım soğan çorbasında kalmıştı, restoranlardan birinden aklımı geri alıyorum, gerçekten güzelmiş.. J İçinde kızarmış ekmek parçaları ve kaşar peyniri var… Etraftaki birçok insan kocaman kaselerde kabuklarıyla gelen midyeleri yiyor, buranın bir spesyali de o anlaşılan…
image422 image420 Restorandan çıkıp yürümeye devam ediyoruz..Her yer cıvıl cıvıl, çok güzel afişler satılıyor, öyle ucuz ki, iki haftada çantada haşat olmayacaklarını bilsek alacağız. Sacracour’a varıyoruz, çok güzel bir kilise, fahişeler yaptırmış bunu, günahlarından arınmak için.. Ya günahları çokmuş ya da paraları.. J Kiliseye çıkılan geniş merdivenlere insanlar oturmuş, şehrin gece manzarasına karşı içki içip sohbet ediyorlar. Çoğu turist ama Fransızlar da var.. Bir de bira ve soda satıcıları, dakikada bir dürtüyor, lazım mı diye, bizim minibüs şöförleri gibi, lazım olursa ben sana seslenirim kardeşim.. Biz şarabımızı açıp meyve kurusu eşliğinde içmeye koyuluyoruz. Bir zenci bağıra çağıra şarkı söylüyor, kalabalık da ona eşlik ediyor.. İyi de adamın sesi berbat… Hava beklediğim gibi değil, oldukça sıcak… Manzara çok etkileyici değil, biraz ilerden görünen Eiffel buradan görünmüyor ama olsun… Şarabımızı içip iniyoruz merdivenleri…
image430.image429 image428.image426 image424 image529
Aşağıda hatıra eşyalar satılan mağazalar yeni yeni kapanıyor, karanlığa rağmen.. Kuzeyde hava kararmadığı halde 18:00’de kapatıyordu tembeller… Paris magnetimiz önceki gelişlerden var ama kartopumuz yok, bir tane beğenip alıyoruz ve otelimize dönüyoruz. Ve hemen uyuyoruz…
20/7/2010 Salı (Eurodisney)
Sabah yine erken kalktık. Daha doğrusu ben ısrarla kararlaştırdığımız saate kadar uyumaya çalıştım ama Hamit durur mu? Sabahın köründe haşır huşur seslerle her ne yapıyorsa beni uyandırmak için bayağı bir uğraştı. Komik odamızda duş alıp yollara döküldük. Duştan sonra makyaj çantamı arıyorum ama yok.. Brugge’de koştururken ikimizin de sırt çantalarının fermuarları açılmıştı, orada düşürmüşüz… Resepsiyona düzgün bir kadın gelmiş, metro istasyonuna nasıl gideceğimizi soruyoruz, hangi gara gideceğimizi sorup ona göre az aktarmayla gideceğimiz metro istasyonunu gayet güzel bir şekilde İngilizce tarif ediyor. Metro istasyonundan bir günlük kullanım bileti alıyoruz. Geldiğimiz gara değil bu kez Gar Austerlitz’den gideceğiz Madrid’e, metroyla önce Gar de Lyon’a geliyoruz, oradan Gar Austerlitz çok yakın.. Bavulları oradaki emanete bırakıp (sadece onun için geldik buraya J ) oradan RER’le Eurodisney’e gitmek için A hattına biniyoruz. Geçen sefer RER için ayrı bilet alındığını hatırlıyoruz, bu sefer RER hattının olduğu bölüme bizim biletle girince seviniyoruz. Tıngır mıngır giderken kadın görevli bilet soruyor, gösteriyoruz, bunlar Zone 1 ve 2 için geçerli, burada değil diyor. Disneyland taa Zone 5’de.. Kadın aslında iki kişi için cezalı olarak 50€ ödememiz gerektiğini ama bilmediğimize inandığı için 25€’luk normal bilet keseceğini belirtiyor. Çatır çatır ödüyoruz tabi.. Yarım saat sonra, saat 10:00 gibi Disneyland’dayız.
image432 image431
Giriş ana baba günü, bir de haftasonu olsa ne olacak acaba, yarım saat kadar da burada bekliyoruz ve sıra bize gelince herkese her şeyi tek tek soran gişe görevlisine hiçbir soruya gerek bırakmadan “two people, two parks, one day” diyoruz, kız gülümsüyor ve teşekkür ediyor. Ama bizim de kredi kartımızda sorun çıkıyor, Hamit’in maximiles kartı iki denemede de onay vermiyor ve benimkinden çektiriyoruz kişi başı 67€’dan 134€’yu… Hava inanılmaz sıcak ve bendeniz salak salak kalın bir pantolonlayım Paris’in serin olduğunu düşündüğüm için.
image436.image434
image440.image438
Hemen Eurodisney’in bir numaralı aksiyonu olan Space Mountain’e gidiyoruz fast pass’dan randevu almak üzere ama şok şok şok, iki gün bakım nedeniyle kapalı… İsyanlardayız.. Görevliler pis pis sırıtıyor. Kalabalık ve sıcak serseme çeviriyor insanı… Geçen sefer ikisi de bu kadar etkili değildi. Big Thunder Mountain’e gidiyoruz, fast pass randevusu için bile onbeş dakika bekliyoruz. Randevuyu alınca önce klasik olarak atlı karıncaya biniyorum, Hamit fotoğraf ve video çekecek ama ben döndükçe Hamit telefonla konuşuyor. İş Bankası’nı aramış, kartı her tarafta kullandık, numarayı mı çaldırdık da limit doldu diye.. Neyse, sorun yok, İş Bankası’nın anlamsız TL ve USD’ye farklı limit uygulaması nedeniyle USD limiti dolmuş… Bu arada bir iki fotoğraf çekebiliyor ve inişte birbirimizi bulmamız bayağı zor oluyor. Ardından fincanlara da biniyoruz ve ayrı fincanlardan birbirimizi çekiyoruz.. J
image442 image441 Big Thunder Mountain zamanımız geliyor, ona giderken Indiana Jones’a fast pass’le randevu alıyoruz, birinin zamanı gelmeden ikinci bir randevu vermiyor sistem. Big Thunder Mountain’e biniyoruz. Hamit tüm yolculuğu kamerayla çekiyor. Ben tabi çığlık çığlığa.. Çıkışta da fotoğrafımızın fotoğrafını çekiyor galeride ama geçen seferki gibi değil, uyanmışlar bu işe ve önünde kocaman yazılarla gösteriyorlar fotoğrafları.. Indiana Jones’u beklerken karnımızı doyurmak üzere restoranlardan birine gidip fish&chips menü alıyoruz, harika… Yemeğimizi yedikten sonra aynı alandaki Phantom Manor denilen korku tüneli benzeri atraksiyona uğruyoruz, beş yaş çocuğunu bile korkutmayacak anlamsız bir şey… Neyse ki Indiana Jones eski tanıdık, onun süper olduğunu biliyoruz.. J
Ardından park kısmından çıkıp Disney Studios bölümüne gidiyoruz. Geçen gelişimizde inşaat halinde olan asansöre gidiyoruz önce. Fast pass var ama gerek kalmıyor, dijital tabelalar ne kadar bekleneceğini gösteriyor, onbeş dakikayı görünce giriyoruz kuyruğa.. Fast pass için bekleme süresinde normal giriş sırası geliyor.. Görevli başta olayı anlatırken vurgulayarak “No photo, no video” diyor ama Hamit dinler mi? Çekmeye çalışıyor. Tekrar anons ediliyor… Hamit pes ediyor ve nasıl beceriyorsa kamerayı çantaya sokuyor… Muhteşem bir şey.. Nasıl bir asansörse oturuyorsunuz ve düşüyor asansör… Öyle hızlı düşüyor ki kabine yetişemiyorsunuz.. J Süper. Çıkışta uyarıya rağmen çekim yaptınız falan diyor görevli.. Hamit “Hayır, uyarıdan sonra kaldırdım” diye çantadan çıkartınca adam şaşırıyor, çünkü o düşme sırasında çantayı açıp koymak gerçekten imkansız.. J
image446.image445 image444 image443
Oradan Rock’n Roller Coaster’a fast pass randevusu alıp sinemaya girdik, üç yıl önceki filmi tekrar görmek şaşırttı bizi.. Bu kadar ziyaretçi alan bir yerde iki üç ayda bir değil, iki üç yılda bir bile değişmiyor demek ki film.. Sonra Rock’n Roller Coaster’a bindik, ardından tekrar asansör… Saat 18:00 oldu bu arada. Studio kısmından tekrar park kısmına geçip Adventurland’de tahta köprülerin ve tünellerin oralarda gezindik. Meydana geldiğimizde günlük geçit töreni için hazırlanılmış, yolun iki tarafına güvenlik bandı çekilmiş ve onun çevresinde de büyük bir kalabalık sıralanmıştı. Biz de yolu görebilmek için biraz daha geride küçük bir tepecik bulup orada bekleyenlerin yanına gittik. Biraz sonra da Disney kahramanlarının geçit töreni başladı. Mickey ve Mini mouse ilk çıkanlardan… En sonda da Prens ve Prenses. Geçit töreninin ardından biz de yola çıktık. Tam kapıdan çıkarken geriye dönüp tuvalet aramamla küçük çaplı bir olay çıktı tabi. Herkesin önündeyken arkasında kalmışız.
image448 image447
Sabahki cezadan akıllandığımız için bu kez 12,5€’ya (hani normal fiyattı gelirken ödediğimiz?) biletlerimizi aldık ve 20:15’deki RER’le 20:50’de Gar de Lyon’dayız. (Aslında gişedeki adam 25€’luk bilet kesiyordu ama ben Ayçin’in ne gerek var demesine rağmen günlük metro biletini gösterince bileti üçüncü zone’a kadar kesince yarıya düştü fiyat. HS.) Yine yürüyerek Gar Austerlitz’e gidiyoruz, bir marketten sandviçlik bir şeyler ve meyve alıyoruz. Sandviçlerimizi duraktaki bankta yiyerek gara gidip bavullarımızı alıp bekliyoruz. Bu arada Hamit Madrid’den Lizbon’a buradan rezervasyon yapıp yapamayacağımızı sormak istiyor, ben “olur mu öyle şey” diye dırlanıyorum ama gişede kuyruk bile yok ve soruyor. Gişedeki şeker bir kız hemen sisteme bakıyor ve yataklı için 160€ gibi uçuk bir fiyat söylüyor. Biz aramızda konuşurken de “Çok para” diye gülümsüyor. Meğer bir Türk’le evliymiş, gördüğümüz en şeker Fransız… Bize öyle yardımcı oluyor ki.. Madrid-Lizbon arasındaki trende sadece çiftler için iki kişilik kompartımanlar varmış. Onun dışında altı kişilikler de varmış ama kadınlar erkekler ayrı olmak zorundaymış.. Haremlik selamlık yani.. Ya iki kişilikte dünya para ödeyeceğiz, ya altı kişilikte ayrı ayrı gideceğiz, ya da normal koltukta.. Koltukta gitmeye karar veriyoruz. Önce Madrid-Lizbon trenimizi ayarlıyor. Ardından otel de lazım mı diyor. Hayır diyoruz önce. Sonra aklımıza geliyor, Lizbon-Porto trenini de ayarlıyor ve Porto’da Ibis Otel’e de rezervasyonumuzu yapıyor… Valla pes, TCDD’de böyle bir eleman bulsak interrail biletlerini alırken tüm yolculuğu planlardık.. J
image451 image449
Trenimiz gelip yerimizi buluyoruz ama küçücük bir kompartıman ve üçerden altı yatak. Biz karşılıklı en üstteyiz. Önce eyvah diyoruz ama sonradan anlıyoruz ki iyi ki en üstteyiz, bir tek bizim eşyaları koyacağımız bölüm var kapının üstünde. Diğerleri koca çantaları arkalarına yerleştirip uyumaya çalışırken biz rahatız. Orta katta da karşılıklı bir çift var. En alta da iki ayrı adam yerleşti.. Kompartıman fırın gibi sıcak ve havasız. Hamit uğraşa didine camı açıyor, kalkınca serinliyor o sayede…

21/7/2010 Çarşamba (Madrid)

Paris’ten Madrid’e gidiş için altı yataklı bir kompartımandaydık geçen sayfanın sonunda.. Oradan devam:
Ben uyuyamıyorum nedense.. Dönüp durmaktan mı ne başım dönüyor, boşlukta yuvarlanıyorum sanki… Konserve yolculuğumuzun sonunda sabah Irun’a vardık. Burası Fransa-İspanya sınırı ve ilginçtir pasaport kontrolü yapılıyor… Kahve alıp bir şeyler yiyoruz. Kırkbeş dakika sonra Madrid trenine biniyoruz. Yolda geçtiğimiz köyler çok güzel. Saat 14’de Madrid’de Chamartin’deyiz. Okuduğumuz notlarda hep Atocha’nın adı geçiyordu, sonra öğreniyoruz ki Atocha merkezdeki gar ve uluslararası trenler genelde yeni gar olan Chemartin’den… Atocha’ya hemen kalkan bir tren var, ona yetişmek için koşuyoruz, sekizinci perona iniyoruz, ben her zamanki gibi sonrakiyle rahat rahat gidelim diye dırlanıyorum koşarken, kayıp düşüyordum az daha.. Hamit trene binmiş, “koşsana, niye koşamıyorsun?” diye derin felsefi konulara dalmış… Biz beklerken aynı peronun diğer tarafındaki tren kalkıyor. Meğer biz zaten aceleyle bir sonraki trene binmişiz.
image453 image452 On dakika sonra Atocha’dayız, kocaman bir gar ve içinde botanik bahçesi ve onun kenarındaki havuzda su kaplumbağaları var. Bu arada İspanyollar için ilk izlenimlerimiz pek de olumlu değil. İnfo’dakiler bile ısrarla İspanyolca konuşuyorlar… İngilizce mi bilmiyorlar, Fransızlar’a mı özeniyorlar anlayamadık. Gitmek istediğimiz yerleri zor bela işaretlettik harita üzerinde…Bavullarımızı emanete bıraktık ama bir türlü çıkışı bulamıyoruz. Bir kapıdan çıkıyoruz, beyaz renkli ve yan kısımlarında çapraz kırmızı çizgi olan taksiler bekleşiyor dışarıda… Sigara içen bir adama soruyoruz gideceğimiz yeri, adam bitmek üzere olan sigarasını atıp bizi peşine takıp içeri giriyor, tam ters taraftaki bir kapıdan çıkartıp oradan yolu gösteriyor ve bu sefer orada bir sigara yakıyor.. J
image455 image454 İstasyondan çıkar çıkmaz geniş bir bulvar ve gösterişli bir bina karşılıyor bizi.. Ağaçlıklı ve hoş caddeden yürüyerek Prado Müzesi’nin önüne geliyoruz. Girip girmemekte kararsızız, önünde bekleyen kalabalığı görünce girmeme kararımız pekişiyor. Bir kavşağın ortasında hoş bir havuz var, orada haritadan yönümüzü tayin edip Santa Ana Meydanı’na doğru ilerliyoruz. Ama haritayla gerçek cadde isimlerini eşleştiremiyoruz, farklı isimler görüyoruz seramik tabelalarda. Tahmini olarak devam ediyoruz yolumuza.. Sonunda Santa Ana Meydanı’ndayız. Küçük ve pek de özelliği olmayan bir meydan. Ama meydanın bir köşesindeki seramiklerle süslü binalar hoş… Restoran ve tapas barlar var, açız ve bakınıyoruz ama sadece İspanyolca yazıyor listelerde, bir şey anlamıyoruz. Bir sokağın girişinde seramiklerde Sevilla, Madrid gibi şehirler resmedilmiş. Onların fotoğrafını çekerken bir bar-restoran fark ediyoruz: Paella mix 6€ yazıyor. İçeri giriyoruz, küçük ve şipşirin bir yer.. İçi rengarenk seramiklerle ve yine seramikten resimlerle süslü… Paella ve sangria istiyoruz. İkisini de ilk kez tadacağız. İkisine de bayılıyoruz. Paella (mix) içinde et, tavuk, deniz ürünleri olan bir çeşit safranlı pilav.. Sangria da meyve suyu, meyve parçaları ve şarap içeren hafif bir içki.. Bar kısmında sürahiyle duruyor.
image458 image457
Yemeğin ardından tekrar dolaşmaya başlıyoruz. Haritamızın yardımıyla Madrid’in en kalabalık yerlerinden biri olan Sol Meydanı’na çıktık… Büyük ve güzel bir meydan. Bir sürü sokak bu meydana açılıyor. O sokaklardan birinden geçip Gran Via Caddesine çıktık. Güzel binalarla süslü şık bir cadde… Bu arada bir yandan wireless arıyoruz ama yok.. Plaza de Espana’yı buluyoruz, Servantes ve Don Kişot’un heykelleri ve önünde bir sürü turist grubu. Onların arasından biz de çekimler yapıyoruz. Plaza Mayor’a giderken önce Çin mahallesinden sonra da yine güzel binaların olduğu ve sadece yayalara açık bir cadde olan Arenal’den geçiyoruz. Çin mahallesindeki marketlerden birinden makyaj çantamla birlikte düşürdüğüm deodorantın yerine yenisini alıyorum… Bir parfümeriden de birkaç bir şey alıp eksiklerimi tamamlıyorum.. J
image466.image464 image462 image460
Plaza Mayor’ün girişinde bir kapalı pazar var, önce onu geziyoruz. Balıkçılar, şarküteri, kasap, meyve, sandviç, paella vs. satılan dükkanlarıyla canlı ve güzel bir yer. Oradan çıkıp kemerli bir yapıdan geçip Plaza Mayor’e geliyoruz. Güzel ve çok geniş bir yer. Eskiden idamlar, boğa güreşleri falan olurmuş burada. Meydana açılan bütün sokaklar çok güzel görünüyor. Çoğuna girip çıkıyoruz. Birisinde bir espadrilci var ve önünde de kuyruk… Çeşit çeşit renk renk espadriller var vitrininde.. Oradan farklı yollardan Sol Meydanı’na geri dönüyoruz. Oraya açılan sokaklara da girip çıkıyoruz. Hatıra eşyaları satılan mağazaların yanısıra Mango, Zara gibi markalar ve her çeşit dükkan var. Magnet, tişört ve bana bir çanta alıyoruz. Çantayı Berlin’de görüp beğenmiştim, burada aynısını (Berlin yerine Madrid yazanını) çok daha ucuza bulunca alıyorum. Hediyelik eşyalar genellikle boğa, flamenko, paella, sangria temalı. Değişik tişörtler, mutfak önlükleri ve bir çok şey var…
image468 image467
image470.SANYO DIGITAL CAMERA
Tren saatimiz yaklaştı. Madrid’i çok beğendik ve “Madrid’de bir şey yok” falan diyenleri fena halde kınıyoruz. Çok güzel ve şık bir şehir, haksızlık ediyorlar… İnterrail biletlerimizle Atocha’dan Chamartin’e ücretsiz geçiyoruz. Biraz bekledikten sonra Lizbon trenimize biniyoruz.
22/7/2010 Perşembe (Lizbon – Porto)
Sabah Lizbon’un küçük garındayız. Saatlerimizi bir saat daha geri alıyoruz, 7:55. Hemen information arıyoruz. İnfo kapalı. Yandaki ofise soruyoruz, açılmış olması lazım diyor.. Harita falan da yok.. Biraz bekledik, açılacağı yok. Şehre nasıl ulaşacağımızı soruyoruz, metroyla diyorlar. Önce bavullarımızı alt kattaki emanete bırakıyoruz. Lizbon’un metrosu gayet basit, dört tane farklı renkte ve martı, yelkenli gibi simgeleri olan hatlar var. Metro haritamızla metronun danışmasındaki kızdan yardım alıyoruz, gideceğimiz yerlerin hangi istasyonlara denk geldiğini işaretliyor, hatta makineden günlük bilet almamıza da yardım ediyor.
image476.image475 image473 image471
Metroyla aktarma yaparak kızın işaretlediği istasyonlardan birine geliyoruz. Çıktığımız yer çok sıradan bir cadde. Baxia-chidao denilen merkeze doğru yürümeye başlıyoruz. Etrafta Portekiz’e has seramiklerle süslü eski binalar var. Hemen hemen tüm kaldırımlar Arnavut kaldırımı şeklinde küçük küçük mozaik taşlarla döşenmiş ve pırıl pırıl parlıyor. Dikkat çekici bir nokta da trafik. Lizbon’lu şöförler Avrupa’nın yakınından bile geçmeyecek, hatta bizimkileri aratacak şekilde kural tanımıyorlar trafikte… Kendilerine kırmızı yanarken bile yayaların üzerine üzerine sürüyorlar resmen aracı…
image482.image481 image479 image477
Yürürken daha önce bazı notlarda da okuduğumuz ve şehrin önemli noktalarını gezdirdiğini öğrendiğimiz 28 No’lu tramvayı gördük. Bu arada anladık ki bu bölgedeki görülecek alanlar hemen yanımızdaki yokuşlardan çıkılan ve Alfama bölgesi denilen tepede… Tramvayın ana durağından tramvaya biniyoruz. Başladı yukarılara doğru çıkmaya.. Öyle dar sokaklardan geçiyoruz ki tramvayla sokağın kenarındaki evlerin duvarı arasında 4-5 cm. olan yerler var. Elimi camdan çıkarıp kamerayla çekim yapamıyorum korkudan. En tepede bir manzara noktasında tramvaydan iniyoruz. Hakikaten çatılar, evler ve deniz çok güzel görünüyor buradan.
image490.image488 image486 image483
Fosforlu önlükler giymiş öğretmenler eşliğinde yirmi kadar anaokulu öğrencisi o alandaki parka geliyor bir anda ve disiplinli bir şekilde oyun J oynamaya başlıyorlar. Tepe bölgelerde yine seramik kaplı bakımsız apartmanlar var. Aşağı doğru inmeye başlıyoruz. Yolda dükkanlardan magnet alıyoruz. Portekiz’in simgesi horoz. Horozlu mutfak takımları, magnetler çoğunlukta.. Bir de efsanesiyle ünlenen Fatima köyü Lizbon-Porto arasında olduğu için bununla ilgili hediyelikler de var… Aşağı inerken daha önce okuduğumuz yazılarda rastladığımız nata pastasını gördük, bizim milföy pastanın değişik bir versiyounu.. Milföy hamuru küçük tabak şeklinde ve içinde de kreması var… Alıp tadına bakıyoruz, fena değil..
image494.image493 image492 image491
Aşağıda tekrar tramvaya biniyoruz ama binmemizle inmemiz bir oluyor çünkü görmek istediğimiz yerlerden bazılarının olduğu bölgede olduğumuzu fark ediyoruz. Rua Agusta’dayız. Kemerli bir yapının altından geçip deniz kenarındaki Plaza de Commercio’ya çıkıyoruz. Büyük ve alımlı bir meydan. Tekrar Rua Agusta’ya dönüp ilerideki diğer bir meydana yürümek isteyince kıyamet kopuyor. Sabahtan beri heyheyleri tepesinde olan Hamit “Niye Lizbon’un her sokağına girmeliymişiz ki?” falan diye dırlanıyor. Biraz dalaşıp yola devam ettik. Aşağı ve yukarı mahalleyi birbirine bağlayan asansörleri (özellikle Santa Justa) görmediğimizi söyleyince “Asansörü görüp ne yapacağız?” diyor. Neyse, yürürken karşımıza çıkıyor asansör. Şık ve çok eski bir görünümü var, tepede acelesi olmayan turistler fotoğraf çekiyorlar. J Hakkını yemeyeyim, çıkalım mı diye sordu, ben istemedim…
image502.image500 image498 image496
Rua Agusta’nın diğer ucundaki meydana çıktığımızda Chidao bölgesini görmedik dedim… Onca yer gezmişiz de Lizbon’un ne özelliği varmış ki girmediğimiz sokak bırakmıyormuşuz… 7,4 şiddetinde bir kapışma.. Sonrasında küsüp, minimum zorunlu konuşmalar eşliğinde Commercio Meydanı’na gidiyoruz. Orada 15 numaralı otobüse binip 15-20 dakikalık bir yolculukla Belem’e geliyoruz. Durakta inip biraz yürüyünce önündeki kalabalıktan Belen Pastanesine geldiğimizi anlıyoruz. Vitrindeki pastalara bakınca bizim aldığımız Nata pastası ile Belen pastasının aynı olduğunu görüyoruz. Yürümeye devam edip Vasco de Gama’ya adanmış katedral ve yanındaki büyük manastıra varıyoruz. Güzel ve etkileyici bir yapı. İçeri girmek için kuyruk bekliyorlar. Katedrale giriş ücretsiz. Kuyruk ve ücret manastır için. Biz katedrali gezmekle yetiniyoruz.
image506.image505 image504 image503
Ardından yolun tam karşısındaki parkı geçip deniz kenarına geliyoruz. Burada Kaşifler Anıtı var. En önde Vasco de Gama denize doğru hamle yapıyor, arkasında saz arkadaşları… Dev bir anıt.. Vasco de Gama yola bu noktadan çıkmış. Anıta yürürken yerde bir dünya haritası ve hangi kıtaya hangi tarihte ilk kez gidildiği yazılmış. Anıtın tepesine de çıkılıyor ama gereksiz geliyor bize… Tekrar durağa yürüyüp otobüsle merkeze geliyoruz, son durak Figuence Meydanı ile komşusu Rossio Meydanı, bunlar da güzel ve canlı meydanlar… Ben oralarda takılırken Hamit geçerken gördüğü ama nerede gördüğünü unuttuğu bir marketi arıyor.. Neyse, epey sonra dönüyor, suyun yanısıra epeyce meyve almış. Portekiz’de fiyatlar şu ana dek gezdiğimiz her yerden daha uygun.
image508 image507 Metroya inip Apolania tren garına geri geliyoruz. Lizbon’dan Madrid’e dönüş biletimizi ayarlayıp, bavullarımızı alıp 15:30’daki Porto trenini beklemeye başlıyoruz. Sandviçlerimizi yedikten sonra istasyonda dolaşırken info’nun hala kapalı olduğunu görüyoruz. Tuvaletler felaket.. Portekiz bizi çok şaşırttı, çok ilginç ve görülmeye değer bir yer ama AB üyesi bir Avrupa ülkesinde değil de geri kalmış bir Afrika ya da Güney Amerika ülkesindeyiz sanki.. AB Yunanistan’a yetişmekten buraya el atamamış galiba… Haritada nasıl köşeye sıkışmış bir ülke ise şehirlerde ve insanlarda da bu hissi alıyorsunuz. Bu arada insanlar tip olarak Türklere benziyor genellikle… Yani çoğunu Türkiye’de görsem hiç yadırgamam… Bir de Portekizce de teşekkür ederim anlamına gelen “obrigado”nun yanıtı (yani bir şey değil ya da rica ederim gibi) yine “obrigado”.. İlginç…
Sonunda Porto trenindeyiz. Lizbon izlenimlerimiz biraz ortada, olumlu mu olumsuz mu karar vermek zor… Lizbon-Porto arası üç saat.. Porto’dan Lizbon dışında bir yere ulaşım da yok. Lizbon’dan da Portekiz dışında sadece Madrid’e… Yani Sevilla için önce Lizbon’a, oradan Madrid’e döneceğiz. Porto’ya gelemedik bir türlü… Çok sıkıldık bu sefer.. Uyukladık, kitap okuduk vs. vs.. 18:30’da varmamız gerekiyordu ama onbeş dakika geç vardık. Lizbon’dan sonra üçüncü istasyonun Fatima Köyü olduğunu öğrenip fotoğraf makinelerimizi hazırladık ama istasyondan çekilecek hiçbir şey göremedik.
Rezervasyon yaptırdığımız Ibis Hotel’i istasyona yakın olduğu için tercih etmiştik. Rezervasyon kağıdında 19:00 yazıyor, o saatten sonra rezervasyon iptali olursa yandık.. Turist info falan yok, herkes kendi havasında. Ben bavullarla beklerken Hamit dışarı çıkıp soruyor. İlginç bir şekilde kimse bilmiyor. İlgilenenler de çantasından gözlüklerini yarım saatte çıkartıp tüm yazıları okuyup sonra da taksi durağında bekleyen taksileri gösteriyor.. Taksi tavsiye etmek için niye her şeyi okumak gerekiyor acaba… Üstelik de bunları İngilizce falan değil, direkt Portekizce söylüyorlar.. Her dilden konuşulanı anlayacağız diye alnımızda üçüncü göz açıldı…
Uzun uğraşlar ve görüşmeler sonucu anlıyoruz ki otelin yakın olduğu istasyon Champana Garı değil, bir metro istasyonu. Metro istasyonuna gidiyoruz, 24 saat geçerli biletlerimizi alıyoruz. Beş hat var ve gardaki istasyondan bizim hat hariç diğer dördü paralel çıkıyor, ilk üç dört istasyon tamamen aynı hattalar… Biz de bunlardan birine binip sonra bizim hatta aktarma yaparak otelimizin olduğu tahmin edilen istasyona doğru giderken bir önceki istasyonun tam yanında görüyoruz oteli… Hemen inip bir süre girişini aradıktan sonra; ki gerçekten çok ilginç bir girişi var, asıl giriş bir alışveriş merkezinin içinden asansörle, biz onu bulamıyoruz çünkü tabela falan yok, araç girişinden giriyoruz epey dolaşarak, hele gece alışveriş merkezi kapanınca daha komik, yaya da gelseniz bir yer altı otoparkına inip oradan asansörle giriyorsunuz; nihayet odamızdayız.
image512 image510
İki gecedir trenlerdeyiz, temiz bir yatak görmek çok güzel. Resepsiyondaki kıza fado (Portekiz’in arabeski diyebiliriz sözcük anlamı “kader” olan bu ağıtlara . Ya da minimum müzik aleti eşliğinde ve mikrofonsuz söylenen hüzünlü şarkılar…) dinleyebileceğimiz yer sorduğumuzda harita üzerinde bir yer işaretliyor, en güzeli burasıdır diye.. Arayıp saatleri soruyor. 20:30’da yemek, 22:00’de de fado dinletisi başlıyormuş. Alel acele duş alıp hazırlanıp çıkıyoruz dışarı, aktarma yapmamız gerekmiyor neyse ki ama saat zaten 21:00 olmuş biz çıktığımızda… Metro istasyonunda inip yürümeye başlıyoruz. Etrafa bakınıyoruz, Porto çok farklı ve güzel bir yer.. Birilerine soruyoruz, geçmişiz gireceğimiz sokağı.. Gerçi sokak falan geçmedik ama haritada da sokak görünüyor arada. Geri yürürken bir merdiven görüyoruz ve Hamit burası olduğunu iddia ediyor. Öyle dik ve uzun ki, değilse yandık. Çıkıyoruz çok da emin olamadan. Gerçekten de buluyoruz tepede…
Küçük ve şirin bir mekan, masalar yarı yarıya dolu… Saat 22:00’ye geliyor, fado başlamak üzere… Rezervasyonumuz yok diyoruz ama Ibis’ten mi diye soruyorlar, kız saati falan sorarken rezervasyonu da halletmiş, aferin ona… Masamıza köfte ve benzeri küçük kızartmaların olduğu bir tabak, zeytinyağında küp beyaz peynir ve ton balıklı bir meze geliyor. Biraz uğraşıyoruz siparişler için, yerel ve Portekiz’e has şeyler yemek istiyoruz çünkü.. Kıdemli garson da yardım ediyor ve Hamit ev usulü Morinka balığı ben de mantar soslu biftek söylüyorum. Yanında da kırmızı şarap… Yemeklerimiz gelmeden program başladı… Fado’nun bir özelliği de şarkı esnasında yemek yenilmemesi, servis yapılmaması, ses çıkartılmaması, kısaca dikkatle dinlemeniz gerekiyor.. J
Elli yaşlarında bir kadın çıkıyor önce… İki de müzisyen var arkada, biri gitar çalıyor, diğeri de yine telli bir çalgı… Herkes gerçekten de pür dikkat dinliyor ve servisi falan kesiyor garsonlar… Portekiz denizciliği ile ünlü bir ülke ve fado da denize açılan kocalarının ardından kadınların yaktığı ağıtlar genel olarak. Söyleyen kadınlara da fadista deniyor. Bizim fadista 5-6 şarkı söyleyip bizimle mutfağın arasında mekanın gediklilerinin olduğu masaya dönüyor.. Çok beğendik gösteriyi.. O arada yemeklerimiz de oldukça kallavi porsiyonlar olarak geliyor. Tekrar başlamadan acele acele birşeyler atıştırıp açlığımızı yatıştırıyoruz…
image515 image514
O arada müzisyenler yerini alıyor ve ikinci sanatçı çıkıyor, biraz şaşırıyoruz, çünkü erkek… Kadınların denizci kocalarına yaktığı ağıtlar diye biliyoruz ya fadoyu, bu amca kime ağıt yakmış olabilir, kafamız karışıyor. Bir de erkekler söyleyince ona fadist mi deniyor, emin değiliz.. J Ama adamın sesi çok iyi.. Dinlemesi çok güzel de aklımız da önümüzdeki yemeklerde biraz.. Şarkı aralarında birer ikişer lokma götürmeye çalışıyoruz sessizce… J Neyse birkaç şarkıdan sonra o da yerine geçiyor ve yemeklerimizi bitiriyoruz.
Üçüncü sanatçı yine bir kadın. Şarap eşliğinde rahat ve keyifle dinliyoruz. Her şey güzel ama bu ritüeli bozan bir uygulama da yok değil, Küba’da gördüğümüz gibi burada da aralarda CD’ler çıkıyor ve sanatçılar ya da garsonlar masa masa CD satışı yapmaya çalışıyor.. O da büyüyü bozuyor açıkçası.. Saat 24:00 civarında program bitti ve hesap geldi. 65€. Restorandan çıkıp metroyla otelimize geliyoruz. Ve önceki paragraflarda anlattığım gibi girişin olduğu alışveriş merkezi kapalı. Gündüz girdiğimiz otoparka giden kapı da kapalı… Nasıl gireceğiz diye bakınırken, hatta Hamit kapalı kapıya tırmanmayı planlarken bir taksi müşteri getiriyor ve adama aşağıdaki otoparka girip oradan asansöre binmesini söylüyor, biz de Portekizce bu muhabbeti nasıl çözüyoruz o da bir muamma… Odamıza varır varmaz güzel bir uyku çekiyoruz.
23/7/2010 Cuma (Porto)
Kırk yılda bir saat kurmadan uyanacağız ama sabah 7:30’da telefonum çalıyor ve 216’lı tanımadığım bir numara arıyor. Tabi No’ya basıp uyumaya devam etmeye çalışıyoruz. Hamit adet olduğu üzre fazla dayanamıyor ve kalkıp tıraş ve banyo faslına başlıyor. Ben ondan gelen seslerin fonunda ve çeşitli rüyalar eşliğinde uykuya devam ediyorum. 9:30 gibi uyanıyorum ve bavulları toparlayıp odamızda kahve ile birlikte sandviçlerimizle kahvaltı ediyoruz. Bavulları otelde emanete bırakıp önce tren istasyonuna gidip akşam için Lizbon trenine rezervasyon yapıyoruz, dün oteli bulma telaşıyla bunu atladık. Tekrar merkeze geliyoruz ve Porto turumuza başlıyoruz. Haritadan aradığımız yerleri bulmakta zorlanıyoruz. Lizbon’daki gibi burada da “azulejo” denilen seramiklerle kaplı evler var. Kaldırımların bir kısmı yine Lizbon’daki gibi (ama orada daha çok yerde vardı) mozaik görünümlü..
image519.image518 image517 image516 Tepesinde saat kulesi olan görkemli bir binanın olduğu, her iki tarafında da güzel binaların sıralandığı geniş Avenida Caddesi’ne çıkıyoruz. O binayı Clerigos Saat Kulesi sanıyoruz önce ama görevliye sorunca onun daha ileride olduğunu öğreniyoruz. Burada da bir fuar varmış, o nedenle binayı gezemiyormuşuz zaten. Harap binalarla süslü sokaklardan geçiyoruz aşağıya doğru inerken. Sonunda saat kulesini buluyoruz, bilet alıp tepesine çıkacağız. Görevli 35 dakika sonra saat 13:00’de kapanacağını söylüyor. Asansör yok.. Merdivenler çok dik ve daracık, iki kişi yanyana sığamıyor. İnenlerle karşılaşınca ya biz geri gelip yol veriyoruz dönüş kısımlarında ya da onlar… Tepeye ulaşınca manzara gerçekten çok güzel. Ama orada da alan öyle dar ki, fotoğraf çekerken arkanızdan kimse diğer tarafa geçemiyor. Kuleden iniyoruz, adam gerçekten dış kapıyı kapatmış, çıkanlar için açıp girenleri almıyor, karnı acıkmış belli ki, zamanında gelmişiz.. J
image526.image524 image522 image520
Kule ile nehir arasında kalan mahalle tam da daracık ara sokaklarında kaybolmalık, çok hoş bir yer… Bütün binalar tarihi, seramikli ve harap durumda.. Ama görünüşleri çok güzel. Benim harap bina takıntım da su yüzüne çıkıyor yine.. Aşağı doğru yürüyoruz ve bir hediyelik eşya dükkanından kendimize ve Seda’lara kartopu alıyoruz. Magnet, horozlu kurulama bezi falan da alıyoruz oralardan… Şarap satılan dükkanlar var ama hepsi siesta nedeniyle kapalı, açık olanı bulursak Porto şarabı alacağız, bir yerden de Portekiz’e özgü Francesinha denilen sandviçten alıp yiyeceğiz. Neyse, bir marketin şarap reyonundan fazla pahalı olmayan bir Porto şarabı bulup alıyoruz ki bu şarap günlerce bize yük olduktan sonra Cordoba’daki otelimizde içilecek ve çok beğenilecek.. J
image532.image530 image528 image685
Dün gece yürüdüğümüz Bataho bölgesinden sahile inince yine muhteşem bir manzarayla karşılaşıyoruz. Nehrin karşı tarafı çok etkileyici görünmüyor ama Eiffel’in öğrencisi tarafından yapılmış olan Ponte I Luis köprüsü ve nehir kenarındaki seramikli evler ve o evlerin balkonlarının mutlak süsü olan rengarenk çamaşırlar tek kelime ile muhteşem… Sahilden yürüyerek ve sıcaktan kudurarak dün akşam fado club’ı ararken gördüğümüz francesinha yapılan yeri arıyoruz, oraya gelmeden başka bir yer daha görüyoruz ama dünkünü arayıp buluyoruz ve oranın caf caflı bir restoran olduğunu görünce önceki yere geri dönüyoruz. İki ekmek dilimi arasında salam, sosis, biftek, kaşar konularak ve tost gibi her katmandan sonra hafif hafif bastırılarak yapılıyor ve üzerine domatesli bir sos dökülüyor. Biz şarapla dışarıda nehir kenarında yemeyi düşünüyorduk ama bu sandviç değil yemek gibi bir şey ve orada yemek zorundayız. Bir tane normal bir tane de yumurtalısından ve patates kızarması ve bira ile menü olarak söyleyip ikisinin de tadına bakıyoruz. Hazırlanması da bayağı uzun sürüyor ve uzun bir süre bekliyoruz. Hamit bekleme kısmından pek memnun olmasa da sonucu beğeniyoruz… Üstelik fazlasıyla doyurucu…
image542 image534
SANYO DIGITAL CAMERA.image540 image538 image536
Portekizliler pastane ürünlerini çok seviyor olmalılar. Etrafta çok fazla pastane var ve öğlen yemeği saatinde hepsi de tıklım tıklım dolu… Vitrinlere baktığımızda genellikle milföylü ürünler var. Etrafta öyle çok şık restoranlar, kafeler, pastaneler yok, genellikle bizdeki mahalle aralarındaki uyduruk küçük pastanelerden var… Zaten biz Porto’da gezerken bayağı bir Küba havası hissediyoruz… Küba’nın bir üst modeli sanki.. Hiç Avrupa havası yok. Ama şu kesin ki Porto, Lizbon’a beş basar… Yemekten sonra sahil bölgesi olan Riberia’ya dönüyoruz. Etrafı izlemeye ve fotoğraf, video çekmeye doyamıyoruz. Köprünün orada yukarıya çıkan füniküler var, onunla Ponte I Luis’in metroların geçtiği en tepesine çıkıyoruz. Önce katedral ve çevresiyle oradan görünen manzarayı inceliyoruz. Ardından köprüyü yürüyerek geçiyoruz. Alt kısmı araç trafiğine açık olan köprünün üst kısmında metro ve yayalar geçiyor. Alt kısmın kenarlarından da gençler Douro Nehri’ne atlıyorlar.
image543.image546.image545 image544
Bu köprüden geçen tek metro hattı bizim otele kadar giden sarı hat. Köprünün tepesinde sağa sola koşturarak, aynı fotoğrafları ve aynı videoları defalarca yeniden çekerek diğer tarafa geçiyoruz. Artık Porto maceramızın sonlarındayız. Oradaki istasyondan metroya binip otelimize gideceğiz. Nefis Porto manzarasından ve sokaklarından ayrılmak gerçekten çok zor oluyor. Otelden çantalarımızı alıp, tren istasyonuna gidiyoruz. 17:50 treni ile 20:50’de Lizbon’dayız, 22:30’da Madrid trenimiz… Bu sefer hazırlıklıyım, Lizbon’a gelirken trende donmuştum ama bu kez yanımda eşofmanım, çoraplarım hazır… Treni beklerken istasyondaki marketten sıcacık ekmek, kaşar ve salam alıp sandviçlerimizi yiyoruz. Ardından da birer tane magnum.. J Sonunda trene biniyoruz ama kötü bir sürpriz var, karşılıklı dörtlü koltuklarda yanyanayız ve karşımızda iki genç interrailci.. Tıkış tıkış gidiyoruz biraz, uyumak imkansız…
image552 image550
image554 image548
Eşofmanları çektim ama tren inadına bir sıcak ki.. Bir iki saat geçmeden arkadaki boş bir yeri keşfedip oraya geçiyoruz. Biz orada uyuyoruz ama asıl karlı çıkan karşımızdaki gençler, bizim yerimize ayaklarını uzatıp evlerindeymiş gibi yayılıyorlar.. J Şu ana dek gezdiğimiz yerler içinde bizi en çok etkileyen kesinlikle Porto oldu.. Biz Porto’yu çoooooook sevdik…
 
image565.image564 image562.image560 image558.image556 image555  image566
24/7/2010 Cumartesi (Toledo)
Sabah yine saatlerimizi bir saat ileri aldık ve 9:00’da Madrid Chamartin’deyiz. Yolculuğun Endülüs kısmında sıra.. Son birkaç gündür önce Sevilla’mı, Cordoba mı, Granada’mı diye harita inceleyip ve debelenip duruyoruz. Sonunda Granada’ya öncelik veriyoruz, ilk gidişte El Hamra’ya giremezsek tekrar fırsatımız olsun diye.. Bilet gişesinden Granada trenini soruyoruz, bir tek akşam 17:05’te.. Rezervasyon yaptırdık ve o arada Toledo’yu gezmeye karar verdik. Toledeo treni saat 10:20’de. Ona da rezervasyon yaptırdık. Her iki tren de Atocha’dan. Metroya inip bavullarımızla Atocha’ya geçiyoruz. Zaten arası on dakika, bir saatimiz var henüz ama Atocha o kadar büyük ki…
image568 image567
Bavulları bırakacağız ama emaneti bulamıyoruz bir türlü… Bir güvenlikçiye soruyoruz, bakmıyor bile.. Etrafta info da yok.. Sonunda bir tabela görüp onu takip ediyoruz, meğer botanik bahçesini geçinceymiş.. Bavulları bırakıyoruz emanete ama stres bitmiyor. Bir de peronu bulmalıyız iki duble (yön+dil) özürlü! Dolana dolana onu da buluyoruz neyse.. Çantalar ve biz bayağı x-ray’den geçerek giriyoruz perona.. Onca ülkelerarası yolculuk yaptık, buradaki gibi aranmadık. Sonra Hamit tekrar çıkıp kahve alıp geliyor. Trene yerleşip kahvaltımızı ediyoruz. Zaten kahvaltı bittiğinde Toledo’dayız. Yarım saat sürüyor yolculuk. İstasyonun içi çok güzel ve süslü… Hemen info’yu buluyoruz, her şey hazır, bir harita üzerinde hangi yoldan tarihi merkeze gideceğimizi, yürüyerek ne kadar süreceğini, hangi otobüslerle gidilebileceğini falan çabucak anlatıp haritayı elimize tutuşturuyor. İşte özlenen hizmet budur.. J
image576.image574 image572 image570
Toledo eski şehir bölgesi istasyona yaklaşık yirmi dakika yürüme mesafesinde bir tepeye kurulmuş. Önce Zocodover meydanına geliyoruz. Orada Mc Donalds’ta tuvalet ve internet hizmetinden yararlanmaya çalışıyoruz, birinci tamam ikinci hak getire. Daha sonra sokaklarda gezerken bir yerde wireless bularak Granada için otel rezervasyonumuzu yapıyoruz. Toledo çok iyi korunmuş bir Ortaçağ kenti. Ama açıkçası çok etkileyici olduğu söylenemez. Sokaklar ve yapılar çok güzel ama büyüsü mü eksik nedir…
image586.image584 image582.image580 image578 SANYO DIGITAL CAMERA
Meydandan sonra katedralin olduğu bölümü geziyoruz. Sonra da Sinogog’un olduğu kısmı. Ardından birer sangria alıp sigara keyfi yapıyoruz bir sokakta… Sıra geliyor La Mezquita de la Cruz’a… Önce haritadan sonra da uygulamalı olarak buluyoruz, harap halde eski bir cami kalıntısı… Giriş ücretli ama girip görülecek bir şey yok ki.. Bu bölgeleri ararken zaten bütün sokakları arşınladık. Yavaş yavaş döneceğiz. İstasyondan şehre gittiğimiz tarafın bir de ters tarafından eski bir köprüden doğru gelişini görmüştük. Oradan dönmek istiyoruz ve tahmini olarak oraya doğru ilerliyoruz. Bir süre sonra yanlış tarafa gittiğimizi anladık ve geri döndük ama bu arada yine tren saati yaklaşmaya başladı. Ben yine panik haldeyim. Yokuşların birini inip birini çıkıyoruz… Otobüs veya taksi bir yana soracak kimse bile çıkmıyor karşımıza. Sonunda bir iki kişi bulup soruyoruz ve çoktan gözden çıkardığımız eski köprüden de geçerek varıyoruz istasyona.. Trenin kalkmasına daha yirmi dakika var, boşuna paniklemişiz. J
image588 image587
Toledo’da hatıra eşyası olarak boğalı ve Flamenkolu objelerin yanında bir de Ortaçağ’a ait birtakım kılıç-kalkan, zırh gibi objeler satan yerler vardı. Bir de işin en rahatsız edici tarafı bölgenin tümüyle araç trafiğine açık olması. Her yer Arnavut kaldırımı, daracık sokaklar ve zırt pırt her taraftan araçlar geliyor, duvara yapışıyorsun ki araç geçebilsin. Fonda Ortaçağ kenti ama başrolde arabalar olunca fotoğraflar da birşeye benzemiyor…
image590 image589

Saat 16:00 gibi Madrid Atocha’dayız yeniden… Trenimiz 17:05’de…Bavulları alıp bir şeyler atıştıracağız ama koydunsa bul emaneti.. Zaten sabah emanet dolapları sinir etmişti bizi.. Kilitliyorsun geri açılıyor, para bile atamadan.. Olması gereken yerde olmayan görevli epey sonra bizahmet teşrif etti de o grup dolabın çalışmadığını deneme yanılma yöntemi ile anlayıp bizi başka tarafa yönlendirmişti.. Neyse, araya sora emaneti bulup bavulları aldık ve bir şeyler yiyip trenimize bindik. Granada’ya doğru çok yavaştan yol alıyoruz nedense.. Sıkıntıdan patladık, en arkadayız, trenin arkadaki penceresinden demiryolunun fotoğrafını falan çekip zeytinlikleri seyrediyoruz…

image592 image591 Akşam hava kararmadan Granada’ya varıyoruz. Madrid-Granada arası dört saat sürüyor. İnfo çoktan kapanmış. Harita olmadan çıktık yola.. Tren istasyonun ilerisinde kafe-büfe kırması bir yere soruyoruz, hem tarif ediyorlar hem de harita veriyorlar bize.. Ama tarif İspanyolca.. J Bu çok ilginç, İspanyollar bu konuda herkesi aşmış durumdalar, siz hangi dilde sorarsanız sorun onlar uzun ve süslü (yani o kadar uzun olunca illa ki süslüdür J ) cümlelerle İspanyolca yanıtlıyorlar sorunuzu…Yani karşındaki bir dili konuşamıyorsa muhtemelen anlayamıyordur da, değil mi, bunu anlamak için İspanyol olmamaya gerek yok ki… J
image604.image602 image600.image598 image595 image593
Granada’ya gelir gelmez kanım ısınıyor buraya, Antalya’ya benzetiyorum… Otelimiz istasyona oldukça uzakmış ve epeyce yürüdük ama zevkli bir yoldu… Granada’nın en şık caddesi Gran Via’da yürüyoruz… Ortalık capcanlı… Caddenin iki yanı ağaçlık.. Şık lambalarla aydınlatılmış. Katedralin önünde şık giyimli bir düğün grubu vardı. Sonra küçücük bir meydanda canlı müzik eşliğinde dans eden insanlar görüyoruz. Burası küçük ama çok güzel bir yer. Sonunda otelimiz Presidente’yi buluyoruz. Merkezi ve güzel bir otel. Odamız da iyi, iki tek ve geniş yatak var, birleştirilebilecek konumdalar. Wireless da var ve günler sonra ailelerimizi arayıp konuşabildik.
image614.image612 image610.image608 image606 image605
Sıra geldi bizi korkutan konuya: El Hamra Sarayına bilet bulabilmek… Okuduğumuz yazılarda internete çıkartılan biletlerin aylar önceden tükendiği, gişeden satılanlar için de sabahın çok erken saatlerinde uzun kuyruklara girilmesi gerektiği yazıyordu. İnternetten pek umudumuz yok, Hamit sabah çok erken kalkıp kuyruğa girme derdinde.. Resepsiyonda soruyoruz, internet adresini veriyorlar ve odada deniyoruz, sürpriz, yarın gündüz hem de saat 13:00 için Nasr’ın Sarayı’na bilet buluyoruz, hemen alıyoruz, Hamit de sabahın körü eziyetinden kurtuluyor. J Ardından da Sevilla’daki otele rezervasyon yaptırıyoruz.
image624.image622 image620.image618 image616 image615
25/7/2010 Pazar (Granada – El Hamra – Sevilla)
Sabah hiç kasmadan, istediğimiz saatte uyanıyoruz. Çantalarımızı toplayıp, hazırlanıp kahvaltıya iniyoruz. Çantaları emanete bırakıyoruz yine.. Kahvaltı salonu hoş ama kahvaltı oldukça zayıf, terayağ, marmelat, kruvasan gibi bir şeyler var, peynir ve salamın adı bile geçmiyor.. Neyse, olduğu kadar kahvaltımızı edip dışarı çıkıyoruz. Katedrali ve çevresini geziyoruz. Hem Pazar hem de erken olduğu için ortalık fazlasıyla sakin… Yürüyerek bir meydana geliyoruz. Meydanı ve çevresindeki sokakları geziyoruz. Arap döneminden kalma evlerin olduğu bölgeyi resepsiyondaki kız haritada işaretlemişti, onları buluyoruz ama pek ilginç değiller.. Sonra meydandan El Hamra manzarasıyla ünlü Albayzin Tepesi’ne çıkan otobüse biniyoruz. Otobüs dediğim de minibüsle otobüs arası, bizdeki midibüslerden bile küçük şeyler.. Eski sokaklar öyle dar ki özellikle burası için seçildikleri çok belli… 7€’ya 7 kullanımlık bilet alıyoruz, 7 kardeşe 7 gelin gibi oldu.. Ama 2€’su kartın depoziti… İade edince veriyorlar, İETT gibi üstüne yatmıyorlar.. J
image636.image634 image632.image630 image628 SANYO DIGITAL CAMERA
Albayzin’de El Hamra’yı (Alhambra diyor İspanyollar) en iyi gören manzara noktasında indiriyor bizi şöför.. Bir kilisenin önü. Manzara muhteşem. Aslında buraya akşam güneş batarken gelmeli ama biz o saatte yollardayız yine.. Granada’nın yeni şehir bölgesi bu iki tepenin eteklerinde kurulmuş. Albayzin’de ara sokaklar çok dar ve evlerin tamamı beyaz badanalı. Manzara noktasında biraz kaldıktan sonra tekrar otobüse binip El Hamra’ya doğru yola çıkıyoruz. Duraklarda hangi numaralı otobüsün kaç dakika sonra geleceği dijital göstergede yazıyor. Tıpkı İETT ve Halk Otobüsleri gibi(!) zamanında geliyor hepsi.. Bizimkiler duyuru bile yapmadan, internet sitesinde yazdığı halde hem de havaalanı seferini kafalarına göre iptal edip uçağı kaçırtırlar millete… (http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=30839)
image646.image644 image642.image640 image638 image637
El Hamra’nın kapısındayız artık. Ortalıkta bir sürü Arap.. Gişe çok kalabalık değil. Biraz ilerdeki sarı makinelerin olduğu bölümden kredi kartımızı okutup akşam aldığımız biletleri print ettiriyoruz. Ve işte El Hamra’dayız. En çok görmek istediğim yerlerden birisi burası. Önce General Life denilen bahçeleri geziyoruz giriş saatimize kadar. Tek kelimeyle muhteşem…Sıra Nasr’ın Sarayı’na geliyor, saat 13:00’de gireceğiz. Ama tam nereden gidileceğini bulamıyoruz. Yetersiz tabelalar nedeniyle zorlanarak da olsa buluyoruz sonunda. Bu arada Hamit üzerinde bir sürü kabartma heykeller olan Carlos’un sarayını Nasr’ın sarayı sanıp oraya doğru gidiyor. 🙂 Saat 12:35’de girişteyiz, 13:00’e daha var ama ilk girenlerden olmak için kıpırdamadan bekliyoruz. Çünkü zaten yarım saatlik bir süre var ve bilet kontrolü, arama tarama ile zaman kaybetmek istemiyoruz.
image657.image655 image653.image651 image649 image648
Nihayet içerdeyiz. Gerçekten anlatıldığı ve yazıldığı kadar muhteşem bir yer burası. Her duvar, her kapı, tavanlar bile ince ince işlenmiş. Duvarlarda daha önceden tercümesini okuduğumuz “Allahtan başka galip yoktur” yazıyor Arapça olarak, yüzlerce binlerce kez… Aslanlı Avlu tadilatta olduğu için göremesek de her şeyiyle çok etkileyici bir yer. Sonunda zaman doluyor ve grubumuz dışarı çıkıyor. Sarayın içinden Albayzin Tepesi’nin manzarası da çok güzel. Bir sürü fotoğraf çekiyoruz tabi..
image669.image667 image665.image663 image660 image659
Hava çok sıcak. Şıpır şıpır terliyoruz. Çıkışta bir şeyler atıştırıp tekrar otobüsle şehir merkezine inip otelimizden bavullarımızı alıp istasyona gideceğiz. Bavulları yükleniyoruz. 3 ve 33 numaralı otobüsler gidiyormuş. Katedralin karşısındaki duraktan 3 No’lu otobüse bindik, hiç görmediğimiz abuk subuk bir yerlere geldik. Son durak otobüs terminali.. Eyvah ki eyvah… İnip başlıyoruz yürümeye… Şöför yürüyerek 10 dakika diyor. Ne 10 dakikası, 20 dakika sonra yanımızdan geçiyor bizim salak şöför, madem buraya kadar gelecektin niye indirdin bizi cümlesini şu an yazamayacağım şekillerde arkasından bağırıyoruz… Hava öyle sıcak ki bırakın insanı sokak köpekleri bile siestada.. 5-10 dakikada bir özel araç geçiyor neredeyse caddeden… Neyse varıyoruz en sonunda, saat 17:00’deki trene rezervasyon yaptırıyoruz ve klimalı salonda dinlenmeye çalışıyoruz.
image680.image679 image677.image675 image673 image670
Sonunda Sevilla yolculuğumuz başlıyor. Etraf yine sağlı sollu düzenli dikilmiş zeytin ağaçlarıyla dolu ama bizdekilere göre daha bodur bunlar. Sevilla’ya yaklaştıkça ayçiçeği tarlaları görülüyor. Sonunda Santa Justa istasyonunda iniyoruz. Şehrin merkezine oldukça uzak… Şehir merkezine otobüs yok.. Nası yaa… En yakından geçen 32 numaraya binmemizi öneriyorlar. Bekliyoruz durakta ve geliyor. Soruyoruz şöföre tamam diyor ve 1-2 durak sonra burası diye indiriyor bizi.. Biz yakındayız diye yürüdükçe lastik gibi uzayan bir yol.. Elimizde harita da yok.. Günlerden Pazar, saat 20:00, her yer kapalı.. Yolda görüp sorduğumuz herkes farklı bir yer tarif ediyor. Hem de daha önce anlattığım gibi İspanyolca anlatıyorlar uzuuuun uzun…
.image689.image687.image685.image683 image681 image671
Sonunda bir taksi buluyoruz ve atıyoruz kendimizi. Adam torpidodan koca bir klasör çıkartıyor, adresteki sokağı buluyor oradan, haritadan o bölümü uzun uzun inceliyor. İşin komiği otel tarif edenlerin söylediği tarafta falan değil. Daha doğrusu ilk olarak otobüsten indiğimizde sorduğumuz iki kadından biri ayrıntılı bir şekilde tarif etmişti, onun tarifi bire bir doğruymuş ama o kadar uzaktık ki o tarif sırasında, mümkün değildi sadece onun tarifiyle bulmamız…
image693.image692 image691 image690
Sevilla Naranjo Hotel’e vardığımızda saat 21:30… Sevilla Granada’dan da sıcak. Hele trenden ilk indiğimizde müthiş boğucu bir hava karşılamıştı bizi… Bu akşam Sevilla’da Flamenko gösterisi izlemek istiyorduk ama çok geç olduğu için yattı galiba.. Otelde chek-in sırasında reklam broşürlerini karıştırıp saat 22:00’de başlayan bir gösteri bulduk. Odaya çantaları bırakıp şansımızı denemek üzere çıktık. Otele yürüyerek on dakika falanmış.. Bu arada otelin yeri öyle kuytu ve saklı ki taksi aynı yerde iki üç tur attıktan sonra bulabilmişti. Şimdi bakıyoruz da biz bulamamakta haklıymışız. Otel diğer birçoğu gibi çinilerle süslü, küçük ve şirin bir yer… Zaten Endülüs bölgesi hep Arap mimarisinden etkilenmiş, çinilerle, seramiklerle bezenmiş..
image709.image701 image699.image697 image695 image713
image707 image705 image703
Sora sora El Arenal’i buluyoruz. Gösteri başlayalı 20 dakika olmuş. Gösteriyi izlemek ve sadece bir içki içmek isterseniz 37€, bir içki ve tapas menü 59€. Bir de tam yemekli menü var, o da 78€ gibi bir şey… Biz bir 37€ ve bir 59€ istiyoruz. Yani birer içki ve 4 tapas (İspanyol meze tabağı) alıyoruz. Biz gösterinin yarım saatini kaçırıp 1,5 saatlik kısmını izliyoruz, gerçekten çok güzel. Hem o dansı yapıp hem de şarkı söylemek çok zor olmalı, performansları çok etkileyici… Sangrialarımız eşliğinde tapas’ların da tadına da bakmış olduk.. Birisi karnıbaharlı, birisi tavuklu, diğer ikisi balıklı tapaslarımızın. Güzel ama yine de favorimiz paella.. Gösteri saat 23:30’da bitiyor, hesabı ödeyip otele doğru yöneldik ama yol bizi nehrin kenarındaki Triana bölgesi denilen eski çingene mahallesine çıkardı. Biz flamenkodan çıktığımızda sokaklar bomboştu, normal, herkes burada… Sahile seyyar barlar kurulmuş, Müzik sesleri birbirine karışmış, ışıl ışıl aydınlatılmış ve süslenmiş Triana köprüsünden geçip o bölgeye gidip bir tur atıyoruz. Ortalık ana baba günü. Biz çok yorgunuz ve otelimizi bulup uyumaktan başka bir şeye halimiz yok…
image715image711
image725.image723.image721.image719
image727 image726
26/7/2010 Pazartesi (Sevilla – Cordoba)
Sabah erken uyanmak için kasmadık ama yine de erken kalktık. Sabah kahvaltı bir öncekinden farklı değil… Ama fazladan meyve salatası var, o bile yeter… Eşyaları toparladık, bavulları otelde emanete bırakıp çıktık. Önce yine sahile inip Triana’nın gündüzki halini gördük. Sonra kıyıdan devam ederek Plaza de Toros de la Maestranza denilen arenayı gördük. Boğa güreşlerini Pazar günleri sanıyorduk ama öyle bir genelleme olmadığını görüyoruz asılı programdan, 29 Temmuz 2010 Perşembe günü var mesela.. Arena aynı zamanda müze, içine girmedik… Hava yine inanılmaz sıcak, sabahın bu saatinde bile kavuruyor. Sonra ana caddeye, tramvayların ana durağının olduğu yere çıkıyoruz. Katedrale gelmeden önce El Arenal bölgesini geziyoruz. Kıyıda İslam Gözlem Kulesini de görüp katedralin ve Alcazar Sarayı’nın olduğu bölümleri gezdik. Sonra da katedralin civarındaki eski Yahudi mahallesi Santa Cruz’a geçtik. Buradaki sokaklar, evler güzel. Hepsi beyaz badanalı, çinili.. Notlarımda buradaki bir sokaktan katedralin kulesinin çok güzel göründüğü yazıyor, arıyoruz, soruyoruz, navigasyonla sokağın ismini de giriyoruz ama bulamıyoruz.
image741.image739  image735.image734 image733.image731 image729.image728 image737
Bir de Plaza Espana kaldı görmediğimiz, merkeze yakın ama daha dışta.. Oraya yürürken eski tütün fabrikasını ve üniversite binasını gördük. Plaza Espana bizim dün bavullarla dolanıp taksiye bindiğimiz yerdeki bir parkın içindeymiş. Kesinlikle görülmeye değer bir yer. 1920’lerde bir fuar için yapılmış burası… Yarım ay şeklinde, kocaman hoş bir yapı. İspanyol şehirlerinin sembolleri ve adları ayrı bölmelere seramiklerle resmedilmiş. Önlerinde yine seramikle haritadaki yerleri işaretlenimiş. Yarım ayın iki ucunda da Kral Ferdinand’la Kraliçe Isabel’i simgeleyen kuleler var. Meydandaki açıklıkta inşaat vardı. Seramik parmaklıklı köprüler falan yapılıyor. Bu meydanda bayağı oyalanıyoruz. Ve otelimize dönüp bavulları alıp otobüs durağına oradan da istasyona gidiyoruz.
image761.image760 image759.image757 image755.image753 image751.image749 image747.image745 image743 image742
Bir saat erken istasyondayız. Tren de biraz geç kalkıyor. 16:30 gibi Cordoba’dayız. İstasyon Sevilla’dakine benziyor. Info yine kapalı. Bir rent a car’dan harita buluyoruz. O arada info açıldı ama yemek zamanıymış. Güleryüzlü bir genç olan görevli yemek zamanı olmasına rağmen bize başka bir harita verip otelimizin yerini ve otobüs bilgisini veriyor. Çıkıp hemen otobüse biniyoruz ve 10 dakika sonra iniyoruz. Kısa bir yürüyüşle buluyoruz şirin otelimizi… Küçük bir meydanda, bembeyaz badanalı, tertemiz bir yer… Tabi ki çinili minili… Resepsiyondaki adam (ki otelin sahibi) neredensiniz diyor, Türkiye deyince “Merhaba, günaydın” diye selamlıyor bizi.. J İki katlı otele asansör bile yaptırmış.. Böylece bavulları zorlanmadan çıkartıyoruz. Cordoba Sevilla’dan da sıcak. İndiğimizde termometre 410C gösteriyordu, 41 kere maşallah… Saat 18:00’e kadar odamızda oyalanıp, Barcelona için otel rezervasyonu yapıp dinlendik. Çorba içtik. Sonra da şehri dolaşmaya çıktık.
image771.image770 image769.image767 image765 image763
Haritamızla dapdaracık Cordoba sokaklarından yürüyüp merkeze ulaştık. Cordoba camisi burada. Burası katedral-cami diye geçiyor. Çok büyük bir yapı. Ama saat 18:00’de kapanmış, içine giremiyoruz. Bu sıcakta çok akıllıca!!! Kapıdan şöyle içeri bakıyoruz ama güvenlik görevlisi herkes çıksın da bu sıcakta eve gideyim diye tersleniyor. Hamit de adamla bir güzel dalaşıyor tabi.. Neyse katedralin etrafını dolanıp bütün hatıra eşya satılan dükkanlar, kafeler, restoranlar bu bölgede.. Küçük ve çok şirin bir yer. Bir köprü gördük, ortasına kadar geldik, karşıya geçmeye üşendik, öyle sıcak ki, zaten karşıda görülesi bir şey yok… Saat 19:00’u geçti ama hala korkunç bir sıcak var. Hediyelik eşyalara bakarken kartpostallarda benim Sevilla’da sanarak aradığım sokağın burada olduğunu gördük. Ama yine bulmamız kolay olmadı. Soruyoruz, bir sokağa yönlendiriyorlar, sokağın sonuna geliyoruz, yok, o uçta yine geri döndürüyorlar, yine yok.. Sonunda buluyoruz, o sokaktan küçücük bir girişi varmış ve her sefer kaçırıyormuşuz, zaten sokak değil bir bahçe girişi gibi daracık, minicik bir aralık.. Ortasında bir havuz olan bir meydancığa açılıyor. Oradan birkaç yüz fotoğraf çekip bayağı oyalandıktan sonra dükkanlara girip çıkıyoruz. Endülüs’ün hatıra eşyaları şallar, yelpazeler vs.. Cordoba turumuzu tamamlayıp otele dönüyoruz. Porto’da aldığımız ve taşımaktan sıkıldığımız şarabı açıyoruz. Çok beğeniyoruz ve bilmem kaçıncı dubleden sonra sızıyoruz, bilmem nedendir! 🙂
image781.image780 image779.image777 image775 image773
27/7/2010 Salı (Barcelona)
Sabah otelde kahvaltı 9:00’da başlıyor. Biz 8:00 gibi ayrılacağız. Ancak kahve ve kruvasan çıkarabiliyor bize sempatik otelci. Otobüsle istasyona gidiyoruz. Hava yine müthiş sıcak… 9:21’de kalkan Barcelona trenimiz öyle hızlı gidiyor ki.. İçerdeki dijital göstergede 300 km üstünü görüyoruz. 14:10 gibi Barcelona’dayız. İstasyonda dakka bir gol bir Türkler’le karşılaşıyoruz. İlk iş üç günlük sınırsız ulaşım kartı alıyoruz. Sonra da kocaman bir haritada oteli işaretletiyoruz. Bir de metro haritası alıp bir aktarmayla otelimiz Universal Barcelona City Hotel’in olduğu istasyonda iniyoruz. Metrodan dışarı çıkar çıkmaz Gaudi Casa Battlo ile bizi karşılıyor. Otel de hemen ileride. Ama yukarı çıktığımızda kötü bir sürpriz bekliyor bizi.. Rezervasyonu bulamıyor görevli.. Epey tırmaladıktan sonra içerideki cadıya soruyor. Ondan aldığı bilgiyi bize aktarıyor: “Garanti için verilen kredi kartı numaramızla otel parasını çekmek için uğraşmışlar, verdiğimiz kart sanal kart olduğu için ya da pin gerektiği için bilemiyorum çekememişler ve daha öğlen bile olmadığı halde rezervasyonu iptal edip başkasına vermişler.” Hamit yarı İngilizce yarı Türkçe sıvıyor.. Başka bir otel varmış aynı gruba ait. Onu öneriyorlar. Hem başka bir yerde hem de 30€ daha pahalı. İki gün kalacağız.. 60€… Onların wireless’ından internete girip otel arıyoruz ama sürekli kadına saydırıyor Hamit…
image783 image782
image787.image785
image799.image797 image795.image793 image791.image789
Uzun uğraşlardan sonra bir otele rezervasyon yapıyoruz. İstasyonu işaretletiyoruz cadıya küfürler eşliğinde. Daha dışta ama daha yıldızlı ve daha ucuz Barcelona Castellnou Otel.. Bindik metroya ve işaretli istasyonda çıktık dışarı. Alakasız bir yerdeyiz. Bir kadınla genç bir kız var, soruyoruz, ikisi kafa kafaya verip epey uğraştıktan sonra bambaşka bir yeri tarif ediyorlar. İspanyolca tabi.. Tekrar iniyoruz yer altına… Aktarmalar sonucu Tres Torres’teki otelimizi bulup eşyaları bırakıyoruz ama hem çok gerildik hem de 2-2,5 saat kaybettik o şırfıntının yüzünden.. J
image803.image802 image801 image800
Otelde biraz dinlenip çıkıyoruz. Yine metro ile Plaza Katalunya’ya yani şehir meydanına gidiyoruz. La Rambla’da yürümeye başlıyoruz. Çok canlı ve hareketli bir şehir Barcelona, hele de La Rambla… Barcelona ile Madrid’i niçin İstanbul ve Ankara’ya benzettiklerini şimdi daha iyi anlıyoruz. Madrid çok şık bir şehir ama Barcelona’daki hareket ve canlılık yok orada… La Rambla geniş ve ağaçlık bir cadde. Caddenin iki yanında dar kaldırımlar var ve yayaların yürüyeceği asıl yol caddenin ortasındaki geniş alan.. O alanın sağından ve solundan da ikişer şeritli araba yolu var. Ortadaki bölümde hediyelik eşyalar, çiçekçiler falan var.. Ve her şehrin meydanında olmazsa olmaz garip kılık kıyafetlerle insanlarla ücret karşılığı fotoğraf çektiren tipler… Hediyelik eşyalar tekel ürünü gibi heryerde aynı fiyat… Ama caddenin iki yanında göçmenlerin işlettiği dükkanlar hem daha hesaplı hem de pazarlığa açık… Hatta pazarlığa gerek kalmadan fiyat düşüyorlar… Ama onların kusuru da potansiyel müşteriye yapışıyorlar tabi…
image811.image809 image807.image805
Dönelim caddeye, bir kısmında çiçekçiler, bir kısmında kuşçular, bir kısmında ressamlar var. Biri bitince diğeri başlıyor, paylaşmışlar caddeyi sanki… Yürürken ünlü pazar meydanı La Boqueta’yı görüp oraya giriyoruz. Tıklım tıklım, taze ve rengarenk karışık meyve tabakları, meyve suları, rengarenk şekerler, kuru yemiş ve kuru meyveler, etler, balıklar, capcanlı, rengarenk bir yer… Biz de küçük karışık meyve kasesi (karışık meyveye Makedonya diyor İspanyollar nedense) alıyoruz. Aşağı inerken Plaça Real’i de gürüyoruz. Ara sokakta hoş bir meydan. Liman bölümüne gelip Kristof Kolomb’un Amerika’yı göstermeye çalışırken Libya’yı gösterdiği ünlü heykelini de görüyoruz ve fotoğraflıyoruz. Maramagnum alışveriş merkezine uzanan köprüden geçip, biraz da oralarda takılıp geri dönüyoruz.
image816.image814 image813.image812
Sonra katedralin bulunduğu Cituat Vella bölümünde geziniyoruz. Her yerde olduğu gibi bu katedral de restorasyonda… Bu arada hediyelik dükkanlarında boğalı tişörtler, magnet ve kartopu alıyoruz. Katedralin karşısında bir restoranda paella, sea food tapas, sangria üçlemesi yapıyoruz. En az baba, oğul, kutsal ruh üçlemesi kadar önemli bu… J Hem de sangriamızı 1 litrelik söyledik, içelim güzelleşelim… J Sürahide, içinde buz parçaları ve meyvelerle geliyor masaya.. Yemekler süperdi. Sangria da öyle.. Ama iyi de çarpıyor. Yemek sonrası La Rambla’da bir tur dolanıp otele dar atıyoruz kendimizi.. Ve hemen sızıyoruz.
28/7/2010 Çarşamba (Barcelona)
Bugünkü planımız sabah Figueres’e Dali Müzesi’ne gitmek, öğleden sonra da Barcelona’yı gezmek… Sabah çok kasmadan, saat kurmadan uyandık. Kahve içip bir şeyler yedik ve Catalunya yakınındaki gara gittik. Figueres’e tren saatlerine baktık. Ama o arada planı da değiştirdik. Figueres, Andorra’ya ve İspanya-Fransa sınırına yakın. Dolayısıyla Figueres’i yarına bırakıp, oradan geçebilirsek önce Andorra, ardından İtalya yolculuğumuza devam etmek daha iyi olacak. Bugünü de tamamıyla Barcelona’ya ayırdık…
image829.image828 image827.image825 image823.image821 image819 image818
İstasyonun olduğu yer Gaudi eserlerinden biri olan Casa Battlo’nun orada. Önce çıkıp onu yakından gördük ve fotoğraflarını çektik. Ejderha derisi gibi çatısı, kuru kafa kemiklerine benzetilen balkonları var. Giriş oldukça pahalı.. Oradan yürüyerek diğer bir Gaudi eseri olan Casa Mila’ya geçtik. Bu da hoş ama ilki kadar etkileyici değil… Sonra da daha uzakta olan ve Gaudi’nin tramvay çarpıp ölmesinden önce sadece bir cephesini tamamlayabildiği, inşaatı hala devam eden katedral Sagrada Familia’ya geldik. İçeriye girmek için oluşturulan kuyruk dev boyutlu katedralin çevresini dolaşıyordu. Fotoğraf ve video çekerek kuyruğun sonuna kadar geldik ama sadece yürüyüş bile öyle uzun sürdü ki, içeri girmeye yeltenmedik.
image843.image841 image839.image837 image835 image833 image831
Oradan metroyla bir başka Gaudi eseri olan Park Guell’e gittik. Metroyla gittik dediğime bakmayın, metrodan indikten sonra dağlar tepeler aşıyorsunuz yürüyen ve yürümeyen bir sürü merdiven yardımıyla… Kalabalığı ve okları takip ederek parka girdik ve biraz da park içinde tırmandıktan sonra manzara noktası gibi bir tepe noktaya ulaştık. Barcelona manzarasını oradan da seyrettik ve kaydettik… Oradan diğer tarafa doğru aşağı inmeye başladık ki asıl ana giriş o tarafta.. Önce kırık seramik parçalarından yapılmış bankların çepeçevre yılan gibi kıvrılarak sardığı bir alana geldik. Herkes gibi biz de fotoğraflar çektik, çektirdik.. Sık sık da Türklere rastladık burada.. Merdivenle bu bölümün altına iniliyor ve orası bir sürü süslü sütun ve tavan süsleriyle dolu.. Hem de gayet serin… Buradan sonra önündeki havuzlu merdivenden aşağı inip ana giriş kapısının iki yanındaki küçük ilginç evleri gördük.
image853.image851 image849.image847 image845 image844
Sıcak ve kalabalıktan sersemlemiş durumdayız. Yine de Endülüs’teki kadar sıcak değil neyse ki… Sabah TV’de sıcaklarla ilgili haberlere rastladık, İspanya’nın en sıcak günlerindeyiz anlaşılan. Çıkışta metroyu gösteren tabelaları takip etmeye çalıştık ama sanırım bir yerde yanlış bir tarafa saptık, çünkü git git metro yok… Uzun bir caddenin en alt kısmında ulaştık nihayet metroya ve Plaça Katalunya’ya geldik… Meydan ve La Rambla tam havasında. Biraz yürüdük ve meydanda dinlendik. Sonra da La Boquet’e gidip oradan tapas ve paella ile biraz ilerdeki Carrefour’dan da bira aldık ve meydanda oturup karnımızı doyurduk. Sonra tekrar La Rambla’dan sahile doğru yürüdük. Fünikülerle Montjuic tepesine çıkılan yeri haritada bularak oraya gittik. Yukarıya çıktık ama oradan da teleferikle daha tepeye çıkılıyor. Makineden biletleri aldık ve tepeye kadar çıktık. Park bölümleri orada sanıyordum ama sadece kale ve manzara var. Müzeler, havuz ve Olimpiyat Stadı’nın olduğu bölüm ilk çıktığımız yerdeymiş.
image867.image866 image865.image863 image861.image859 image857 image855
Barcelona’yı bu noktadan izlemek harika. Hele liman tarafını ağzımız açık seyrettik. Binlerce konteyner kibrit kutusu gibi yanyana ve üstüste dizilmiş. Bu kadar büyük bir liman görmemiştik. Makineden aldığımız biletlerin tek yönlü olabileceği geldi aklımıza… Hamit dalga geçiyor “Dua et iki yönlü olsun, yoksa yürüyoruz” diye.. Sonuç, evet tek yönmüş.. İki yön 9€ iken tek yöne kek gibi 6€ vermişiz. L Neyse ki aşağıya inen otobüsü görüyoruz. Otobüslerde serbest ulaşım kartımız geçiyor… Teleferiğe bindiğimiz yere yakın bir yerde Katalunya Müzesi’nin önünde iniyoruz. Önündeki havuzda haftasonları ışık gösterileri yapılıyormuş. Mont Juic, kocaman bir park alanı ve içinde farklı bölümler var. İne çıka dolana dolana Olimpiyat Stadının oraya geldik. İnsanlar akın akın stada gidiyor. Biz uzaktan bakıyoruz, çok da görülecek bir şey yok, ne diye gidiyorlar diye… Buraları döne dolaşa inerken fünikülere de gerek kalmadı ama çok da yorulduk.. Metro ile otelimize dönüyoruz.. Akşam otelde TV’yi açtığımızda anlıyoruz niye gittiklerini, Avrupa Atletizm Şampiyonası varmış ve onu izlemeye gidiyorlarmış, stadı görmeye değil. J
image887.image885 image883.image881 image879.image877 image875.image873 image871 image869
29/7/2010 Perşembe (İspanya: Figueres – Fransa – İtalya: Ventimiglia)
Sabah 6:15 gibi pılımızı pırtımızı toplayıp çıktık otelden… İlk hedef Figueres’deki Dali Müzesi.. Barcelona’nın havasından mı suyundan mı ne, en ünlü sanatçıları deli.. Gaudi ipe sapa gelmez binalar yapmış, Dali’nin uçukluklarının sınırı yok zaten… J Oradan da Andorra’ya gitmeyi planlıyoruz. Garda Figueres için bilet alıyoruz, daha doğrusu interrail biletlerimiz geçiyor da istasyondaki otomatik kapılar için manyetik kartlar veriyorlar… Trene iki dakika var, koşarak yetişip kahvaltımızı trende ediyoruz. Karşı koltukta iki Arap sesli bir şekilde sohbet ediyor ve bir tanesi kendisini ressam sanıyor olmalı ki suluboya ile birşeyler çiziktirip duruyor yol boyunca.. Bir istasyonda tren kalkmadan biraz önce genç bir çocuk giriyor vagona ve aceleyle birşey arıyor üstteki çanta koyma yerlerinde. Hamit “sen burada oturmadın başka vagondur” diyor. Gerçekten de yan vagona gidiyor, orada buluyor unuttuğu motosiklet kaskını ama kapıya yetişemeden kapanıyor kapı. Tren tam hareket edecek, göçmen olduğu belli olan dalgın yolcu imdat frenine asılıyor. Haydi duruyor tren ama kapılar açılmıyor. Bu hem inemiyor hem de onun yüzünden epeyce bir bekliyoruz ve sonunda kalkıyoruz. Ama bir sonraki istasyona kadar ötüyor kapının yanındaki imdat alarmı.. Sonraki istasyonda görevliler geliyor, yarım saatten fazla uğraşıyorlar, bizim gibi olaya şahit olan bir kadın anlatıyor olanı ve sonunda düzeltip yola çıkıyoruz… Bir yere de olaysız gidelim, kurban kesicez.. J
image888 image896
image889.image898
image895.image893 image892.image890
8:50’de Figueres’deyiz. Dali Müzesi 9:00’da açılıyor. Ama bir sürpriz de burada var, istasyonda emanet dolabı yok. Onbeş dakikalık yolu koca bavullarla yürüyoruz. Bilet kuyruğu var, on-onbeş dakika da orada bekliyoruz. Bagajları müzenin emanetine bırakıp iki saat kadar müzeyi geziyoruz. Üç boyutlu resimler, kadın yüzü şeklinde görünen oda, İstanbul’dan alıp getirdiği boya sandığı ile genelevden aldığı yatak ve iskeletlerle süslenmiş yatak odası, uzaktan Abraham Lincoln yakından pencereden dışarıyı seyreden kadın olan resim vs.. birçok ilginç şey var… Ardından bavullarımızı alıp sağa sola bakınarak ve markete de uğrayarak tekrar istasyona geliyoruz. İstasyonda kahve alıp çikolata ile birlikte içiyoruz.
image906.image904 image902 image900
image908.image907
O arada şansımıza Cerbere treni geliyor. Genelde Figueres’den sınırın İspanya tarafındaki Portbou’ya kadar gidiyor trenler. Oradan sınırın Fransa tarafı olan Cerbere’ye sanıyoruz yaya geçilip öyle devam ediliyor yola… Zaten toplam beş dakika içinde Cerbere’ye ulaşıyoruz. Pasaport kontrolünden de geçiyoruz orada… On dakika sonra Andorra’ya daha yakın bir yer olan Perpignon’a tren var. Perpignon’a gelince Andorra’ya gitmek için otobüs arıyoruz ama oradan otobüs yokmuş, başka bir noktaya gitmemiz gerekiyor. O bölgeye de tren çok seyrek. Bizim plan suya düştü ve yolumuza direkt devam etmeye karar veriyoruz. Önce Nimes trenine biniyoruz, interrailci dolu.. Nimes’ten Marsilya’ya gideceğiz ama Nimes’e gelmeden Mont Pellier’de iniyor herkes. Soruyoruz, burada inmek daha mantıklıymış. İnip yirmi dakika sonraki Marsilya trenine biniyoruz. Akşam üstü Marsilya’dayız. Garın orada birkaç fotoğraf çekiyoruz. Manzara güzel. Sonrasında Nice trenine rezervasyon yaptırıyoruz. Nice’e geldiğimizde 20:30…
image916.image914 image912 image910
Buradan da İtalya’ya direkt tren yok. Önce Monaco’ya gidiyoruz. Diğer treni beklerken yukarı çıkıp biraz fotoğraf çekiyoruz. Açık bir yer bulsak daha önceki gelişimizde alamadığımız için magnet alacağız ama yok… Monaco’dan bindiğimiz trenle yarım saat mesafede ve İtalya’nın sınır kasabası Ventimiglia’ya geliyoruz. Sabahtan beri koca bavullarla sekiz tren değiştirdik… Ama yine kötü bir sürpriz var, Cenova’ya gece treni yok ve ilk tren saat 5:17’de… Bavullarla çıktık istasyondan… Hava güzel. Sahile indik. Manzara çok hoş, sahilde eni konu bir orkestra halka (ve bize) açık konser veriyor… Hamit wireless arıyor otel fiyatlarına bakmak için. Bulamıyor ama oteller öyle lüks ki sormuyor bile.. L
image918.image917
image922.image920
 image926.image924
Sahilde şezlonglar var boydan boya, battaniyelerimizi de çıkartıp onlara uzanıp biraz uyumaya çalışıyoruz. Sabaha karşı yağmur çiselemeye başlayınca apar topar her şeyi toparlayıp tekrar istasyona yürüyoruz. Yolda ve istasyonun çevresinde, hele istasyonun içinde bizim gibi dışarıda sabahlayanlar o kadar çok ki… Biz de garın dışındaki bir otelin önündeki kafenin üstü kapalı masalarına oturup mp4-çalarda film izleyip sabahı ediyoruz. Bu arada yağmur bayağı şiddetleniyor, tam zamanında kaçmışız sahilden… Sonunda saat 5:17, kendimizi trene atıyoruz.
30/7/2010 Cuma (Pisa-Floransa)
Trene binince ikimiz de uyumuşuz, nedense.. J Üç saat sonra Cenova’dayız. İnip yarım saat sonraki Pisa trenine biniyoruz, yine yolu uykuya yükleyip 11:00 gibi Pisa’ya ulaşıyoruz. Bavullarla Pisa sokaklarında wireless arıyoruz. Epey süren bir arayış sonrası Pisa ve Floransa’daki otellere bakıyoruz. Floransa daha uygun, iki geceliğine rezervasyon yapıyoruz. İstasyona dönüp bavulları emanete bırakıyoruz. Harita yok, istasyonun orada asılı olan haritadan yönümüzü belirleyip, yolda da bir-iki kişiye sorarak emin olup Pisa Kulesi’ne doğru yürüyoruz. Şehir pek de ilginç değil. Sağda solda inşaatlar var yine… Yolda fotoğraf çekerek ilerliyoruz. Şehri ikiye bölen nehre gelip köprüden geçtikten biraz sonra toplam 30-40 dakikalık yürüyüşle varıyoruz Pisa Kulesi, katedral ve vaftizhanenin olduğu bölgeye…
image946.image944 image942.image940.image938 image936.image934.image932 image930 image928
Önce kuleye çıkış için bilet alıyoruz, kişi başı 15€, sadece kule bu fiyata dahil.. Diğer yerlere giriş hep ayrı ayrı ücretlendiriliyor. Üç saat sonraya, 15:40’a bizim çıkış biletimiz. Öncesi dolu… Anlaşıldı şimdi Pisa Kulesi’ni iten, çeken, tekmeleyen saçma sapan fotoğrafların sırrı. O kadar saat bekleyen insanlar ne yapacak, fotoğraf üstüne fotoğraf çekiyor. Biz de o garip ötesi yaratıcı (!) fotoğraflardan çekiyoruz bolca… Kulenin çevresindeki alanları, hediyelik eşya satanları, ara sokakları geziyoruz. Bir yerde wireless bulunca wirofonla ailelerimizle konuşuyoruz. Bütün bu sürede burnumuza kalamar kokuları geliyor. Her tarafı arıyoruz ama bulamıyoruz. Sonunda oradaki bir restoranda deniz ürünleri tabağı da olduğunu keşfedince oradan geldiğini tahmin ediyoruz ve biz de birayla nefis kokular yayan bir tabak alıyoruz.
image947 SANYO DIGITAL CAMERA
image958.image957 image956.image954 image952.image950
Sonunda giriş saatimiz geliyor. Çanta almıyorlar kuleye.. Bilet alınan yerdeki emanete bırakıyoruz zaten pek büyük olmayan çantalarımızı… Kuleye tırmanmak üzere merdivenlere adım atar atmaz dengemiz bozuluyor. Kule gibi merdivenler de yamuk olduğu için çıkarken dengede duramıyorsunuz, bir o tarafa, bir öbür tarafa savruluyorsunuz döndükçe… Basamaklarda çöküntüler de ona göre oluşmuş… Kuleden şehir manzarası güzel, bu yamuk kulenin tepesinde olmak da ilginç… Hava bulutlandı ve şimşek çakıyor. İniş zamanı geliyor… Pisa’da Türk olarak sadece bir çift gördük, demek tur zamanına denk getirememişiz. J
image962 image960
image966.image964
İstasyona gelip bavulları alıyoruz ve sık sık gelen Floransa trenlerinden birine binip bir saat sonra Floransa’ya varıyoruz. Yine haritamız olmadığı gibi yine adet olduğu üzere ters yöne gidiyormuşuz. Hamit çakallık yapıp yol üstündeki bir otele adres soruyor. Kız adresi bir harita üzerinde işaretleyip haritayı veriyor da yönümüzü anlıyoruz. İstasyona uzak ama merkeze yakın otelimiz: Floransa Ariston Hotel. Barcelona’daki otelde başımıza gelen şey burada da oluyor aslında, parayı karttan çekmek istiyorlar biz gelmeden, bu da yeni moda demek ki, neyse ki iptal etmemiş de daha kenar köşe bir odaya kaydırmış rezervasyonu… Çatı katında, üç kat merdiven çıkıyoruz, sonra da çok dar bir merdivenle bir kat daha… İsterseniz yarın değiştiririm diyor, aman istemez, o bavullarla çıktıktan sonra gerek yok… Neyse, oda fena değil. Tavanda da kocaman bir vantilatör var klima niyetine.. J
SANYO DIGITAL CAMERA.image978 image977.image975 image973.image971 image969 image967
Biraz dinlenip çıkıyoruz dışarı. Katedral, Uffizi Galerisi, üstüne gecekondu yapılmış gibi duran şirin Ponte Vecchio köprüsü, akşam güneşinde hepsi öyle güzel görünüyor ki.. Köprünün üstü kalabalık. Ortada bir müzisyen gitarıyla şarkı söylüyor. Köprünün üstündeki dükkanlar eskiden kasapmış, şimdi hepsi kuyumcu.. Ve hepsi kapanmış akşam güneşi batmadan… Akşamı ettikten sonra İtalya’nın meşhur gelato’sundan (dondurma) denemek üzere güzel görünen bir yerden dondurma alıyoruz. Roma’dakine aşık olana kadar bunun süper olduğu konusunda hemfikiriz. Çok çeşit yoktu burada aslında. Ben çilekli ve çikolatalı aldım. İki çeşit ama öyle bir dolduruyor ki külahı, üçüncüyü isteme gafletinde bulunmamışım iyi ki… Dondurmalarımızı yiyerek otelimize dönüyoruz. Yolda açık bulduğumuz bir marketten cips ve ucuz şarap alıyoruz. Şarap mı dedim, pardon, sirke diyecektim.. J Neyse, cipse arkadaş oluyor işte.. Sonra da uyumakla sızmak arası bir yerlerdeyiz.. J
.image993.image991.image988image997.image995
image987.image985.image983 image981
31/7/2010 Cumartesi (Floransa)
Sabah yine kasmadan kendimiz uyanıyoruz. Kalkıp duştan sonra kahvaltıya iniyoruz. Kahvaltı yine idare eder modunda… Öğlen için de sandviçlik birşeyler ayarlıyoruz… Sonra da elimizde harita yollara düşüyoruz. Önce yine katedral meydanındayız. Gerçekten çok görkemli… Sonrasında yakından uzağa doğru Cathedral of Santa Maria del Fiore , Davut Heykeli, Poseidon Çeşmesi’nin olduğu Piazza De La Signoria’ya çıkıyoruz. Her köşesinde bir heykel, bir resim, bir ayrıntı ile işlenmiş çok güzel bir meydan… Michalengelo’nun Davut heykeli orijinal değil, 1873’e kadar bu meydanda sergilendikten sonra bir zarar gelmemesi için aslı Akademi Galerisi’ne götürülmüş, bir kopyası meydanda sergileniyor.
image1003.image1002 image1001 image1000
Oradan Uffizi Galerisi’nin yanından çıkıp Ponte Vecchio köprüsüne geliyoruz. Akşam kapalı olan kuyumcuların bazısı açık, bazısı da yeni yeni açılıyor… Ortada yine birisi şarkı söylüyor, nöbetleşe boş bırakmıyorlar anlaşılan burayı… Uffizi’den itibaren Vasari köprüsünü de takip ediyoruz ki bu köprü halkın arasına girmeden soyluları Pitti Sarayına kadar götürüyormuş o zamanlar. Piti Sarayı dıştan hiç güzel değil, içini bilemiyorum. Köprünün diğer tarafına geçip Michelangelo Meydanı’nın olduğu ve muhteşem bir Floransa manzarasına sahip tepeye yürüyoruz. Saat henüz erken ve çok kalabalık değil. Her nokta aşağıdaki mükemmel manzarayı değişik bir açıdan sunuyor, izlemeye ve fotoğraf, video çekmeye doyamıyor insan…
image1014.SANYO DIGITAL CAMERA.image999image1011.image1009 image1007 image1005
Tepeden inip diğer köprüden tekrar karşı taraftaki Santa Croce Meydanı’na geçiyoruz. Bu meydan da çok güzel… Meydanın bir yanında Michelangelo, Galileo, Machiavelli, Foscolo, Gentile, Rossini ve Marconi gibi bazı meşhur İtalyanların mezarlarını barındıran Basilica di Santa Croce (Kutsal Haç Kilisesi) yer alıyor. Biz de onun önünde oturup birşeyler atıştırıyoruz… Kilisenin önünde etkileyici bir de Dante heykeli var. Tepeden sizi gözetliyormuş gibi öyle canlı ki gözleri…
image1026.image1024 image1023.image1021 image1019 image1017
Şimdi de meydanın yakınlarında bir tabela arıyoruz. Nehrin suları, biri 1300’lerde diğeri de 1960’larda olmak üzere iki kez çok yükseklere taşarak şehre büyük zarar vermiş. Suyun o tarihlerde ulaştığı noktalar tabela ile işaretlenmiş… Bunları ararken biz pizzacının önünden geçiyoruz ki koku ve görüntü süper. Hemen oturup deniz ürünleri pizzası istiyoruz birçok masadan kopya çekerek., yanında da şarap. Pizza geldi ama pek bildiğimiz pizzalara benzemiyor İtalya’daki pizzalar. Bir kere çok fazla domates sosu var üzerinde.. Bu pizzaya has bir özellik de peynir yok, dolayısıyla malzemeler pizzaya yapışık değil.. Kabuğuyla konulan midyeler görüntüyü de tadını da güzelleştiriyor ama… Pizzacıdan çıktıktan sonra biraz daha dolanarak buluyoruz tabelaları. Tabelalara göre yüzlerce yıl arayla olan iki su baskını da 4 Kasım tarihli…
image1043.image1041 image1039.image1037 image1035.image1033 image1031 image1029
Ardından Uffizi’nin çevresindeki duvarlardan birine Michalengelo’nun arkası dönük olarak kazıdığı adam profilini aramaya başlıyoruz. Söylentiye göre kendisine olan borcunu ödemeyen bu adamı o dönem suçluları cezalandırma yöntemlerinden biri olan meydanda tahta bir kafeste kelepçeli olarak teşhir edilirken görmüş. Askerlere ceza süresini sormuş ve süreyi çok az bularak “Bu adamı Floransa halkı unutmamalı” diyerek bu çizimi yapmış. Ama tüm aramalarımıza karşın bulamıyoruz çizimi. Duvarlardan birisi tadilat nedeniyle iskele ve branda ile kapalıydı, muhtemelen o bölümde olduğu için bulamadık… Sonrasında eskiden halka şarap satışı yapılan zengin evlerinden birini aramaya başladık. Kapıların üstünde küçük bir kapakçıkla kapatılmış deliklere şişelerini dayayıp alırlarmış şarabı. Onu bulduk neyse ki.. Ödemeyi nasıl yapıyorlardı acaba.. J
image1055.image1053 image1051.image1049 image1046 image1044
Ardından tren istasyonuna gidip yarınki Siena ve Napoli biletini ayarlamak istiyoruz. Tren saatlerine bakıyoruz önce, on geçelerde Siena treni var. Uzuuun bir kuyruk bekleyip hem onu sorup hem de Napoli rezervasyonu yaptıralım diyoruz. Ancak bir sürü gişe arasında sıra bize geldiğinde boşalan gişe Floransa’nın (hatta iddia ediyorum İtalyanın HS) en gıcık adamı… Biz yarın için programımızı anlattık. Biz yarım İngilizcemizle debelenirken adam rastladığımız tüm İtalyanlar’ın aksine anlamak için en küçük bir çaba bile göstermediği gibi aşağılayan gözlerle ve iğrenç mimiksiz suratıyla bizi süzmeyi sürdürüyor… Neyse Siena tren saatlerini doğruladı. Napoli’ye ise Siena’dan direkt tren yokmuş, tekrar Floransa’ya dönüp buradan gitmemiz gerekiyormuş. Biz de 17:10 Napoli trenine rezervasyon yaptırdık, defalarca interrail biletimiz olduğunu söylediğimiz halde 167€ istedi. Tekrar hatırlattığımızda ise “Ben ne bileyim interrail biletiniz olduğunu” deyip biletleri ve pasaportları istedi. Bunları görmeye hakkı var tabi ki ama adamın niyeti o değil ki… Neyse kontrol sonrası 20€ rezervasyon ücreti karşılığı aldık biletlerimizi. Daha sonra tekrar döneceğiz ne yazık ki bu İtalya’nın yüzkarasına…
image1067.image1065 image1063.image1061 image1059 image1057
Sıcak ve yorgunluktan otele dönüp biraz dinlenmeye karar verdik. Ben biraz uyudum ama Hamit tabi ki kendisine birtakım işler icat etti yine… Tekrar Floransa sokaklarına çıkıyoruz. Hamit sabah çıktığımız tepeden güneşin batışını izlemek istiyor ama güneş batmak üzere zaten. Koştur koştur çıktık tepeye, batış anını yakalayamadık çünkü tepelerin ardından çok ani bir batış oldu ama kızıllığı ve muhteşem manzarayı izlemek ve fotoğraflamak da çok güzeldi. Ortalık yine çok kalabalık. Sprey boyayla çeşitli büyüklükte kaseler kullanarak saçma resimler yapan göçmenleri ve diğer hediyelik eşya tezgahlarını izleyerek havanın kararmasını bekledik. Hava kararınca bu kez de Floransa’nın ışıklı görüntülerini çektik.
Tekrar aşağı inip, güzel meydanlara ve köşedeki dondurmacıya kavuşuyoruz, bu kez kızılcık ve bitter çikolata alıyorum, bu dünkünden daha güzel… Hamit yine ekşi bir meyveliyle tiramisulu alıyor. Dondurmalarımızı yiyerek otele dönüyoruz. Floransa’yı çok beğendik, tarihi dokusu o kadar güzel korunmuş ki, her köşesi ayrı güzel…
1/8/2010 Pazar (Napoli)
Sabah kalkıp kahvaltıya indik, daha servis başlamamıştı ve görevli inatla 8:00’a kadar ekmek ve çay gibi onlar olmadan başlanamayacak şeyleri koymadı masalara.. Neyse birşeyler atıştırıp, bavulları otelde emanete bırakıp çıktık. 9:10’da Siena trenine bineceğiz. Bakınıyoruz ama panolarda bizim tren görünmüyor. Birilerine soruyoruz, bugün Pazar olduğu için o tren yokmuş ve dünkü iri böcek bize bunu söylememiş… Tekrar sıraya girdik. Şanssızlığın iğne deliği, sıra gelince yine o adamdayız. Sıramızı arkadakine verdik normal bir insan evladına düşelim diye. Başka bir memura sorduk, Siena’ya otobüs aktarmalı bir yerden gidebiliyoruz ama oldukça geç, dönüşü hesaplayınca Siena’da gezmeye çok az zaman kalıyor, vazgeçtik. Direkt Napoli’ye gidelim. Adama söylenip duruyoruz tabi, bize dün bu durumu söylese biz dün giderdik Siena’ya, bugün Floransa’yı gezerdik.
image1077.image1075.image1073 image1071 image1069
Neyse, Napoli’ye erken gidelim bari diye tekrar girdik sıraya. Ben beklerken Hamit de bileti değiştirebilir miyiz diye o adama açıktan sormaya çalışıyor, boşuna beklemeyelim ki olabiliyorsa bekleyelim diye. Adam yine bin türlü uyuzluk ve terbiyesizlikten sonra olabileceğini ve 10:10 treniyle değiştireceğini söylüyor. Hamit koşarak otele bavulları almaya gidiyor. Ben de değişikliği yapacağım. Sıra gelince yine o adam, kader mi ne bu. Bu sefer de 10:10 trenine bilet kalmadığını, 11:10’a vereceğini söyleyip ona veriyor. Hamit bavullarla kanter içinde dönüyor ve bir saat bekleyeceğimizi, boşuna bu kadar koştuğunu öğrenince delleniyor tabi.
image1083 image1081 image1079
Adamı şikayet edeceğim diye tutturuyor Hamit ama öncesinde adamın yanına gidip ismini öğrenmeye çalışıyor şikayet edeceğim diye, adam önce yaka kartını saklıyor. Fakat sonra saklayamayınca bu kez de gözüne sokacak neredeyse…Önce müşteri hizmetleri gibi bir yere anlatıyor derdini, onlar bir müdürle konuşup onun yanına gönderiyorlar bizi. Gişelerin yanında bir müdür (daha doğrusu müdüre hanım) bizi dinliyor. Kadın adamın vukuatlarını yanındaki başka bir kadınla birlikte dinlerken sürekli “evet evet, öyledir o” gibi mimikler yapıyor ve defalarca özür diliyor. 10:10 treni için yer garantisi olmadan bizi bindirebileceğini belirtiyor. Kabul ediyoruz ve bilete bunu yazıp kaşe ve imzalıyor. Adamı da uyaracağını söylüyor, tekrar tekrar özür diliyor.
image1086.image1085 image1084
Trenimize biniyoruz. Kadın Roma’ya kadar zor olabileceğini ama Roma’da çok inen olacağını söylemişti ama tam tersine biz Roma’ya kadar rahat rahat oturuyoruz, Roma’da bir sürü binen oluyor ve bizim oturduğumuz yerin sahibi de geliyor, tüm yerler doluyor.. L Neyse ki çok hızlı bir tren ve bir saat on dakika sonra Napoli’deyiz. İstasyonda iniyoruz. Bir kalabalık bir gürültü. Topkapı’nın eski hali… Taksi taksi diye önümüzü kesenler, istasyonun içinde başıboş dolaşan bir sokak köpeği, kapıdan çıkınca keşmekeş bir trafik, çöp yığınları, tabela ve anten tarlası şeklinde bir şehir silüeti ve hele hele işportacılar, şaka gibi bir yer.. Avrupa’da olduğumuza inanmak öyle zor ki… Turist ofisi buluyoruz garda, harita verip Berrak’ın adresindeki caddeyi gösteriyorlar. Çoğu yerde olduğu gibi nereden geldiğimizi sorup not ediyorlar. Türkiye deyince gayet sevecen davranıyorlar, İtalya’da Türkler’i bayağı seviyorlar, Avrupa’nın diğer ülkelerinin tersine…
image1092.image1090.image1088
Berrak’la son konuşmamızda bu akşam geleceğimizi söylemiştik. Adrese gidiyoruz ama bulur muyuz belli değil, çünkü bir hostel’da çalışıyor ve nöbet durumuna göre evde olmayabilir… Garibaldi Meydanı’ndayız. Burası İtalya olamaz, yanlışlıkla bir Arap ülkesine gelmiş olmalıyız. Sağda solda çöp yığınları ve işportacılar, korna sesleri, üstünüze doğru gelip son anda manevra yapan motosikletler, orası burası vuruk arabalar (ki bunları özellikle yaptırmıyorlarmış, tıpkı kasko yaptırmadıkları gibi, hem çalınmasın hem de nasılsa yine vuracaklar diye)… Okuduğum yazılarda Berrak’ın da oturduğu Via dei Tribunali ve paralelindeki caddelerin en canlı yerler olduğu yazıyordu. İstasyona pek uzak değiller ve kolayca bulduk. Amanın burası mı Napoli’nin en canlı caddesi. Tarlabaşı’nın eski ara sokakları gibi ama upuzuuuuun bir cadde…
image1104.image1102 image1100.image1098 image1095 image1093
Neyse, adresi kolayca bulduk.. Daha doğrusu binayı… Sokağın diğer evlerine uygun, harap, dökük han gibi bir yer… Berrak burada mı oturuyor? Bir otel mi baksak ne… Binanın koca bir demir kapısı var, bir avluya açılan.. Daha doğrusu açılması gereken.. Ve kapalı.. Adreste daire falan gibi bir ayrıntı yok.. Zillere bakıyoruz, aşina bir isim yok.. Öğrenciler gibi birşeyler yazan iki tanesini korkarak çalıyoruz. Cevap yok.. Yönetici yazıyor birinde.. O da aynı.. Hepsine basıyoruz sonra.. Yok, kimseden cevap yok.. Berrak’ı telefonla arıyoruz ama telefonuna ulaşılamıyor. O arada birisi kapıyı açıp içeri avluya arabasını sokuyor, bize kimi arıyorsunuz falan diyor, yanıtlıyoruz, “tanımıyorum, kendisini bulmalısınız” deyip kapatıyor kapıyı İtalyan öküzü…
image1108.image1107 image1106 image1105
Neyse, bir süre sonra birkaç kişi çıkıyor kapıdan ellerinde çantalarla.. Onlar da kimi aradınız diyor, söylüyoruz, tanımıyorlar ama içerde balkondan sarkan bir kadına soruyorlar, o da bilmiyor. Neyse, onlar bizi içeri alıyorlar ve birinci kat olabileceğini söyleyip gidiyorlar. Daire numarası diye bir sistem yok. Dış kapıda bir numara var.. Ziller de dairelerde değil katlarda, kattan birisi üstüne alıp bakarsa ne ala, yoksa istediğiniz kadar çalın… Posta kutularında ismini buluyoruz Berrak’ın, daha doğrusu Berry’nin.. J Oradan birinci kattaki bir daire olduğunu anlıyoruz ve zili çalıyoruz. Berrak’ın ev arkadaşları olduğunu önceden öğrendiğimiz İtalyan çift açıyor kapıyı.. Ama bayağı isteksizler, neye isteksizlerse! Zaten içeri girelim demiyoruz ki, çantalarımızı bırakalım diyoruz. Neyse, yarım ağız olur diyorlar.. Bırakıyoruz bavulları, onlara da telefonu teyit ettirip bir de aratıyoruz yüzsüzce, onlar da ulaşamıyor.
image1110 image1109
Çıkıyoruz Napoli sokaklarına. Via dei Tribunali’nin sonuna kadar çıkıyoruz. Okuduğumuza göre Napoli’nin en ünlü pizzacısı da bu sokakta ama Pazar günü kapalı ekabir pizzacı.. Bir sürü kilise ve çöp öbeği geçiyoruz. Binaların balkonlarında ve hatta balkondan balkona karşılıklı gerilmiş iplerde rengarenk çamaşırlar sallanıyor. Paraleldeki Spacca Napoli de farklı değil. Oradan deniz kenarına inip feribotlara bakıyoruz, Capri’ye mi gitsek diye.. O arada aralıklarla Berrak’ın telefonunu yokluyoruz, en sonunda çalıyor ve daha güzeli açıyor.. J Eve dönüyorum, gelin isterseniz diyor, biz de dönmeye karar veriyoruz. Onbeş dakika sonra yine aynı bina ve aynı manzara, kapalı kapılar ardında Napoli.. Neyse yine epey bir bekleyiş, Berrak’ın telefonu yanıt vermiyor. O da ne, ilk seferinde çıkarken bize kapıyı açan aile geri geliyor ve yine bize kapıyı açıyor “Bad day” diyor adam. Biz yine bekliyoruz diye bizim için söylüyor sanıyoruz, meğer otobüslerini kaçırmışlar onun için geri dönmüşler.. L O arada merdivenden çıkıp koridorda Berrak ve arkadaşları ile karşılaşıyoruz, iki arkadaşı ile gelmiş onları uğurluyormuş onun için telefonu duymamış bu sefer…
image1112.image1111
Nihayet evdeyiz. Biraz oturuyoruz ve o arada durum netleşiyor ki Berrak İtalyan çiftle ciddi ciddi kavgalı… Onların da bir misafiri var. Birbirleriyle konuşmasalar yine iyi, sert tartışmalar oluyor her sebepten. Berrak yeni çaydanlığı ile bize çay demliyor, biz bir aydır demleme çaya hasretiz, hakkını yemeyelim Danimarka’da Türk kebapçıda ikram ettiler ve çok güzeldi… Biz çayları içiyoruz, Berrak dişlerini beyazlatırken ortak diş doktorumuz Kuzey’e söz vermiş, bir bardak bile içmiyor. O arada dolaba su koymak için dolabı açmasıyla dolabın kırık olan ve daha önceden oraya bir şey konulmaması için anlaşmış oldukları raftaki yeşil zeytin kavanozu yere düşüyor ve zeytinlerle suyu cam parçalarıyla birlikte açık mutfak ve oturma odası olarak kullanılan bölüme yayılıyor. Berrak “Aaa, çok üzgünüm” diyor ama hiç elini sürmüyor. Biz önce durumu bilmediğimiz için yadırgıyoruz ama dolabın rafları Berrak ve İtalyan aile arasında paylaşılmış ve bu raf kırık olduğu için paylaşım dışı. Misafirleri durumu bilmediği için koymuş. Onlar da Berrak’ın temizlemesini bekliyor bu bahaneyle. Berrak da çok haklı olarak “Tamam, misafiriniz bilmediği için koymuşsa sizin misafiriniz, siz temizleyin” diyor sakin sakin. İtalyan aile hem kel hem fodul, deliriyorlar… Biz onları delirmiş halde bırakıp Napoli sokaklarına atıyoruz kendimizi Berrak’la birlikte…
image1114.image1113
Yine bizim Tarlabaşı’nın başı olmayan tarla gibi caddelerinden geçerek daha eli yüzü düzgün cadde gibi caddelere götürüyor Berrak bizi… İspanyol Mahallesi’ni gördük, o da Via dei Tribunali’nin şubesi gibi.. Berrak bize çok sevdiği Napoli hakkında bilgiler vererek gezdiriyor. “Zaten burayı ya çok seversiniz ya da nefret edersiniz, ortası yok” diyor ki o çok sevenlerden… Çok renkli bir şehir. Çöp mafyası belediyeden parayı alamadığında çöpleri almıyormuş, demek ki biz öyle bir döneme geldik, her yer çöp yığını… Gece neyse de gündüz havai fişek atılıyormuş (gerçi bizde de özellikle Ankara Belediyesi sık sık yapıyor bu işi ama, neyse), iki nedeni de birbirinden ilginç: Ya mal geldi, gelin dağıtım için alın anlamına geliyormuş ya da birisi temizlenecek, gürültüye getirmek içinmiş..
image1116.image1115
Sahile doğru inerken Vatikan’daki San Pietro’nun çakması bir meydandan geçtik. Fonda eski püskü evlerle oldukça hoştu. Meydan çok çok büyük ve iç kısımda yine birbirinden çok uzak iki heykel var. Gözleri bağlı olarak meydanın dışından yürümeye başlayıp o iki heykelin arasından geçemiyormuş kimse… Hamit’in gözünü bağlıyoruz ve başlıyor gitmeye.. Önce gayet düzgün giderken ne olduysa bir süre sonra doksan derece dönüp sağa doğru gitmeye başlıyor ve beceremiyor o da.. Sahile indiğimizde Vezüv Yanardağı’nı ve eteklerinde yeni Napoli denilen yerleri görüyoruz uzaktan… Sonra da İspanyol ve Fransız Kaleleri’ni… Napoli’nin merkezinde durumu parlak olmayanlar yaşıyormuş. Zenginler ise Yeni Napoli tarafındaymış Berrak duruma gayet iyimser bakıyor: “Vezüv patlarsa onlar yandı, biz kaçarız” diyor… J Vezüv’ün patlama periyodu 2,000 yılda birmiş… Ve son patlama da MS 79’da Pompei’yi lavlar altında bıraktığında olmuş. Yani patlama periyodu şu aralar.. L
image1117.image1118
Sahilde güzel bir kafede oturup “Dedenin Kahvesi”nden içtik. Soğuk kahveli krema-dondurma gibi bir şey. Tekrar yürüyerek eve döndük. Duş aldık.. Yatacak yer ayarlanması lazım. İtalyan çift her türlü gıcıklığı yapıyor tabi, ortak alandaki kanepeleri biz getirdik, oturamazsınız falan diyorlar. Oysa ev sahibi birisini onların getirdiğini söylemiş. Berrak hem bunu söylüyor hem de kendi kanepenizse ortak alana koymayın, kendi odalarınıza alın diye sürkontür çekiyor. Onlar üst kattaki iki odayı tutmuş, Berrak ise alt kattaki tek odayı… Onlar çıldırıyor, Berrak gayet sakin ve bu onları iyice çileden çıkartıyor. Hatta ne yapsak daha çok sinir ederiz diye plan yapıyor. J
image1120.image1119
Üst katlardaki komşularla (daha doğrusu bunlar hariç tüm diğer komşularla) arası gayet iyi ve gidip onlardan uzun bir şezlong getiriyor. Berrak’ın yatağını salona indiriyoruz. Şezlongu da Berrak’ın odasına… Onları düzenlemek üzere bırakıp üst kat komşusu ve kız arkadaşıyla oturup Berrak’ın çevirmenliğinde sohbete başlıyoruz. İvan 25-30 yaşlarında sıkı komünist bir yazar, çok eğlenceli ve hoş sohbet tipik bir İtalyan… Küba’dan, Leningrad’dan (Hamit gibi o da St.Petersburg’a Leningrad diyor ve başkalarını da düzeltiyor J ), Türkiye ve İtalya’dan konuşuyoruz. Berrak bir İtalyanca bir Türkçe hatta arada İngilizce de katılan muhabbetin odak noktası tabi..
image1128.image1126 image1124.image1122
İvan bir teorisinden söz ediyor, İsa’nın İtalyan olduğu iddiasında… Bunun için üç tane sıkı sebebi varmış:
1-Ancak bir İtalyan erkeği 33 yaşına kadar annesinin eline bakarmış,
2-Ancak bir İtalyan anne oğlunun tanrı olduğuna inanırmış,
3-Ancak bir İtalyan erkek annesinin bakire olduğuna inanırmış…
image1130 image1129
Sohbetin sonunda biz Berrak’la pizzacıya gidiyoruz, onlar bir arkadaşlarını bekliyor, gelince uğrayacaklar oraya… Bizim ünlü pizzacı kapalı olduğu için Berrak’ın önerdiği diğer pizzacıya gidiyoruz birlikte. Oldukça uzun bir bekleyişten sonra Berri diye dışarıya doğru bağırarak sıranın bize geldiğini belirtiyorlar. Oturuyoruz boşalan masaya.. Önce bir karışık kızartma tabağı geliyor biralarımızla… Birimiz balıklı birimiz de acılı salamlı pizza söylüyoruz. Kızartmalar güzel ama pizzalar bizim damak tadımıza pek de uygun değil… Hamuru lahmacundan biraz kalın, bol salçalı ve az peynirli. Peynir daha çok pizzanın ortasına topak olarak konmuş.. Balıklı olan bunların üstüne çok aşırı tuzlu… Berrak’ın midesi kötü, pizza yememekte direniyor… Kızartmadan bir iki atıştırıyor sadece… Pizzacı küçük bir dükkan ama dolup dolup boşalıyor ve dışarıda da sürekli bekleyenler var. Dışarıda masa yok, burada öyle bir adet yokmuş zaten, Floransa’da sokaklar masalarla doluydu oysa… Yemek sırasında İvan ve arkadaşları da uğruyor, oturmuyorlar, gidecekleri yere bizi de davet ediyorlar ama bu yorgunluğun üstüne gitmeyelim diyoruz, zaten sabah da erken kalkıp Roma’ya gideceğiz.
image1132.image1131
Eve dönüşte şezlongu kurmaya çalışıyoruz ama ayaklar kendiliğinden kapanıyor, üstünde yatmak imkansız. Hamit’in önerisi ile yatağın divan kısmını odaya geri sokuyoruz, yatak kısmını yer yatağı olarak biz kullanacağız. Divanın üstüne de yorgan falan sererek yatılacak hale getiriyoruz ne kadar olursa artık… Kızcağız bizim yüzümüzden o garip yatakta bir gece geçiriyor, iki gece daha oradayız ama o nöbetçi olduğu için tek yatak yetecek bu sefer…
2/8/2010 Pazartesi (Roma)
Sabah erkenden, Berrak uyanmadan kalkacağız ama o da uyanıyor. Anahtarı bize verecek ama o durumda bütün gün eve girip çıkamayacak. Hamit biz hostel’a uğrayıp alırız anahtarı diyor, bu konu da böyle çözülüyor. Berrak’ın tarif ettiği kısa yoldan Garibaldi Meydanı’na çıkıp tren istasyonuna gidiyoruz. Roma treninin saatini öğrenip, onu beklerken yarınki Capri ve öbür günkü Pompei gezileri için kullanacağımız banliyö treninin (ki onlar metro olduğunu iddia ediyor sadece Napoli’de yerin altından kalkan bu taşıta J ) yerini ve saatlerini öğreniyoruz. Trenimizin saati geliyor, aheste beste ve her yerde dura bekleye, pek temiz sayılmayacak vagonlarda göçmen işportacılarla birlikte 2,5 saatte varıyoruz Roma Termini’ye.
image1134.image1133
image1138.image1135
image1142.image1139
Trenden inip info’ya gidiyoruz, kuyruk ve insanı her yerde çıldırtmayı başaran Koreli bir grup önümüzde… Diğer sıralar tıkır tıkır ilerliyor, bunların sorularının ardı arkası kesilmiyor. İnfo’daki adamın umurunda değil, onun mesaisi bir kişiyle de olsa doluyor ama Koreliler’in sorularının bitmesini beklerken bizim sabrımız tükeniyor. Neyse sıra geliyor, harita alıp önemli yerleri işaretletiyoruz, istasyonun yanındaki otobüs duraklarına gidip 40 no’lu otobüse bineceğiz Vatikan’a gitmek için. Hamit makineden iki adet günlük bilet alıyor. 15-20 dakika sonra Vatikan’dayız. Kalabalıkla birlikte bir yöne hareket ediyoruz, neyse ki otobüste Vatikan’a gitmek için nerede ineceğimizi sorduğumuz bir adam ters yönde olduğumuzu söylüyor, kalabalık Vatikan’a gitmiyormuş demek ki..
image1156.image1154 image1152.image1150 image1148 image1146 image1144
Film ve fotoğraflardan çok aşina olduğumuz ünlü meydana geliyoruz, etraf çok kalabalık. İçeri giriş için uzun bir kuyruk var, biz de katılıyoruz o kalabalığa… Yarım saat kadar bir bekleyişten sonra içeri giriyoruz. Papaların mezarlarının olduğu bölümü geziyoruz. Sistina Şapeli’ne ayrıca bir kuyruk var, onu da bekleyelim mi diye düşünüyoruz, zaten zaman az, girmiyoruz. Filmlerde çok daha etkileyiciydi bu meydan… Şu anda bir de orta kısmında sandalyeler dizili, tiyatro salonu gibi görünüyor. Vatikan turunun ardından Roma’yı gezmeye geliyor sıra…
image1162.image1161 image1159 image1157
Buradan çıkarken bir iki hatıra eşya alıp, köprünün üstünden St. Anjelo kilisesini görüyoruz. Ve karşımıza gelen caddede yürümeye başlıyoruz. Hatıra eşya satan dükkanlara baka baka önce Piazza Navona’ya geliyoruz. Kocaman ve iki çeşmeli (ya da havuzlu) bir meydan… Daha büyük olan Fontana dei Quattro Fiumi (The Fontain of The Four Rivers), Papa Innocentius tarafından yaptırılmış. Fontana del Moro ise Gianlorenzo Bernini ve arkadaşları tarafından yapılmış. Havuzların etrafında ressamlar, müzik grupları falan var. Okuduğumuz bir yazıda Roma’nın en ünlü dondurmacısı olarak lanse edilen Giolitti’nin bu meydana yakın olduğu yazıyordu. Sorduk, Pantheon’a yakınmış. Demek ki istikamet Pantheon.. J
image1179.image1177.image1175.image1174.image1172.image1169.image1168.image1166 image1164
Ara sokaklardan geçerek Pantheon’un olduğu Piazza della Minerva küçük, güzel ve kalabalık bir meydan… Pantheon’a giriş ücretsiz, dolayısıyla kuyruksuz. Girdik ve gezdik. Gerçekten etkileyici bir yer… Dışarıda dondurmacıyı sorup tarif üzerine buluyoruz, Pantheon’da olmayan kuyruk Giolitti’de var… Önce ödemeyi yapıp kuyruğa giriyorsunuz. O kadar çok çeşit var ki.. Ben Bailey’s’li ve berry’li seçiyorum, Hamit ikisini de berry’lilerden seçiyor. Hepsi çok güzel, biz şu ana kadar başka birşeyler yemişiz ama Bailey’s’li başka birşey… Cidden olağanüstü… Dışarıda oturup dondurmalarımızı yiyoruz ve dinleniyoruz… Ardından Roma sokaklarını keşfe devam ediyoruz ama sıcak bizi mahvediyor.
image1194.image1192 image1191.image1189 image1187.image1185 image1182 image1180
Yürüyerek Poli Sarayı’nın bir kenarına Nicolò Salvi tarafından klasik ve barok karışımı olarak yapılmış ünlü la Fontana di Trevi (Aşk Çeşmesi)’nin olduğu küçücük bir meydana geliyoruz. Meydan da denemez buraya, dörtte üçünü çeşme ve havuz kaplıyor, kalan çeyrekte de insanlar birbirini kollayarak fotoğraf çekip havuza para atıyor. Kimse attığı parayla kimsenin gözünü çıkartmıyorsa insanoğlunun nişancı genlerindendir.. Önce Hamit para atarken ben onu, sonra ben atarken o beni fotoğraflıyor. Ardından havuzun kenarında oturup dinlenip keyif yapıyoruz. İnsanın hem sıcaktan hem de havuzun güzelliğinden giresi geliyor. Yok valla, atılan paraları toplamak gibi bir niyetimiz yok.. J
image1208.image1206 image1205.image1203 image1201.image1200 image1198 image1196
Buradan İspanyol Merdivenleri’ne (Piazza Di Spagna) gidiyoruz. Orada da bir çeşme ve havuz var zaten. Orada da uzunca bir fotoğraf faslı… Gerçi buranın öyle ahım şahım bir durumu yok, niye bu kadar meşhur olmuş ki… Ne yukarıdan öyle olağanüstü bir manzarası var ne de aşağıdan.. Neyse, ritüeli yerine getirip merdivenlere oturuyoruz tabi kimseden geri kalmamak adına.. J Sonra metroya inip Collesium’a gideceğiz. Etrafta Almanya’dan gelmiş, hasır şapkalı öğrenci grupları var. Hiçbiri şapkayı bile çıkarmıyor kafasından, herhalde böylece grup bir arada, üstelik toplu taşıma araçları ile gezebiliyor… Bizim öğrencileri böyle bir tura çıkartsak ne şapkayı takarlar, ne bir arada dururlar, zincirden kurtulmuş gibi saldırırlar oraya buraya, zaten öncesinde veliler çıkartır arızayı… Burada ise onların düzeninden biz zorluk çekip yolumuzu kaybedeceğiz neredeyse… Sorun bizde mi acaba?
image1210.image1222 image1219.image1218 image1216.image1214 image1212 image1145
Neyse, metroyla zor da olsa buluyoruz Collesium’u. Şehrin göbeğinde bir tarih.. Ana caddelerden yoğun bir şehir trafiği akıyor, ortada ise yüzlerce yıllık başka bir şehir var… Dıştan çektiğimiz fotoğrafların ardından bilet kuyruğunda epey bekleyerek içeri giriyoruz, burayı gezerken de birçok fotoğraf çekiyoruz. Çok yorulmuşuz, bir gölgede biraz oturuyoruz, Hamit kafayı düşürüp uyuyakalıyor… Aldığımız bilet Roma Forum’unda da geçiyor, Hamit’in pek niyeti yoktu ama ben istiyorum diye oraları da geziyoruz bu sıcakta… Kalıntıların ardından Roma turunu bitirmeye karar veriyoruz. Roma çok şirin ve sıcak bir kent. Kesinlikle tekrar gelinir…
image1231.image1230 image1228.image1226 image1224 image1223
Neyse, metro ile tren istasyonuna dönüyoruz, bu kez çok kalabalık tren… Oturacak yer buluyoruz neyse ki, birçok kişi ayakta gidiyor… Klima yok ya da çalışmıyor, ter içinde herkes… Bu kez de ben uyukluyorum tabi.. Napoli’ye varıyoruz, Berrak mesaj atmış, “Biraz geç gelin, patron buralarda” diye.. Bir markete uğrayıp birşeyler alıyoruz önce.. Sonra da yemek yiyelim diyoruz..
image1250.image1248 image1246.image1244 image1242.image1240 image1238.image1236 image1234 image1233
Dün gezindiğimiz yerlerde bir makarnacı göstermişti Berrak ama kapalı… Yine dün oranın bir alt sokağında kocaman bir siyah beyaz fotoğrafla Makarnacı Teyze’nin tanıtımını yapan başka bir makarna restoranına gidiyoruz. Masa için biraz bekledikten sonra, muhtemelen annelerinden kalan bu eski restoranı işleten iki kız kardeşin makarnalarını tatmak üzere oturuyoruz masamıza… Küçük ve şirin bir yer.. Üst katı da var ama görmedik… Duvarlarda aile ve müşterilerin fotoğrafları var… Bir deniz ürünlü bir de etli ve domates soslu makarna seçiyoruz menüden. Bir şişe de ev şarabı… Ben makarnaya pek düşkün olmadığım halde burada yediğim makarnalardan sonra büyüyünce makarna canavarı olmaya karar veriyorum.. J Cidden süperdi..
image1253.image1251
Oradan Berrak’ın çalıştığı hostel’a gidiyoruz. Sokağı buluyoruz önce, Berrak’ın dediği gibi tabelayı görüyoruz. Hangi zil diye bakınırken hoşgeldiniz diyor diafondan Berrak’ın sesi… J Madem böyle yeteneklerin vardı evin kapısında niye kullanmadın Berri’ciğim.. J Şirin bir yer.. İnternet bağlantısını kullanarak evlerimizi arıyoruz.. Biraz oyalanıp anahtarı alıp eve gidiyoruz. Yolu bula kaybede tabi ki.. Gider gitmez de odanın kapısını kapatıp uyuduk, İtalyan çiftle sorun yaşamadan…
3/8/2010 Salı (Sorrento – Capri)
Sabah yine erkenden kalkıyoruz. Berrak’ın daha önce katıldığı ve çok övdüğü bir Capri turuna katılmak üzere Sorrento’ya gidiyoruz, adamlarla konuştu, bizi istasyondan alacaklar. 8:30’da dün nereden kalktığına baktığımız metroya daha doğrusu banliyo trenine biniyoruz. Bir saat on dakika sonra Sorrento’da iniyoruz. İstasyonda Sebastian’ı arıyoruz, adamın telefonunu da almayı unuttum… Bakıyoruz ama bizden başka bakınan yok ki bize mi bakınıyorsunuz diyelim.. Bekleyen birkaç kişi daha var aslında ama onların içine düşüp Sebastian falan diyoruz, tepki yok.. Hatta Hamit bir kağıda Sebastian yazıp ortalıkta dolanıyor, gülüyoruz bir yandan halimize… Saat 10:00 oldu, Hamit aşağı falan inip birilerine soruyor, Sebastian’ın gönderdiği adamı buluyoruz nihayet.. Biraz beceriksiz biri olmalı ki bekleyenlere sormayı akıl edemiyor. Bir iki kişiyi Hamit topluyor. Sebastian’ın adamı grubun toplanmasından çok toplananlar içindeki kızlarla muhabbette… Sonunda saat 11:00’e doğru istasyondan yürüyerek Sorrento’nun küçük çarşısından geçerek otel sandığımız ama daha sonra turu yapan Sebastian ve avanesinin yaşadığı yer olduğunu öğrendiğimiz, deniz kenarı sayılabilecek ama oldukça yüksekte bir eve geliyoruz. Bavulu olanlar oraya bırakıyor bavullarını ve merdivenlerden sahile iniyoruz.
image1256 image1255
Bir restoran-cafe’de tur öncesi ihtiyaç molası veriyorlar… Birşeyler yemek içmek isteyenler alıyor, tuvalete gitmek isteyen gidiyor. Zaten zaman konusunda hiç sıkıntıları yok… Başlayamıyoruz bir türlü tura… Sonunda bir sürat motoru şeklinde tekne ile başka bir sürat motoruna oradan da lüks bir tekneye geçiyoruz. Bugün grup oldukça kalabalıkmış, o nedenle tekne ve iki sürat motoru hep birlikte çıkılıyor. Sorrento’yu denizden daha iyi görüyoruz, falezlerin üzerine kurulmuş güzel bir sahil kasabası görünümünde… Tekneler sonunda hareket ediyor… Yarım saat gittikten sonra bir koyda denize girme molası. Sıcaktan ve beklemekten sıkılmışız, gerçi deniz üstünde rüzgar, giderken daha da şiddetlendiği için serinledik ama deniz gerçekten güzel.. Bu uzun yolculuğumuzun tek deniz molası da burası olduğu için hasretle atlıyoruz bu muhteşem suya… Biraz yüzüp, kayaların arasından geçip tekrar tekneye çıkıyoruz…
image1258.image1257
Bu arada Sebastian’la tanışamadık henüz. Bizim kaptan Andrea, Türk olduğumuzu öğrenince yine coşkuyla Bodrum, Marmaris, Bozburun’dan bahsediyor. Bu sefer daha uzun bir yolculuktan sonra Capri adası açıklarındayız. Çok güzel görünüyor ada.. Yemyeşil.. Merkezine değil biraz daha açıktaki bir plajın açıklarında demir atıyoruz. Demir atmamız da bir saate yakın sürüyor her nedense… Ardından yemek zamanı. Önce biralar geliyor. Ardından da yemek.. Bizdeki gibi balık olma ihtimalini çoktan unuttuk ama az peynir bol domates dolu yarım ekmek de beklemiyorduk adam başı 50 Euro’luk turumuzda öğle yemeği olarak… Hele benim gibi domates özürlü birisi için yemeğin anlamı daha da değişik. Hamit’in alaylı bakış ve sözleri altında yiyorum mecburen, çünkü domatesleri de çıkartırsam kuru ekmek kalacak. Üstelik tur için ısrar eden de bendim…
image1260.image1259
Neyse, yemeğin ardından sürat tekneleri grup grup sahildeki plaja götürüyor herkesi. Orada Sebastian’la tanıştık nihayet.. Pek de gerek yokmuş aslında.. Plajda fiyatların uygun olduğunu söyleyip diğer gruba doğru yürüdü aynı şeyleri söylemek üzere.. Anlamsızca bekliyoruz.. Adayı gezdirecekler herhalde.. Uzuuuun bir bekleyişten sonra bakıyoruz kalabalık bir grup yukarıya çıkan yola doğru yürümeye başlıyor. Biz de onlara katılarak geri kalmıyoruz… Bir süre sonra merdivenlerden, limon bahçelerinin aralarından falan geçerek daracık bir yola çıkıyoruz. Grup orada ikiye bölünüyor. Bir kısmı oradaki otobüs durağında beklerken bir kısmı yürümeye devam ediyor. Biz önce yürüyoruz ama sonra yürüyenlerin bir amacı olmadığı anlaşılıyor ve tekrar bölünüyorlar, bazıları aşağı yöneliyor. Biz de durağa geri dönüp gelen minibüsten hallice bir otobüse biniyoruz. Anlaşılıyor ki aşağıda bir süre vermişler… İnsanlar kendi başına Capri’yi görmeye çalışıyor.
image1262.image1261
Son durak adanın tepe kısmında merkezi bir yer. Orada iniyoruz. Yaklaşık on kişiyiz. Onbeş dakikada bir otobüs var, aşağı marinaya giden, onlarla geri dönülecek. Süreyi soruyoruz, 16:30’da orada olunacakmış, en geç 17:00 demişler. Saat 16:10… J Şaka gibi… Grubu gözden kaçırmadan oraları dolaştık… Capri küçük ve şirin bir ada… Limonu ile ünlü… Evler bembeyaz. Saçma sapan bir yapılaşma yok… Tepedeki manzara noktasından fotoğraflar çekiyoruz. Biraz daha dolandık.. O arada grubun bir kısmı daha kayboldu. Bizden başka üç kişi daha kaldı.. Onlar da zaten Berrak’ın çalıştığı hostel’da kalıp onun önerisiyle gelmişler ve onlar da bizim gibi turdan hiç memnun değiller… Meksika’lı ve Çek iki kız ve Amerika’lı bir çocuk.. Fıkra gibi.. J Süre o kadar az olmasına rağmen herkes çok rahat. Parayı henüz ödememiş olmanın rahatlığı olsa gerek.. J Bırakıp giderlerse havalarını alırlar..
image1269.image1268 image1266 image1263
Neyse, tekrar bilet alıp otobüse biniyoruz. Çıkarken bindiğimiz durağa gelince ben inmemiz gerektiğini söylüyorum. Hamit ise herhalde merkezde buluşulacak diyor. Aşağıdaki son durağa gelince iniyoruz ve benim dediğim gibi ayrıldığımız yerde buluşulacağını anlıyoruz. Onlar ne yapacağız, tekne nerede diye aranıyor hala.. Hamit’le ben gelin diye çağırıyoruz ve önünden geçtiğimiz ilk durağı ve oradan da ara yolları buluyoruz. Merdivenlerin başında bizi sabah karşılayan çakma Sebastian bekliyor. Biz erken bile gelmişiz. Bizden sonra beş kişi daha eksik… Neyse, eksik varsa plajdan tamamlarız. J
image1274.image1273 image1272.image1271
Tekrar teknelerle taşınıyoruz… Ayrılmamız da çok uzun sürüyor. Rüzgar şiddetini artırıyor. Adanın etrafında tur atıyoruz. Bu arada Andrea bizim tekneyi yardımcısına bırakıp yüzerek bir türlü plajdan çıkamayan diğer motora gidiyor ve onunla devam ediyor. Yüksek kayaların tepesine kurulmuş evleri gösteriyorlar… Kayaların arasındaki mağaraları da… Hava serin ve dalgalı, dönüş o kadar uzun ve yorucu geldi ki bize… Sekizi geçiyordu Sorrento’ya geldiğimizde… Otel sandığımız muhteşem eve vardık, ödeme yapılacak, kimsenin baktığı yok. Neyse Sabastian’ı gördük, bir iki muhabbet edip ilgilenemediği için özür diliyor ve arabaya binip hoşçakalın bile demeden gidiyor adam.. Dur para falan diyoruz, Andreas’a verin diyor. Bu arada Berrak’ın sandığının aksine ona özel bir indirim falan değil, herkes 50 Euro ödüyor bu anlamsız tura..
image1276.image1275
Sorrento’nun içinden yürüyerek ve bir polise sorarak istasyonu buluyoruz. Treni beş dakika ile kaçırmışız. 21:00’deki trene biniyoruz haşat vaziyette… Tren de çok rahatsız, koltuklar berbat. Eve vardığımızda 10:30’a geliyor. Hemen duş alıp Berrak’ın hazır çorbalarından yapıyoruz birer tane. Çorbaları bulmamıza uyuz ev arkadaşları da yardım ediyor, hayret! Ardından sızıyoruz zaten…
4/8/2010 Çarşamba (Pompei – Bari)
Sabah kalktık, Berrak’a not bırakıp çıkmak üzereydik ki Berrak geldi. Kahvaltılık birşeyler almış.. Ama bugün öğlene kadar Pompei’yi gezip ardından Bari’ye gidip Patras (Yunanistan) feribotuna binip yarın sabaha karşı İgoemenitsa’da inip Arnavutluk’a geçmeyi planlıyoruz… O nedenle zamanımız yok. Bize sandviç hazırlıyor ve dökülüyoruz yollara. Tren istasyonunda yine iki dakika ile treni kaçırıyoruz. Bu şanssızlıkla biz iyi gezdik bu kadar diye köpürüyor Hamit. Çıkarıp sandviçlerimizi yiyoruz. Ortalıkta bağıra çağıra konuşan Napoitenler dolu. Yarım saat sonraki trene binip bir yarım saat – kırk dakika da gidip Pompei’ye varıyoruz. Artık kısacık yolculuklar bile bitmek bilmiyor…
image1280 image1278
image1284.image1282
image1287.image1285
İstasyondan çıkınca etrafta Vezüv’e çıkan turları tanıtan bir sürü insan var. İstasyonun az ilerisinde, hatta neredeyse karşısında Pompei girişi.. Biletimizi ve haritamızı alıp giriyoruz. Çok büyük bir yer. Harita elde ilerliyoruz. Hava çok sıcak ve ortalık çok kalabalık… Harita olsa da istediğimiz yerleri bulmak çok zor. Hem harita sadece İtalyanca hem de haritadaki cadde ve sokak isimleri hiçbir yerde yazmıyor. Sadece farklı bir numaralandırma sistemiyle sayılar yazmışlar, onlar da haritada yok… Çok seyrek rastladığımız görevlilere sora sora 56. bölümde taşlaşmış insan kalıntılarının olduğu yere gidiyoruz. Camekan içindeki heykel gibi duran lavların taşlaştırdığı bedenleri inceleyip fotoğraf çekiyoruz.
image1296.image1294 image1292 image1290
Her yeri gezmek mümkün değil, gerçekten çok büyük. İyi bilen bir rehberle önemli yerler gezilmeli kesinlikle… Biz her yerde mutlaka görün denilen Villa de Misteri’yi buluyoruz buradan sonra. Girdiğimiz bölümün tam zıt ucunda… Yolda burayı ararken de yine taşlaşmış bedenlerin olduğu iki yer daha gördük. En ilginç yerlerden biri de genelevlermiş, Villa de Misteri orası mı bilemiyoruz, sonradan öğreniyoruz, değilmiş… Genelevleri göremiyoruz yani.. Villa de Misteri’de freskleri görüp iyice dolaşıp oradaki çıkıştan çıkıyoruz. Vezüv’e çıkma konusunda kararsızız ama en az 2,5 saat sürdüğünü öğrenince çıkmamaya karar veriyoruz.
image1308.image1307 image1306.image1304 image1302.image1300 image1298 image1297
İstasyona giriyoruz. Biletleri sabah gidiş dönüş almıştık. Görevliye nereye okutacağımızı soruyoruz. Karşı peronda diyor. Geçtik ama bulamadık o tarafta. Öbür tarafa gidip okutayım dedi Hamit, tren saatine daha var. Ama o da ne, bir tren geliyor. Hem de Napoli’ye.. Zaten bilet soran eden yok.. Biniyoruz tabi hemen.. Bu hızlı trenmiş, bir yere uğramadan yirmi dakikada Napoli’deyiz. Ama bizim şans(sızlığ)ımız her zamanki gibi nöbette, çıkışta 3-4 görevli bilet kontrolü yapıyor. Hamit biletleri veriyor, adam okutmamışsınız diye arıza yapıyor. Hamit geçmiş, ben iç taraftayım, adam geçirmiyor. Hamit al bileti diyor, almıyor, ver o zaman diye çekiyor yırtıp imha edecek, vermiyor, Hamit delleniyor en sonunda “Eeee” diye bağırıp beni çekiyor kolumdan, bağıra çağıra yürüyüp gidiyor. Adam arkamızdan bakakalıyor…
image1316.image1314 image1312 image1310
İstasyondan çıkışta Bari otobüslerinin kalktığını öğrendiğimiz yere gidiyoruz. 13:30’da kalkacak bir otobüs varmış. Saat 13:00. Sonraki 17’de diyor ama pek inanasımız gelmiyor. Herhalde farklı firmalar var, bu firmanınki öyledir falan diyoruz. Sallana sallana eve yürüyoruz. Hamit sabah ben uyanmadan dolaşırken 15-16 bin kilometre yol yaparken parçalanan sandaletlerinin yerine bir sandalet görmüş, uğrayıp onu da alıp eve gidiyoruz. Berrak’la konuşup olanları anlatıyoruz. “Aa, doğrudur, bayağı seyrek oraya otobüs” deyince Hamit gazı alıyor. Saat 13:20, bavullarımız hazır zaten, alelacele Berrak’la vedalaşıp yine koşmaya başlıyoruz. Aceleyle kestirmenin çıkışında ters tarafa sapıyor Hamit iki bavulla. Neyse, ben döndürüyorum. Otobüse yetişiyoruz, bilet alacaksınız diyorlar.. Hamit koşarak gidip ortadaki gişeden bilet alıyor ben bavulları bagaja koydururken. Ve en ön sıradaki yerimize (numara falan yok yine, orası boş kalmış her nasılsa) oturuyoruz…
Şöför bir acayip, Napoli’li olduğu belli, birşeylere bakıp bir form dolduruyor, telefonla konuşuyor hiç durmadan ve tüm bunları koca otobüsü kullanırken yapıyor.. Bu koşuşturma yormuş bizi ki, ikimiz de uyumuşuz. Saat 17:00-17:30 gibi Bari’deyiz. Tren istasyonunun hemen arkasında indik otobüsten. İstasyonun ön tarafından limana otobüs kalkıyormuş. On dakikalık bir bekleyişin ardından otobüse biniyoruz. Bari’yi de buradan ve otobüsten gördüğümüz kadarıyla geziyoruz. J Pek özellikli bir yer değil zaten göründüğü kadarıyla… Limanın içine kadar giriyor otobüs. Bir sürü feribot var…
image1318.image1317
Patras’a giderken İgoumenitsa’ya uğrayan feribotların biletlerinin satıldığı yere gidiyoruz. Ben bavullarla bekliyorum, Hamit içeri giriyor. On dakika sonra kötü bir haberle dönüyor. İnterrail’cilere %50 indirim yapan SuperFast’de yer yok… Diğerlerinde var ama iki kişi 106€. Gişedeki kız “bekleyin, son anda iptaller olabilir” diyor. Millet önceden yapmış rezervasyonunu, gişeye gelip birkaç dakikada biletini alıp gidiyor… Biraz bekliyoruz ama en son feribot SuperFast’inki 19:30’da.. Diğerlerinden son kalkan 18:30’da. Yani onu son ana kadar beklersek diğerlerini de kaçıracağız. Son ana kadar bekleyip bir değişiklik olmayınca 18:15’de Ionian King’den alıyoruz biletleri. Böylece rezervasyon yaptırmamanın bedeli olarak 53€ ekstra ödüyoruz… Son ana kadar yetişememe ihtimalimiz vardı gerçi ama aklımıza da gelmemişti böyle bir olasılık… Bileti alırken Hamit “Patras” diyor, ben düzeltiyorum, “İgoumenitsa”.. Hamit kızıyor, ikisi aynı fiyatmış zaten, biz Patras alırız, İgoumenitsa’da ineriz diyor.. J
image1320 image1319
Feribot, bilet alınan yerden bir hayli uzak. Feribotların bağlı olduğu bölümlerden de en uçtaki bizimki tabi… Koşarak bavulları sürükleyerek yetişmeye çalışıyoruz. Bir bölümde pasaport kontrolünden geçmemiz gerek ve kuyruk var. Bizi hiç kontrole almadan o bölümün yanından geçiriyorlar. Zaten yayalar çoktan binmiş, son birkaç araç için açık olan kapaktan biniyoruz biz de… İçerde koltukların olduğu bölümlerde bir yer bulup yayıldık. Karnımız acıktı. Market gibi biryer yok koca feribotta… Restoranlar var ve acayip pahalı. Sürekli anonslar yapılıyor “Restoranlarımız on dakika için daha açık kalacaktır” falan diye, son şans yani J, kimse gitmiyor, herşey öyle pahalı ki.. Anons dilleri İtalyanca, Yunanca, İngilizce ve Türkçe.. Türkçe anonsu yapan iki kadın var, birinin konuşması gayet düzgün. Diğeri ise çok bozuk.. Türkler de var zaten feribotta. En sonunda barlardan birinden bir sandviç alıyoruz, o da bayat. Ardından koltuklara uzandık ve uyuduk.
5/8/2010 Perşembe (İgoumenitsa – Patras – Atina)
Saat 3:00 gibi elindeki bir şeyi bir yerlere vurup ses çıkartarak ve melodik bir şekilde “İgoemenitsa” diye inecekleri uyandırmaya çalışan bir görevlinin sesiyle uyandık biz de.. Kalktık, toparlanıp bavulları aldık ve kapıya indik. İgoumenitsa’dan Arnavutluk’a geçeceğiz. Ama bu nasıl olacak, otobüs ya da başka bir araç bulabilecek miyiz yoksa yollarda mı kalacağız. Feribot yanaşana kadar bunları düşünüyoruz ayrı ayrı. Sonunda “Emin miyiz?” diye soruyor Hamit, ben de “Boşver, riske girmeyelim” diyorum ve yukarı çıkıyoruz tekrar.
image1324.image1322
Bu sefer başka bir bölüme yayılıyoruz. Ben tekrar uyuyorum. Hamit kalkıp tıraş oluyor. Banyo da varmış, hem de tertemiz ve bir sürü bölümlü. Yıkanıyor bir de.. Ben üşeniyorum, uykulu uykulu… Sabah yine başlıyor restoran anonsları.. “On dakika sonra kapanıyor”, “On dakika için daha açık kalacak” diye ve hiç bitmiyor o on dakika.. Fiyatlarınızı adam gibi bir seviyeye çekin de yesin insanlar… Biz yine kazık ötesi bir fiyatla büyük boy bir bisküvi alıp çayla yiyoruz. Sonra da MP4-çalarda bir film izliyoruz. Ama bir türlü geçmiyor zaman. Kefalonya’ya uğruyor feribot. Ardında öğlen 13:00 gibi Patras’dayız. Patras’a yaklaşırken bizden bir saat sonra kalkan Superfast yakaladı bizi.. Neyse ki geçemedi de biz ondan önce yanaştık.
image1326.image1325
Patras’ta Hamit hemen bir market bulup alışveriş yapıyor da karnımızı doğru dürüst doyuruyoruz sonunda… Patras’tan başka bir yere otobüsle gidiliyor ve oradan trene biniliyor. Biz Superfast’ten burun farkıyla önce geldiğimiz için ilk otobüse bilet bulabildik. O arada Superfast’le gelen interrailci bir Türk çifte rastladık. Otobüsle bir saat kadar gidip bir istasyona varıyoruz. Orada onbeş dakika kadar bekleyip gelen trene biniyoruz ve akşamüstü Atina’dayız. Tren istasyonu küçücük. Önce yarın akşam için Selanik treni soruyoruz (Türkiye treni Selanik’ten), gece tren yok, yarın sabah var, ona rezervasyon yaptırıyoruz. Wireless bulamadığımız için çıkıp elimizde bavullarla otel aramaya başlıyoruz.
image1328.image1327
İlk sorduğumuz oteller çok pahalı. Sonunda oldukça uzak bir mesafeden dev tabelasını gördüğümüz New Dream Otel’e önce Hamit gidip soruyor, 50€ uygun geliyor ve gelip beni alıyor. Resepsiyonda bizim kadar bile dil bilmeyen ama çenesi düşük bir Yunanlı anahtarımızı veriyor. Odanın içi pembe, yatağın karşısı full ayna, televizyonu açtığınızda ilk 6-7 kanal porno, nasıl bir otelse… L Hava feci sıcak. Ama odanın balkonuna çıkınca sağ tarafta Acropolis manzarası var tabak gibi..
image1331.image1329
image1336.image1334
image1339.image1338
Çantaları bırakıp hemen dışarı çıkıyoruz. Metro istasyonu yakın. Metro ile şehir merkezindeki Syntagma ve Omonia meydanlarına, Parlamento Binasına gittik. Parlamentonun önünde Yunan askerleri geleneksel kıyafetlerle, kafalarında kukuleta, ayaklarında ponponlu ayakkabılarla nöbet tutuyorlar. Vatikan’daki İsviçreli’ler mi bunlar mı daha komik, karar vermek güç. Normal üniformalı bir asker kıpırdamadan güneşin altında nöbet tutan askerlerin terini siliyor. Fotoğraflar çekip Parlamento Binası’yla T oluşturan caddede ilerliyoruz. Çok hareketli ve canlı bir cadde…Yürüyerek Plaka bölgesine geliyoruz. Tepede Akropolis görünüyor ama oteldeki yarım İngilizce’li arkadaş saat 18:00’de kapanacağını söylemişti, o nedenle yarın sabah gezmeye çalışacağız trenden önce açılıyorsa…
image1347.image1345 image1343 image1341
Bu arada Hamit bir baksaydık, belki açıktır falan diyor ama benim pek halim yok.. O arada yol sorduğumuz bir adama Akropolis’in kaçta kapandığını da soruyor, adam 20:00 gibi deyince haydi tepeye başlıyor yine bir koşturmaca… Yolda sevimli beyaz evlerin önünü süpüren daha da sevimli bir teyzeye yolu soruyoruz. Kadın çok şeker bir edayla “Come with me” diye bir köşeye getiriyor ve oradan tarif ediyor yolu… Sonunda Akropolis’in gişesini bulup iki kişi için 24€’ya biletlerimizi alıp içeri giriyoruz.
image1360.image1359 image1358.image1356 image1354.image1352 image1350 image1349
Tam saatinde gitmişiz, güneş batmak üzere, çok etkileyici görünüyor hem buradaki tarihi yapılar hem de tepeden kuşbakışı manzara… Tüm Atina bembeyaz koca bir şehir. Kapanış saatine dek orada zaman geçirip çok sayıda fotoğraf ve video çekiyoruz. Sonrasında tekrar Plaka bölgesine iniyoruz. Yolda gördüğümüz hediyelik eşya satan dükkanlardan ponponlu kışlık terlik ve snowball alıyoruz.
image1376.image1374 image1372.image1369 image1368.image1366 image1364 image1362
Plaka çok güzel ve şirin bir yer. Her yerden yerel müzikler yükseliyor. Bir sürü de hediyelik eşya mağazası var. Gerçekten bize çok benziyorlar. Hatıra eşyalarının içinde mutlaka nazar boncukları da var. Bunu da mı aldınız yaa? J Plaka’da dolanıp güzel bir taverna arıyoruz. Belli bir bölge restoranlarla dolu. Masalar hep sokaklarda… Ama bunlarda canlı müzik yok.. Geleneksel yemekleri soruyoruz, hepsi “musakka” diyor. Nasıl yani, o bizim diil miydi? Yunan-Türk arasında senin benim kalmamış galiba, her şey birbirine karışmış.
image1387.image1386 image1384.image1382 image1380.image1379 image1378 image1377
Sonunda şirin bir sokaktaki şirin bahçesinde canlı müzik yapılan bir taverna buluyoruz. Müzik yeni başlamış. Masaların bir kısmı dolu.. Müzisyenlerin çaprazında ve yakınında bir masaya kuruluyoruz. Grek salata, musakka, balık ve tabi ki uzo söylüyoruz. Müzik ve ortam çok güzel. Müzisyenler çok sevimli, hele gitar çalan çok komik… Telefonu çalınca gitarı bırakıp telefonla konuşmaya başlıyor birkaç kez… Bir diğeri karşıdan patronla işaretleşiyor komik mimiklerle.. Sirtaki yapan olmadı. Bahçenin üst kısmında oturan kalabalık ve gençlerden oluşan bir turist grubu müzisyenlerin önündeki küçük alanda yapmaya çalıştılar biraz ama işin suyunu çıkardılar. Müzisyenler gençlerin cıvıttığını görünce bizim ters tarafımızdaki buzuki’nin sapıyla gençlerden birini dürterek uyarıp hepsini oturttu. Yemekler de müzikler de çok güzel. Musakka bizimkinden pek farklı değil.
image1389 image1388
image1394 image1392
image1398.image1396
.image1402 image1400.
Yemekten sonra yine Plaka’nın sokaklarında geziniyoruz. Tepede Akropolis ışılandırılmış ve çok güzel görünüyor. Metroya binip aktarma yaparak otelimize geliyoruz. Odaya çıkıp üstümüzü değiştirip yatıyoruz. Hamit televizyon açmadan uyuyamaz zaten, açar açmaz muhteşem kanallar karşılıyor gecenin bir yarısı, ki sabahın köründe kalktığımızda da durumda değişiklik yok.. Nereye düştüysek artık.. J
6/8/2010 Cuma (Selanik)
Sabah saat kurmadan uyanıp odamızda kahvaltımızı ediyoruz. Balkonda ederiz demiştik ama öyle bir sıcak var ki hemen içeri atıyoruz kendimizi. Bavullarımızı toplayıp yola koyulduk. Trenimiz 11:00’de… İstasyonda biraz bekliyoruz, kalabalık. Başka bir tren arızalanmış, önce onun çekilmesi, onun yerine gelecek trenin gelmesi gerekiyor ki bize sıra gelsin. O gittikten sonra onun da yolcusu istasyonda kaldığı için iyice kalabalık oluyor. Neyse bizimki önce geliyor. Selanik’e gidiyoruz, artık tamamen dönüş yolundayız, heyecanlıyız çünkü bir aydır yollardayız ve evimizi özledik. Saat 16:00 gibi Selanik’teyiz. İstanbul treni 20:00’de… Bavulları emanete bıraktık. O arada bizim interrailci genç çiftle karşılaştık. Onlar önceki trenle gelmiş ve Atatürk’ün evine gitmişler. Bize yolu ve harita alabileceğimiz yeri tarif ediyorlar.
image1404.image1427 image1425.image1423
Atatürk’ün doğduğu eve üç yıl önceki turda gitmiştik ama otobüsle önünde inmiştik. Bu kez elimizde harita yine başladık koşturmaya. Çünkü gençler 17:00’de kapandığını söyledi. Yolda önce sormakla sormamak arasında gidip geliyoruz, Hamit bileceklerini düşünmüyor pek, ben bilirler diyorum. Neyse birine sormak için teşebbüs ettiğimizde herkes daha birşey sormadan “Mustafa Kemal di mi?” deyip yolu tarif ediyor. Çok hoşumuza gidiyor bu durum.. Kapanmaya beş dakika kala giriyoruz içeri. Görevli bizi gezdirdi, kapanıyor falan demeden, doya doya gezdik her odayı… Sonrasında bahçede Ali Rıza Bey’in diktiği nar ağacının altında istediğimiz kadar oturabileceğimizi söyledi.
.image1419.image1415.image1413.image1411.image1409.image1407.image1406 image1417
image1421
Biraz dinlendikten sonra çıktık ve başladık sahile doğru yürümeye… Yolda tarihi bir cami kalıntısının içinde bir fotoğraf sergisinde yüzyıl önceden kalma Balkan fotoğrafları gördük. Tiran’dan Üsküp’e, Saraybosna’dan İstanbul’a bir sürü fotoğraf. Benim direkt ilgi alanım. Biraz dolanıp çıkıyoruz. Caddede yürüyüp sahile iniyoruz. Beyaz Kule’yi fotoğraflayıp istasyon yönünde yürümeye devam ediyoruz. Özellikle sahil boyunca yürürken İzmir’e niye benzetildiğini anlıyor insan Selanik’in. Yalnız bu güzel şehir niye bu kadar hareketsiz anlamak zor. Tamam hava sıcak ama caddeler, sokaklar, kafeler öyle boş ki… Hatta trende yemek için birşeyler alacağımız bir market, bakkal hatta büfe bile bulamıyoruz gezdiğimiz caddelerde ve girdiğimiz ara sokaklarda…
image1431.image1430 image1429 image1428
Sonunda istasyonun karşısında bir sokağa girip araya taraya bakkal benzeri bir yer buluyoruz. Meyve, ekmek, ıvır zıvır birşeyler alıyoruz ve istasyonda karnımızı doyuruyoruz. Nihayet tren geliyor. Dostluk Ekspresi, görevliler Türk.. J Kondüktör bavulu kapıyor elimizden, yukarı çıkartıyor ve yerimizi gösteriyor. Süper, iki kişilik kuşetli bir vagon. Lavobo ve buzdolabı var… Hiçbir trende rastlamadığımız bir konfor ve temizlik valla.. Bir de dönüş heyecanı.. Önce bir film izliyoruz, hem de netbook’da, biraz olsun normal bir boyutta. Sonra ben yukarıdaki yatakta uyurken Hamit bir film daha izliyor, ardından fotoğrafları elden geçiriyor, Zangoç modunda her zamanki gibi.. J
image1433.image1432
Sınırda çıkış ve girişte bayağı bir zaman geçirdik, pasaport kontrolleri yapıldı. Sınırı geçtikten sonra hava aydınlandı. Bir aylık koşturmanın sonunda kendi ülkemize gelmiş olmak çok güzel birşey… Çerkesköy’e kadar trenle geldikten sonra oradan otobüslere geçiyoruz, tamirat mı ne varmış… Otobüste çay ikramıyla sonunda Sirkeci’deyiz. Oradan seyyar poğaçacılardan ikişer poğaça alıp vapurda çay eşliğinde bir İstanbul kahvaltısı sonrası nihayet evimizdeyiz.. YAŞASIN EEEVVVV… J

Tur fotoğraflarından oluşturduğumuz videolar için aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz:

Almanya-Polonya Baltık (Litvanya, Letonya, Estonya) İskandinavya (Finlandiya, İsveç, Norveç, Danimarka) Orta ve Batı Avrupa (Hollanda, Belçika, Fransa, Portekiz) İspanya İtalya (1. Bölüm) İtalya (2. Bölüm) ve Yunanistan

13 yorum

  • abt_smyrna dedi ki:

    eline emeğine sağlık. Fazlasıyla özenerek hazırlamışsın ayrıca çok özendim : )

  • NEŞE dedi ki:

    Aman kardeşim,nasıl gezi bu böyle,vallahi başım döndü,her satırı okudum,2 saat sürdü..Gezinizin Baltık ülkeleri hariç,diğer bölümlerine ben de eşlik ettim eski anılarımla..Sizin bir aylık gezinizden 10 gezi olur diye düşündüm..Varşova garı,hayatımda gördüğüm en kötü gar dır,bu konuda çok haklısınız,Wilanow sarayın da da haklısınız,pek birşey yok..Krakow da giremediğiniz Milk Bar lar en ucuz ve doyurucu yerler,yahudi mahallesinde de güzel lokantalar var.Ausschwitz ve Wieliczka ya keşke tur alsaydınız derim..Para çekimlerini ATM lerden mi yaptınız?Oslo da aradığınız balıkçılar,arkanızı denize döndüğünüzde sol taraftaki eski liman depolarının içindeydi.Kopenhagen da cephesi çiçek kaplı binaya bayıldım.Osnabrück de çanta olayına deli oldum…Brugge ye bir daha gidip tadını çıkartmalısınız,belki 10 kere gittim…Lisbon da keşke asansöre binseydiniz diyorum,Sevilla ve Cordoba yı da bizim Çukurova ya benzetiyorum,müzikteki uzun hava tarzı da dahil..Gelelim meyva salatası=Makedonya ya..Yugoslavya nın komunist devrindeki bir benzetmeden geliyor,bu bölgede karışık etnik yapıdan dolayı,karışık meyva salatasına benzetilmiş..Çok teşekkürler bu güzel geziyi paylaştığınız için

  • exxe dedi ki:

    valla aynı gün tamamını okuyup bu güzel yorumu yazdığınız için de ben size teşekkür ederim.. Brugge’e defalarca gitmenize hiç şaşırmadım, biz de ilk fırsatta mutlaka tekrar gideceğiz..

  • bora arasan dedi ki:

    Elinize,emeğinize sağlık. Baltık taraflarına gitmeden okumak iyi oldu.

  • lilac dedi ki:

    Paylaşımınız için çok teşekkürler. Resimler çok güzel, anlatım renkli ve esprili. Zevkle okudum. Brugge’e mutlaka tekrar gitmelisiniz. Gerçekten rüya gibi bir yer. Ben seneye İskandinav ülkelerini gezmek istiyorum, yazınız çok faydalı oldu. Tekrar teşekkürler..

  • exxe dedi ki:

    bu arada, tur fotoğraflarından derlediğimiz video görüntülerini de yazının en altına ekledik..

  • karablacksea dedi ki:

    Kısım kısım, sindire sindire okudum. Birçok kişinin hayallerindeki turu gerçekleştirmişsiniz. Tebrik ederim. Yazınızla anılarınızı ve fotoğraflarınızı paylaştığınız içinde teşekkürler, görmek istediğim mekanlar için birer rehber niteliğinde olmuş. Elinize , emeğinize sağlık.

  • NEŞE dedi ki:

    Yeni eklediğiniz fotolarla geziniz daha da güzelleşti,ben de ikinci kere şöyle bir cila yaptım.Varşova da meydanın ortasındaki raylar ve vagon içine doldurulmuş haçlar ın hikayesi çok ilginç aslında..Bu anıt,Nazilerin yaptıklarını değil,savaştan sonra işgalci Rusların yaptıklarını sembolize ediyor.Ruslar sistemli bir yokediş uyguluyorlar Polonyalı aydın muhaliflere,belirsiz bir şekilde topladıkları aydınları,uzak yerlere gönderip yok ediyorlar.Anıt sembolik bir demiryolu şeklinde ve rayların aralarında öldürülen aydınların isimleri ve yerleri yazılı ve rayların sonunda haçlar=ölü aydınlar ın doldurulduğu vagonlar var.Tabii ki anıt komunizm in çöküşünden sonra yapıldı..

  • elpida dedi ki:

    Emeğinize sağlık. Çok güzel bir gezi yazısı olmuş. Detaylar için ayrıca teşekkürler. bir gün oraları ziyaret edecek olursak faydalanabileceğimiz bir yazı olmuş. Bol fotoğraf kullanarak sanki okuyanlarıda oralara götürmüşsünüz. Anlatım tarzınızda çok samimi. Özellikle Süreyya Taylan espirinize bayıldım :))

  • Corto_Turco dedi ki:

    Pek çok insanın hayal ettiği ama cesaret edemediği bir yolculuğu gerçekleştirmişsiniz. Zaferler kadar hayal kırıklıklarıyla da renklenen bir macera yaşamışsınız. Büyük gezgin ve yazar Bilbo Baggins’in dediği gibi “Oradaydık ve şimdi buradayız” diyebilirsiniz. Keşke yazıyı bölümlere ayırsaydınız, okuma kolaylığı için. Hâlâ okuyorum, yorum için sonunu bekleyemedim, ne zaman bitiririm Allah bilir.

  • NEŞE dedi ki:

    Evet,Corto çok haklısın,bu gezide herşey harika,tabii zor bir gezi yüklü bir tur,kaç kişi başarabilir düşünülür ama bizler açısından zor olan çok uzun olan maceraları dikkatle ve kaçırmadan,yorulmadan okuyabilmek…Yemek yedim,aralarda kahve içtim,okumak saatlar sürdü…Sevgili “exxe” sizden ricam ne olur bir dahaki yazıları bölümlere ayırın,güzel gezilerinizin tadına varalım..

  • oscamnalbur dedi ki:

    Okurken çantamı toplayasım geldi. Harika bir gezi planı çok güzel bir yazıyla desteklendiğinde çıkan lezzet harika oluyor. Çok teşekürler.

  • busra12 dedi ki:

    Merhaba,
    yazınızı okudum v gerçekten çok etkilendim. yılla önc yaptığım interrail aklıma geldi 🙂 srf size mesaj atabilmek için de ye oldum. bir sorum olacak.
    gezinize almanyadan giriş yapmışsınız. ben de mart ayıda almanya girişli ve ispanyaya geçecek şekilde bir gezi planlıyorum. ancak ispanyadan vize alığım takdirde almanyann ilk girişi orada yapacağım için sorun çıkarabileceğini düşünüyoum. örneklriyle karşılaştım. bu yüzden almanyadan vize almayı düşünüyorum. ancak almanyada kalışım 2 gün ve daha sonra 7 gün da ispanyada kalış sözkonusu.sanıyorum siz de öyle yaptınız. almanyadan zie alırken rotanızı,hostel rezervasyonları veya herhangi bir şey gösterdiniz mi? ya da sadece gezeceğinizi buyüzden 1 aylık schengn vermelerini mi istediniz?
    vize ile ilgili bilgi verebilirseniz çoks sevinirim
    sevgiler
    büşra

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*