İnsanlığın Sustuğu Yer: Auschwitz

Gülten Akın’dan ödünç alıyorum bir dizeyi bu durumu anlatmak için, “bir roman kadar uzun bu tümce”, Auschwitz’i anlatacağım size.

Aslında Krakow’a gidene kadar buraya kendi başıma gitme niyetindeydim, fakat insanın basireti bağlanıyor derler ya, ortalıkta bu kadar çok tur dolanırken, hostelde de bana turla gitmemi önerince insanlar, tura katılmaya karar verdim. Saat 3’te başlayacak olan tura kaydımı yaptırdım. Bizi oraya götürecek olan minibüs saat 3’ü 20 geçe geldi. Adam defalarca özür diledi, “tevekkeli” dedim, “burada bu gecikme epey ayıp zahir” ve suratıma hemen, “bu kadar da olmaz ki canım” temalı bir bakış kondurdum. (İşin şakası bir yana, Türkiye’de böyle bir gecikme kayda değer bile sayılmayacaktı muhtemelen).

Yaklaşık bir saatlik bir yolculuğun ardından Auschwitz’e vardık. Kapıda bizi rehber karşıladı, turun en güzel kısmı… Şu bilgiyi verelim, eğer ki kampa kendi başınıza gidiyorsanız dahi, saat 9 ila 3 arasında rehbersiz içeri giremiyorsunuz. Başlayacak İngilizce turları beklemeniz gerekiyor, yaz sezonunda bu daha sık olurken, kışın bekleme süreleri artabiliyor. Birkenau’yu ise rehbersiz gezmeniz mümkün.

Auschwitz, Nazilerin en büyük ölüm kampı. Kampa 1.300.000 insan zorla barındırıldı ve bunların 1.100.000’i öldürüldü. 1.3 milyon kişinin, 1.1 milyonu Yahudiydi.

Kampa, hepimizin bildiği “çalışmak özgürleştirir” yazılı kapıdan giriyorsunuz. Bu kampta yapılanların gizlenmesi için, Almanlar tarafından savaşın da biteceği anlaşılınca kamp tahrip edilip, yıkılmak istenmiş, fakat bunda ancak kısmen başarılı olabilmişler. Bu kapıda, kaçarken yakalananların cesetleri ibret amaçlı insanların görmesi için tutuluyormuş. Rehberimiz, samimi olduğunu hissettiğim bir üzüntüyle anlatıyor tüm bunları. Her gün anlatsa bile alışamaz insan herhalde bu vahşete, kaldı ki bize bunları anlatan rehberin ailesi bu kampta tutulanlar arasındaymış ve kurtulmuşlar.

“Kimse hiçbir tepki göstermedi o esnada olanlara, neden? Bilmiyoruz…” dedi örneğin anlatımın bir yerinde, söylerken bunu yüz ifadesinden anladım ki gerçekten bilmiyor, ya da bilmek istemiyordu. 

Eğer kamptan bir Polonyalı esir kaçarsa ailesi tutuklanıp getiriliyormuş kampa ve kampta neden oraya getirildiklerine dair bir tabelanın altında tutuluyorlarmış. İnsanlar kampa trenle getiriliyorlar… Ana toplanma noktalarından biri Birkenau’daki varış noktası olmakla birlikte, o zamana kadar 2 kilometre uzaklıktaki istasyondan yürütülerek Auschwitz’e getirilmişler. Bazı insanların kampa gelirken tren bileti almaları bile sağlanmış, insanlar ölmek için para ödemişler kısacası. 

Şu fotoğrafta adamın gölgesindeki parmağa dikkat edin:

Bu adamın parmağını sağa ya da sola çevirmesine bakarak insanların ölümüne karar veriliyor ve bu adam savaştan sonra Brezilya’da yaşamaya başlıyor ve sağlıklı bir adam olarak eceliyle ölüyor orada, yargılanmadan…

Kampa bugün, burada barınan insanların barınma koşullarını görüyorsunuz, boğazınızda bir yumruyla dolaşıyorsunuz tüm kampı. O insanların eşyaları, saçları sergileniyor. Engellilerin protezleri… Gaz odalarına kullanılan gazın saklandığı kapsüller… Makyaj malzemeleri, kullanmalarına izin verilmeyen... Zira, zaten kampa gelir gelmez kadın erkek demeden herkesin saçları kesiliyor.

Kampa getirilen insanlar ilk günlerini böyle geçiriyorlar, bir yatak bile verilmiyor onlara.

Daha sonra verilen yataklar da zaten iyi durumda değil. Küçücük odalarda, tıkış tepiş barınıyorlar ve birçoğunun da sonu gaz odalarında yakılmak oluyor. Buralara giderken insanlar üstelik, duş almaları da sağlanarak, rahatlamaları ve nereye gittiklerinin farkında olmamaları hedefleniyor.

Bize anlatılmadı burada, fakat iki sezon önce Ankara’da Arthur Miller’ın yazdığı Orkestra isimli oyunu seyrettim. Auschwitz’de geçiyordu ve gaz odalarına götürülen insanların rahatlaması için onlara müzik yapan ve kampa kalan insanlardan oluşturulmuş bir orkestrayı anlatıyordu. Bu orkestra aynı zamanda kamptaki Nazi Subayları’na da konserler veriyorlardı. Orkestrada görev alanların kendi içlerinde yaşadıkları çelişkiler, vicdan muhasebeleri ve her an her yerden çıkan bir adamın ağzındaki tek cümle, orkestranın solistine seslenen: “Fania, yaşa…”

Bugün halen sağlam olan nadir gaz odalarından biri Auschwitz’de. İlk önce krematoryum olarak kullanılan bu bina, sonrasında gaz odasına dönüştürülüyor ve ilk “siklon-b” denilen madde de burada kullanılıyor. Kampın hastanesinden seçilen esirler üzerinde ilk kez deneniyor ve hepsi öldürülüyor.

Gaz odalarında ise, öncelikle odaların kapıları kilitleniyor ve tek seferde burada yaklaşık 2.000 insan öldürülüyor. Kapılar kapandıktan 15-20 dakika sonra kapılar açılıyor, öncelikle cesetlerin üzerindeki değerli eşyalar (altın diş, yüzün v.b.) alınıyor ve sonra cesetler yakılıyor. Dosyaları ise imha ediliyor…

Birkenau’da durum, Auschwitz’e göre bile kötü. Trenle buraya getirilen insanların ancak %25’i kampa götürülürken, kalanlar doğrudan gaz odalarına gönderiliyor. Birkenau’daki gaz odaları savaşın biteceği anlaşılınca hızlandırılıyor ve krematoryum yetmeyince insanlar ormanlarda yakılmaya başlanıyor. Savaşın bitmesine yakın da, Almanlar kampları terk etmeden önce bu gaz odalarını yıkıyorlar. Birkenau’da ilk önce beton barakalar yapılırken, ilerleyen zamanlarda bu ahşaba dönüştürülmüş. Bu barakalar 52 at için tasarlanmış barakalarken, içerisinde 400‘e yakın insan barındırılmış.

Auschwitz, herhalde dünyada herkesi ürperten kelimelerden biridir. Hepimiz bir şeyler izlemiş, okumuşuzdur bu konuyla ilgili. Fakat, hiçbiri gezip, görmek kadar etkili değil.

Auschwitz’te olanları koca dünya seyretti. Hesabı yeterince soruldu mu? Ben inanmıyorum yapılanların yeterli olduğuna geçen yazıda söylediğim gibi. Bu olanlar çok uzağımızda ve çok uzak tarihlerde olmadı, zaten olurken susuldu, sorumluların hepsi yargılanmadı, normal hayatlarını sürdürerek öldüler, acı çekmeden... Burası müze olduktan sonra herkes sıraya girdi ziyaret etmek için, ülkelerin başkanları, ruhani liderleri, hepsi… Geldiler, ne kadar vicdanlı olduklarının gösterisini yapıp gittiler.

Bu konuyla ilgili rehberimiz bir cümle söyledi tur biterken ve üzgünüm, ben bu cümleye katılmak zorundayım: “Eğer size birileri adaletten bahsederse Auschwitz’i hatırlayın. Adalet diye bir şey yok…”


3 yorum

  • arkutbay dedi ki:

    Sevgili Midgard , Auschwitz’den ders alınsaydı Bosna’da yaşananlar olurmuydu ? Bunun daha küçük örnekleri ise halen devam ediyor uygar dünyamızda . Şunu herkes bilmeli ki bunları yapanlar da zamanında seçimle başa gelmişlerdi , yani sandıktan çıkmışlardı . Hani o her şeye muktedir sandıktan . Toplumsal histeri bir kez başladı mı durdurulması zor ve acıdır . En olmadık işler doğal gelir insanlara . Neyse , bu kampta fotoğraf çekmek istememiştim ama dayanamayıp birkaç kare aldım . Kampa ilk gelenlerin fotoğraflarını görmüşsündür , yüzlerindeki ifade anlatır başlarına geleni bilmediklerini . Yaşam süreleri en güçlülerinin 1 yıldır maksimum . Zaten 4-5 fotoğraftan sonra bakamazsın yüzlerine . Bir de İzmir’den Selanik’e mübadele edilmiş bir musevi Türk vatandaşı vardır kayıtlarda , belki görmüşsündür . Buraları görmek insanın hayatına başka bir anlam katar , sen de artık eski sen olamazsın . Ellerine sağlık Midgard , sevgiler …

  • Midgard dedi ki:

    Ben hazır yeri gelmiş ve siz bahsetmişken, toplumsal histeriyi çok güzel gösteren bir kitap tavsiyesinde bulunmak isterim: “Henrik Eberle – Hitler’e Mektuplar”, o dönem Alman halkının Hitler’e yazdığı mektupların bir derlemesi. Zaman zaman tekrara düşüyor, fakat insanların ne düşündüğünü göstermesi açısından çok çarpıcı bence. “Sesiniz sanki Tanrı’nın sesi” diyen mi ararsınız, “komşum bir Yahudi, ondan nefret etmem gerekiyor” diye kendisini zorlayan mı, “yahudilere karşı savaşımız” diyen mi, “diktatörlüğümüzü nasıl kuracağız” diye soran mı, yoksa “size bir kerecik dokunabilsem” diye yalvaran mı?.. Sırf kampta kalanların fotoğraflarıyla kaplanmış bir koridor var kampın içinde, ben orada bakamadım yüzlerine… Teşekkürler arkutbay.

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Midgard,bu kamplara karşı içimde özel bir öğrenme dürtüsü var,Almanya,Belçika,Çek cumhuriyeti ve Polonya da bir çok kamp gördüm,gündüz acı ile dolaştığım bu kamplardan çıkınca mide krampları ve gece yarılarına kadar baş ağrıları ile kıvrandım ama vazgeçmedim.Her insanın görmesi ve ders alması gerekiyor.Beni en çok etkileyen Auschwitz deki saç dolu vitrin ve Dachau da insan derisinden yapılan abajur olmuştu.Bir de düşünün Dachau da kapıda bilet kesen ,içerde tüm çalışanların hepsi Alman,belgesel filmleri seyrettikten sonra o Almanların yüzüne nasıl bir hisle baktığımı tahmin edebilirsiniz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*