HOLLANDA (Amsterdam,Volendam,Edam)

Amsterdam

  2011 aylardan temmuz ,bu sene ne yapsak? nereye gitsek ?… derken uzun süredir görmek istediğimiz Amsterdam da karar kılıyoruz fakat günlerimiz o kadar yoğun geçiyor ki; ilk defa bu kadar hazırlıksız ,plansız tatile çıkacağız.Ve işte AMSTERDAM dayız….schiphol bize selam verdi bile:)Tren ile kısa bir süre sonra central stationdayız.Etraf oldukça kalabalık, eşyalarımızı otelimize bırakıp keşife başlıyoruz.




İlk günümüzde kanalları,ara sokakları,meydanları boş boş gezip keyif yapmakla geçireceğiz.Hemen bir cafe bulup yerleşiyoruz. Tabii başımıza geleceklerden haberimiz yok:) İçeceklerimizi söylüyoruz, yukarıdan yola bir şey düşüyor ve hareket ediyor o kadar minik ki o da ne…bir fındık faresi???? Herkes birbirine bakıp o an aynı şeyi düşündü herhalde , nasılsa özgürlük şehri amsterdamın havası bile halüsinasyon görmemize yetmiş olmalı:) şaka bir yana garsonumuz hemen bilgilendirme yapıyor meğer çok sık rastlanan bu olay genelde eski binalar ve çevresinde oluyormuş. Yani otel seçiminde oldukça seçici olmak gerekiyormuş. Bir an otel seçiminde doğru tercih yapmışız ama yolda yürüken ne yapmak lazım derken neyse ki bir daha böyle bir olaya tanık olmuyoruz.

Dam Square; Koninkijk Sarayı,Nieuwe Kerk,Madame Tussaud müzesininde bulunduğu şehrin merkezi olan alan ve şarkı söyleyen bir grup



Chipsy King 🙂 külahta patatesimiz




Damrak caddesine çıkan bir ara sokak daha; ayrıca Zomerijs “have an ice day” sloganıyla satılan dondurmaları da denemenizi tavsiye ederim. Süperdi….



Magna Plaza; eskiden postahane olan tarihi bina alışveriş merkezi olarak kullanılıyor


Neon ışıklandırmalı t-shirtler satılan bir dükkan




Westerkerk;



Leidseplin; akşamları oldukça hareketli ve eğlenceli olması ile tercih sebebimizdi.Her an bir sokak müzisyeni,gösterisine rastlamak mümkün,Holland Casino‘da mutlaka görülmeli.
ufak bir uyarı ; akşam yemeği için tercihimiz cadde üzerindeki New York Steak House, patates ve atıştırmalıklar güzel olsada hem çok pahalıydı hemde eti çok başarılı değildi.



Red Light District; kırmızı fener sokağını da gördükten sonra otelimize döndük.
İlk gününümüzü sanki yıllarca Amsterdam’da yaşıyormuşuz gibi hemen adapte olmuş şekilde bitirmiştik.

İkinci günümüze başladık.Kahvaltı yapmak için bir yerler ararken o kadar çok coffee shop olmasına rağmen ,güne mutlaka kahve ile başlayan ben ,dam meydanında filtre kahve içebilecek bir coffeeshop bulamadım:) neyse sonunda bir şeyler içip,atıştırdıktan sonra Amsterdamcard larımızı alıyoruz.Aslında şehre iner inmez alınması yararlı çünkü aldığınız gün kadar ulaşım,bazı müzeler ücretsiz bazılarıda indirimli oluyor.Şansımıza hava yağmurlu o yüzden zaman zaman yavaşlamak zorunda kalıyoruz. Dam meydanındaki Madame Tussoud ‘dan başlıyoruz.Turisti oldukça bol bir yer,bütün müzelerin kapısındaki kuyruklardan belli oluyor.Yaklaşık 20 dk bekledikten sonra girebiliyoruz.Birkaç fotoda ekleyelim.




Gerçekten çok eğleniyoruz.
Leidestraattan bakına bakına leidsepleine doğru yürüyoruz. Van Gogh,Rjiksmuseumun bulunduğu Museumplaine bölgesinde hava çok yağmurlu olduğundan Rjiksmuseumun köşesinde bulunan ve oldukça korunaklı bir girişi olan kindergarden a sığınıp yağmurun dinmesini bekliyoruz. Iamsterdam yazısında resmimizi de çektikten sonra , daha doğrusu o kadar kalabalık ki çekmeye çalıştıktan sonra 🙂




Anna Frank Huis; Naziler döneminde Anne Frank ailesiyle birlikte bu evde saklanıp yaşadıklarını günlüğe aktarır. Babası günlük eline geçtiğinde yaşananları herkesin duyması için yayınlatınca birçok kişi gelip bu evi görmek ister ve 1960 yılında dönemdeki hali ile müzeye dönüştürülür.
Müzeler arasında en uzun kuyruk burada , gördükten sonra oldukça kararsız kalıyoruz ama sonunda beklemeye başlıyoruz….Yaklaşık bir saat sonra içeri girmeyi başarıyoruz.Beklediğimize değiyor, kesinlikle görülmeli .




Halen gezebilecek enerjimiz olduğuna karar verdikten sonra Dam meydanında vodka çeşitlerinin olduğu ufak çaplı bir bar olan vodka museumdayız,barmen çeşitleri ve hangi ülkelere ait olduğunu tanıttıktan sonra minik birer shot ikram ediyor daha önce gözümüze kestirdiğimiz canlı bir sokakta yemeğimizi yiyoruz, ünlü Bols likörlerinden tadıyoruz. Strawberry Cheesecake ve Seven Seconds karışımı hoşumuza gitti.Bols müzeside varmış. Galiba burada tüm içkilerin müzesi var:) küçük çaplı bir alkol turu düzenleseler yeridir.
Artık otele dönme vakti….

Üçüncü günümüze Heineken Brouwery ile başlıyoruz.kişi başı 15 euro ama geçerli müzelere dahil olduğundan
amsterdam cardımızla girebiliyoruz.Oldukça eski resimlerin, bazılarının günümüz versiyonunda olduğu koridordan geçiyoruz.Görevliler bira konusunda tüm ayrıntıları anlatıyor.Oradan 4D olarak arpadan bira şişesine kadar olan serüveni hoplaya zıplaya ,su püskürtmeli,ateş efectli şekilde yaşıyoruz.



Djlik yapıyoruz,müzik odasında klip çekiyoruz ve mail olarak gönderebiliyoruz



Barmenin yerine geçip bardaklara doğru seviyelerde bira doldurmayı deniyoruz.Başarılı olup 🙂 “heineken draughtmaster “sertifikalarımızı alıyoruz. Bar kısmında üzerinde dünya haritası bulunan ekranlar masa olarak kullanılmış ve  bardağınızı koyunca sanal bardak altlıkları çıkıyor .Üzerine istediğinizi yazdırabileceğiniz isim,tarih…vs orjinal etiketli heineken bira şişelerimizi alıyoruz.O kadar keyifli ve uzun bir süre geçiriyoruz ki çoğu bölümü şovlarla süslenmiş muhteşem müze. Bir bira tesisi ancak bu kadar eğlenceli bir hale getirilebilirdi.

Bugün son günümüz edam ve volendam’a gideceğmizi de hatırlayarak hızla central stationa doğru yöneliyoruz..

 

Volendam,Edam

Central stationdan  günlük sınırsız olarak kullanabileceğimiz biletlerimizi ( 6 euro)alıp fonda sonsuz yeşil ve mavinin yer aldığı yarım saat süren yolculuğumuz sonunda balıkçı kasabası Volendamdayız. Merkezde indiğimiz noktayı dümdüz takip edince cafeler,restaurantlar ve hediyelik eşyaların satıldığı limana ulaşıyoruz.
Oldukça küçük, şirin bu kasabanın liman giriş noktası Bar de Molen de birşeyler içip , yine limanda Snoek’s Fish ‘de ayaküstü atıştırabileceğiniz deniz ürünlerini denedikten sonra hediyelik eşya satan dükkanlara yöneliyoruz çünkü fiyatları Amsterdama göre çok daha uygun. Ara sokaklara girdiğinizde tek katlı, yanyana dizilmiş rengarenk evler ve o kadar sakin bir ortam var ki, sanki terkedilmiş bir alanda gibiyiz.






Sırada peynirleri ile ünlü Edam var .Bence mimari yapı itibari ile Volendama oldukça benziyor. Evler, sokaklar, sessizlik…..Biz meşhur peynir pazarını (Kaasmarkt)aradık fakat sonra öğrendik ki sadece Çarşamba günleri meydanda peynirler sergilenip satılıyormuş.Bunun dışında çevresinde birkaç peynir dükkanı dışında pek bir şey göremedik.













4 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Sizin deyiminizle”alkol turu”nuzu çok sevdim,eğlenceli saatlar geçirdiniz…Fındık faresi için Amsterdam a gitmeye gerek yok,Karaköy iskelesinden sola köprüye doğru yürüyün,köprünün altından geçen geçide girmeden soldaki moloz çukurunun içine bir bakın bakalım neler göreceksiniz ??Devamını bekliyorum,teşekkürler..

  • Zeynep dedi ki:

    keyifili bir amsterdam gezisi geçirdiğiniz yazınızdan anlaşılıyorum bizimle de paylaştığınız için teşekkürler…

  • arkutbay dedi ki:

    O küçük farecik lokantanın aşcısı olmasın 🙂

  • mosq dedi ki:

    Olmadığını umuyoruzz……:)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*