Himalayalar

Sıcaklık 45C derece, gözlerim tavandaki fanın tekleyen temposuna takılıyor bir müddet. Muazzam gürültü çıkararak çalışmasına rağmen varlığının tek belirtisi sesi ve görüntüsü… nerede olduğumu algılamam birkaç dakikamı alıyor.

Hayır bu kadar da unutkan biri değilimdir aslında ama aldığım sıtma önleyici haplar ve sıcağın etkisi beni bu duruma getirdi herhalde …neyse ben ne anlatıyordum size?

Sabahın 4’ünde Delhi havaalanından çıktığımda, aşırı sıcak ve basık bir hava hakimdi.

Bagajım uçaktan sonuncu çıktığı için havaalanından geç çıktım ve tabii etrafta hiç taksi kalmamıştı. Karşı tarafta duran ve içi tıklım tıklım dolu gözüken yerel otobüse binmekten başka çarem yoktu. Otobüs hareket ettiğinde otobüsteki tek bayan, üstelik tek turist olduğumu fark ettim. Otobüsün kapanmayan arka kapısı, sırtımdaki ağırlıkla beni dışarıya fırlattı, fırlatacakmış gibiydi.

Puslu camların ardından 45 dakika süren otobüs yolculuğu boyunca sisler altında gördüğüm Delhi muhteşemdi. Güneşin kavuran ışınlarını Delhi’ye indirmesine daha çok vakit olmasına rağmen, sıcağın etkisiyle, yol kenarında ve sokaklarda yatan insanlar yavaş yavaş uyanmaya başlamışlardı.

Yeni Delhi tren istasyonunda inmeliyim. İneceğim yere gelince bana haber vermelerini şöförle birlikte muavin olduğunu tahmin ettiğim birden fazla kişiye söylemiş olmalıyım ki, bir süre sonra otobüsün neredeyse yarısı birden bana seslenip inmem gerektiğini söyledi.

Otobüsten inmemle birlikte yaklaşık 30-40 hammal ve rickshaw (üç tekerlekli araç) sürücüsü kelimenin tam anlamıyla üstüme atlamak üzere sipher aldı. Otobüsün merdivenlerinden inerken kendimi Woodstock’ta binlerce kişiye konser veriyormuş ve seyircilerin üzerine atlayıverecekmiş gibi hissettim.

Kalabalığı bir şekilde yarıp, yolumu bulmaya çalıştım ancak etrafta ne sokak tabelası ne de onca kalabalığa rağmen yol tarif edebilecek birisi yoktu. Etraf insan kaynıyordu ancak bu insanlar sabahın ilk ışıkları ile, yarı uyur, yarı uyanık vaziyette, suratlarında anlam veremediğim bir ifade ile sebepsizce dolaşıyorlardı sanki. Değil İngilizce bilmek, nerede olduklarını bile unutmuş gibiydiler.

Sonunda gözüme kestirdiğim (bu karşılılı da olsa gerek) bir “rickshaw”a atlıyorum. Zat-ı muhterem “rickshaw wallah” beni hemen soru yağmuruna tutuyor ;

– “Madam, hangi ülkeden?”diye soruyor rickshaw wallah,
– “Dünya…”diyorum.
– “Hmm. Biliyorum o ülkeyi. Güzel yer, zengin yer, uzak tabii.”

Ve en kritik soru geliyor;

– “İlk kez mi Hindistan?” diyor İngilizce kelimeleri birleştirerek kurduğu cümle ile.
– “Hayır, 15. gelişim” diyorum.

Adamın suratı asılıyor. Ama yinede beni kandırmanın bir yolunu bulmaya yemin etmiş gibi.

– “Hangi otele madam?”
– “Namaskar”
– “Ooo. O otele giden yolda kazı çalışması var, hem çok uzak istersen şurdan başka bir otele telefon edip yer durumunu sor” diyerek turist kazıklama methodlarının en organizesini sunuyor karşıma.
– “Yok, yok, sen beni Pharganj’a, pazar yerine götür yeter” diyerek numarasını yemediğimi ses tonumla belirtiyorum.

Hint filmlerindeki dans sahnelerini andıran meşhur kafa sallama hareketini yaparak beni istediğim yere götürüyor.

Hemen anlatayım şu organize turist kazıklama metodunu; bana gösterdiği telefon kulübesindeki telefonun diğer ucunda benim ricksaw wallah nın takımından başka bir adam var. Hangi numarayı çevirirseniz çevirin bu adam çıkıp bir şekilde sizi kendi çalıştığı otele yönlendiriyor.

Hintliler çok uyanıklar, gitmeden önce böyle birkaç hikaye okumanızı tavsiye ederim.

Yerde uyuyan otel personelinin üzerine basmadan veya tökezlenmeden odamı buluyorum. Fanın pervanesinin gürültüsüne rağmen aşırı yorgunluğun etkisi ile uyuya kalmışım. Dışardan gelen korna ve trafik gürültüsü birkaç saat sonra uyanmama neden oluyor.

Otel merdivenlerinden inerken, en uzun bıyık yarışması adayı otel sahibi kayıt yapmak üzere pasaportumu istiyor ve devam ediyor;

– “Madam, altın metaller hakkında ne düşünüyorsun?” diyerek satıcı muhabbetine başlıyor,
– “Ne altın metalleri?”
– “Hint metalleri, altın, gümüş, metal ister misin?” diyor,
– “Alışveriş yapmak istemiyorum, teşekkürler” diyerek pasaportumu istiyorum ancak adam bir kahkaha atıyor,
– “Hayır, hayır, olimpi metalleri, Türkiye’nin kaç tane metali var? diyerek, Hindistan’ın geçtiğimiz Olimpiyatlar’da kazandığı altın madalyalarından bahsetmeye çalıştığını söylüyor.

Gülerek telefon etmek ve birşeyler yemek için otelden ayrılıyorum.

Ara sokaklardan, ancak bir arabanın geçebileceği genişlikte olan caddeye çıkınca neye uğradığımı şaşırıyorum. Dört bir yandan gelen müzik, korna ve inek sesi ile karışık gürültü beni birden kendime getiriyor. Hindistan’dayım.

Kalabalık karşısında, etrafa ilk kez Delhi’ye gelmiş olduğumu çaktırmadan, nereye gittiğimi biliyormuşçasına bir tarafa dönüp, yürümeye başlıyorum.

Sağlı sollu dükkanlar sokağa taşıyor ve hangi dükkan ne dükkanı anlamak güç. Tabii tüm bu gözlemleri yaparken birşey arıyormuş gibi gözükmemek gerekiyor aksi halde kendinizi tempo majör rolünde bulabilirsiniz.

Etrafta daha rahat dolaşabilmek için kendime yerel kıyafet olan, üst kısmı uzun gömlek, alt kısmı pantolon ve bir de şaldan oluşan “Salwar Kameez” alıyorum. Hindistan’da bölgelere göre farklı özellik gösteren “Salwar Kameez veya Sari” giymiş Hintli kadınlar tam bir renk cümbüşü oluşturuyorlar.

Delhi’den bir an önce çıkıp yoluma, kuzeye, Himalayalar’ın eteklerinde olan Dharamsala’ya doğru devam etmek istiyorum.

Hindistan’ın en önemli ve en yaygın ulaşım aracı olan meşhur trenlerini kullanmak istiyorum. Hindistan tren yolları 60.000 km uzunluğunda ve dünyanın dördüncü büyük tren yolu sistemine sahip. Bir günde tam 7.000 tren sefer yapıyor ve on milyon kişi bu trenlerle yolculuk yapıyor. Himalaya bölgesinin yüksek kısımları hariç heryere trenle gitmek mümkün.

Delhi tren istasyonuna yarın yapmayı planladığım tren yolculuğu için bilet almak üzere giriyorum. Sıralardan birine giriyorum, gayet düzgün ilerliyor. Sıradan bahsetmişken Hindistan’da heryerde sıra var, ve tabii araya girenler de. Eğer kadınsanız ve sırada bekleyenlerin hepsi erkek ise sıranın en önüne geçiyor ve işlemlerinizi çabucak hallediyorsunuz.

Kuzeye, Himalaya sıra dağlarının olduğu bölgeye, Kalka’ya, “Himalaya Kraliçesi” adı verilen trenle, oradanda “Oyuncak Tren” adı verilen bir trenle, bir zamanların İngiliz koloni şehri ve Hindistan’ın yazlık başkenti olan Shimla’ya gideceğim. Tren bileti almakta geç kaldığım için havalandırma sistemi olmayan vagonların birinde yer bulabiliyorum.

Hava kararmaya başladığında odama dönüyorum. Aşırı sıcaktan gözüme hiç uyku girmiyor. Sabah 05:30 civarında beni Shimla’ya götürecek trene binmek üzere otelden ayrılıyorum. Güneş henüz doğmadığı için her taraf karanlık, sessiz ve ürkütücü. Ben etrafı göremezken çevremde onlarca göz beni izliyor gibi geliyor, ve bu bir paranoya değil… Etrafta görebildiğim sadece sokak köpekleri ve, …o da ne tam önümdeki bir karaltıya takılıp az daha düşüyordum. Hemen fenerimi yakıp takıldığım şeye doğru tuttuyorum, ayağımın dibinde yatan kocaman bir inek…

Sabahın ürkütücü sessizliği tren istasyonuna girmemle bozuluyor. Binlerce insan yerlere oturmuş tren bekliyor. Etraftakilere sorarak trenimin kalkacağı peronu buluyorum. Biraz bekledikten sonra trenim geliyor ve üç kişilik koltuğun cam kenarına kuruluyorum. Koltuklar üç kişilik demiştim değil mi?.. yanılmışım yanıma yol boyunca dört kişi daha otururuyor. Kendimi camdan dışarıya sarkar vaziyette buluyorum.

Yaklaşık onbir saat süren tren yolculuğum sırasında yanımdaki yolcular sürekli değişiyor, biri inip diğeri biniyor. Envai çeşit, rengarenk şeyler satan satıcılar biniyor trene. Hiçbiri bana birşey satmaya çalışmıyor, sanırım sattıklarının ne olduklarını anlamam ve anlatmaları mümkün olmadığından. Çantamın çalınma ihtimaline karşın çok uykum olmasına rağmen gözümü kırpamıyordum.

Yol boyunca futbol sahası büyüklüğündeki açık alanlarda sıra sıra dizilmiş uyuyan insanlar görüyordum. Değil evleri, üzerlerinde bir tenteleri bile yok. Saat sabahın altısı olmasına rağmen tren yolu boyunca, rayların kenarlarında, ağaçların altında, çalılıkların arasında, tek başlarına çömelik vaziyette durup etrafı seyreden insanlar çok dikkatimi çekiyor. Ne yaptıklarına bir türlü anlam veremiyordum. Zamanın geçmesini mi bekliyorlar?

Hindistan’da birkaç gün geçirdikten sonra yaptıklarının o kadar da mistik birşey olmadığını anlıyorum, doğanın çağrısına karşılık veriyorlarmış:)

Kalka’ya kadar süren tren yolculuğum boyunca, sefaletin, fakirliğin son noktada olduğu bu ülkede insanların bakışlarında ümitsizliği, çaresizliği görüyorum. Kimi zaman kırmızı kimi zaman sarı gözlerle bakan bu insanlar kafamdaki soru işaretlerinin çoğalmasına neden oluyor.

Kalka’dan beni Shimla’ya götürecek Oyuncak Tren’e biniyorum. Gerçekten de oyuncak bir tren bu. Vagonlar arasından geçiş yok, bir lokomotif 5 küçük vagonu çekiyor. Tren o kadar yavaş ilerliyorki Shimla’ya hiç varamayacak gibi. Dönerek dağların içinden geçiyoruz. Yol boyunca maymunlar meraklı bakışlarını bize dikiyorlar. Tepeleri döne döne yükseliyoruz. Kaktüslerin ve muson ormanlarının arasına kurulmuş birçok köyden geçiyoruz.

Herşey mükemmel ve keyifli giderken bir tünel girişinde duruyoruz. Saatler geçiyor ve toplam altı saat bekliyoruz. Beklememizin nedeni aynı rayı kullanan diğer iki trenin geçişiymiş. Sonra Oyuncak Tren düdüğünü çalıyor ve tekrar yola koyuluyoruz ki vagonlardan biri alev almaya ve duman çıkartmaya başlıyor. Hepimiz trenden iniyoruz. Kısıtlı imkanlarla vagonda çıkan yangın kontrol altına alınıyor. Ancak yanan vagonu trenden ayırmak zorunda kalıyorlar ve yanan vagonda seyahat eden yolcular diğer vagonlara dağıtılıyor ve yine sıkışık bir vaziyette yola devam ediyorum.

Toplam on altı saat süren tren yolculuğundan sonra akşam 22:00 civarı Shimla’ya ulaşabiliyorum. Yine her zamanki gibi otel komisyoncuları etrafımı sarıyor. Zorlukla kurtuluyorum. Harita üzerinden gideceğim otelin yerini belirleyip, sırtımdaki ağırlıkla, epeyce dik ve karanlık olan yokuşu 20 dakika boyunca çıkıp şehir merkezine geliyorum.

Otelim buradan daha da yüksekte ve heryer karanlık olduğu için bulmakta zorlanıyorum. Otelin ışıkları sönmüş gözüküyor. Cam kapıdan içeriye bakıyorum. Yerde yatan otel görevlilerini cama vurarak uyandırıyorum. Bu otel Ingilizler tarafından yapılmış bir manastır. Etrafta kimseler yok, terkedilmiş gibi. Koridorlardan geçiyoruz ve odama geliyorum. Kendimi Agatha Christie’nin romanlarından birinde hissediyorum bir an için.

Shimla eskiden Nepal krallığına aitmiş. İngilizler 1880’li yıllarda buraya gelmiş ve bir müddet burada kalmışlar. Tepelerin üzerine kurulmuş şehirdeki binalar ahşap yapılar. Şehir bir Isviçre kasabasını andırıyor. Yazın sıcağından kaçıp, serin Shimla’ya gelen bir çok yerli turist var. Şehrin meydanına oturup bütün gün herkes birbirini seyrediyor.

Ertesi gün bir otobüs dolusu yerel turist ile günlük bir tura katılıyorum. İşin ilginç yanı tur rehberi de etrafı Hintçe anlatıyor. Neyseki, ben yola ve uçurumlara bakmaktan rehberin dediklerini dinleyecek durumda değilim. Yol kenarındaki uçurumlar kan basıncımın yükselmesine ve hatta elimdeki günlüğe birkaç son nefes cümlesi yazdıracak kadar beni etkiliyor.

Bu güzel şehirden akşam 21:30’da Dharamsala’ya gitmek üzere ayrılıyorum. Yine uçurumlarla dolu yola bakmamaya çalışıyorum.

Sabah 06:00 da Dharamsala otobüs garına varıyoruz. Asıl konaklama yerim olan McLeod Ganj’a 30 dakika süren otobüs yoculuğundan sonra varıyorum.

McLeod Ganj, sürgündeki Tibet hükümetinin başkenti sayılıyor. Her yıl Çin’den kaçan Tibetli halk bu civara yerleşiyor. Burada Tibetli’ler için okullar, restaurantlar ve manastırlar var. Tibet kültürünü görebilmek ve Budizm öğrenmek isteyenlerin durak noktalarından birisi de burası.

Bu şehirin aşırı rağbet görmesinin başlıca sebebi, 1995 Nobel Barış ödülü sahibi, dünyada bir çok kişi tarafından sevilen, Tibet’in dini ve politik lideri 14.Dalai Lama’nın burada ikamet ediyor olması.

Dharamsala’da kalış sürem boyunca kendisinin 2 kere elini sıkma fırsatını yakaladım. Karşımda mutlu, esprili ve parıl parıl parlayan, sıradan bir adam vardı…

Burası gönüllü bir çok şirket ve organizasyon tarafından koruma altında. Sokaklar tertemiz. Sonunda, karla kaplı 4.200m yüksekliğindeki Dhauladhar sıra dağlarına bakan otelime yerleşiyorum.

Çatılarda, tellerin ve trabzanların kenarında cirit atan maymunlar, eflatun kelebekler, papağan sürüleri ve bir çok yabani hayvan ile bir cennet gibi McLeod Ganj.

Tibet halkının daima gülen, yardımsever ve dürüst yaklaşımları kasabada tam bir huzur havası estiriyor. Burası Hindistan’ın kaosu içinde huzurlu, küçük bir Tibet.

Size bu cennet mekanda neler mi yapabilrisiniz? Zevkle anlatayım..

– 3.200m de treking yaparken gece 50m uzağınıza şimşek düştüğünde oluşan manzaraya şahit olabilirsiniz.

– Yağmurlu bir sabah güneş daha doğmadan odanızdan ayrıldığınızda komşu binadaki Budist rahiplerin dualarını dinleyerek, ormanın içindeki patikadan ağaç tepelerinde uyuyan maymunları ya da yerdeki uğur böceklerini uyandırmadan yakındaki köye yürüyebilirsiniz.

– Fırından yeni çıkmış “chapati”(Hint pidesi) ve “chai” ile muz yapraklarından yapılmış tentenizin altında saatler süren kahvaltılar yapabilrsiniz.

– Haa… bu arada eğer Tai Chi, Chi-Kong veya Yoga yapmak istiyorsanız helede bunu bir grupla beraber yapmak istiyorsanız, kahvaltı öncesi, orman içindeki bir gruba katılabilirsiniz.

– Diğelim ki öğlen canınız Meksika ve Amerikan yemekleri çekti, (neden olmasın uzun süreli seyahatlerde doğal bir istek bu) uçsuz bucaksız vadi manzaralı restoranın balkonuna oturup buruto yiyip eşliğinde de Pink Floyd dinleyebilrisiniz mesela, hatta bazen canlı bile olabilir.

– Eğer dolunay varsa o gün, kasabada akşam saatlerinde aynı istikamete doğru ilerleyen gruplara takılıp, tepedeki düzlüklere, muhteşem bir şelalenin kenarına kurulmuş bir rave partisine gidebilirisiniz.

– Eğer yok ben o kadar gürültüye gelemem diyorsanız hemen ilerde kocaman ateşin etrafında oturup, Tabla (Hint vurmalı çalgısı) yada gitar hatta saksafon çalanları bile dinleyebilrisiniz.

Daha yapılacak o kadar çok şey var ki… ama aslında en kıymetlisi orda olupta “hiçbirşey” yapmamak…

Gülenay Pema Antep
Hindistan Gezi Rehberi – www.yerkusagi.com

5 yorum

  • rome_o dedi ki:

    hindistan ve nepal benim merak ettiğim yerlerden .ekim sonu bir grup vardı benimde katılacağım ama olmadı .hindistana 15 kere gitmen ilgimi çekti . yazı stilin roman gibi ..

  • mugeyidogan dedi ki:

    Jack Nicholson ve Morgan Freeman’ ın -ki ikisini de çok severim- çok güzel bir filmi vardı “Bucket List” diye. Ölmek üzere olan iki kafadar ölmeden önce yapacaklarını listeliyordu filmde ve listedekilerden biri Himalayalar’ a gitmekti. O film ve bu yazdıdan sonra, dilerim ki bana da kısmet olur.

  • POYRAZADA dedi ki:

    evet ‘bucket list’ 🙂 orda durup hiçbirşey yapmamak,yapmaya-bilmek-
    ne güzel bir gezi.

  • gulliblecow dedi ki:

    himalayalar ölmeden görmek istediğim tek yer.himalayalar la ilgili çok yazı okudum ve resim gördüm.yazının kendine öz bi güzelliği var.resimlerin yetersiz ama oraları görerek benden şanslı olduğun açık.teşekkürler.

  • Zeynep dedi ki:

    sayısız hindu ve budist tapınakları, gösterişli saray meydanları, ilginç festivalleri ve yaşayan tanrıçalarıyla Nepal dünyanın en ilginç ve en renkli ülkelerinden biri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*