Halfeti , 3000 Yıllık Yaşamın Sonu

http://azgittimuzgittim.com/


Halfeti , 3000 Yıllık Yaşamın Sonu


İş seyahati için gitmiş olduğum Adana’dan, Cuma günü dönmeyip, biletimi pazara kaydırdım. Eşimi de arayarak, Cumartesi sabahı Adana’ya gelmesini,  süper bir gezi planım olduğunu söyledim.


2 günlük planım, Gaziantep’de  panaromik bir tur atıp Halil Usta’da yemek yedikten sonra, Halfeti’yi gezip, akşamına Şanlıurfa’da konaklayıp, Pazar sabahı Balıklı Göl’ü gezip, öğleden sonra Harran’ı  gördükten sonra, akşam Adana’dan kalkacak olan uçağa yetişmekti. Aslında Diyarbakır’dan dönmeyi tercih ederdim ama Rent a car işi Avrupa’da ki gibi, gittiğin yerde bırak şeklinde işlemediğinden, planı bu şekilde yapmak durumunda kaldım.


Cumartesi sabahı, Budget’dan kiraladığım araç ile havalimanından eşimi alıp, önce Gaziantep planını yapıp, çok vakit kaybetmeden Halfeti’ye hareket ettik.


Gaziantep’ten otobana çıktıktan sonra, Urfa istikametinde yaklaşık 70 Km sonra, Birecik sapağından çıkıp, 35 – 40 Km kadar stabilize bir yoldan ilerliyoruz. Halfeti karşımızda beliriyor. Zümrüt yeşili Fırat’ın suyu bizi adeta büyülüyor, kalbim daha hızlı atmaya başlıyor ve sabırsızlıkla yolun kalan kısmını bitirmeye çalışıyorum.


Geneli 2-3 Katlı olan Halfeti evleri, hayat buldukları yamaçlarda birbirlerinin Fırat’a bakan manzarasını kesmeden, bir imar planı varmışçasına sıralanmışlar.


Halfeti’ye girdiğimizde aracı meydanda bırakıyorum. Araçtan iner inmez, bir çocuk yanımıza yaklaşıp, tekne turu ile ilgili bir şeyler anlatıyor. Fiyatı 100 TL diyor. Ben ön yargılı olduğum için dinlemiyorum, önce çevreyi gezeceğimizi söylüyorum.


3000 yıllık tarihe sahip bu coğrafyanın, Fırat kıyısı boyunca, suyun üstünde bulunan iskele restoranlara doğru yürüyorum ve bir taraftan da empati yapıyorum, düşünüyorum Halfeti’yi, Halfetili gibi.


2000 yılında Birecik Barajında su tutulması ile Halfeti topraklarının neredeyse yarısı su altında kalıyor. Tarımla geçimini sağlayan bu coğrafya insanının, Fırat kıyısında kalan, fıstık, incir, erik, kayısı bahçeleri, evleri, köyleri ile birlikte, yaşama dair anıları da sular altında kalıyor. Başbakanlık GAP idaresinin, yöre halkına “ Sizlere daha iyi bir yaşam sunacağız” telkiniyle. Devamı geliyor, Zeugma, Belkıs Harabeleri, takip eden yıllarda Allianoi ve tüm mücadeleye rağmen gelecekte Hasan Keyf.  Buralardan taşınabilenler, sergileniyor 4 duvar arasında, oysa taş yerinde ağır. Halfeti 50 bin hektar alanını sulara bıraktıktan sonra, Eski Halfeti olmuş. 8 Km uzaklıkta yeni bir Halfeti oluşturulmuş ve insanlar oralara yerleştirilmiş.


Restoranların bitiminde, hemen nehrin kenarında, Halfeti’nin bu kaderine üzüldüğü her haliyle belli, 1807 yılında Ermeni bir usta tarafından inşa edilen 200 yıllık Ulu Cami, kafamdaki düşünceleri dağıtıyor.Caminin nehre bakan tarafında, kemerlerin altından 2 genç, caminin haleti ruhiye sinden uzak, balık tutmaya çalışıyor. Ben ortak oluyorum bu hüznüne, birkaç kare fotoğraf alıyorum.  Kısmen su altında kalan cami için Halfetili kadınlar, TBMM’ye kurtarılması için dilekçe vererek bir girişimde bulunmuşlar. Bu konuda biraz araştırma yaparak,bir çalışma başlatıldığını öğrendim. Kaybolanları geri getirmeye yeter mi? bilinmez.


 Hava kararmaya yüz tutuyor, tekne turuna çıkmaya karar veriyoruz. Pazarlık edip 45 TL karşılığında, yalnızca Halfeti’de yetişen siyah güllerden adını almış, Siyah Gül adlı tekne ile açılıp, olanı bitene daha yakından bakmak istedik. Teknenin en ön ünde bulunan sandalyelere oturup, Fırat’ın durgun suyunda yarım yol ilerliyoruz Savaşan Köyü’ne doğru. Suların içinden yükselen cami minaresi, giderek yaklaşıyor, sulara gömülmüş yaşanmışlıkların, bir abidesi, bir simgesi gibi duruyor. Savaşan Köyünün çok büyük bir kısmı sular altında kalmış, çocukların bahçesinde koşup oynadığı ilkokuldan, cenaze namazlarının kılındığı camiye dek.




Derme çatma bir kafeterya yapmışlar caminin yan tarafına, kimsecikler yok.  Fotoğraflarını alıyoruz, Savaşan Köyü’nün.  Motor gürültüsü ile ayrılıyoruz. Arkamda kalan bu manzaraya bakmaktan alamıyorum kendimi, ta ki kaptan Rum Kale diyene kadar.


Sağımızda kalan dik kayalıkların üzerinde görünen,1516 yılında Osmanlı’nın eline geçmesi ile Halep Eyaletinin, Birecik Sancağına bağlı Rum Kalenin kalıntılarını gösteriyor bize,  zamanın daralmasından mı yoksa dilimizin bağlanmasında mı bilmiyorum, bizi götür diyemiyoruz kaptana, uzaktan bakarak ve fotoğraflayarak geçiyoruz.


Yakından göremediğimiz, Rum Kale ile burada bulunan Aziz Nersen Kilisesi, Barşava Manastırı ve Su Sarnıçları buraya bir daha gelmek için bir bahane oluşturuyor bize.


Halfeti’ye dönüyoruz, su üstünde yüzen iskele üzerine yapılmış kafeteryalardan birine yanaşıyoruz. Burada birer çay içtikten sonra, sorduğumuz tuvalet için karşı taraftaki evin bahçesine yönlendiriyorlar. Ev onlara ait, aynı zamanda bahçesi restoran olarak kullanılıyormuş. Mutfak’ta ki dolaptan, sadece Fırat Nehrinde avlanan, 15-20 kilo ağırlığındaki Şaput Balığını gösteriyorlar. Yemek istersek, Nar Çubukları üzerinde pişirerek tepsiyle servis edebileceklerini söylediler. Karnımızın tok olması sebebi ile yemeden,  bir daha gelme bahanelerimizin içine ekleyerek, Halfeti’den ayrılmak üzere meydanda bıraktığımız aracımıza doğru yürüdük.


Urfa’ya doğru yola çıktığımızda, eşimle birlikte Birecik Barajı nedeniyle, 30 bin insanın göç etmek zorunda kaldığı, 50 bin hektarlık ekilen alanla birlikte, hayatını bu topraklarda tarımla kazanan insanların, yaşanmışlıklarının, hayatlarının da sulara gömülmesinin ardındaki kazanımının ne olabileceğini düşündük.

10 yorum

  • arkutbay dedi ki:

    Sevgili Gezmen , kazanımlar barajı ihale eden ve yapanların , yeni Halfeti’yi oluşturanlrın cebinde . Kalan ise kocaman bir hiç .

  • bora arasan dedi ki:

    Şabot arapçada da balık demek sanıyorum. Bununla beraber o balığı yiyememek önemli bir kayıp değil. Ben bilirim tadını 🙂

  • gezmen dedi ki:

    arkutbay; bizimde vardığımız sonuç bu Türkiye gerçeği.
    Bora; balık değilde,rum kale içimde kaldı. Bir dahaki sefere Gaziantep’den, Zeugma harabelerini görerek, Yavuzeli üzerinden gitmeyi planlıyorum.

  • Zeynep dedi ki:

    ellerinize sağlık

  • NEŞE dedi ki:

    Hüzünlü bir yazı…Bu bölgede 12 yıl önce dolaşırken Zeugma daha yeni ortaya çıkmıştı ve o güzelliği müzede değil,yerinde görmüştük…Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde…Bu bölgenin iklimi de çok değişik,Birecik in kavurucu sıcağı burada yok..Çok teşekkürler

  • gezmen dedi ki:

    Neşe Hanım, değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Zeugma’yı yerinde görmek inanın büyük bir şans. Malesef değerlerimize sahip çıkamıyoruz. Çocuğuma, müzede sessiz olunması gerektiğini öğretmeye çalışırken, bağıra bağıra telefonu ile konuşan müzenin güvenlik görevlisinin beni düşürdüğü durumdan, İkonaların,Fresklerin üzerine yazılan isimlerden, müzelerin ve ören yerlerinin bakımsızlığına, tanıtım eksikliğine kadar birçok şey canımızı sıkmıyor değil. Geçmişten bize kalan bu mirasın, korunması ve bunları turizme kazandırma çabası ile ilgili hiç bir çabanın olmaması da ayrı bir durum. Bu satırlara sığmayacak kadar doluyum :.(

  • Midgard dedi ki:

    Geçtiğimiz ay Dolmabahçe Sarayı’nı gezdim yaklaşık 10 yıllık bir aranın ardından. Camlı Köşk’te bulunan bir sergi eserinin üzerinde bir ders kitabı vardı, güvenlik görevlisinin yanına gittim ve “kitap koymuşlar oraya, kaldırsanız” dedim, görevli de “o kitap benim” dedi, kaldırmadı kısacası. Bir başkası da akrabalarını sarayda nasıl da rahat gezdirdiğinden, her şeyin serbest olduğundan, o gün bizimle gezen akrabalarına ah ne kadar da şanssız olduklarından hiçbir utanma duymadan bahsetti yanımızda. Anlattığınız bunu getirdi aklıma. Hiçbir şeye sahip çıkamıyoruz, çok istiyorum Hasankeyf kurtulsun en azından, o güzelliği gören birisi oranın sular altında kalmasına nasıl razı olabilir anlayamıyorum. Zeugma’yı da gördüm, bugün kalan pek bir şey yok biliyoruz ki. Müzede o mozaikler kırgın-yalnız duruyorlar. Teşekkürler.

  • Midgard dedi ki:

    Bir de Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sitesindeki tanıtımda, Hasankeyf bölümünde “İlçe, sahip olduğu zengin tarihsel yapılar nedeniyle 1981 yılında bütünüyle sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmıştır. GAP projesi kapsamında bulunan Ilısu Barajı nedeniyle bu tarihsel yapılar bütünüyle sular altında kalacaktır.Bu konuda çalışmalar Kültür Bakanlığı ve DSİ Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir” yazıyor. Ne büyük marifet.

  • gezmen dedi ki:

    Midgard, “Allianoi diye bir yer yok. Orada “Paşa Ilıcası” adında kısa süre önce restore edilmiş bir kaplıca var sadece.” diyerek bu ülkenin tarihini rededen devletin bakanı değilmiydi.

  • Midgard dedi ki:

    Maalesef öyleydi, ama başka bir şey beklemiyorduk herhalde, HES projelerini allayıp-pullayıp şehire astıkları afişlerle aklamaya çalışanlardan, ya da Hasankeyf’in yok oluş projesini “hayat acımasız” diye destekleyenlerden…

Zeynep için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*