Güzel Şehir Saraybosna

Okuyucuya Not:
   Bir haftalık Bosna-Hersek & Hırvatistan seyahatime ait gezi yazımı sizleri sıkmaması için 3 bölüme ayırdım, ilk bölüm yolculuğun ilk iki gününü geçirdiğim Saraybosna’ya ait. Yazılarımda genellikle ansiklopedik bilgi tarzında belirgin bilgiler bulunmamakla birlikte okuyan için tabiri caizse “çaktırmadan” verilen bilgiler mevcuttur. Buna rağmen, hostel, pansiyon telefon numaraları, ilgili kişiler, gezmiş olduğum dönemdeki otobüs saatleri ve ücretleri gibi detayları 3. yazımın son kısmında vermeyi düşünüyorum.
Yazımda kullandığım fotoğrafların bir kısmı bana ait olup, bir kısmı da sevgili yol arkadaşım Tezcan Kıldıran’a aittir.

Şeftali Likörünün sarhoşluğunda “Elveda İstanbul”


    Bostancı sahili, saat 10:00 suları, “havaş mı, taksi mi” ikilemime çözüm bulan bir nida “Gel geel!!, Havaşı bekleme, aynı para”. Bir taksiye doluşmuş beş kişiyiz havaalanı yolunda ve yeni birşey öğreniyorum diğer bir dış hat yolcusundan, bazı bankaların kredi kartı müşterilerine sundukları ücretsiz yeme içme noktaları, orjinal adıyla “Lounge”. Tatilimi beraber geçireceğim arkadaşım Tezcan henüz yoldayken, havaalanına girip uçuş kartımı alıyorum, derken o da geliyor ve işlemlerini yaptırıyor. Az önce öğrendiğim “Lounge” olayından bahsediyorum, zaten bildiği ve “çok sevdiği” birşey Tezcan’ın bu olay, cüzdanımızdaki kartlara uygun salon bulmaya çalışıyoruz ama nafile, ya gold ya da maksinin de maksisi kartlar için bu hizmetler, tam vazgeçmek üzereyken İşbankası bir güzellik yapıyor bize, “ay sonuna kadar standart kartlar da faydalanabiliyor hizmetlerden” diyorlar ve güzel tarafı kart sahibi, bir arkadaşını da getirebiliyor beraberinde, yani beni :)) Uzay üssü gibi dizayn edilmiş bir yerde buluyorum kendimi, her tür yiyecek ve içeceğin ücret alınmaksızın sunulduğu, kasiyeri ve garsonu bulunmayan bir restorandayız, yanında ek olarak ücretsiz video oyunları oynama, internette gezinme, garip şekilli koltuklarda uzanma, zamanınız varsa uyuma, çok beğendiyseniz orada ömür boyu yaşama lüksü de sunuluyor J Tadından çok da emin olmadan verdiğim bir onaydı, “Archers alıyorum sana da” sorusuna cevabım ve uçağa binmeden ayaklarımın yerden kesilmeye yüz tutması..Derken gelir uçuş saati, birileri İskoçya’ya, birileri Bosna’ya, damağında Şeftali likörü tadı ve şimdilik İstanbul elveda sana..


 


Wellcome to Sarajevo


    Hoşgeleceğiz gelmesine de, ortada tek tük evler dışında bir başkente yaklaştığımıza dair hiçbir iz yok, yollar, binalar, köprüler..şehir yok ortada!! Henüz gidememiş olsam da, gördüğüm birçok Karadeniz fotoğrafındaki gibi kimi zaman birbirine mesafeli, kimi zaman yakın evler, yayla evleri misali. Uçak alçalmaya başladı, iniş takımlarının açılma sesini duyalı epey oldu, evlerin çatılarıyla gözgöze geldik neredeyse ama enteresan olan havaalanı da yok henüz ortada!! Ve derken,aniden “Hoşbulduk Saraybosna..”



     Saraybosna Havaalanına İnmek Üzere Alçalıyoruz..



Merak House Karşılama Komitesi


    Yolculuğa dair herhangi bir planımız yok, bazı şehirlerin isimlerini biliyoruz sadece, ne zaman, hangi vasıtayla, nereden nereye gidilecek, nerede kaç gün kalınacak tamamen muamma. Cuma gecesi daha önce orada bulunmuş olan bir arkadaşımız “Merak House” diye bir hostelden bahsediyor. İnternet üzerinden rezervasyon yaptıralım diye çalışmalara başlıyorum, fakat direkt olarak hostele ulaşmak ne mümkün, “hostelbookers” türü siteler aracılığı ile fiyat ve yer kontrol ediyorum, tahminimce bu organizasyonu yapan firmalarla hostel arasındaki iletişim de bir zaman gerektirdiğinden, boş oda bulunmasına rağmen internet sitesinin verdiği cevap Cumartesi gecesi için yer bulmanın mümkün olmadığı, yani yarın gece için!!


     Israrlı aramalarım neticesinde, hasbelkader bir internet sitenin dikkat çekmeyecek bir kısmında bir telefon numarası buluyorum hostele ait olduğunu düşündüğüm, arıyorum, neyse ki İngilizce bilen biri (hostel sahibinin oğlu) açıyor telefonu, adı Skender, muhtemeldir İskenderin Bosna versiyonu J Bize çift kişilik iki yataklı bir odalarının bulunduğunu, Cumartesi gecesi için müsait olup ederinin kişi başı 15.-Euro olduğunu söylüyor. Uçuş detaylarını vermek için mail adresini alıyorum, mailde gelen ikinci bilgi de, arsız taksi şoförlerinden müşterilerini korumak maksadıyla isteyenlere havaalanı şehir merkezi transferini 10.-Euroya yapıyor olmaları ve istersek bu hizmetten de yararlanabileceğimiz. Dönüşümüz de Saraybosna üzerinden olacağından, bir hatfa sonra bu teklifi kabul etmenin bize yaklaşık 5 Euro kazandırdığını öğreneceğiz, kuruşların sayıldığı bir tatil dönüşü içinse oldukça iyi bir miktar 5 Euro J


     Elinde ismim yazılı bir kağıtla bekliyor Skender Saraybosna havaalanı çıkışında, karşılaması gereken başka yolcular olduğundan bizi annesine pas edip ayrılıyor aramızdan. Annemiz Rusça ve Almanca bilmesine rağmen, İngilizce’ye ancak “bir gram” hakim olan, bu yüzden sorduğumuz soruların büyük bir kısmına sıcak tebessümü ile yanıt vermeye çalışan bir doktor. Takriben 15 dakikalık bir yolculuktan sonra tam da şehrin göbeğinde bulunan hostele varıyoruz, niyetimiz odaya yerleşip kendimizi dışarı atmak biran evvel, saat Türkiye saatiyle 15,30, Saraybosnada ise henüz 14,30 u yaşıyor.


    Oda ve hostel tahmin ettiğimizden çok daha iyi çıkıyor, genişçe güzel bir banyosu var, hatta bizle birlikte hostele giriş yapan ve üstüste yatılan odaları tercih eden İsveçli bir turist için kendi aramızda bir espri dönüyor “Bu İsveçli kesin banyoda yatar, baksana odasından daha güzel, yandık boş bulamayız şimdi banyoyu” J Bu arkadaşla ilgili enteresan da bir not eklemek isterim, kendisi muhtemeldir iki haftadır yolda olsagerek, sırtında minnacık bir çanta ile dolaşıyor, ertesi gün şehir merkezinde rastladığımızda da hızlı adımlarla sokakları turluyordu, elinde ne bir çanta, ne bir fotoğraf makinası, sanki bildiği bir yere yetişmeye çalışıyor gibi aynı yerden iki kez geçti, değişik bir konsept, hiç bize göre değil, “bitli turist” kavramından da öte bir çizgi “çantasız koşaradım turist” J


 


 Geceliği 15 Euro olan iki yataklı odamız


 


 


Hostel balkonundan Başçarşı Meydanı’na tepeden bakış

İlk Saraybosna İzlenimleri..


    Bulunduğumuz yer Başçarşı (Bascarsija) denen merkezin içinde sayılır, hostelden bir harita edinip ne tarafa doğru gideceğimizi öğreniyoruz, hedefimiz bulunduğumuz caddeyi takip ederek bir süre sonra Miljacka nehiriyle buluşmak, nehir kıyısından geriye, başladığımız noktaya dönmek.Bu iki hat arasında bulunan, “Ferhadija”caddesinin güzelliğini ise tesadüfen keşfedeceğiz. Hostel görevlisi hernekadar suç oranı yüksek bir şehir olmasa da karanlık, tenha sokaklara girmeyin tavsiyesinde bulunuyor ve ekliyor “gerçi iki kişisiniz size birşey olmaz ama..”. Seyahatimiz boyunca gerek Saraybosna’da, gerekse diğer Hırvatistan şehirlerinde en ufak bir tedirginlik hissettiğimi hatırlamıyorum güvenlik konusunda, ne gündüz turist kalabalığının içinde, ne de gecenin yarısında nereye gittiğimizi bilmeden tırmandığımız karanlık merdivenlerde Dubrovnik’te..


     Küçük şehir haritamızla keyifli bir yolculuk başlıyor yabancı olduğumuz kentin içinde, etrafta savaşın izlerini taşıyan yorgun binalar, tarihi köprüler, boşnak kadını, boşnak erkeği, boşnak birası, boşnak kedisi..

Yol arkadaşım Tezcan Kıldıran, Boşnak Kedisi ile başbaşa 🙂



Boşnak Kedisi..

Ve Boşnak Kadını..

    
Şah-Mat..Satranç oynuyor amcalar, dedeler, fakat ne bir kahve köşesinde, ne de parkta ufak bir satranç tahtasında, oyun yere çizilmiş 5*5m alanında bir satranç tahtasında, yarı insan boyunda atlar, filler, vezirlerle oynanıyor ve kenardan oyuna karışanlar “o piyonu alman lazım”..”şimdi onu alırsan, o da senin filini yer” misali..ve taşlar yer değiştiriyor, amca kendi tarafına dedenin, dede de kendi tarafına amcanın taşlarını topluyor tek tek.Hırvatistan’ı ziyaret eden bir arkadaşım taksi şoförlerinin müşteri beklerken araba kaportaları üzerinde satranç oynadığından bahsetmişti, ilk uygulamayı Saraybosna’da dev bir satranç tahtasında görmüş olduk, ülkemizdeki duman altı kahve köşelerinde oynanan muhtelif kağıt oyunlarının aksine..



Satranç oynayan amcalar, dedeler..

    
Şehirde sıkça işleyen, iki ya da üç vagondan oluşan tramwaylar geçiyor yanımızdan bir o yana bir bu yana.Nehri bulup geriye doğru yürümeye başlıyoruz bir süre sonra, zamanımızın çoğu fotoğraf çekerek geçtiyor, aslen yürüdüğümüz parkur olduça kısa. Nehir kıyısını da oldukça harekesiz buluyorum, bir güneş açıyor, bir bulut geziyor tepemizde, köprülerden en meşhurunun üzerindeyken biz. Tam da birinci dünya savaşının çıkmasına neden olan olayın cereyan ettiği noktada, Hünkar köprüsü üzerindeyiz, sene 1914 ve Arşidük Franz Ferdinand bir sırp tarafından öldürülür, üzerinden 86 sene geçer, boynunda fotoğraf makinası turist Melih durur aynı köprünün üzerinde. Üzerinde bulunduğumuz köprünün dikkatlice bakıldığında simetrik olmadığı görülüyor, Avusturya-Macaristan imparatorluğu zamanında şehre sokaklar yapmak istedikleri için kemerlerden biri içeri gömülü kalmış, yani köprünün orjinal hali seneler öncesinde bozulmuş. Köprünün karşısında içine girme fırsatı bulamadığımız bir müze var, duvarlarında 1914 olayını anlatan fotoğraflar bulunuyor. Bu arada Belçikalı arkadaşların (Diana ve ValeRi) ilk kareleri düşüyor dijital sensöre..



Hünkar Köprüsü

Hünkar Köprüsü üzerinde bendeniz, arka fonda müze ve Diana..



Ver Elini Saraybosna Tepeleri ve Eski Osmanlı Mezarları


     Nehir üzerinde gördüğümüz en son köprüden yolun karşısına geçerek anlaşmakta zorluk çektiğimiz bir semt bakkalına giriyoruz, oysa sadece 150-200 metre var Başçarşı ile aramızda, anlaşılan buralara bizden başka uğrayan pek turist yok gibi. Bir şekilde derdimizi anlatıp nehir kısıyında içmek için birşeyler alıyoruz, biraz sohbet, birkaç yudum soda ve bira, derken ver elini Saraybosna tepeleri, dar sokaklar, eski model arabalar, yokuşları takip eden merdivenler ve sonunda geniş bir yeşillik içinde beyaz bir mezarlık! Birkaç kare fotoğraf çektikten sonra Boşnak bir amca geliyor yanımıza, mezarların kimlere ait olduğunu soruyoruz İngilizce olarak, sorularımızın cevaplarını veriyor kendi dilinde, birkaç sorudan sonra artık tamamen eminim İngilizce bilmediğine, bu farkedişe rağmen Tezcan tüm gücüyle ortaokul ingilizce derslerini hatırlamaya çalışıyor seneler sonra, tek tük kelimeler dökülüyor ağzından “Diz neym iz…” ve benim yorumum geliyor akabinde “Abicim istersen Türkçe konuş, istersen hiç bilmediğin bir dilde birşeyler söyle, nasıl olsa anlamıyor”bir süre sonra kendini zorlamanın anlamsız olduğuna kanaat getiren arkadaşım Türkçe konuşmaya başlıyor, fakat yine de kendini daha iyi anlatma çabası hakim duruma, el hareketleriyle destekliyor cümlesini. Soru şu : “Zagreb’e gittin mi?” Sol eli düz bir yol oluyor hemen, sağ elinin işaret ve orta parmağı da çöp adam olup o yolda yürüyor hoplaya zıplaya, Boşnakça, Fransızca, Türçe meali “Yürümek”, Zagreb ise her dilde Zagreb J


      Türkçe sorulara Boşnakça cevaplarla ilerliyor sohbet, damarlarında belki de Türk kanı bulunduğundan, Türk televizyonlarındaki eğlence programlarını izlediklerinden fakat yeterli parası olmadığı için şimdiye kadar İstanbul’u hiç görmediğinden, mezarların hikayelerinden bahsediyor amcam, derken ayrılık vakti..Şaka maka epey anlamışız bilmediğimiz dildeki bu hikayeleri, demiştim ben zorlamaya gerek yok İngilizce konuşmaya diye ama..


 


  Tepelere doğru çıkan yokuşlar..

Eski Osmanlı mezarları ve Yeni Boşnak Mezarları..


Yaz Ortasında Boza Keyfi


   Pilimiz bitmeye yüz tutmuş, aklımda akşam yemeği, gece ne yapılabilir, nereye gidilebilir türünden sorular. Sarışın, güzel yüzlü, güzel gözlü bir satıcı kafamızdaki sorunun cevabını adı “Slago” olan veya “Cinema” olarak da bilinen, canlı müzik yapılan, bizim seveceğimizi düşündüğü bir yer önererek buluyor, bu detay aklımızın bir kenarında, meydandaki çeşmenin karşısında bulunan cafeye oturuyoruz. Garsona yerel bir içecek soruyoruz, limonata benzeri ama tadı biraz daha farklı bir içecek getiriyor, kendi dillerindeki karşılığı “Boza”, oysa buz gibi limonata Ağustos sıcağında! Kötü değil ama değişik bir tat, sevebilirsiniz de, içmek istemeyebilirsiniz de, ben ise istemeye istemeye içen üçüncü bir grup insandan oldum o an, tadını ha anladım ha anlayacağım, ha alıştım ha alışacağım derken bitti bir bardak buz gibi boza.



Başçarşı Meydanı ve çeşmesi..

   
Karşımızda ikinci kez rastlaştığımız (ilk karşılaşmanın farkında değilim ben, Tezcan’ın takip ettiği bir konu Belçikalı bu kız grubu) bir grup turist var, çeşmenin önüne oturmuş kartpostal dolduruyorlar, derken kalkıp gidiyorlar, biz de biraz daha oturduktan sonra yavaştan otelin yolunu tutuyoruz. Yolun karşısına geçince yukarı doğru tırmanan bir yokuş dikkatimizi çekiyor, tam o tarafa yöneliyoruz ki Belçikalı turist kardeşlerimiz de orada!



Genişaçı azizliğinde Tezcan, başçarşı meydanı ve limonata ayarında “boza”lar..

Başçarşı sokakları..

      
 “İkinci rastlaşmamız” şeklinde laf atıyorlar, ben matematik bilmem mi! Hemen veriyorum cevabı “ikinci değil üçüncü kez, ilk rastlaşmamız arkadaşın fotoğraf makinesinde kayıtlı siz farkında olmasanız da J”. Bir sohbet başlıyor yolculuğun nereden başladığı ne tarafa doğru gittiğine dair, kalınan yerler, yenilen yemekler, tavsiye edilebilecek mekanlar..Çarşıda duymuş olduğumuz mekandan bahsediyoruz, çok yorgun Diana ve ValeRi (R harfini bilerek büyük yazıyorum, çünkü fransız aksanına yakın bir söylem ile çıkan bir sesti o R, ve gerek o anda ismini tekrarlarken, gerekse  aramızda bu arkadaşları anarken konu hep geldi bu aksanda söylenen R harfine). Akşam bir ihtimal rastlaşmak üzere ayrılıyoruz birbirimizden



Başçarşı sokaklarında gün batımı..

     
Yolculuk boyunca dikkatimi çeken bir durum, insanların bilgi paylaşımı konusunda fazlası ile açık olmakla birlikte, günü paylaşmak adına çok da bir çabaları olmaması. Herkes kendi yolculuğunda, kendi hikayesini yaşıyor, haliyle yarın başka insanlar, yeni yüzler, yeni hikayeler, bağlanmanın anlamı yok başka bir arkadaş grubuna, mantık bu sanırım, kah onlar için, kah bizler için..



İnat Evi (Inat Kuca)


    İnat kelimesinin anlamı her iki dilde de aynı. İnat Evi anlamına gelen bu yapı, Belediye Binası yapılmadan önce onun yerinde bulunuyormuş. Bina yapılırken buranın yıkılmak istenmesi üzerine evsahibi uzun süre yıktırmamakta inat etmiş. En sonunda evin, tamamen aynı şekilde, parça parça nehrin karşı tarafına taşınmasında uzlaşılmış. Osmanlı mimari tarzındaki ev bugün yerel mutfaktan örnekler sunan Miljacka nehri kıyısında, küçük, iki katlı sevimli bir restoran.Keyfimiz yerinde, gün batımı yaşanmış,karnımız doymuştur artık..Oteli ziyaretin ardından yaşanacak bir gece ve Saraybosna..


 


 İnat Evi’nde akşam yemeği..



Saraybosna’da Gece


     Gideceğimiz yer yürüme mesafesi 10-15 dk olmasına rağmen duraklar arası mesafeyi bilemediğimiz için tramwaya biniyoruz. Tramwayda ödemeyi İstanbul’daki gibi, yani sürücüye para vererek yapmak mümkün, aldığınız bileti de aracın içinde bulunan cihazlara okutmanız gerekiyor, iki ya da üç durak sonra iniyoruz tramwaydan bize söylendiği üzere, daha önce farketmediğimiz bir yerindeyiz şehrin, bir alışveriş merkezi çarpıyor gözümüze, yarın gündüz vakti bu tarafa tekrar gelmek üzerine hemfikiriz Tezcan ile. İstikamet “Slago” ileri..Slaga…Şlago…Şlaga…İnsanlara her sorduğumda önce anlamıyorlar nereyi sorduğumu, bir süre sonra diğer adının da cinema olabileceğini söylediğimde “haa sen Şlagadan bahsediyorsun” veya “tamaam Şlagoyu diyorsun sen” şeklinde cevap verip, bildiklerince tarif ediyorlar. Benzer durumu Macaristan’da da yaşamış, soğuk coğrafyanın donuk beyinli insanlarına akıl sır edirememiştim. Bizdeki karşılığı şöyle olurdu sanırım


Turist : Istiklel caddesi


Yardımsever Türk : Hımm bilmiyorum ki


Turist : Taskim


Yardımsever Türk : Hımmm Taksim mi acaba


Turist : Yes, Taksim and Istiklel caddesi


Yardımsever Türk : Hee tamaam İstiklAAAAl..tamamaam ya hemşerim kusura bakma sen “e” ile söyleyince hiç anlayamadım


Böyle birşey olabilir mi sizce İstanbul’da? J


İstiklal, İstiklel, Stiklal street, hepsinin tek bir yanıtı vardır “Bildim onu İstiklal caddesi, şimdi buradan yürüyorsun, yürüyorsun, yürüyorsun…”


       Artık iyice yakınlarındayız binbir isimli barın, iki genç kız yürüyor yolda, “Afedersiniz” diye başlayıp sorumu yöneltiyorum, birkaç saniye geçmiyor ki kızlarla birlikte yürüyüşe çıktıkları anlaşılan aile eşrafı geliyor etrafımıza, anne, baba, teyzeler, kuzenler…Baba biraz tedirgin, bakışlarından seziyorum, fakat bakıyor ki tüm sevimli halimle “Slaga” yı soruyorum rahatlıyor J Babanın performansı rahat bir nefes almaktan ileri gidemiyor, anlaşılan vakti zamanında gecelerin tozunu attırmış olan esas anne, cevabı veriyor gecikmeden “You mean Şlaga”..Her ne ise teyzecim, hepsi bir beynimde, alayım hemen tarifi.. Caddenin karşısına geçip bir paralel sokağa giriyoruz. Mekanın önünden geçiyoruz ama hiç bir işaret yok doğru yerde olduğumuza dair, aynı sokakta rastlaşıp yol sorduğumuz kişiler de 100 metre ileriyi tarif etmişlerdi az önce. Doğru olması gereken binaya bakıyoruz, aklımızdan geçense “burası neresi acaba?Dershanedir veya öğrenci yurdu, en fazla olsa olsa beşinci sınıf bir bilardo salonudur”. Oysa orası Slaga! Mekan o kadar silik ki, bölgenin yerlileri olup, takriben üç adım arkamızdan yürüyen grup da tam kapının önüne gelince farkediyor doğru yerde olduklarını ve sesleniyorlar arkamızdan “tamam tamam burası, gelin” diye


        Giriş ücreti yok, döküntü bir girişten sonra eskiden sinema salonu olduğu anlaşılan bir mekandayız, içerisi şimdilik boş, masaların üzerlerinde klasik “rezerve” yazıları, ikinci kat da mevcut, şu an için canlı olmayan yüksek sesli bir müzik var, garsonla bağırarak konuşmamıza neden olacak kadar yüksek bir ses, saat 22,30 civarı. Garson bir yer gösterip yarım saate kadar içerinin dolacağını söylüyor. Bira söylüyoruz iki tane, ederi 4 KM. KM’nin anlamı Konvertible Mark olup, 1 Euro = 2 KM dir, yani kaba bir hesapla 1KM=1TL oluyor ki alışveriş yaparken çarpmaya bölmeye gerek olmuyor, en fazla Euro cinsinden hesaplamak isterseniz de sadece 2’ye bölüyorsunuz. Konuşma dilinde K ve M harflerini telafuz etmek şeklinde duyacağınız gibi sadece Mark olarak da duymanız mümkün


    Canlı müzik için kurulan sahnenin çok yakınlarındayız, enteresan olan sahnedeki enstrümanların arka kısmında da masaların olması, genel alışık olunan şekile sahne salonun en dip noktasına tüm izleyiciyi görecek şekilde tasarlanmamış. Saat ilerledikçe içerisi doluyor, güzel, alımlı, bakımlı kızlar, çirkin erkekler gelip geçiyor önümüzden, saat 00,30 olmasına rağmen halen canlı müziğe dair bir hareket yok. Ben ağır ağır içkimi yudumlarken, Tezcan su misali tüketiyor biralarını, bir ara etrafa ve elindeki biraya bakıyor, akabinde bir yorum yapıyor “Baba ne güzel memleket, giriş ücreti yok, damsız giriş serbest,  bira ucuz, kızlar güzel, erkekler çirkin” J


Erkekler konusunda hakikaten enteresan bir tespittir, Türkiye’de o tarz biryere gitseniz, en kötü ihtimalle bir ya da iki tane iyi giyimli, eli yüzü düzgün abiler amcalar görürsünüz, burada ise esamesi bile okunmuyor J Dikkatimi çeken ikinci bir husus da kızların sürekli olarak meyve suyu içmesi, içki içen kız gördüm mü anımsayamadım, belki o kalabalık içinde bir ya da iki tane, hatta o kadar dikkatimi çekti ki yanımızdaki masada bulunan meyve suyu kutusunu çaktırmadan çevirip baktım içinde başka birşey mi var diye, yok, halis muhlis kayısı suyu. Demek ki neymiş, kayısı suyu içilip de eğlenebilirmiş insan isterse J


      Saat 01,00 e doğru sahne alıyor grup, üç dört şarkı dinledikten sonra hostele geri dönmek üzere çıkıyoruz, grup fena değil, iyi müzik yapıyorlar fakat sabaha kadar kalıp, ertesi günü heba etmenin de alemi yok. Sokaklar boşalmış, tek tük eğlenceden dönen kızlar erkekler göze çarpıyor, insanlar rahat, güvenlik endişesi yok, endişe olmadığı gibi adım başı polis de görünmüyor, hatta hiç polis yok!


      Başçarşı meydanından hostele doğru dönüyoruz, o saatte açık olan bir pastaneden ekmek arası birşeyler alıp yiyerek geceyi bitiriyoruz. Odamızın dışında bulunan sahanlıkta yataklar kurulmuş, üç dört turist uykuya dalmak üzere..Biz de yorgunuz iyice, iyi geceler İstanbul, tatlı rüyalar Saraybosna..


Yolculuk Öncesi İkinci Gün Sabahı


     Saraybosnadaki ikinci günümüze, Dubrovnik otobüs saatini öğrenerek başlıyoruz, daha önce bu bölgeyi ziyaret eden aradaşlarımız Mostar’a uğradıklarını fakat otobüs saatleri uymadığı için bir gece Mostar’da konaklamak zorunda kaldıklarını anlatmışlardı, kanaatimizce Mostar bir gece kalınması gereken bir yer değil, otobüs saatleri de aksinin pek mümün olmadığını söyleyince 14,40 otobüsü ile Dubrovnik’e doğru yol almayı kararlaştırarak vuruyoruz kendimizi dünkü kentin sabah saatlerine.


      Dün çarşı içinde gezerken türkçe “türk çayı bulunur “ yazılı, çay ocağından bozma bir cafe görmüştük, onu arayıp buluyoruz, gitmeden önce de bir pastaneden kıymalı patatesli böreklerimizi alıyoruz, gelsin türk çayı ve börekler, türk usulü kahvaltı. Burada çay ile birlikte de lokum verme adetleri var, bosna kahvesini de cezve ile ikram ediyorlar, cezveden fincana servisi kendiniz yapıyorsunuz, iki fincanlık kahve geliyor tek kişi için



Türk çayı ile sabah kahvaltısı, Tezcan henüz tam uyanamamış sanırım 🙂

     
Bugün hava tamamen kapalı, dün nadiren yüzünü gösteren güneş yok şimdilerde. Kahvaltıdan sonra bir manavda böğürtlen çarpıyor gözüme, ne zamandır “aah böğürtlen olsa da yesem” tadında olduğum için, fiyatına bakmaksızın giriyorum yarı manav yarı dükkan olan işletmenin içine, elimde bir kutu mis gibi böğürtlen..Sonrasında ise iki kare fotoğraf, üç tane böğürtlen..iki kare fotoğraf, beş tane böğürtlen..bir kare fotoğraf yedi tane böğürtlen…fotoğraf çekmiyorum, sadece böğürtlen J Tezcan’ın pek arası yok sanırım, dostlar alışverişte görsün bir iki tane alıp tamamını bana bırakıyor böğürtlenin.. Yapacağımız ülkelerarası yolculuğu ve bir kiloya yakın böğürtlenin vücuduma yapması muhtemel olumsuz etkileri de düşünerek ben de yemeden tamamını, bırakıyorum fazlası ile alıştığım bu güzel tadı. Satranç oyun alanından geçiyoruz yine, oyuna aynı ekip kaldığı yerden devam ediyor sanki, oyuncular değişmiş olsa da izleyici grubunun büyük bir kısmı tanıdık..Şah..Mat..     

Böğürtlen satınalırken..

     
Dün farketmediğimiz bir müzenin önündeyiz, kapısında “Gdadska Trznica” yazıyor, arkeoloji müzesi olsagerek, ben dışarıda gelen geçen insanlara bakarken Tezcan içeri bakmak için ayrılıyor, tahminim girişin ücretli olduğunu farkedip birkaç saniye sonra geri dönmesi, belki kıyısından köşesinden çekilmiş birkaç kare fotoğraf..Ben insanları izlerken İsveçli hostel arkadaşımız geçiyor 40km hızla yanımdan, çantası yok yanında, elinde bir fotoğraf makinası yok, sanki biriyle sözleşmiş de yetişecekmiş gibi..Üç dört dakika sonra başka bir sokaktan aynı hızla gelirken görüyorum kendisini, sanırım Saraybosna sokaklarını içine sindirmek için hızlı adımlarla dolaşıyor, “beyinme yazayım ben, yoksa ne olacak fotoğraftan” tadında muhtemelen J Sırt çantasına en fazla bir pantolon iki gömlek sığardı tahminimizce, fotoğraf makinasına da muhtemelen yer yoktu zaten J


        Tezcan geliyor yanıma “Gelsene gözüm” diye, niyeti kuru et satınalmakmış, az önce girdiği yer de müze değil büyük bir şarküteriymiş!! Kuru et?? Pastırmaya benzer bir et, dediğine göre İstanbul’da da Boşnaklar bu işi yapıyorlarmış, tadını oradan biliyormuş. Et kesen eleman bir parça veriyor tadına bakmam için..Hımm güzel bir tat, pastırma gibi çemeni de olmadığını düşünürsek, yenir bu et, kuru veya değil, yenir yenir J



Müze görünümlü şarküteri

   
Tezcan paraya kıyıp 10KM değerinde et alıyor, niyetimiz Dubrovnik’te meze niyetine tüketmek, tabi henüz ben saatlerce et poşetini taşıyıp en sonunda bir hezeyan halinde çöpe atacağımı bilmiyorum!! Gideceğimiz mesafeyi söyleyip, etin ne kadar dayancağını soruyoruz, görünürde bir sıkıntı yok gibi. Fakat buralarda yağlı kağıt veya jelatin türü malzemeler kullanma adeti henüz yok, eti normal paket kağıdına sarıp veriyorlar, şehrin sokaklarını adımlamaya devam, elde var kuru et..



Kasap kuru et keserken..

    
İki Boşnak kızı çıkıyor önümüze, sms ile katılabileceğimiz bir araba çekilişinden bahsediyorlar, aslında bahsetmek değil de ellerindeki broşürlerden bunu anlıyorum. Oyunun detaylarını öğrenmeye çalışıyorum fakat ellerindeki broşür kendi dillerinde, bize anlatacak kadar da İngilizce bilmedikleri için “İngilizce bilen birine burayı okutun, onlar size anlatacaktır” diyor, bu ülkede kullandığımız bir telefon numaramızın da olmadığını hatırlayarak anlamsız buluyorum birilerine daha sormayı, anı olarak bir broşür ve iki kare fotoğraf kalıyor yanımızda..



Öğrenmek istemediğimiz oyun detaylarını anı olarak alırken..

    
Alışveriş merkezine doğru ilerlerken, Tezcan pasaj nevi gördüğü yerlere dalıp iç mekanların fotoğraflarını çekiyor, mimari fotoğraf ilgimi çekmiyor olsagerek ki genellikle ana caddede bekliyorum, nadiren girip bakıyorum ben de “ne varmış burada” diye, gerek ana cadde üzerinde, gerekse avlularda kurşun izlerini görmeye devam ediyoruz. Alışveriş merkezine varıyoruz nihayet, girişte hiçbir güvenlik önlemi yok, hiç de istemeyeceğim birşeydi şu an üzerimdeki tüm makinaları, metal eşyaları çıkartıp tekrar tekrar metal dedektöründen geçmek! Birkaç katını gezdikten sonra zeminin de altında bulunan marketten güneş kremi alıyoruz Adriyatik kıyıları için ve farkediyoruz ki otogara gitmek için çok az vaktimiz kalmış, istimaket Merak House, koşar adım marş marş!


Pasaj içi yerleşim yerleri..


       Başçarşı meydanında birkaç dakika soluklanıp birkaç parça hediyelik eşya alıyoruz, dün bize “Slaga” yı tavsiye eden kıza sözüm vardı dönmeden önce kendisinden alışveriş yapmak üzerine, bu yüzden onun dükkanını seçiyorum, bu seçimin birkaç gün sonra bir serzeniş olarak önüme geleceğinden habersiz.
– “Sen kıza söz verdin diye gittik dandik şeyler aldık, etrafta daha güzel şeyler de vardı”
– “ Vardı da ben alma mı” dedim diye sorarlar adama



Yeniden Başçarşı Meydanı..


Ve dönmeden önce hediyelik eşya alışverişi..

SON SÖZ…


    Hostelin balkonundayım nihayet, biraz yorgun..Hava kararmaya yüz tutmuş iyice, zihnimde savaş yılları,dağlarla çevrili Saraybosna, yanımda korkulu gözlerle bir çocuk, düşmanla kuşatılmış Saraybosna, bir keskin nişancının dürbünü ucunda ben, fotoğraf makinamın ucunda Başçarşı Meydanı, dağ iklimin, güzel yüzün, samimi insanınla, sevdim seni Saraybosna..

13 yorum

  • hakangeziyor dedi ki:

    Esprili dille anlatım hoş olmuş. Keşke Mostarı’da programa alabilseydiniz. Neyse devamını bekliyoruz. Elinize sağlık…:)

  • mugeyidogan dedi ki:

    “Lounge” lar insanın hayatını kolaylaştırıyor gerçekten. Özellikle sabah erken saatte havaalanındaysanız. Rahat bir ortamda kahvaltı edip kahve içerek ayılmak için biraz zamanınız oluyor. Havaalanında yeme-,içme maliyetinin yüksek olduğunu da düşünürsek çok işe yarıyor bence de.

  • chincilla dedi ki:

    corto_turco’ nun üsküp yazısına yaptığım yorumu buraya yazmak istedim. Saraybosna da bize çok benziyor, hiç yabancılık çekilmez herhalde osmanlının etkileri sebebiyle

  • msusleyen dedi ki:

    Sevgili Hakan, dediğim gibi bir gece konaklamamız gerektiği için kalamadık, belki ikinci sefere..

    Müge hanım size de yerden göğe kadar hak veriyorum, uygun bir kartınız varsa kaçırmamak lazım bu fırsatı 😉

    Son olarak Chincilla :)) Hem bize benziyor, hem Avrupalı, hem yakın hem uzak, ama yabancılık çekilmeyecek, sevilecek bir şehir Saraybosna..

  • lilyofthevalley dedi ki:

    aldığınız ete bişey oldu mu? :))

  • dolcevita dedi ki:

    çok sevdim ben Saraybosna’ yı

  • msusleyen dedi ki:

    Ete pek birşey olmadı, yani en son taşımaktan bıkıp çöpe attığımda halen yenebilir haldeydi :))

  • lilyofthevalley dedi ki:

    :))

  • justinian dedi ki:

    Melihcim yine şenlendirmişsin buraları…:) Baya eğlenceli bir yazı olmuş. *Çatı katı odası süper. *Boşnak kedisi Türk kardeşlerine pek bir benziyormuş. Boşnakça mı miyavlıyo¿ 🙂 *Şarküteri değil arkeoloji müzesi girişi… *Boşnak kızlarının da maşallahı var 😉 *Senin yazı içindeki diyalog canlandırma olayına hastayım hocam. 🙂 -Bu arada bir uyarı word’de yazıp siteye kopyalayınca gülme ikonları “J” olarak çıkabiliyor. Sende de olmuş. Sırada Dubrovnik 🙂

  • msusleyen dedi ki:

    Teşekkürler Serhatcım, en son yazımda farkettim gülen suratların J harfine döndüğünü, mümkün olduğunca da düzeltmeye çalıştım, önceki yazıları da elden geçirmek gerek sanırım :))
    Dubrovnik ve son yazıya ait yorumlarını da bekliyorum :))

  • mugeyidogan dedi ki:

    biz alıştık gülen suratların yeni formuna :))

  • msusleyen dedi ki:

    O ooo!!! Utandım gerçekten! (utangaç yüz ikonu nasıl yapılır bilmem ama 🙂 )

  • ovalgin dedi ki:

    melih abi yazı içerisindeki canlandırmaların ve o anı okurken bize yaşatman süper…yazıların devamını dilerim 😉

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*