Gürcistan 2010 Kasim : yine bayram gezmesi

“Türkiye
bir köprü”, “Türkiye’nin komşularıyla kültürel bağları var”,
“Jeopolitik önemimiz büyük”; işte siyasetimizde önemli yer tutan bu
sözlerin gerçek anlamını ancak komşularımızı ziyaret ederek
görebilirsiniz. 6 günlük Gürcistan gezimde güçlü ülkelerin arasında
defalarca işgale uğramış, ezilmiş bir milletin bizi ve bizlerin onları
ne kadar etkilediğini gördüm. Milattan önceki zamanlarda 2 klan şekilde
Trabzon civarından başlayıp Ermenistan ve bugünkü Gürcistan sınırlarının içinde bulunduğu alanlarda yaşan Gürcüler, bize çok benzeyen, lezzetli yemekleri, mükemmel şarapları olan bir toplum.    

11 Kasım 2010 Çarşamba Ankara-Artvin

Bayram
arefesi uçak bileti fiyatları Tiflis için tek yön 280TL civarında
gezinirken, 70 liraya Lüks Karadeniz ile 24 saat yolculuğu göze
almıştım. “5-6 saatlik İstanbul yolculukları beni hayattan koparırken
toplam 22 saat sürecek bu yolculuktan sonra 2 gün boyunca yatarım”
düşüncesi ile Aşti’den otobüse bindim. Otobüse(Travego) alışık; ancak
otobüste hostes olmasına, dahası adının Ivana olmasına alışık değildim.
Yolculuk sırasında sanki bu işi zorla yaptırılıyorcasına memnuniyetsiz
tavırlarıyla bizim hostlarımızı özletse de daha ülkeden ayrılmadan
farklılaşma başlamıştı. Muhtemelen ilk yalnız yolculuğa çıkmanın verdiği
heyecandan ve kitap okumaya çalışmış olmamın da etkisiyle Trabzon’a
farkında olmadan geldik. Artık rahatsızlık hissetmeye başlamıştım ki,
otogarda yanıma Arhavi’ye giden bir çocuk bindi. Onunla yaptığım vasat
muhabet sayesinde sınıra ulaştım. Muavin bize pasaportlarımızı
hazırlamamızı ve çantalarımızı alarak Türkiye’den çıkış yapıp Gürcistan
gümrüğünü geçtikten sonra otobüsü beklememizi söyledi. Malesef otobüsten
inen herkes sadece tek bir gişenin açık olduğu görevliye yöneldi, bunun
üzerine bir de diğer minibüsten gelen kişiler eklenince kaos başladı.
Türkiye kısmı göreceli olarak çok daha düzenli olmasına rağmen burada
beni rahatsız eden bir çıkış süreci yaşadım. Önce gidip 15TLye yurtdışı
çıkış pulu aldım ve bu kaosa daldım. Genel olarak gelir ve eğitim
seviyesi düşük olduğunu düşündüğüm insanların arasında rahatsız
hissettim. Bir yandan yeni bir otobüs yani kalabalık bir grubun
gelmemesi için dua ediyor bir yandan da muavinin en fazla 2 saat bekler
sonra gideriz sözünü aklımdan çıkarmadan sıramı kaybetmemeye
çalışıyordum. Araya oradan buradan uzanan pasaportlardan kurtulup
sonunda çıkış işlemini yaptırdım, uzun tır kantarları ve çeşitli
betonarme binaların arasından Gürcistan sınırına yaklaştım. Acaba neresi
derken elinde uzun namlulu tüfeğiyle bir gürcü askeri bana inşaat
iskelesini andıran tahta ve duman grisi tel örgülerden oluşan yolu
işaret etti. Kendi kendime ulan nereye geldim ben böyle diyerek karanlık
yolda tahtaların üzerinde sekerek bir yandan “burada bir gasp olayına
maruz kalacağım galiba” diyerek iki pimapenden yapılmış sönük floresan
ışıklı kulübeye ulaştım. Etrafımda en azından bir şeyler yapmaya çalışan
insanlar gördüğüm için rahatlamıştım. Bir süre bekledikten sonra
görevliye pasaportumu verdim ve webcame bezeyen kameraya bir bakış
attım. Ne çantalarım kontrol edildi ne de üzerim arandı, hızlı
diyebileceğim bir şekilde Gürcitan’a girmiştim. Eminim bu sınır geçişi
yani sınır kapısının bu hali benim gibi pek çok turisti Gürcistan
hakkında korkutmuştur. Zengin fakir ülke ayrımını tıpkı Suriye’de olduğu
gibi daha sınır kapısında görmek bir başka ilginç deneyimdi. İşin komik
yanı “2 saat bekler eğer gelmezseniz gideriz” diyen muavin ve haliyle otobüs
bizden çok sonra işlemlerini bitirip gelebildi. (Duyduğum kadarıyla
sınırı yürüyerek yani sınıra kadar bir minibüs ile gelmek, geçmek daha
sonra başka bir minibüse binmek şekilde geçişler çok daha hızlı
oluyormuş). Sınırı sorunsuz geçişin verdiği rahatlıkla ve sanırım gün
boyu yolculuğun yorgunluğuyla otobüse biner binmez uyumaya başladım, ta
ki sabah Tiflis şehir sınırına yaklaşıncaya kadar.

12 Kasım 2010 Perşembe Tiflis

Uyandığımda
bir kısmı beton bir kısmı asfalt ama yer yer beton yol yapım
çalışmaları devam eden çift şeritli yoldaydık. Beton yolun çok pahalı
ancak dayanıklı olduğunu biliyordum, belli ki Gürcü hükümeti Türkiye ile
ticarete önem veriyor. Uzun süre kullanacağını düşündüğü bu yolu
yaptırıyordu. Gürcistan doğası çok bozulmamış bir ülke, her yer yemyeşil
ve çok sık nehirler, dereler görmek mümkün. Tiflis’e yaklaştıkça tek
katlı binalar görülmeye başlıyor ve birden göreceli olarak daha yüksek
binaların olduğu geniş bir caddeden otogara ulaşıyorsunuz. İner inmez
“Taksi, taksi” diyen elemanı görmeniz mümkün. Bir arkadaşım nereye
gidersen git 5Lari’den fazla verme demişti. Onun Gürcistan konusunda
söylediklerini düşünerek bana yanaşan taksiciye gürcüce bişeyler dedim.
Anladı, ben bunun sevincini yaşayamadan türkçe konuşmaya başladı. Şunu
belirtmeliyim ki Gürcistan’da Türkçeyi İngilizceden daha sık
kullanacaksınız. 8Lari istedi ama bir başkası gelip 5Lari’ye götürmeye
yanaştı, o da yıllar önce Trabzon ve İstanbul’da çalışmış iyi sayılacak
seviyede Türkçe biliyordu. Yolda Rusları biraz çekiştirdikten sonra
Marjenasvilli’ye ulaştım(Gürcitan’da Ruslar iki ülke arasındaki çekişme
nedeniyle sevilmiyor). Daha önce geleceğimi söylediğim hosteli bulmak
için önce metro istasyonu bulmalıydım ama ondan daha önce zaten hostelin
bulunduğu caddeye girmişim. Hostelin bulunduğu numarayı buldum, şehirde
evler genelde büyük avlulu ve bu avlu içinde de evler var. Ev dediğime
bakmayın bildiğiniz binayı dikmişler avluya. Çok izbe görünümlü
kapısından avluya girdim, kalacağım yerin adını en azından herhangi bir
hostel olduğuna dair bir yazıyı gözlerin aradı. Ancak nafile bir çaba,
bir mahalle gibi uzayan avlunun sonunda bakımlı görünen binayı gözüme
kestirdim ancak ne işaret ne bir isim vardı. Biraz etrafta dolanmaya
karar verdim, geniş caddede gezinmeye başladım. Her yer Türk lokantası,
berberi, marketi olmuş, üstetik otogarda da herkes Türkçe konuşuyordu.



Nasıl memleket burası diye içimden geçirirken benim hostelin olduğunu
düşündüğüm avludan yabancı olduğu belli bir kız çıktı. Hemen geri
döndüm, ve hosteli sordum  daha önce gördüğüm bina olduğunu öğrendim.
Hostelin sahibi çok para derdinde olmayan bir Gürcü genç, o ve
arkadaşlarıyla sohbete başladım. Yorgun olduğumu biraz uyumak istediğimi
söyledim, Shota (hemen aklıma trabzonsporlu Archil ve Shota geldi) bana
bir shot bardağı ile vodka uzatıp, bunu iç rahat uyursun dedi. Gürcü
misafirperverliği gerçekten mükemmel şekilde başlamıştı, bunu 45 dklık
eglenceli bir sohbet devam etti. Sonra 2 saat kadar uyuduktan sonra daha
önceden sözleştiğim Litvanyalı 2 gay gezginle buluşmak için çıktım.
Uzun uğraşlar sonucu buluşma yerine vardığımda kimse yoktu, satıldık mı yoksa uyuyamı kaldılar düşüncesiyle kaldıkları
hostele sordum: çoktan çıktıklarını söylediler. Daha sonraları saatimi
ayarlamayı unuttuğum için buluşma yerine tam 2 saat geç gittiğimin acı şekilde
farkına vardım. Rustavelli bulvarına çok yakındım bu bölgede biraz
dolandım, acıkmaya da başlamıştım. Yerel şirin bir fast food gördüm(Yerel fast foodlar bana çok cezbedici ve renkli geliyor) ve
çok düşünmeden içeri girdim. Gürcü alfabesi farklı olduğu için
yemeklerin içeriğini anlamak kolay değil, dürüme benzeyen bol etli bir
menüyü seçtim.

baska gün aynı fast food

Gerçekten güzel bir yemek oldu diyebilirim. O günü
Rustavelli, Tavisuplebis ve Marjanisvilli civarında gezinerek geçirdim,
bu bölgede parlemento binası, bazı önemli Gürcü kahramanlarının
heykelleri (Birde yol üzerinde saksafon çalan adamı görün!) ve ilginç yapıları görebilirsiniz. Akşam olmuştu ve yorgunluk
iyiden iyiye üzerime çökmüştü, hostele dönmeliydim. Mutlaka denenmesi
gerektiğini düşündüğüm, sanki çok derin bir madene iniyormuş hissi veren
metro durağına inerek Marjanisvilli’ye geri döndüm.

Tbilisi Metro

Hostelin sahibinin
annesi bizim böreklere benzeyen Haçapuri yapıp göndermişti. Akşam yemeği
yememiş olan bana, bu gerçekten çok güzel bir süpriz oldu. Bu arada orada
kalan Polonyalı bir çift ve neredeyse bütün dünyayı gezmiş olan bir
İspanyol ile tanıştım. Sonraları aynı odada kaldığımız bir İngiliz
Kazbeği dağındaki gezisinden döndü. Hem benim gelmem hem de İspanyol
arkadaşın gidecek olması sebebiyle ertesi gün gece Sangria partisi yapmaya karar verdik.
Uzun ve eğlenceli sohbetlerin ardından üstelik bir de Polonyalı çiftin Gürcü sim kartını da alarak odama çıktım.

13 Kasım 2010 Cuma Tiflis

Bir
önceki günün yorgunluğuna bir de uzun yolculuk eklenince öğleye kadar
uyumuşum. Duş alıp alt kata indiğimde herkes bir yere dağılmış ancak bir
Türk çocuk gelmişti. Bunun yanında çoktan Sangria hazırlanmış,
buzdolabına konuyordu. Suriye’de bulamadığım demleme çayı Gürcistan’da
bulmuştum, keyfim bir kat daha artmıştı. Türk arkadaş ve bir Gürcü kız
eşliğinde çevreyi gezmeye başladık. Marjanisvilli’de bir köprü üzerinde,
Ankarayı bilenler için söylüyorum İtfaiye Meydanı’nın belki 10 katı
büyüklüğünde eski, kırık dökük, akla gelmeyecek eşyalar satılan bir
pazar var. Pazarın hemen üzerinde ünlü  Gürcü şairlerin heykellerinin bulunduğu bir parktan geçip,
benim çok ilginç bulduğum evlerin arasından Rustavelli civarına geldik.
Bu bölgede bir kilise var, onu gezelim dedik. Ancak içeri adımımı atar
atmaz tabut içerisinde bir adam dikkatimi çekti. Malesef bir cenaze töreninin tam ortasına düşmüştüm. Hemen arkamda n gelen Eka, bu
manzarayı görür görmez istavroz çıkararak geri çekildi.  Ben de bir turist olmanın verdiği rahatlıkla sırtımı dönüp kaçtım. Gürcistan’da ara
ara gördüğüm çeşmelerden biri de bu kilise yakınındaydı,  burada herkes
musluktan su içilebileceğini söylüyordu. Biraz tedirginde olsam, gördüğüm
onca dere, akarsudan sonra bunun doğru olacağına kanaat getirdim ve
gördüğüm pek çok yerde kana kana su içtim. Uzunca bir yürüyüşten sonra
old town bölgesine geldik, burada yine bir kilise kenarında atının
üzerinde bulunan Vakhtang Gorgasali
heykelini gördük (Ben bu heykeli Kral David saniyordum  ancak Eka beni düzeltti). Yeni evli çiftler de güzel
manzarası bulunan bu heykelin çevresinde resim çektiriyor. Bu bölgenin
biraz daha üzerinde bir kafeye gittik, aç olmadığım için Gürcistan
denince adını duyduğum maden sularından Borjomi istedim. Benim için çok
tuzlu olan bu maden suyu kocaman bir şişede geldi, bitirene kadar
Türkiye’de işçi olarak çalışmış garsonla bol bol sohbet ettim. Yine
uzunca bir yoldan sonra ülkenin simgelerinden Kartlis Deda (Gürcistan’ın
Annesi) heykelini ve onun önündeki yıkılmış kaleyi ziyaret ettik.


Yine
evli çiftlerle dolu kiliseyi gezip ve etrafındaki yıkık surlara keçi
gibi tırmanarak keşfettikten sonra güzel fotoğraflarla ayrılmaya karar
verdik. Yolumuzun üzerinde Ermeni mahalleri vardı ve gördüğüm insanlar
sima olarak bize çok benziyordu. Tavisuplebis meydanına yakın bir
bölgeye inerken bir parktan geçtik, ilginç olan yol boyunca hayatımda
gördüğüm en kötü boru döşenmiş olmasıydı. Öyle ki bazen tam yolunuz
ortasından yer altına giriyor sonra 3m sonra 2-3e ayrılıp tekrar yola
paralel oluyor. Kötü kaynakla yapılmış bu boru acaba su borusu mu diye
düşünürken, acı gerçekle yüzleştim. Parkın sonunda kocaman bir kutu var
ama içinden gaz kokusu geliyor, Eka’nın da onayladığı üzere bu borular
gaz boruları imiş. Allah gürcülere akıl fikir versin dedim ve hemen
oradan kaçtık. Artık akşam olmak üzereydi ve acıkmıştık. Eka bizi güzel
Gürcü yemeklerinin olduğu bir restorana bıraktı. Burada yemekten önce
tıpkı bizim içli köfte gibi yapılan ancak mantının biraz büyüğü
diyebileceğim khinkali yeniyor. Tanesi 15-20Kr olan bu mantılar çok
lezzetli bunun yanında Gürcistan’a gelmeden önce de aklımda olan
Natakhtari (Bu markayı Efes grubu satın almış) birasını da içmiş oldum.
Günün gecesinde çok eğlenceli bir parti oldu, Gürcistan’ı sevmeye
başlamıştım.

13 Kasım 2010 Cumartesi Tiflis – Kaplumbağa Gölü

Bir
arkadaşımın tavsiyesi vardı, sabah yine geç kalkmış olsam da bu göle
gitmeye kararlıydım. Gerçekten gidilmesi gereken bir yer, sadece göl
değil oraya ulaşana kadar manzara ve çevrenizde çok etkileyici. Tiflis
civarında trekking yapmak istiyorum diyorsanız bu göle yürüyerek
gitmelisiniz, ben yolun bir kısmında taksi kullandım ama aşağı inerken
yürüyerek indim. Oraya varmadan önce Gamarjveba meydanını ve parkının
görmelisiniz, çok ilginç olduğunu söyleyemem ancak güzel bir günde
keyfili vakit geçirebileceğiniz bir yer.


Yine yol üzerinde ancak
neredeyse tam ortada Etnografya müzesi bulunuyor burada değişik mimarili
eski Gürcü evlerini görebilirsiniz.


Kus-Tba (Kaplumbağa) Gölü
çevresinde 2-3 oldukça güzel restorant bulunuyor, ben gittiğimde oldukça
kalabalık idi. Tahminimce bu kişilerin gelir seviyeleri de ortalamanın
üzerindeydi. Burada biram ve yemeğimle güzel vakit geçirdim ve yürüyerek
stadyuma kadar indim (Zaten yol sizi stadyumun önüne kadar götürüyor).
Oradan bir kişiden yardım alarak Rustavelli’ye gitmek üzere minibüse
bindim. Bindim ama “parayı kime verecem ya da metro kartını kullanabilir
miyim?” ben bu sorularla bir elimde para bir elimde kart etrafa meraklı
bakışlar atarken, sakallı bir arkadaş elimdeki kartı alıp hemen önümde
duran makinaya okuttu. Sonra çıkan fişi alıp uzattı, teşekkür edip
bozuntuya vermedim ama “ulan dibindeki makinayı görmedin” diyerek
kendime hayıflandım.



Elimdeki fişi bir ara atmayı düşündüm ama sakın
yapmayın 🙂 öyle ki 3-4 durak sonra sarı giysili bir eleman kontrol
etmek üzere omuzuma dokundu. Yollarda öyle yorulmuşum ki hostele kendimi
zor attım, bu arada hostelin sahibinin abisi Türkiye’de okumuş ve iyi
derece de Türkçe biliyor. Bizim muhabbet sardığı için ev yapımı Gürcü
şaraplarını kapıp gelmiş. Bir iki saat kadar börek poğaça yiyip, şarap
içerek sohbet ettik. Ertesi sabah Gürcistan’ın ikinci büyük şehri
Kutaisi’ye gideceğim, şehir hakkında onlardan bilgi aldım. İnternetten
bir homestay ayarladım ve hemen yattım.

14 Kasım 2010 Pazar Tiflis – Kutaisi     

Duş,
saç, traş derken yine öğle saatlerini buldum, normalde bu kadar uyumam
ama temiz havadan diyorum  kendi kendime. Eşyalarımı toplayıp alt kata indim
ve şehirler arası otobüs duraklarına nasıl gideceğimi öğrendim.
Tiflis’te henüz otobüs terminali olayı oturmamış, tam bir keşmekeş.
Nasıl bulacağımı düşünürken iki genç arkadaş banaotobüsteki koltuğu
bulana kadar eşlik ettiler. Türkiye’de olsa bin yere ve bin kere şikayet edeceğim, kalkana
kadar 10 tane seyyar satıcının girdiği otobüsle yola koyulduk. Evet,
sonunda Kutaysi’ye gidiyoruz.

Yol
boyunca orman ve dereler sanki başka bir şey yok gibi buralarda.
Kutaisi Gürcistan’ın ikinici büyük şehri ancak doğası dışında çok bir
görülecek yeri yok. Ben bile oraya neden gitmeye karar verdiğimi
çözemedim 🙂 Yani Kazbeği dururken neden Kutaisi?  Sonunda gelmiştim. Kutaisi otobüs
terminalin Tiflis’tekinden güzel oluşu beni de şaşırttı, hatta hemen
önünde bir McDonalds ve içerisinde internet bile vardı.

Orada yine yarım
Türkçe bilen birisinin yardımıyla homestay’imi buldum. Sahibi Giorgi
adında bir Gürcü, ailesiyle büyük sayılabilecek bir evde yaşıyor. Evin
bir odasında buraya gelen ziyaretçilerin onlara bıraktıkları hatırlarla
dolu. Aklınıza gelebilecek her şey mevcut, kitaplar(her dilde),
madalyonlar, bayraklar, kartvizitler, resimler hatta taşlar 🙂


Burada
kalan benden başka Türklerin olması beni daha da mutlu etti. Bir de
hatıra defteri var, giderken yazmayı ihmal etmedim.

Evde biraz
dinlendikten sonra Kutaisi’yi gezdim, ancak çok sevmediğim için ertesi
sabah Batum’a gitmeye karar verdim. Kutaisi sevmememin birinci sebebi
sanırım yalnız olmamdı, aksi durumda şehir tam bir doğal harikanın
ortasında. Burada belki sadece
görülebilecek ünlü Bagradi Katedrali var ancak benim gittiğim zaman
restorasyon yapılıyordu ve içeri girmek mümkün değildi.



Katedralin hemen
arkasında ise oldukça tahrip olmuş bir kale bulunuyor. Kaleden güzel bir şehir ve doğa manzarası izleyebilirsiniz. Hatta Türkiye’de de bir klasik olan gidecek bir evi olmayan çifleri de görebilirsiniz. Kutaisi sessiz huzur veren bir yer.



Akşam Giorgi’nin eşi çok hoş bir
yemek yaptı ve Giorgi ile sohbet ettik.

14 Kasım 2010 Pazartesi Kutaisi-Batum

Sabah yine güzel bir kahvaltıdan sonra yola düştüm, hedef Batum.

devam edecek


        

4 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Türkiyeden Gürcistana girişinizi öyle güzel anlattınız kii,herşey gözümde bir film gibi canlandı.Anladığım kadarı ile gelişme yolunda güzel bir ülke ve sağlam bir kültürleri var,çok sürmez onları da AB ye alırlar..Çok teşekkürler, devamını bekliyorum.

  • Zeynep dedi ki:

    sayenizde gürcistan hakkında da bir şeyler öğrendik bu güzel paylaşım için teşekkürler

  • ge ji kai dedi ki:

    ellerinize ve de gezmekten yorulan ayaklarınıza sağlık.

  • ge ji kai dedi ki:

    ellerinize ve de gezmekten yorulan ayaklarınıza sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*