Güneydoğu Günlüklerim – 4 (Diyarbakır)



Yaklaşık dört aydır, nedense almadım kalemi elime. Canım istemedi değil, istedi. Birkaç kez de başladım bu yazıya, ama bir türlü tam tatmin olmadım, her ne kadar bu yazılar daha önce çok yüzeyselce yazdığım bazı günlüklerin yeniden yazımı olsa da… O yüzden çok açıldı iki Güneydoğu yazısı arası…

Sabah 8’de kalktık Diyarbakır’daki ilk sabahımıza. Dolmuşa binerek Mardin Kapı’ya gittik. Diyarbakır’ın (eski Diyarbakır tabii ki) etrafı surlarla çevrili ve bu surların kapılarının isimleri, baktıkları yöne göre değişiyor. Urfa Kapı, Mardin Kapı gibi… Bizim kaldığımız bölgenin adı ise Dağ Kapı olarak geçiyordu.

Mardin Kapı’da “Hz. Ömer Camii” isimli tarihi bir camiiyi ve bu camiinin avlusunda bulunan yine “tarihi değer taşıdığı” söylenen bir taşı gördükten sonra surlardan içeri girdik vakit kaybetmeden. Bir dolmuşa daha binerek, Diyarbakır’ın çok az dışındaki On Gözlü Köprü’ye gittik.



O dönem köprünün çevresi tadilattaydı, fakat köprünün üzerine çıkmanız, köprüye yaklaşmanız serbestti. Köprü Dicle’nin iki tarafını birleştiriyor ve köprünün üzerinden Diyarbakır surlarını seyredebiliyorsunuz, Dicle’nin akışını da… Artuklular dönemine ait bir köprü burası.

Diyarbakır surlarının ise genel olarak tarihi ve kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor. Tek bilinen, surlar bugünkü şeklini Bizanslılar döneminde almış. (M.Ö. 349)



Köprünün ardından yine minibüsle Gazi Köşkü’ne gittik. Atatürk, 1915-1916 yılları arasında bu 11 ay bu köşkte kalmış ve köşkü çok beğenmiş. 1937’de şehri ziyaretinde köşkü tekrar görmek istemiş ve köşkü ona hediye etmişler bir şükran ifadesi olarak. Köşkün olduğu alan bugün piknik alanı-mesire yeri olarak kullanılıyor ve bu alana girerken verdiğiniz ücret oranın bakımında kullanılıyor.





Köşkün bulunduğu alan çok güzel, bir yanınız Dicle ve hemen ilerisinde surları görüyorsunuz.

Gazi Köşkü şehire yakın bir noktada, dolayısıyla minibüs beklemek yerine taksiyi tercih ettik şehre dönüşümüzde. Suriçi’ne girerek etrafı gezmeye başladık. Kiliseler onarımdaydı çoğunlukla, Katolik ve Protestan kiliselerini ararken yol sorduğumuz bir genç “onarıyorlar işte, şurada. Camiileri onaracaklarına, kilise onarıyorlar” dedi. Bu nefret, bu ayrımcılık öldürecek bizi. Halbuki baksa etrafına görecek, camiiler gayet iyi durumdaydı.



Kiliseleri gezdiren bir kişi, bizim mutlaka Ermeni Kilisesi’ni görmemiz gerektiğini de söyleyerek oraya götürdü. Kilise tamamen kapalıydı, iskele kuruluydu. Kapıdan içeriye seslendiler ve biz “uzaktan gelenler” kontenjanıyla içeri girebildik. Dediğim gibi, tamamıyla inşaat halindeydi, pek bir izlenim edinemedik.

Ardından Dört Ayaklı Minare’ye gittik. Bu minare, adından anlaşılacağı gibi dört ayak üzerinde yükseliyor ve bu dört ayak mezhepleri temsil ediyormuş. Oradayken biz, bir adam gelip minarelerin ayaklarını okşadı tek tek(?)

Sırada Ulu Camii var. Burası Bizans Dönemi’nde kilise olarak kullanılırken, daha sonra camiiye çevrilmiş. Kilise döneminden kalma izleri zaten görebiliyorsunuz camiinin içinde.



Çoğu tarihi yapı gibi, bu camii de siyah beyaz Diyarbakır taşından yapılmış. Avlusunda bir güneş saati de bulunuyor. Bugün Diyarbakır’ın simge camiisi.

Ertesi gün biraz daha sakin geçecekti, yoğun bir gün yaşamıştık. Tüm gezimiz içerisinde, bir tek günü nispeten sakin bir gün olarak belirlemiştik. Yine Diyarbakır’ı gezmeye devam edecektik.

Sabah ben yine dayanamadım, herkes dinlenirken erkenden kalkıp tek başıma çıktım dışarı. Surların kenarında dolaşmaktı niyetim. Surların üzerinde bazı Selçuklu simgelerini seçebildim, bazılarının ise hangi dönemden olduğunu anlayamadım. Açıklayıcı bir yazı da yoktu. Bu simgeleri, surların etrafında gezerken kafanızı kaldırıp baktığınızda, tamamen rastgele bir şekilde etrafa dağıldığını görebiliyorsunuz. Genel olarak kapıların çevresinde yoğunlaşıyor.

Dağ Kapı’nın ardından bir de ters yöne yürüdüm, oradaki burcu görmek için. Ardından da gazetemi alıp, geri döndüm herkes uyanmıştır diye. Saat 1’de çıktık hep birlikte, İç Kale’ydi hedefimiz.

İç Kale’de eski Diyarbakır Tevkif ve Cezaevi, Adliye Binası ve kalıntılar var. Hepsinin içini gezebiliyorsunuz, gittiğimiz dönemde kullanıldıkları döneme dair izler yok gibiydi. Adliyede nereler mahkeme, nereler kişisel odalar az buçuk anlaşılabiliyordu. Fakat açıklayıcı yazılar yoktu, henüz restorasyon aşamasındaydı.



İç Kale içerisinde kapısı kapalı bir türbe vardı. Kapısı kilitliydi ve etrafına çaputlar bağlanmıştı. Oranın güvenlik görevlisi şöyle dedi: “Buranın türbe olduğuna inanmıyorum ben. Biliyorlar ki türbeye dokunulmaz, define var burada aslında, türbe süsü vermişler…”

Çoktan adak türbesi olmuş bile.

Oradan çıkıp Süleyman Camiisi adı verilen yere gittik. Burada Osmanlı Paşaları’nın bazılarının mezarları, sahabeden bazı kişilerin mezarları varmış. İnsanlar gelip kendilerinden geçmiş bir şekilde taşlara sarılıyor, öpüyor, sallanıyor, yüzlerini sürüyorlar, kimse de “siz ne yapıyorsunuz” diye sormuyor, etraftan zerrece bir yadırgama görülmüyordu. Açıkçası oradayken biraz dalga geçtik, “belki de bu paşa rüşvet yiyordu, bu sarılıyor ama” diye… Fakat üzüldüm, umudum azaldı.

Tabii ki yemek!

Ciğerci Muharrem Usta, Diyarbakır’ın en meşhur ciğercilerinden. Gittiğimiz gün bayramdı ve çok yoğundu, bizden özür üstüne özür dilediler, “tam ilgilenemedik, siz bir daha gelin” diye. Tamam dedik, nitekim gittik bayramdan sonra, muhteşemdi. Anlatımı bir başka yazıya…

Dağ Kapı’da Sıtkı Usta da tatlıcınız olsun gidince. Orada künefe yiyin, künefeden çok farklı ve çok güzel peynirli kadayıf da aynı şekilde…

Ertesi günün heyecanı vardı içimde şimdiden, rotamız Hasankeyf’ti…







2 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Sayenizde Diyarbakır anılarım geri geldi….Surlar son derece önemli ve Artuklu eseri oldukları biliniyor,kapılarda bol miktarda çift başlı kartal figürü de olmalı,tabii korunabildiyse son 10 yıl içinde….Teşekkürler..

  • Midgard dedi ki:

    “Kim tarafından yapıldığı bilinmiyor” bilgisi yanlış evet, özür dilerim, düzeltme için teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*