Güneydoğu Anadolu Gezimiz – 2

Güneydoğu Anadolu gezimiz-Bölüm 2




Urfa’ya doğru yola çıkıyoruz. Gaziantep‘e dönüşte uğrayacağız. Otobana giriyoruz Adana’dan Urfa’ya kadar otoban var. Gaziantep’e kadar yeşillikler devam ediyor, oradan sonra doğa bir anda değişti, iki tarafta göz alabildiğince sapsarı bir ova.Yoldan ayrılıp Zeugma ve Birecik’i göreceğiz. Halfeti’yide görmek istiyoruz ama oldukça uzak. Zeugma Birecik barajı su havzasında kalmış olduğundan pek birşey göremeyeceğimizi bilsekte yinede gidiyoruz.



 


Evlerin tabanlarındaki mozaikler Gaziantep müzesine taşınmış. Ama barajın kenarında kalan Danae ve Dionysos evleri korumaya alınıyor. Büyük bir çalışma sürmekte. Ev kalıntısı çelik konstrüksiyon ve camla çevrelenmiş, arasında yürüme yolları yapılmış. Güzel bir koruma yöntemi. Zeugma’dan ayrılıp Birecik merkeze gidiyoruz. Birecik bakımsız bir halde. Güzel bir kalesi var ama o bile gezilemiyor, yapılaşma berbat.


Tekrar otobana girip Urfa’ya gidiyoruz. Şehire girmeden 44 km uzaklıktaki Harran’a gitmek istiyoruz. Müzekart ile ilk iş Harran kalesine çıkıp etrafa bakıyoruz. Harran toz duman, güneşin batma saati olduğundan mıdır yoksa toprağındaki sarılıktan mıdır gözümüze kıpkızıl görünüyor. Toprak yapısı denizdeki kumdan bile ince, normal yürürken  tozu dumana katıyorsunuz.


Harran,tarih boyunca Babil, Keldani, Asur, Hitit, Med, Pers ve İskender Krallığının yönetiminde kalmış. Daha sonra ise, sırayla Roma, Bizans, Emeviler, Abbâsiler, Hamdâniler, Nûmeyriler, Selçuklular, Zengiler, Eyyûbiler, Memluklar ve Osmanlıların yönetimine girmiş.


Tarihte önemli ticaret yollarının kesişme noktasında, tüccarların uğrak yeri olan bir bölge.Harran Kalesi’nin içkale denilen bölümü ayakta kalmış, oda bakımsız bir halde.Eskiden burası han olarak kullanılmış. Kaleden, Harran ovasını ve konik biçimli  Harran evlerini  olduğu gibi izlemek mümkün. Evlerin tarihi M.Ö 6 bine kadar gitmekte.Evlerin kubbeleri tuğla ile örülmüş balçık ile içten ve dıştan sıvanmış. Bu eski evlerin yanına yeni evler yapılmış ve eskilerle bağlantı yapılmış bu nedenle kafamızdaki Harran görüntüsü biraz bozulmuş durumda.



Çıkıp harabelere doğru gidiyoruz.Üniversite kalıntısını geziyoruz.


Harran; Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayıl­dığı eski Mezopotamya”daki Asur ve Babillerin, Paganist (Putperestlik) inancının önemli merkezlerinden olması yö­nüyle de ünlü idi. Bu nedenledir ki Harran”da Astronomi ilmi çok ilerlemiş.  İlkçağdan beri varlığı bilinen Harran Üniversitesi“nde dünyaca ünlü birçok bil­gin yetişmiş.


 



Harran’daki  Ulu Cami, Anadolu’nun ilk anıtsal camii, ilk revaklı avlulu ve şadırvanlı camii, en zengin taş süslemeli camii olma gibi daha bir çok önemli özel­liklere sahip. 33 mt yüksekliğindeki minaresi oldukça iyi durumda.



Caminin oraya geldiğimizde etrafımızı çocuklar sarıyor. Bize Harran’ı anlatmak istiyorlar. Burada Mehmet ile tanışıyoruz. Sohbet ediyoruz,bize büyüyünce savcı olacağını çünkü buradaki erkeklerin üç, dört kadınla evlenip onları dövdüğünü, onların haklarını savunacağını söylüyor. O kadar düzgün ve akıllı konuşuyor ki ona hayran kalıyoruz. Sonradan bir sürü kardeşi olduğunu, kızların okumadığını ama bir abisinin Cerrahpaşa’da tıp fakültesinde okuduğunu söylüyor. Şaşırıyoruz artık Mehmet’inde savcı olacağından kuşkumuz yok. Öyle akıllı bakıyorki. Vermek istediğimiz parayı kabul etmiyor. Başka çocuklara arabadaki bisküileri veriyoruz sanki borçlu kalmamak için 1 liraya sattıkları nohuttan yapılma hediyelik eşyayı arabanın içine atıyorlar. Öylesine tok gözlü ve pırıl pırıllarki.1 liranın ne kadar değerli olduğunu burada daha iyi anlıyoruz. Harran’dan bir sürü anı ile ayrılıp Urfa’ya yola çıkıyoruz.


Akşam oldu Urfa’da kalacağımız Gülizar konuk evini buluyoruz ama hayal kırıklığımız büyük, biz burada bir Urfa evinde kalmak istedik. Burası  geniş avlusu olan yöresel yapım tarzı ile yapılmış bir konak ancak oda inanılmaz pis. Bir an önce odadan ayrılıp yemeğe gitmek istiyoruz.


 



Mehmet Yaşin’in tavsiyesine uyup Gülhan Kebap evini buluyoruz. lahmacun,Siverek kebabı,çiğ köfte ve üzerine de yöresel bir lezzet olan Şıllık tatlısını yiyiyoruz. Şıllık çok hafif ve lezzetli bir tatlı. Şehir merkezine yürüyüp gece Urfa’yı görüyoruz, kale manzaralı bir kahvede oturup mırra içiyoruz. Otele dönüşte kitaptaki Badıllı Mehmet usta baklavacısına rastlıyoruz. Gece yarısı Billuriye diye sırf fıstıktan yapılmış bir tatlı yiyiyor, bir kaç kiloda yanımıza alıyoruz. İnanılmaz bir lezzet, Mehmet usta mükemmel…


 



Sabah erkenden tekrar Balıklı göle iniyoruz. Bu saatte bile kalabalık, Urfa’lılar burayı mesire yerine çevirmiş, çoluk çocuk gece gündüz bu parktalar. Kadınlar sanırım bayram diye yerlere kadar uzun parlak allı pullu giysilerle dolaşıyor.Diğer şehirlerden daha farklı geliyor bize. Urfa kalesine çıkıyoruz. Şehrin silüeti bozulmuş.



Şehir’deki önemli hanlarda pek iyi durumda değil. Gümrük hanı görüyoruz. Dükkanlar açılmış, şehir ciğer kokuyor. Urfa’da ciğer ve soğanla kahvaltı ediliyor. Sokak ortasına kurulan ocaklarda ciğer yapılıyor gece yarısı ve erken saatlerde bile yeniliyor. Biber satılan dükkanlara bayılıyoruz rengarenk acı tatlı biberlerden alıyoruz.


Oteldeki kahvaltı tahmin ettiğimiz gibi berbat…


Urfa’dan ayrılıyoruz.Gaziantep ile Şanlıurfa arası 137 km.


Gaziantep‘de ilk önce şehir müzesine giriyoruz. Zeugma’nın mozaikleri bizi karşılıyor.Müze o kadar düzgün ve bakımlı ki şehirle ilgili ilk düşüncemiz mükemmel.


 



Müzede, Zeugma 2000 yılı kurtarma kazılarında meydana çıkarılan, Poseidon ve Euphrates villalarının sütunlu avlusu, yemek odası, iç avlusu, mozaikleriyle, freskleriyle ve orijinal mimarisiyle birlikte sergilenmekte. Bu salonda savaş tanrısı Mars’ın heykeli de yer almakta, bronz heykel, bir elinde mızrak, diğer elinde çiçek tutarak, kızgın bakışlarla ayakta duruyor. Göz bebeği gümüş ve altından yapılmış,yüzünde öfke ve kızgınlık hakim. Savaş ve bereketi simgelemesiyle Dünya’da bilinen tek Mars heykeli.
 



Duvarlara da Zeugma kurtarma kazılarında bulunan mozaikler monte edilmiş. Her mozaiğin yanında, resimli bilgi panoları yer almakta. İkinci katta, mozaikler ve mezar heykelleri teşhir edilmekte. Bu katın balkonundan, yeniden kurulan Poseidon villasının avlusundaki Poseidon mozaiği ve oturma odasındaki Perseus mozaiği üstten seyredilmekte. Dünyadaki en büyük mühür sergisi burada.Her türlü figürün küçük mühürlere nasıl işlendiğine hayret ediyorsunuz.


Alt katlarda Hitit ve Asurlulardan kalma takı, kap kacak, paleolitik çağdan kalma aletlerin yanında Zeugma’nın simgesi haline gelmiş olan çingene kızı mozaiki ile karşılaşıyoruz. Saçlarının ortadan ayrılmış olması ve burun yapısı nedeniyle bazıları Büyük İskender,bazıları da toprak ana Gaia olarak nitelendirsede,başının iki yanındaki asma filizlerinden Dionysos şenliklerindeki Mainad olması muhtemelmiş. Gözlerindeki anlamlı bakışlarla adeta sizi izliyor ve onu bu kadar yakından görebilmek de bizi heyecanlandırıyor.


 



Bu başarılı müzeden çıkıp Gaziantep kalesi’ne çıkıyoruz. Burası bizi çok şaşırtıyor çünkü kale Gaziantep’in kurtuluşu ve kahramanlık müzesi olarak düzenlenmiş. Giriş ücretli ama verilen emeği kutlamamak elde değil. Kalenin merdivenlerinden başlayan bronz heykeller sizi ister istemez içeriye sürüklüyor.


 


İçerisi karanlık bir koridor ve aydınlatılmış heykellerle dolu ayrıca ekranlarda sürekli Gaziantep’in kurtuluşu anlatılıyor. Çok anlamlı ve herkesin çocuğunu götürmesi gereken bir müze burası.


 



Yukarıdaki fotoğraf savunma sırasında öldürülen 12 gence ait bronz heykel. Hepsinin acıklı birer öyküsü var. Burası gerçekten tertemiz,turizme önem veren güzel bir şehir. İnsanlar çok bilinçli ve dost. Kale kapısından çıkıp sola döndüğünüzde bakırcı dükkanları ile karşılaşıyorsunuz acele etmeyin az sonra bu eşyalarla dolu kocaman hanlar göreceksiniz. Yukarıdan aşağı inen cadde Gaziantep’te bulunan bütün tarihi yerleri görebileceğiniz bölüm. Sırayla hanlara geliyorsunuz. Bütün dükkanlar tek tip, hanlar tertemiz restore edilmiş. Zincirlihan her türlü hediyelik eşyanın satıldığı bir yer. Başka hanlarda yiyecek, bakır,çarık her şeyi bulabiliyorsunuz. Öğlen yemeğini İmam Çağdaş‘ta yemek için heyecanlıyız ama oda bayram olduğu için kapalı hayal kırıklığımız katlanarak büyüyor. Alaybey camisine giriyoruz.1596 yılında yapılan camide kesme taş işçiliğinin güzel örnekleri bulunmakta.  Dışarıda küçük bir avlusu var. Kuzeydoğu köşedeki minare çokgen gövdeli ve tek şerefeli.


Yolda hayrat olarak dağıtılan meyan kökü suyu veriyorlar içemiyoruz çok değişik bir tat. Cevizli sucuk ve daha bir sürü tatlı alıyoruz.


Yola çıktık. Gaziantep’in tarihi bölümünü geçip yeni şehire giriyoruz  büyük ve düzgün bir şehir İzmir’e benzetiyoruz. Artık yiyecek birşey bulamadık diye ahlanırken yolda Şişko’nun yerinerastlıyoruz.Yöresel lezzetler diye içeri dalıyoruz. Gaziantep’ten aç dönen tuhaf  çift olmamak için uğraşıyoruz. Ne görelim bu şişko çok tanıdık. Çocukluğumuzun Ankara’sından çıkıp geliyor. Tabi kendisi ölmüş fotoğrafından tanıyoruz. Gençlik Parkındaki şişko dondurmacı bu… Ortağı onun adına işletiyor burayı, ağzına kadar antikalarla dolu bir lokanta burası. Yuvalama ve Beyran iyiyoruz. Beyran koyunun kol etinden yapılan etli bir çorba, güzel bir lezzet, yuvalama ve içli köfte zaten mükemmel.


Gaziantep’ten üzülerek ayrılıyoruz bir daha gelmek istiyoruz. Hedefimiz Anamur. 


Mersin-Anamur arası yol berbat virajlı ve kötü artık yorgunluktan ölüyoruz. Anamur’da deniz kenarında bir otelde konaklayıp sabah tekrar yola düşüyoruz. Yol yine berbat manzara çok güzel ama yol başımızı döndürüyor. Muz almak için durduğumuzda rahatlıyoruz. Muzlar mükemmel.Kilolarca yeşil muz alıyoruz. Alanya‘ya sağ salim ulaştık. Durup Damlataş Mağarasını geziyoruz.


 


Mağaranın giriş kısmında 50 metrelik bir geçit var. Yüksekliği 15 metreyi bulan geçitten sonra silindirik bir boşluğa geliniyor. Buradan mağaranın tabanına iniliyor. Kriztalize kalker içinde bulunan mağaranın sarkıt ve dikitleri 15 bin yılda oluşmuş. Mağaraya, sarkıtlardan damlamaya devam eden su damlaları nedeniyle Damlataş adı verilmiş. Mağara, büyüleyici güzelliğinin yanı sıra astım hastalarına iyi gelen havasıyla da ünlü.


Dönüşte Denizli yoluna giriyoruz. Son Lezzet durağı Kelleci Kardeşler‘i bulup orada kelle yiyiyoruz, seyahat boyunca aldığımız kiloları nasıl vereceğiz diye düşünürken, Serinhisar’dan aldığımız çukulatalı leblebiler aklımıza geliyor. Biz bu gidişle daha çoook kilo alırız.


Çeşmealtı’na dönüp toprağı öpüyoruz. Toplam 3390 km. yapmışız ama o kadar değişik yerler gördük ki çok mutluyuz. Böyle bir ülkede yaşayınca sürekli gezi planları yapmamak mümkün değil……

2 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Çok güzel bir bayram turu olmuş…Zeugma yı 12 yıl önce kurtarma kazıları sırasında ziyeret etmiş ve şimdi müzedeki döşeme mozaiklerini yerinde görmüştüm..Antik evlerin üzerine yapılan cam korumalar sonbahar ve kış aylarında çok güzel de yazın bunun altına giren çok zor çıkar bayılmadan,Sicilya da böyle bir tecrübe yaşanmıştır….Gaziantep müzesi yeni açıldı,umarım birgün görmek bana da nasib olur,Mars heykeli muhteşem…..Teşekkürler..

  • gezenyer dedi ki:

    Yazıyı okudukça gittiğim Gaziantep Şanlıurfa gezim gözümde canlandı.Biz ilk önce Şanlıurfa sonra Gaziantep’e gitmiştik.Konaklamayı Antepte yapıp, günübirlik Şanlıurfaya geçmiştik. Birecik konusunda haklısınız bana da çok karışık gelmişti, biz tok olduğumuz için yiyememiştik ama aklınızda bulunsun en güzel patlıcan kebabı Birecikte yapılır:)bizde bayramda gitmiştik ve İmam çağdaş kapalı olunca hayaller suya düşmüştü, neyse çok uzatmıyım, olurda merak ederseniz http://www.gezenyer.com sitesinden benim detaylı yazımı okuyabilirsiniz:) sevgilerler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*