GÜNEY AFRİKA CUMHURİYETİ-2

Güney Afrika Cumhuriyeti
8 Nisan 2006 Cumartesi… Güney Afrika Cumhuriyeti topraklarına yaklaşık 21 saat sonra -yeniden- ayak bastım. Seyahatimin başından beri, vizesiz olarak bir ülkeye girme zevkini yeniden ve yine aynı ülkeye girerken yaşıyorum.

Bu akşamki hedefim Durban. Sınırdan sonra yaklaşık 390km’lik bir yolum var. 200km kadar sonra denize, Hint Okyanusu’na yeniden kavuşacağım. Biliyorsunuz, Afrika’nın güney-doğu kıyısının ötesi Hint Okyanusu. Ancak, Ümit Burnu’na kadar olan deniz de Hint Okyanusu sayılıyor, benim tuhafıma gitse de. Ne yapalım!

Kıyıya kadar, çoğunlukla şekerkamışı ekili tarlaların arasından tatlı kavislerle ilerliyor yol. Ama, tarla deyince öyle bizim (ya da, en azından benim) alıştığım boyutlarda değiller; göz alabildiğine, uçsuz bucaksız, ya da büyüklüğünü tarif edebilecek başka ne deyim varsa, işte o genişlikte alanlar. Bir ara, tepelerden doğru bir ovaya iniyorum, uzaklarda yeşil-turkuvaz renkte büyük bir göl göründü. Gölün rengi yaklaştıkça daha fazla yeşile dönmeye, görüntüsü de daha netleşmeye başladı. Nihayet gördüğümün aslında bir göl değil ama, şeker kamışı tarlası olduğunu fark ettiğimde bir ülkenin tarımdan nasıl bu kadar kalkınabileceğine aklım ermeye başladı. Sulaması onlarca metre uzunluğunda ve her iki başında lastik tekerlekli ayakları olan, kendi kendisine ilerleyen dev portal kirişler vasıtasıyla yapılan tarlalar sayesinde bu hale geldi bu ülke. Yüzlerce kilometre aynı görüntünün içinden akarken, artık içimde şeker kamışına karşı bir yakınlık, bir dostluk kurulmaya başlamıştı bile.

Durban’a yaklaşırken önce hafiften başlayıp, sonra giderek şiddetlenen yağmur, sonuna doğru Land Rover’imin zavallı sileceklerinin hızıyla temizlenemeyecek kıvama gelmişti. Durban’a girdiğimde ise bir anda bıçakla kesilir gibi kesildi.

Durban :
Durban, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin üçüncü büyük şehri. Turistik öneminin yanı sıra, büyük bir iş ve sanayi merkezi de, aynı zamanda. Seyahatimin başından beri görmeye alışık olmadığım büyük ve düzenli caddelerden, muazzam iş kulelerinin aralarından geçerek şehir merkezine inerken, mesai saatinin bitmiş ve dolayısıyla sokakların tenha olmasına şükrediyordum. Yoksa, benim gibi Afrika çöllerinden, balta girmemiş ormanlarından ve vahşi yaşamından kopup gelmiş bir gariban, bu metropolde itlaf olup giderdi. Şehrin merkezine yakın birkaç küçük otel ve pansiyon, arabamı güvenli park edeceğim yerleri olmadığı için hoşuma gitmedi. Şehrin kuzey-doğu sahiline, daha turistik olan tarafına doğru dümen kırıyorum. Yağmur yeniden ve bu sefer tatsız bir rüzgarla birlikte başladı. Beachwood tarafı da fazla cazip gelmedi açıkçası. Geriye dönüp, bu sefer tam tersine, güney batıdaki Brighton Beach yönüne doğru gidiyorum. Durban’ın daha ekabir banliyölerine doğru… Artık yağmur ve rüzgar iyiden iyiye şiddetlendi, iyice keyifsiz bir hal aldı anlayacağınız. Kendime bir an önce bir otel bulup karnımı doyurmalı ve ertesi günün yarışı için dinlenmeliyim. Karanlıkta pek belli olmuyor ama, denizin yüksek kıyısında, güzel bir manzarası olduğunu tahmin ettiğim bir pansiyonun, önümden giden arabanın açtığı otomatik bahçe kapısından içeri dalıyorum. Güzel müstakil evler ve park etmiş lüks arabaların arasına pejmürde halimle pek yakışmıyorum ama, yapacak bir şey de yok. Neyse ki, bugünkü şiddetli yağmurda arabamın çamurları oldukça temizlendi.

Pek oteli andırmayan “kompleks”in “resepsiyon”unun bulunabileceğini tahmin ettiğim kocaman ve önü -kayalıkları döven dev dalgalı okyanusun ihtişamını panoramik olarak seyredebilmek için- tümüyle camdan yapılmış villanın açık kapısından süzüldüm. “Süzüldüm” diyorum, çünkü girdiğim mekanın o “otelimsi”nin bir parçası olduğundan bile emin olamadığımdan, yaptığım işin legal olup olmadığını bilmiyorum. Ama, ne yazık ki ortalıkta, kapısında yazılı “Dolphin Point B&B” tabelasının gerçekten de bir pansiyon/motel/otel, her ne anlama geliyor olduğunu soracak bir Allah’ın kulu yok. Girdiğim koca salondan cılız bir sesle “Kimse yok mu?” diye seslenip beklemeye başladım. Biraz daha “duyulabilir” sesle… Hafif “bağırarak”… “Haykırarak”… Yok, burada da kimse yok. İnsanın suratını kamçı gibi döven yağmurun altında bahçede dolaşırken, kuytu villalardan birinin bahçesinde iki kadının sohbet etmekte olduğunu fark ettim. Uzaktan “İyi akşamlar” diye seslenip soru sormak için izin istedim. Malum, buralarda mahremiyet (privacy) insanların en önem haklarından biridir ve birinin özel bölgesine izin almadan falan girerseniz başınızın derde girmesi işten bile değildir. “Hafif şişmanca” olanının son derece sevecen bir ses tonuyla karşılık vermesinden cesaret alıp yanlarına yaklaşarak, otel(!) görevlilerinin mevcudiyeti hakkında bilgileri olup olmadığını sordum. “Ha, onlar mı?” dedi diğeri. “Otel dolu olduğu için evlerine gittiler”. Ne garip değil mi? Bizde, otelciler, otel boş olunca evlerine gider, orada ise dolu olunca gidiyorlarmış zahir. Neyse, iki bekâr hanım, bu ıslak ve rüzgarlı gecede sokakta kalmış bir zavallıya yardım etmek konusunda son derece hassas davranıp, otel sahiplerini evlerinden telefonla aramayı teklif ettiler, kabul ettim. Daha az “hafif şişmanca” olanı telefona sarılıp otel sahiplerini ararken, ilk konuşan hanım bana şivemin “Alman”ı andırdığını söyledi. “Yaklaştın” dedim, gülümseyerek. Tahmin ettiği ülke Türkiye’ye kendi ülkesinden daha yakındı en azından; dolayısıyla “yaklaşmıştı”. Türk olduğumu öğrenince, konuşmayı yeni öğrenmiş birisi gibi zorlanarak “İyi akşamlar!” dedi önce, ardından da “Nasılsınız?”. Birkaç sene Ankara’da Güney Afrika Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nde çalışmıştı. Bu “muhteşem” Türkçe’si de oradan kalmaydı. “Hayret,” dedi, “hiç Türk’e benzemiyorsunuz”. Diyemedim artık; “Doğru, kafamdaki antenleri, alnımın ortasındaki üçüncü gözümü ameliyatla aldırdım”. Bu arada diğer hanım telefon görüşmesini bitirdi ve bana dönüp “Zaten yoldaymışlar. Birazdan burada olacaklar” dedi. Teşekkür edip, vedalaştım. Nitekim, kapıdan giren arabadan inen iki adamdan birisine bu “otelimsi”de bana bir gecelik verebilecekleri yerleri olup olmadığını sordum. Dolulardı ama, yakında bir başka pansiyonu tavsiye edebilirlerdi. Az önce önünden geçerken de, boş yer olduğuna ilişkin ışıklı tabelalarının yanıyor olduğunu görmüşlerdi. İstersem arayıp benim için öğrenebileceğini de söyledi. Yardımseverliği ve nezaketi karşısında biraz şaşkın, çokça da keyifli, teklifini teşekkür ederek kabul ettim. Telefonda, boş yerleri için bir müşterileri olduğunu söyledi ve görüşmesini tamamladıktan sonra da bana büyük bir titizlikle pansiyonun yerini tarif etti. Beethoven B&B bahçe içinde ikişer katlı iki villadan oluşuyor. Kapıya yanaştığımda otomatik kapı açıldı ve arabayla içeriye girdim. Benim heybetli ve gösterişli arabamı hayranlık dolu bakışlarla süzen genç otel sahibi hararetle elimi sıkıp, “Nerenin plakası?” diye sordu. Cevabımı, gözlerini uzunca süre gökyüzüne dikerek Türkiye’nin dünya üzerindeki konumu, Durban’a uzaklığı gibi düşüncelere daldığı bir sessizlik izledi. Çözüp çözemediğini bilemiyorum ama, uzun bir yoldan geldiğime kanaat getirmiş olacak ki, pansiyonun en iyi odasını layık gördü; okyanusu seyredebileceğim muhteşem manzaralı bir oda. Lüks ve -tabii- pahalı. Ufak-tefek bir şeyler atıştırıp, televizyonun karşısında, kumanda elimde kafam yana düşerken, dalga sesleri arasında uykuya dalıyorum.

Sabah, erken bir saatte kalkıp, kahvaltımı aldıktan sonra yola koyuluyorum. Bu akşamki durağım East London. Yaklaşık 700km yol kat edeceğim.

East London :
671km’lik bir yolu 10 saatten az bir sürede tamamladım. Mazot ikmali, yemek molası v.b. oyalanmaları da çıkarırsak, fena bir süre değil. Ne de olsa medeniyetteyiz; dümdüz asfalt yollarda araba kullanıyoruz. Bundan daha uzun sürelerde 200km yolu zor çıkardığım şartları düşününce, medeniyeti daha da bir fark ediyorum. GPS verilerine bakınca, yer yer 110km ortalama hıza kadar ulaşmışım ki, bu araba ve bu yükle hiç de küçümsenecek bir değer değil tabii.

East London ülkenin en büyük nehir limanı. Bufalo Nehri’nin ağzındaki derin ve gemilerin girmesine elverişli haliç, onun bu ünvanı almasını sağlamış. Elimdeki Lonely Planet kitabı sörfe son derece uygun denizi nedeniyle, bu spora ilgi duyanlar için cazibe merkezi olduğunu söylüyor. Bunun dışında da ilginç bir şey yokmuş. Benim de şatafatlı bir gece atmosferi aradığım yok zaten. East London seyahatimin zaman karşı geçen bu bölümünde yalnızca bir mola noktası.

Evet, çok yorucu değil ama, yine de 670km yolun üstüne insan rahat bir döşek, güzel bir banyo ve keyifle yenen bir yemek ister. Fakat ben -malûm “şeytan azapta gerek”- yine Lonely Planet’in “budget” (keseyi yormayan) oteller bölümünden bir “backpackers” (sırt çantalılar) oteli seçiyorum: East London Backpackers. Onu tercih nedenim de -Lonely Planet’in yazdığına göre- banyolu odası olması. Kitapta, bir üstte kayıtlı Sugarshack Backpackers için ise hoş şeyler yazılı. Denizin kıyısındaki bu yer, gündüzünü sörfle geçirenlerin, gece sabaha kadar açık barında tüm kurtlarını dökebileceklerini söylüyor. Ve ekliyor: “Burası uyumak için değil, hayattan kopmak için uygun bir yer”. En azından bu akşam böyle bir kopuşa ihtiyacım yok, sükûneti tercih ederim.

Yine de her ihtimale karşın, telefon edip yerleri olup olmadığını soruyorum. Evet var ama, banyolu değil. Ortak banyoyu kullanacağız. E! Dedim ya, “şeytan azapta gerek”! T4A’in (Tracks for Africa) hazırladığı, benim ve diğer aktif üyelerin katkılarıyla da gelişmeye devam eden ve Afrika’ya -Sina Yarımadası’ndan- girdiğimden beri sürekli kullanmakta olduğum GPS haritamın Güney Afrika bölümü, adres bulmak konusunda fazlasıyla yeterli detaylara sahip. Bu, T4A’in çekirdek ekibinin ve üyelerinin çoğunun Güney Afrikalı olmasından kaynaklanıyor tabii. Bu yüzden otelimi bulmakta zorlanmıyorum.

East London Backpackers, birbirine bitişik, bahçe içinde birkaç müstakil evden oluşuyor. Resepsiyondaki hanım bana odamı göstermek için önden giderken, arkasından aynı yolları bir kere daha nasıl bulacağımı kara kara düşünerek takip ediyordum. Labirent gibi koridorlar, bahçe, havuzlu bir avlu, yemek salonu, mutfak ve daha birçok yerden geçip, üst kata çıkan merdivenleri tırmandıktan sonra verandadan dolanıp odaya geldik. Kocaman odanın ortasında iki kişilik bir yatak ve duvara çakılı birkaç çivi dışında “fazla” bir eşya yoktu. Sade odalardan hep hoşlanmışımdır; ferah gösterir. Tuvalet ve banyo hemen yanda! Tamam, tutuyorum! Resepsiyona dönüp gerekli formu dolduruyorum. Kadın bana anahtarı verirken bir hatırlatmada bulunuyor: “Akşam saat 20:00’den sonra güvenlik nedeniyle dış kapıyı kilitliyoruz. Bu saatten sonra dışarı çıkmayı düşünüyorsanız (ya da dönmeyi) kaçta döneceğinizi bize bildirin. Yine de çıkmanızı pek tavsiye etmiyorum”. Bu ne demek şimdi? Sokakların bu kadar tehlikeli olacağını sanmıyorum, biraz abartıyorlar gibi. Saat daha 18:30 ve hava aydınlık. Hemen aşağıda deniz kıyısına inip kendime bir şeyler atıştıracak bir yer bulayım. Yürüyerek aşağıya inerken iki travesti yüksek sesle konuşarak yürüyorlar. Uzun ve düzgün bacaklı zenci travestilerden bir tanesi yanımdan geçerken sesini incelterek laf atıyor; ne dediğini anlamıyorum. Sahilde yemek yiyecek bir yer yok. Bir barda, iki masada bilardo oynayanlarla, demin gördüğüm iki travesti dışında kimse yok. Ben kapıdan girince bütün gözler bana çevriliyor. Bir markete ya da kitapçıya girsem raflara şöyle bir göz gezdirip hemen çıkarım da, barda da içkilere göz gezdirip “A, burada benim istediğim içkiden yokmuş. İyi akşamlar” deyip de çıkılmıyor ki. Bir cesaret geliyor ve travestilerin beni yiyecekmiş gibi bakan gözlerinden rahatsız olduğumu ifade eder bir şekilde iki elimin avuç içlerini onlara doğru göstererek, sanki “almayayım, mersi” diyorum ve gerisin geriye çıkıyorum. Anlaşılan bu akşam yine “kendin pişir, kendin ye” yaparak azalan hazır yemek stoklarımı biraz daha eriteceğim. Şartları daha fazla zorlamadan ve hava kararmadan -iyisi mi- otelime dönüp, kale duvarlarının huzur dolu koruyuculuğuna sığınayım.

Arka taraftaki odada kalan Hintli grup mutfakta yemek pişiriyor. Rezistanslı elektrik ocağına evire-çevire yapıştırarak “pişirmeye” çalıştığı etten çıkan yanık kokuları mutfağı, tüm avluyu ve yemek salonunu sarmış vaziyette. Ağır kokuyla iştahım kapanıyor. Arabamın arkasındaki yiyecek sandığından çıkardığım hazır yemeği eski yerine yerleştirip, buzluktan çıkardığım peynir, salam, ekmek ve yoğurtla “keyifli” bir akşam yemeği yiyorum. Üzerine elma da cabası. Yatmadan, odama komşu banyo/tuvalette soğuk ve -tabii- hızlı bir duş alıp günü kapatıyorum.

Ertesi sabah erkenden uyanıp kısa bir hazırlıktan sonra saat 7:30’da yola koyuluyorum. Bugünün hedefi Mossel Bay. Mesafe dünden biraz daha da uzun; 750km’ye yakın. Öğle saatlerinde Port Elizabeth’i (PE) geçtim. Motorin almak için yol üzerinde bir benzin istasyonu arıyorum ama, PE yol ayrımını bayağı geride bırakmış olmama rağmen görünürde bir benzin istasyonu yok. Akıllı bir adam gibi davranıp, benzin istasyonu işareti de olan Sea View çıkışından çıkıyorum. Güzel de, benzin istasyonunun olduğu söylenen Sea View’da benzin istasyonu yok. Ta denize, deniz manzarasının dibine indim, yine de bulamadım. Yine de, neyse ki gelmişim. Böylece aşağıdaki güzel “deniz manzarası”nı da görmüş oldum. Meğer buraya bu yüzden Sea View diyorlar. Otoyola geri dönüyorum. Ha, unutmadan! Gelirken benzin istasyonunun önünden geçmişim de, görememişim. Motorin ikmali tamam.



Sea View’da “sea view”



Mossel Bay :
Mossel Bay’e akşam saatlerine doğru yaklaşıyorum. Saat 19:00 sıralarında, Mossel Bay’e yaklaşık 35km kala Wouter Brand’in evinin 300m kadar yakınından geçiyorum. Wouter, Afrika’da yolumu bulmamı sağlayan ve benim de daha sonra topladığım verilerle katkı sağlayacağım GPS haritalarını hazırlayan T4A (Tracks for Africa; www.tracks4africa.com) organizasyonunun kurucularından ve en faal yöneticilerinden. Kendisiyle daha önceki mesajlaşmalarımda bana evinin koordinatlarını vermiş (GPS kullananların pek adres mefhumu yoktur da…) ve oralardan geçersem mutlaka uğramamı istemişti. Şu anda da -dediğim gibi- evinin 300m ötesinden uğramadan geçmekteyim. İstanbul’dan kalkıp buralara gelmiş, aslında tanışıklığı e-posta mesajlaşmasından ileriye gitmemiş bir adamın akşamın bu en “stratejik” saatinde kapısını çalması Wouter tarafından nasıl karşılanır; dahası, nasıl algılanır, pek bilemiyorum. Sanki yemeğe -daha da “kötüsü”- kalmaya gelen “emrivaki” misafir gibi algılanmak istemiyorum. O nedenle Wouter’a 300m uzaktan el sallayarak geçtim.

Mossel Bay’de kalacağım yer, Lonely Planet’ta yine “budget” (keseye uygun) sınıfında yer alıyor. Beni cezbeden tarafı ise 145 yıllık taş bir konak oluşu. Tabii ballandıra ballandıra anlatılan havuzlu bahçesi, bahçesindeki tropik ağaçları da Park House Guesthouse’un (www.park-house.co.za) beni bu kadar cezbetmesinde etken. Her ne kadar bu güzelliklerini yaşamak için çok fazla vaktim yoksa da, East London’dan sonra lüksü hak ettim sanırım. Gerçekten şık bir butik otele giriyorum. Zevkle döşenmiş, sanatçı dokunuşlarının hissedildiği dekorasyonu ve temizliği, kitapta budget olarak belirtilmesine rağmen bu kategorinin sınırlarını zorlayan fiyatına değdiğini gösteriyor (kahvaltı dahil ZAR210.00, yani yaklaşık USD45.00). Akşam yemeğimi, bu kadar yolun verdiği yorgunluğa değecek bir mönüyle; şnitzel ve bira ile tamamlıyorum.

Bugün 11 Nisan 2006; günlerden Salı. Seyahatin en önemli günlerinden birisi. Bir aksilik olmazsa seyahatimin son durağına, Cape Town’a bu akşam ulaşıyorum. Ama daha da önemlisi, bugün seyahatimin esas amacı olan “Afrika’nın en güney ucu”na, bir başka deyişle “Afrika’nın Dibi”ne ulaşacağım.

Afrika’nın en güney ucu, birçoklarının, -bu arada, yakın zamana kadar benim de- bildiği gibi Ümit Burnu (Cape of Good Hope) değil, onun yaklaşık 150km güney-doğusunda yer alan Agulhas Burnu (Cape Agulhas). İşte bu nokta, seyahatimin ana hedefi olan “dip noktası”. Cape Agulhas’a öğle saatlerinde varmayı hedefliyorum.

11 Nisan 2006, saat 12:15’te arabayla en uç noktaya 150m uzaklıktaki park yerine ulaştım. Fotoğraf makinemi üçayağın üzerine yerleştirip, “menzil-i maksûd”a varmanın verdiği muzaffer edâ ile aşağıdaki fotoğrafı çektim. Sanırım ilk kez İstanbul, daha doğrusu Türk plakalı bir araç Afrika’nın dibinde.

İstanbul’da evin önünden yola çıktığımız 15 Ekim 2005 saat 08:30’dan tam 178 gün, 3 saat, 32 dakika ve 29,131km sonra ben ve beyaz Land Rover’im, Afrika’nın en güney ucuna ulaşmış bulunuyoruz. Bir hayal gerçek oldu!



Arabam, ben ve “Afrika’nın Dibi”



Hissettiklerimi anlatmak pek kolay değil. Tarifi güç bir coşku, bir sevinç… Gem vurmakta zorlandığım bir heyecan… Sanki uçmak istiyorum, sekerek yürüyorum son 150 metreyi. Sektikçe kanatlanıp o içimdeki tarifsiz kıpırtıları dindirecekmişim gibi geliyor. Sanki birisi ağzımı-burnumu kapamıştı da, nefes almama engel oluyordu o ana kadar ve birden bire ciğerlerimin bütün derinliklerine kadar temiz havayı çekebilecek özgürlüğe kavuştum. Sanki ciğerlerimin hacmi bir anda birkaç misli büyüdü ve alabildiğine çekiyorum okyanus rüzgârlarını içime. Yüreğim kabarmış ve sığamıyorum içime. İşte böyle duygular, bilmem tarif edebildim mi?

Buket’i aradım, Cape Agulhas’ın kayalıklarının hemen üstündeki tarihi deniz fenerinde bulunan minik café’de kutlama pastamla çayımı alırken.



Cape Agulhas feneri



Cape Agulhas feneri 1848 yılında inşa edilmiş ve Güney Afrika’nın ikinci en eski feneri. İnşaatında İskenderiye Feneri’ni taklit ettiklerini söylüyor kaynaklar. Hani şu dünyanın 7 harikasından olup da, M.S. 700 yılında çöken ve yerine, Memlûk Sultanı Kayıtbay tarafından bir kale yaptırılan o ünlü fener. Ben kayıtların yalancısıyım.

Cape Town’a, False Bay’den (Yanlış Körfez) doğru girebilmek için, N2 Otoyolu’nu terk edip güneye yöneldim. False Bay, kuzeyinde Cape Town, batısında ise Ümit burnu ile çevrelenen geniş bir körfez. Adını nereden aldığına gelince: Doğudan dönen maceracı Hollandalı gemiciler bu körfeze vardıklarında burasını kuzeydeki Table Bay (Masa Körfezi; adını hemen arkasındaki Table Mountain/Masa Dağı’ndan alıyor) zannetmişler. Table Bay ise Cape Town tarafından çevrelenen, limanın yer aldığı, nispeten küçük ve kuzeye bakan bir körfez. Böyle bir yanlış anlaşılmanın nedeni de, False Bay’in doğusundaki Cape Hangklip (Afrikaan dilinde Asılı Kaya Burnu anlamına geliyor) ile Table Bay’in güneyindeki Cape Point’in (Ümit Burnu’nun olduğu çıkıntı) birbirlerine benziyor olması. Yanlış körfeze girdiklerini anladıklarında da buraya False Bay (Afrikaan dilinde Vaalsbai) adını takmışlar.

False Bay’e yaklaştıkça havanın pusu daha da kesifleşiyor. Ama bu pus değil aslında, havada uçuşan deniz suyu zerrecikleri. Cama yapıştığında, bir süre sonra buğulanmış gibi oluyor ve bir şey göremiyorsunuz. Sık sık sileceği çalıştırmak zorunda kalıyorsunuz ama, tuzlu su olduğu için de cama sıvaşıyor, cam suyu da gerekli. Deniz kumu artık yolun her iki yanında yayılmaya başladı. Birazdan sahil yoluna varıyorum ve Hint Okyanusu’nun (Ümit Burnu’na kadar halâ Hint Okyanusu kıyısındayız) azgın dalgaları büyük bir uğultuyla sahili dövüyor. Bir yandan esmekte olan şiddetli rüzgâr da dalgalardan yükselen su taneciklerini daha da ufalayıp gökyüzüne savuruyor.



False Bay’de oltacılar


Cape Town

Bu akşamki hedefim St. John Waterfront Lodge. Burası, Lonely Planet’ta, -yine budget kategorisinde- “genellikle tavsiye edilen, geniş, sakin ve dostça bir hostel” olarak belirtilmiş. Bütün bu çekici özelliklerinin yanı sıra, Green Point bölgesinde. Green Point, Cape Town şehir merkezinin dibinde, -moda deyimiyle- trendy bir yerleşim. Gece-gündüz hareketli, cıvıl cıvıl Waterfront’a da yakın olması, şehrin seçkin bar ve restoranlarını da barındırması nedeniyle Greenpoint, özellikle akşamları Cape Town’ın kalbinin attığı yer.

T4A’nın GPS haritasında özellikle Cape Town oldukça detaylı. Bu nedenle, Lonely Planet’ta verilen haritaya göre St. John Waterfront Lodge’un yerini GPS’imde işaretlemem güç olmuyor. Ulaşmam da, Cape Town’ın düzgün yolları ve trafiği ile muntazam yönlendirme tabelaları sayesinde son derece kolay. Burada kalmaya, Cape Town’a gelmeden daha önce karar vermiş ve kalacağım günler belli olduktan sonra da -sanırım Durban’dan- e-posta yoluyla rezervasyon yaptırmıştım. Büyük sayılabilecek bahçeleri olan iki mustakil villadan oluşan hostelde odalardan birine yerleştim. Ortak banyo-tuvalet olması beni çok da rahatsız etmiyor.

Yarın, aracın triptik belgesi ve diğer bazı evrakları vermek için, Türkiye’deki nakliye firmasının acentesine gitmem gerekiyor. Ayrıca dönüş uçak biletimi halletmem ve arabayı yüklemeden önce portbagaj tipi çadır da satın almam lazım. Yarınki son işim ise yanımda götüreceğim eşyalarla, arabada bırakacaklarımı ayıklamak olacak. Yarının programını yapıp, duş aldıktan sonra kendimi Cape Town’un hareketli kollarına bırakabilirim.

Akşam yemeği için Lonely Planet’ta (LP) daha önce gözüme ilişen bir restorana gideceğim. İsmi Anatoli. LP özellikle lezzetli mezelerini övüyor. Belli ki bir Türk lokantası. Üstelik kaldığım yere de oldukça yakın, kısa bir yürüme mesafesinde. Anatoli’ye vardığımda bir Türk restoranı olduğu konusundaki teorimin doğrulandığını görüyorum. İki katlı, tuğla cepheli, Victoria stili tarihi binanın kapısından girince, duvarlarında asılı kilimler, girişin hemen yanındaki çini kaplı masa, mutfak kapısının üzerinde asılı Türk Bayrağı ve Türkiye’den daha başka birçok işareti görünce bunu hemen anlıyor insan. Akşam servisinin son hazırlıkları yapılıyor, belli. Benim geldiğimi görenlerden birisi yanıma yaklaşıyor, kendimi tanıtıyorum. Türk olduğum anlaşılınca muhabbetimize Türkçe devam ediyoruz. Tayfun Aras, Marmaris’te halıcılık yaparken, Güney Afrikalı bir turist grubundan tanıştığı bir kızla evlendikten sonra, tası-tarağı toplayıp Cape Town’a geliyor. Daha önceden bir Türk aşçıyla ortak olarak Anatoli’yi kuran ve uzun yıllar İstanbul’da yaşamış Güney Afrikalı bir mimarın elinden çıkmış bu harika dekorlu restoranı, onlardan devralıp kısa süre işleten iki ortaktan satın alıyor ve işletmeye başlıyor. Anatoli Restoran, Cape Town’un kalburüstü restoranlarından. İlgilenenler için : www.anatoli.co.za



Anatoli Restoran : Tayfun ve diğerleri



Benim hikayemi dinleyince çok hoşlarına gitti. Demin bahsettiğim çini masaya hemen bir çilingir sofrası kuruldu ve Tayfun’la, restoranda çalışan diğer Türkler, aşçı Mustafa ve iki garsonun da arada kısa sürelerle bize katılımıyla keyifli bir sohbete başladık. Saatler ilerleyip, müşteriler de dolmaya başladıkça Tayfun’un onlarla ilgilenmek zorunda olduğunu bildiğimden, ertesi akşam tekrar ve bu sefer arabayla gelmek sözüyle oradan ayrıldım. Otele dönüp odama çekiliyorum.

Sabah erken kalkıp doğruca acenteye gidiyorum. Telefonda söylediklerimi anlamamak konusunda inat edip beni çıldırtan kızcağız soğuk bir şekilde karşıladı. Anlamamak konusundaki inadını sürdüreceğinden emin olmam pek vaktimi almadı. Kendisine daha önce planımı -telefonda- sözlü ve -gönderdiğim mesajlarla- yazılı iletmiş olmama rağmen halâ bir şeylerin eksik olduğunu görmek beni çileden çıkarsa da, bugün Çarşamba ve yarın yüklemeyi tamamlamam lâzım. Cumaya hiçbir işim kalmadığından emin olmalıyım. Bu nedenle, sükûnetimi muhafaza etmek için tüm gücümü kullanıyorum ve her şeyi bir kez daha gözden geçiriyoruz, birlikte. Eksikler anladığım kadarıyla telefon diplomasisi ile çözülecek şekilde ve basitler. Yarım saatlik bir uğraşma ile tamamlanıyor ve konteyner limanında benim arabanın koyulacağı konteyner için yarın sabah saat 11:00’e randevu alınıyor. İlgili gümrük muhafaza memurunun da o saatte orada olması sağlandı. Bu iş tamamlandığına göre diğerlerine bakabilirim. İkinci öncelikli işim biletimi almak olacak. Daha önceden de söylediğim gibi Qatar Havayolları ile uçacağım ve bugün -nedense- şehirdeki ofisleri kapalı. Havaalanına gidiyorum.

Bilet işini de hallettikten sonra çadıra geldi sıra. “Nedir bu çadır işi? Nereden çıktı şimdi, seyahatin sonunda?” diye merakla soranlara açıklayayım, soran varsa tabii. Malûmunuz, seyahat planlaması sırasında, kalacak yer bulamadığım geceler için aracın içinde yatacağımı düşünmüş ve ona göre bir yaşam mekanı haline getirmek için hazırlamıştım. Her ne kadar, buna duyulan ihtiyaç, çoğunlukla kalacak iyi ya da kötü bir yerler bulduğum için, çok fazla olmadı. Olduğu zamanlarda da -seyahatin başındakiler hariç- arabanın içinin aşırı derecede tozlanmış olması nedeniyle yatmak, çamur banyosuna yatmaktan farksız hale geliyordu. Bunların ötesinde, arabanın içinde yatmak pek öyle rahat değildi ve hazırlığı uzun sürüyordu. Bu yüzden, başta almayı planladığım ama Türkiye’ye getirtmeyi başaramadığım portbagaja monte edilebilen bir çadırı buradan temin edebilirdim artık. Seyahat bittiğine göre, ne işime mi yarayacak? Tabii ki bundan sonraki seyahatlerde kullanmak için.

Bu çadırların dünyada çeşitli tip ve kalitede olanları üretiliyor. Avrupa’da özellikle, birçok markada güzel ürünler bulmak mümkün. Ancak dünyada iki marka var ki, bu tür kıta aşırı zor ve uzun seyahat yapanlar özellikle bu iki markadan birini tercih ederler: Eezi Awn ve Hannibal. Bunlar -tabiri caizse- ağır hizmet tipi çadırlardır. Ve işin ilginci, her ikisi de Güney Afrika menşelidir ve dünyaya buradan gönderilir. Ben, Eezi Awn marka 140cm genişliğinde olan bir model tercih etmiş ve -bundan edineceğim düşüncesi ile- portbagajımı da buna göre yaptırmıştım (Otokar’ın özgün modeli, benim isteğime uygun modifiye edilmişti). Eezi Awn’la karşılıklı mesajlaşmamız sonucu Cape Town’da, Eezi Awn satan ve stoğunda benim istediğim üründen olan bir bayi adresi öğrendim. Sabah otelden çıkmadan, stoklarında var olduğundan emin olmak, fiyatını ve adreslerini öğrenmek için aradım. Adreslerini verdiler, fazla anlamamamla birlikte kabaca tarif ettiler ve benim için en önemlisi, GPS koordinatlarını söylediler. Biletimi aldıktan sonra verilen koordinatı GPS’ime girdim. Ancak, bir tuhaflık var. Bulunduğum Cape Town Havaalanı’ndan yaklaşık 150km kuzey-batıda bir nokta çıkıyor. O yolu gidip-gelmeye değer mi, diye düşünmeye başladım. Öyle ya; bir çadır için 300km’den fazla yol yapmak. Yine de emin olmak istedim. Çünkü, sabah bana yol tarif ederken o kadar da uzaklardan bahsetmiyorlardı. Mağazayı telefonla arayıp koordinatı tekrar sordum; aynısını söylediler. Bu koordinatın 150km kuzey-doğuda bir noktayı gösterdiğini söyledim, inanmadılar. Birazdan tekrar aramamı istediler. Aradığımda, kendilerindeki bilginin böyle olduğunu, istersem adresi tekrar ve daha detaylı tarif edebileceklerini belirttiler. Aldık bir tarif ve düzüldük yola. Ya ben çok yetenekliyim, ya da adam çok iyi tarif etti; elimle koymuş gibi buldum. Bizim oto sanayi siteleri gibi bir yerde büyük bir mağaza. Daha çok Maslak’taki Atatürk Oto Sanayi Sitesi’ne benziyor.

Aman Ya Rabbim! O ne mağaza! İçeride off-road ve kıta aşırı seyahat tutkunlarının arayacağı ve hayal edebileceği her şey var. Üstelik enva-i çeşit. Hemen çadırımı soruyorum; hazırmış. Kendimi başka şeylere fazla kaptırmamalıyım. Depodan getiriyorlar. Ambalajından çıkarıp, -onların da yardımıyla- portbagajın üzerine yerleştiriyorum. İşlem tamam. Otele dönüp eşyalarımı ayırabilirim.

Yanıma sırt çantamı ve -tabii- fotoğraf çantamla, bilgisayarımı alacağım. Geri kalan her şey arabayla gelecek. Sırt çantasını da 15kg’ın üzerine fazla çıkartmamaya çalışacağım. Öyle olunca, giysilerin de bir kısmı kalıyor. Eşyaları ayırıp, sırt çantamın içini -kullanacağım eşyalar dışında- yerleştiriyorum. Araba yüklenmeye hazır. Yarın arabayı konteynere yerleştirdikten sonra sırtımdan büyük bir yük kalkacak. 180 gün boyunca arabanın başına bir şey geleceği korkusu sürekli beynimi kemiriyordu.

Akşam Tayfunlar’a (Anatoli Restoran) arabayla gideceğim. Ancak yemeğe kalamam; Güney Afrika’nın en büyük bankası ABSA, üst düzey yöneticileri ve VIP müşterileri için Anatoli’yi kapatıyor. Program ilginç: Saat 18:00’den itibaren konuklar geliyor. 19:00’da konuk sayısı kadar (sanırım 32) farklı modelde Harley Davidson (HD), sürücüleriyle birlikte gelip konukları alıyor ve o akşam stadyumda düzenlenen rock konserine götürüyor. Konserden sonra yine HD konvoyuyla geri dönen konuklar bundan sonra geç saatlere kadar (ya da sabahın erken saatlerine kadar) eğleniyorlar. Programın bu kısmında dansöz de var.



Arabam ve Anatoli Restoran



Anatoli’de Tayfunlar’ın bir dizi “İstanbul plakalı arabayla fotoğraf çektirme seremonisi”nden sonra, restoranın önünü boşaltmak için arabayı otele bırakmak üzere geri döndüm. Ancak, Harley Davidson gösterisini de kaçırmak istemiyorum açıkçası. O nedenle biran önce restorana yollanmam lazım. Saat 19:00’a doğru bir uğultuyla sokağı doldurmaya başladılar. Bu “görkemli” ve gürültülü gösteri, restoranın yanında bulunan barın müşterileri tarafından da şaşkınlıkla izlendi. Gözlerindeki dehşet ifadelerini biraz yatıştırmak çabası Tayfun’a, onlara birer içki ısmarlamaya mal oldu. Yatıştılar mı, bilemiyorum.



Harley Davidson’lı ABSA çıkarması



Ertesi gün sabah erken kalkıp kahvaltımı yaptım. Verilen yol tarifini GPS’ime yerleştirmeye uğraştığımda tarif edilen konteyner limanı ve yolunun mevcut haritada işaretli olduğunu gördüm. E, yolun sonunda arabasını gemiyle gönderen bir tek ben değilim tabii. İşim iyice kolaylaştı demektir. Saat 11:00’de limanda buluşmak üzere sözleşmiştik. Haritam da sağlam olunca, 10:00 civarında limandaydım. Beklemekten başka çare yok. Evraklarımı ilgili kişiyi bulup teslim ediyorum ve beklemeye koyuluyorum.

Aracı yükleyeceğim konteynerin hazır olduğunu bildirdiler. Aracın önü dışarıya bakacak şekilde içeriye yanaşıyorum. Kurallar gereği akü kablolarını sökmem gerekiyor. Ana şalterimi kapatmak bu işi çözecektir sanırım. Ayrıca, yine kurallara göre depoda %20’den daha az yakıt kalmış olması gerekiyor. Bu yüzden iki gündür 3’er, 5’er litre mazot almaktan gına geldi. Gösterge dipte.

Başladık gümrük muhafaza memurunu beklemeye. Motor ve şase numaralarını kontrol etmesi için kaputu da açtım. Birazdan kendileri teşrif etti. Arabanın sahibini sordu, beni gösterdiler. “Araba nerede?” dedi. Güney Afrika’da körleri gümrük muhafaza memuru yaptıklarını bilmiyordum. Konteynerin önündeyiz, iki kapısı ardına kadar açık ve arabayla aramızda 1 ya da 1.5 metre mesafe var. Neredeyse elini uzatsa dokunacağı mesafe yani. Ve bana “Araba nerede?” diye soruyor. Prosedür gereği herhalde. Parmağımla dokunarak işaret ediyorum. Bana hiç istifini bozmadan “Kurallar gereği arabanız dışarıda ve konteynerin yanında durmalıydı” dedi. Dünyada bütün gümrük muhafaza memurları aynı oluyor anlaşılan. Özür dileyip arabaya bindim. Konteynerden dışarı çıkıp yanına, tam paralel ve burnu konteynerin önüyle aynı hizada yanaştırdım. Hızlı bir hareketle aşağıya inip topuklarımı birbirine vurarak sert bir selam çaktım, “Arabam emir ve görüşlerinize hazırdır, Komutanııııım!” diye bağırarak… Son cümlede yazdıklarımı da yapmak isterdim aslında. Motor ve şase numarasına baktı, arabanın etrafında bir tur attı ve içeri sokabileceğimi söyledi. Bitti mi yani? Tekrar içeri girdim. Aracın tekerleklerinin altına takozlar çakılıp ön ve arkadan çapraz bir şekilde ve sıkıca bağladılar. Kapılar kapanırken yine karışık duygularla çalkalandım. Bir yandan sırtımdan bu sorumluluğu atmanın ve ona bağlı özgürlüğün sevinci, bir yandan 180 gündür birlikte olduğum arabamdan ayrılmanın hüznü ve bir diğer yandan da yılların hayalini, heyecanla hazırlandığım bu macerayı kazasız-belasız tamamlamış olmanın heyecanı karışıyor birbirine.



Ayrılık vakti



Evrakların imzalanması ve triptik belgemin bana geri verilmesi için, acentenin elemanıyla birlikte şehirde ilgili resmi kuruluşa gittik. Ben arabada beklerken onlar yukarıda işlemleri hallettiler. Triptik belgemi alıp otelime döndüm.

Artık Cape Town’da, uçuş günüme kadar bol bol gezeceğim. Bunun en basit yöntemi de (ilk defa gittiğiniz bir şehirde “şayan-ı tavsiyedir) otobüs turu almak. Belki bilirsiniz; İngilizce’de “hop on-hop off” diye bir deyim var, böyle turlar için kullanılır. Bunun anlamı şu: Bir tur otobüsü var (ki genellikle üstü açık iki katlı oluyorlar ve isteyen “teras”ta güneşlenerek, isteyen “zemin kat”ta serin serin seyahat ediyor), sürekli bir ringi tamamlıyor. Bu ring üzerinde belirli noktalarda (tabii ki turistik önemi olan noktalar) duruyor. Burada inmek isteyenler iniyor, önceki sefer(ler)inde(n birinde) bu durakta inip gezmiş ve işi bitmiş olanlar biniyor ve otobüs yoluna devam ediyor. Ben bu otobüslerle -genellikle- önden bir turu inmeden tamamlar, rehberin anlattıklarını dinler, ikinci turunda ilgimi çekeceğini düşündüğüm durakta inip gezeceğim yeri gezer ve bir sonraki otobüsle turuma devam ederim. Cape Town’da da bu turları kullanacağım. İki değişik rota var; biri şehrin daha çok merkezindeki turistik yerlere ve -en önemlisi- Table Mountain’a (Masa Dağı) çıkan teleferiğe de uğrayan Red Route/Kırmızı Rota, diğeri de şehrin çevresini, sosyetik sahil kesimini dolaşan Blue Route/Mavi Rota. Ben bunların her ikisine de dahil olacağım. Tabii ikisine de birer gün ayırmak lâzım. Daha sonra Pazar günü Robben Adası, Pazartesi ise şarap bağlarını gezeceğim. Size de bunların ilginç olanlarından aktaracaklarım olacak tabii.

İlk gün programı Kırmızı Rota. Sabah erken saatte deniz kıyısına, turun başlangıç durağının olduğu Waterfront’a indim. Waterfront -İstanbullular bilir- Kalamış koyunu andırıyor. Tek farkı, birkaç misli büyük olması. Hem alan, hem de tesis olarak. Burası, Cape Town’ın hafta sonu ve geceleri en hareketli, en eğlenceli kalabalığını bulabileceğiniz noktası. Birçok restoranlar, ayaküstü atıştırılacak caféler ve barların yanı sıra, alışveriş merkezleri, dev bir akvaryum ve daha birçok eğlence yeri ile insanların ilgisini sürekli canlı tutuyor.

Bu turda benim ilgimi çeken iki yer var. Birincisi -ve tabii- Masa Dağı/Table Mountain. Kıvrıla kıvrıla dağın eteklerinde bulunan teleferik noktasına vardık. Upuzun bir kuyruk var, bilet gişesinin önünde. Mecburen beklemeye başladım.

Denizden 1,086m yüksekteki bu düzlüğe aslında teleferik dışında da çıkmak mümkün. Yaya olarak çıkmak için 300’den fazla rota olduğu söyleniyor. En rahatından bile tırmanmak için saatler gerekiyor; vaktim yok açıkçası. Zaten söylenen, mutlaka birisiyle birlikte çıkılması gerektiği.

Masa Dağı’na çıkan teleferik ilk olarak 1929 yılında hizmete giriyor. Kurulduğundan beri üç kere restorasyon geçiren teleferik toplam 1,200m uzunluğunda halatlar üzerinde alttaki istasyondan 765m yukarıya tırmanıyor. En son 1997 yılında geçirdiği büyük restorasyonda vagonları da değiştirilmiş. Toplam 65 kişi taşıyabilen vagonların tabanı tırmanma sırasında sürekli dönerek yolcuların her yöndeki manzarayı izlemelerine olanak sağlıyor. Masa Dağı’na çıkmak, bir riski de göze almayı gerektiriyor. Merak etmeyin canım; öyle korkulacak bir şey değil bu. Masa Dağı’nın meşhur bir bulutu var; adı Table Cloth, yani Masa Örtüsü. Bu bulut hiç umulmadık bir anda ve aniden kuzeyden doğru gelip, sanki akar gibi Masa Dağı’nın kenarından eteklerine doğru iniyor. İşte Masa Dağı’na çıkışınız böyle bir zamana rastlarsa, üzgünüm ama, vaktinizi ve paranızı boşa harcamış olacaksınız. Çünkü, ne teleferikte, ne de yukarı çıktığınızda hiçbir şey göremeyeceksiniz.



Masa Dağı ve Masa Örtüsü. Önde Waterfront



Masa Dağı’yla ilgili son olarak 2006 Ocak ayında, yani benim buraya gelmemden 3 ay önce, burada çıkan bir yangından bahsetmek istiyorum. Masa Dağı eteklerindeki çam ormanının büyük kısmı bu yangında kül oluyor ve bir turist de hayatını kaybediyor. Daha sonra bir İngiliz, bu yangını dikkatsizlik sonucu çıkarttığı için tutuklanıyor.

Bugünkü ikinci ilginç ziyaret noktam ise Altıncı Bölge (District Six) Müzesi. Müze, Altıncı Böge’nin hazin hikayesini anlatıyor. Şehir merkezine yakın olan bu bölge, 1867 yılında “Altıncı Belediye Bölgesi” adını alıyor. Genellikle zencilerin (beyazlarca “renkli/colored” olarak adlandırılan) ve göçmenlerin (çokça Hintli ve Malay’lı) yaşadığı bölgenin 1966 yılında hükümet tarafından yalnız beyazlara tahsis edilmek üzere boşaltılmasına karar veriliyor. Bu durum bölge sakinlerine bildiriliyor ve kendilerine evlerini boşaltmaları için üç yıl mühlet veriliyor. Ancak bu süre dolmadan, 1968 yılında ani bir kararla burada bulunan evler yıkılmaya ve oturanlar da şehrin yaklaşık 25km dışında bulunan Cape Düzlükleri’ndeki yeni yerleşim bölgelerine sürülmeye başlanıyor. Duruma isyan eden bölge sakinleri direniyorlar. Ama, devletin şiddet kullanarak müdahalesi direnen halkı pes ettiriyor. İbadet yerleri dışındaki bütün binalar buldozerlerle yıkılıyor. Yerine, yalnız beyazların yaşayacağı yeni mahalleler inşa edilmesi ise, gerek içeriden, gerekse dış dünyadan gelen yoğun tepkiler sonucu gerçekleşemiyor ve, geçen süre içerisinde yapılan ve Cape Yarımadası Teknoloji Üniversitesi’nin bir parçası olan The Cape Technikon binası dışında günümüze kadar kullanılmayan boş bir alan olarak kalıyor. Apartheid (Afrikaans dilinde “ayrılıkçılık” anlamına geliyor) rejiminin 1993’te çökmesinden sonra, 2000 yılında onaylanan bir kanunla Altıncı Bölge’nin yeniden inşası ve eski sahiplerine geri verilmeye başlanması kararlaştırılıyor. 2004 tarihinde, apartheid rejiminin o çirkin kararı aldığı 1966’dan 38 yıl sonra Altıncı Bölge’nin esas sahipleri, nesiller boyu yaşadıkları mahallelerine yeniden kavuşmaya başlıyorlar.



District Six Müzesi. Yerdeki, Altıncı Bölge’nin 1968 yılı öncesindeki planı. Evlerinden zorla uzaklaştırılanlar, planın üzerinde evlerinin bulunduğu yerlere el yazılarıyla isimlerini yazmışlar



Cumartesi günü Mavi Rotalı turla dolaştım. Otobüsten inmedim, Camps Bay dışında. Camps Bay, öğle yemeğini yemek için pek doğru bir yer olmamakla birlikte (her yer doluydu), İstanbul’a dönmeden önce, araba ve insan kalabalığının içine dalıp, medeniyet şokuyla “kendime gelmek” için fena olmadı, açıkçası. Bir tarafında sıra sıra restoran ve cafélerin bulunduğu caddenin deniz tarafındaki geniş kumsal, okyanusun (artık Atlas Okyanusu) azgın dalgalarıyla oynamak ve sörf yapmak isteyenlerle dolu. Caddede, kendilerine park yeri arayan ya da piyasa yapan “serseri mayın” arabaların gürültüsü bir yandan, restoran ve cafélerden gelen türlü-çeşitli müzik sesleri bir yandan, dalgaların uğultusu bir yandan ve başınızda işinizi bitirip kalkmanızı bekleyen yeni müşteriler de öte yandan yediklerinizin boğazınıza dizilmesini fazlasıyla sağlıyorlar. Sonunda, bir sonraki tur otobüsü vakti geliyor ve bu bunaltıcı yerden kurtuluyorum. Dönüşte, Cape Town’ın yüksek sosyete kıyı şeridinden geçerken rehberimiz çeşitli evler göstererek, okyanus manzaralı görkemli bu emlâklerin astronomik fiyatlarından örnekler sunuyordu.
Pazar günümü Robben Adası ve Waterfront’a ayırdım. Robben Adası, Taş Devri çağlarında, deniz seviyesinin nispeten düşük olduğu zamanlarda, insanların yürüyerek ulaşabileceği şekilde karayla birleşikmiş. Şu anda pek öyle yürümeye cesaret edemez insan, ya da yüzmeye; bir yandan dev dalgalar, bir yandan köpek balıkları… Ama, bizdeki deniz otobüslerinden çalışıyor sıklıkla adaya. Yani yüzerek gitmenize gerek yok. Ödeyeceğiniz ücrete, Robben Adası’ndaki rehberlik hizmeti de dahil. Rehberler, adanın eski “sakinleri”nden birisi oluyor genellikle. Efendim! Robben Adası, yakın zamana kadar bazı insanları çevresinden izole etmek için kullanılmış. Kimi zaman bir hapishane, bazen bir tecrit adası v.s. İlk olarak 17. yüzyıldan itibaren başlamış bu amaçla kullanılmaya. Daha o zamanlardan, Hollanda sömürgesi ülkelerden -çoklukla- istenmeyen, beğenilmeyen siyasi liderler adanın sakinlerini oluşturmaya başlamışlar. Bu ülkeler arasında Endonezya bile varmış. Ada 1836’dan 1931’e kadar ise cüzamlıları tecrit etmek amacıyla kullanılmış. Sonraları da hapishane olarak. Ada tarihinin en önemli konuğu hiç kuşkusuz Nelson Mandela. 27 yıllık hapis hayatının büyük kısmını bu adada geçirmiş Mandela.
Cape Town’daki son günümü şarap bağları gezmeye ve şarap tatmaya (tabii biraz da almaya) ayırdım. Güney Afrika’nın en önemli şarap merkezi, Cape Town’ın kuzey-doğusunda yer alan ve Boland (Afrikaan dilinde “yayla” anlamına geliyor) olarak adlandırılan bölge. Bu dağlık bölgede bulunan Stellenbosch 1679’da kurulmuş şirin bir kasaba; Güney Afrika şarapçılığının en önemli merkezlerinden biri. 1918 yılında açılan Stellenbosch Üniversitesi, Afrikaan dilinde eğitim yapmakta. Tahmin edileceği gibi burası bir “beyaz adam bölgesi”. Boland bölgesinde, 200’ün üzerinde şarap imalâthanesi var. Şarap üreticisi ve üzüm bağı sahibi yaklaşık 4,500 beyazın yanında çalışan 350,000’in üzerinde siyah işçinin aylık ücretleri ortalama R550.00 (yaklaşık US$110.00-115.00). Kadın işçilerin aldıkları daha da az. Üstelik “tot” adı verilen bir sistemle ücretlerin bir kısmı şarap olarak ödeniyor. Bunun sonucu da, sosyal ve psikolojik yıkımlar tabii. Son yıllarda -çok yavaş da olsa- siyah insanlar tarafından yapılan şarapçılık da yayılmaya başlamış.
Cape Town’da, dolayısıyla Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ve tabii Afrika’da son günümü, seyahatimi, bir düşün gerçekleşme sürecini bu şekilde noktalıyorum. Yarın, 18 Nisan 2006 Salı günü taksiyle Cape Town Uluslararası Havaalanı’na gidip, uçağa bineceğim. Bir gece Katar’ın başkenti Doha’da konaklayıp, ertesi gün, 19 Nisan Çarşamba sabahı İstanbul Atatürk Havalimanı’na ineceğim. Yuvaya dönüyorum.
Yarın eminim ki, havaalanında yine karmakarışık duygular arasında bocalayacağım. Bir yandan eve dönüşün sevinci ve heyecanı, bir yandan bu serüveni kazasız ve “dibine” kadar bitirmenin keyif ve gururu, öte yandan Afrika’dan ayrılmanın; bana, hayatıma yeniden dinamizm veren maceranın bitmiş olmasının hüznü…
Bir hayal gerçek oldu!

-BİTTİ-

http://www.turafrika.com/ web sitemdeki gezi yazılarından ve fotoğraflardan derlenmiştir.

2 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Ehhh Ali Bey ben ne diyeyim size!!!Günlerdir “arkası yarın” programı gibi büyük bir zevkle maceralarınızı okudum.Çocukluğumuzda usanmadan seyrettiğimiz “32 kısım tekmili birden Tarzan ” filmlerini hatırladım .Bu kez kahramanımız sizsiniz…

  • Zeynep dedi ki:

    sayenizde yine güzel yerlere gidip görmüş kadar oldum bu detaylı ve güzel yazınız için ellerinize sağlık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*