GÜNEY AFRİKA CUMHURİYETİ-1

Güney Afrika Cumhuriyeti
5 Nisan öğleden sonra Güney Afrika sınırındayım. Seyahatimin başından beri ilk defa vize almadan bir ülkeye gireceğim. Dünyada “nesli tükenmek” üzere olan ender ülkelerden birisi Güney Afrika Cumhuriyeti, Türk Vatandaşları’ndan vize istemeyen… Yani, ne öncesinde, ne de sınırda, ülkeye giriş için vize almanıza gerek yok. Tabii, bu yalnızca bir ay kalacaksanız geçerli. Bundan daha uzun süreli ziyaretler için vize almanız, bunun için müracaatı da mutlaka kendi ülkenizden yapmanız gerekiyor.

Pasaport ve arabanın triptik işlemleri hemen bitti. Sınır kapısından içeri girerken, Avustralya’daki “ranger”lar gibi giyinmiş iki görevli arabayı durdurup, nazikçe arabadan inmemi rica ettiler. Ayakkabılarımın altını, kenardaki dezenfeksiyon “paspası”nda ıslatmam gerekiyormuş. Hay hay! Ya arabanın ayakkabıları? Onlardan bir tehlike gelmesini beklemiyorlar anlaşılan.

Güney Afrika Cumhuriyeti sınırından itibaren Afrika’dan çıktığımı hissettim. Başka bir kıtadayım sanki. Yollar, yol çizgileri, trafik işaretleri, herşey insana çağdaş ve düzenli bir ülkeye girdiğini çağrıştırıyor. Bir Avrupa ülkesi gibi.

Sınıra yakın Komatipoort akşam konaklamayı düşündüğüm kasaba. Aslında Mozambik’ten Güney Afrika’ya iki ana giriş güzergahı var. Bunlardan birisi -benim izlediğim yol olan- Ressano-Komatipoort girişi. Diğerinde ise, Güney Afrika sınırları içerisindeki iki küçük ülkeden biri olan Swaziland’a giriyorsunuz önce. Aslında ben güney kıyısı boyunca giderek Cape Town’a ulaşmayı planladığımdan bu ikinci yolu, yani Swaziland üzerinden girmeyi tercih etmeliydim. Ancak, Afrika’nın en tanınmış doğa parkını, Kruger Ulusal Parkı’nı görmeyi planladığım için, Komatipoort tarafını tercih ettim. Amacım, Kruger’de iki gece konaklamak. Ama, Kruger’e girmek için zaman biraz geç olduğundan, ilk gece konaklamamı Komatipoort’ta yapmalıyım anlaşılan.

Komatipoort sessiz bir kasaba. Bana -nedense- Avustralya’ya ilk gittiğimde yaptığım bir seyahatte kaldığım bir yeri, Port Augusta’yı hatırlattı. Ama ordan daha yeşil olduğu kesin. Belki ikisinin de yakınından geçen tren yolunda, ucu bucağı görünmez yük katarlarının çıkardıkları düzenli tıkırtılardı bana bunu hatırlatan. Çoğunlukla beyazların oturduğu büyük bahçeli mustakil evler ve bunların arasında cetvelle çizilmiş cadde ve sokaklardan oluşmuş Komatipoort. Kasabanın merkezindeki birkaç ufak otelde yer bulamayınca pansiyon gibi işletilen evlere yöneldim. Kruger Ulusal Parkı’nın Crocodile Bridge (Timsah Köprüsü) kapısına yakın olması nedeniyle daha fazla konaklama yeri bulunabileceğini düşünüyor insan. Ama fazla seçenek yok ve olanların da hemen hepsi dolu. Bulduğum tek yer, orta yaşlı bir karı-koca -ve kedileri- tarafından işletilen bir pansiyondu. Büyük ve çok bakımlı bir bahçe içerisinde üç tane mustakil evden oluşuyor. Bahçedeki havuz başında ayrıca yemek salonu ve bar olarak kullanılan ufak bir yer daha var. Ellerinde kalan son oda, konukların kullanımına ayrılmış büyük bir şömineli salonun bulunduğu evin üst katındaki tek oda idi. “Bana ait bir ev olacak yani” dedim pansiyonun sahibesine, gülerek. “Yok” dedi, “bu salon tüm müşterilerimizin kullanımı için”. Espri yapmıştım ama, ne de olsa her milletin espri anlayışı bir olmuyor.


Komatipoort’ta kaldığım Trees Too… Arkadaki bana ait olanı 🙂

Akşam yemeğimi kasabanın merkezindeki bir “snack” restoranda yedim. Yürüyerek 15 dakikalık mesafedeki kasaba merkezinden gece dönerken aklıma Güney Afrika için söylenilenler geldi, gece sokağa çıkmanın tehlikeleri hakkında. Komatipoort’un karanlık ve ıssız sokaklarında yürürken karşılaştığım siyah insanların (karanlıkta gerçekten “karşılaşmak” oluyor, son ana kadar görmek mümkün değil çünkü) ürkek selamlamaları, beyazların -halâ- kırılamamış tahakkümünün bir göstergesi sanki. Bu insanlardan ne tehlike gelir ki?

Ertesi sabah çok erken hareket edeceğim. Kruger Park, Nisan ayında kapılarını ziyaretçilere saat 06:00’da açıyor. Nisan ayında, diyorum, çünkü her ay kapıların açılış ve kapanış saatleri -güneşin doğuş ve batış zamanlarına göre- değişiyor. Açılır açılmaz içeri gireyim ki, günümü, yapacağım safariyle değerlendirebileyim. Kapıya kadar olan yaklaşık 15 dakikalık yolu hesaba katarsam, saat altıya doğru hareket etmem lazım. Saatimi 05:30’a kuruyorum.

Sabah erken ve hızlı bir kahvaltıdan sonra, pansiyonda kalanları ve ev sahiplerini uyandırmamaya çalışarak ayrıldım. Alacakaranlıkta başlayan yolculuğum tahmin ettiğim gibi 15 dakikaya yakın sürdü.

Kruger Ulusal Parkı
Kruger Ulusal Parkı, şimdiye kadar Afrika’da ziyaret ettiğim diğerlerinden çok farklı olduğunu daha resepsiyonunda gösteriyordu. Tüm detayları düşünülerek hazırlanmış bir organizasyon. Park içerisinde geçireceğiniz süreye göre ücretinizi ödüyorsunuz. Kalmayı düşündüğünüz kamp alanını ve verilen seçeneklerden size uygun konaklama türünü belirtiyorsunuz; rezervasyonunuz yapılıyor, ücreti tahsil ediliyor. Size kalan, gönül huzuruyla safarinizi yapmak ve akşam kapı kapanma saatinden önce konaklama yerinize varmak. Bu saatler dışında, park alanında görevli ve izinli araçlar dışında dolaşılması yasak ve rangerlar tarafından bu titizlikle kontrol ediliyor. Kontrol edilen bir diğer husus da, hız limitleri. Park alanı içerisinde -şimdiye kadar gördüğüm parklardan farklı olarak- ana yollar asfalt. Bu yollarda hız limiti 50km/s. Toprak -ama gayet düzgün ve bakımlı- tali yollarda ise bu limit 40km/s’e düşüyor. Rangerlar, sürücülerin bu kurallara uyup uymadıklarını radarla kontrol ediyorlar.

Benim planım, Kruger Park’ta 1 gece kalmak (önceki geceyi Komatipoort’ta geçirdiğim için). Konaklama yeri olarak Kruger’in en büyük ve ana kampı olan Skukuza’yı seçtim. Burası gerek altyapısı ve imkanları, gerekse konaklama seçeneklerinin bolluğu nedeniyle en çok rağbet göreni. Geceyi geçirmek üzere 2 kişilik bir bungalov kiraladım.

Kruger Ulusal Park ilk olarak 1927 yılında bugünkü sınırlarıyla ilan edilip ziyarete açılıyor. Adını, eski Transvaal Cumhuriyeti’nin (bu Transvaal Cumhuriyeti işi biraz karışık, ileride “Güney Afrika Cumhuriyeti tarihi”nden bahsederken değinmeye çalışacağım) meşhur liderlerinden ve dört defa başkanlığa seçilmiş olan Paul Kruger’den alan park, Güney Afrika’nın en büyük tabiat koruma alanı. Kuzeyden güneye yaklaşık 350km, doğudan batıya da yaklaşık 65km olan Kruger, doğusundan ülkenin Mozambik, kuzeyinden de Zimbabwe sınırları ile çevriliyor. 2002’de, Zimbabwe’deki Gonerazhou ve Mozambik’teki Limpopo Ulusal Parkları ile birleşerek Büyük Limpopo Sınıraşırı Parkı’nın (Great Limpopo Transfrontier Park) bir parçası haline gelmiş.Toplam 35,000km² bir alan kaplayan bu yeni oluşum henüz daha sadece resmi bir anlaşma niteliğindeyse de, önümüzdeki yıllarda fiili olarak bu üç ülkenin sınırlarındaki çitlerin kaldırılması ve hayvan nüfusunun ülkeler arasında serbest dolaşımının sağlanması mümkün olacak.


Chrocodile Bridge kapısından girdikten sonra yaklaşık 6 saat süren gezintim Skukuza Kampı’nda sona eriyor. Fazla verimli olmayan bu safarinin ardından, sıcaktan ve açlıktan bitap düşmüş bir haldeyim.










Kruger Park’taki ilk gün safarisinden birkaç kare: Afrika balık kartalı; Nilüferler; Sabie Nehri; Kruger’de pek yadırganmayan görüntülerden, yolda filler

Kampın resepsiyonunda gerekli check-in işlemlerimden sonra bungalovuma varıyorum. Skukuza Kampı, daha önce de anlattığım gibi değişik konaklama alternatifleri sunan bir yer. Girişte bulunan resepsiyon, postane, banka v.s. birimlerinden sonra, içeride konaklama için ayrılmış geniş alana ulaşıyorsunuz. Burası, birbirini dik kesen sokaklarla bölünmüş adalardan oluşan kocaman bir mahalle. Mahalle temel olarak bungalov ve ufak evlerin olduğu bir bölüm, çadır kampinginin olduğu bir başka bölüm ve karavanlar için ayrılmış üçüncü bir bölümden oluşuyor.



Skukuza Kamp’taki bungalovum

Bungalovumu, bana verilen plana göre buldum. İçinde iki kişilik bir yatak, son derece güzel bir banyo-tuvalet, dışarıda bir mutfaktan oluşuyor. İsterseniz, bungalovunuzun hemen önündeki barbeküyü de kullanabilirsiniz. Eğer yanınızda yemek pişirmek için gerekli ekipmanınız yoksa, her sokağın başında bulunan “sundurma altı açık mutfak”taki gazlı ya da elektrikli ocaklardan yararlanabilirsiniz. Ama benim yanımda; seyahate çıkarken dostlarımdan aldığım en kıymetli hediyelerden birisi, ispirtolu ocağım var, malûm. Yani açık mutfağımda, seyahatimin başından beri bitiremediğim yiyeceklerden kendime mükellef bir ziyafet hazırlamam mümkün. Ekmek, meyve ve içecek alışverişi yapmak üzere, konaklama bölümünün aşağısında yer alan markete gidiyorum. Elimdeki plan, o sıcakta alacaklarımı taşımak için pek uygun bir mesafede olmadığını gösteriyor, arabayı alıyorum. Pek de yalnış bir karar sayılmaz.

Akşam yemeğimi geç bir saatte yiyeceğim. Çünkü, saat 20:00’de başlayacak iki saatlik “gece safarisi”ne katılacağım. Bu yüzden, duşumu aldıktan sonra açlığımı bastırmak için ufak-tefek birşeyler atıştırıp, biraz uyuyorum. Burada safariler ya -yaklaşık- 20 kişilik kambüs (kamyon-otobüs, halk sınıfı ve tarifeli), ya da Toyota Land Cruiser’larla (lüks sınıf, zaman ve süresi isteğe ve -tabii- paranıza bağlı) yapiliyor. Bendeniz de halk adamı olduğum için, tarifeli kambüslerle yapacağım safarimi.


Safari “kambüs”ü

Başlangıç saatinden 15 dakika önce kalkış noktasına geldiğimde kalabalık toplanmıştı. Toplam iki kambüslük olduk sonunda. Araçlara dağıldığımızda ben en prestijli ve fotoğraf çekmek için uygun yere, yukarıdaki resimde gördüğünüz merdivenin hemen sağındaki koltuğa oturdum. Ancak, yanımdaki ikili koltukta oturan baba-kızın son anda fikir değiştiren anne-oğul ailedaşları için -rehberin ricasıyla- yerimi vermem, araçta son kalan -belki de- en manzarasız koltuğa düşmeme neden oldu. Ne yapalım; dünyanın en centilmeni ben kalmıştım.

Gece safarisinde ne mi oluyor? Anlatayım. Yola çıkıyorsunuz. Günün son ışıkları da yavaş yavaş kayboluyor ve kambüsünüzün farları ve yanlardaki ilave ışıklarının aydınlığında çevrenizde hayvan görmeye çalışıyorsunuz. Haa, tabii bu arada arabada bulunan ve geziye katılanların arasında rasgele dağıtılan iki kuvvetli fener (kuvvetli derken, her biri birmilyon mumluk gerçekten kuvvetli projektörler bunlar) ve “uyanık” katılımcılardan, elinde benzer fenerleri olanların da araştırmalara ışık tuttuğunu unutmamak lâzım. Ama bu “ışık tutmak” işi, ışığı tutanın konuya ilişkin ciddiyet ve yeteneklerine bağlı olarak araştırmaya yardımcı oluyor. Bunu da anlatacağım.

Neyse, yola koyulduk. Alacakaranlık karanlığa dönerken, havanın boğucu sıcağı da hafif ve tatlı bir serinliğe doğru yerini bırakıyor. Kambüsün her yanı açık olduğu için esinti de var tabii. Burada kambüs şöförleri aynı zamanda safari rehberi. Ama, öyle kulaktan dolma rehberler değiller. Gerek yörenin bitki örtüsü, gerekse hayvan nüfusu hakkında -aldıkları eğitimden geldiği belli olan- derin bilgiye sahipler. Ama, katılımcıların -ki büyük çoğunluğu Güney Afrikalı’ydı- derslerini ne kadar çalışmış olduklarını görünce utanmadığımı söyleyemem. Uçan her kuşun, gördükleri her hayvanın adını bilmeleri; rehber-şöförün, kuduların dişileriyle erkeklerinin nasıl ayırt edilebildiğinen, babunların bir batında kaç yavru doğurabildiğine kadar enva-i çeşit sorusuna mutlaka doğru cevap vermeleri gerekmiyordu. Ben ve benim gibi birkaç “konu hakkında bilgi sahibi olamayan”ları da düşünmelilerdi.

Gece safarinsini tercih etmemin nedeni, sabah erken saatlerde bile çıksanız görme imkanı bulamayacağınız bazı hayvanları görme ihtimali olmasıydı. Aslında bunların en önemlisi de tabii leopar ve çitaydı. Her ne kadar bu yırtıcıları görmek -şöför/rehberimizin söylediğine göre- piyangodan büyük ikramiyeyi kazanmak gibi birşey ise de, bir umut işte. Bu anlamda pek verimli olmasa da, yine de ilginç birkaç gözlemim(iz) oldu. Bunlardan biri, görmenin neredeyse imkansız olduğu bush baby adı verilen, çok küçük ve ürkek bir maymun türüydü. Üstelik gördüğümüz bir de “küçük” olanı. Bunun diğer türü de “kalın kuyruklu” modeli. Bizlerin farketmesi mümkün olmayan bu yaratığı, gözleri atmaca gözü gibi olmuş şöför/rehberimiz kaçırmadı. Yaklaşık 10 saniye bize kilitlenen hayvanı ağaç dalları arasında yakalayıp da fotoğrafını çekmek çok zordu. Nitekim, “araştırmaya ışık tutucular”ın ışıklarını araştırma noktası yerine asfalta, arabanın içine, benim gözüme, yoldaki tabelaya, yıldızlara ya da diğer tüm alâkasız yerlere yöneltmeleri ve bir tek bush baby’i aydınlatmamaları sonucu yakalayabildiğim en iyi kare aşağıdakiydi. 200mm objektifle (konvansiyonel karşılığı 300mm) çekilen ve net olmayan fotoğrafı, yaklaşık on katı da büyütünce ancak böyle bir görüntü çıkıyor ortaya. Artık bu kadarıyla yetineceksiniz.


Bush baby


“Şey” dedim, “bir hayvan gördüğünüzde elinizdeki lambaları ona doğru tutsanız da, ben de fotoğraf çeksem”. Sesin nereden geldiğini anlayabilmek için projektör ışıkları bir süre asfalt, gökyüzü, ağaçlar ve diğer tüm ilgisiz yerlerde dolaştıktan sonra suratımı buldu. Gözlerimi, kör edici ışıklardan korumak için yumup, ellerimi hemen havaya kaldırdım. “Teslim oluyorum ve hepsini ben öldürdüm” demek geldi içimden. “İşte, şu anda yaptığınız gibi, demek istiyorum”. “Tabii!” dedi hepsi, bir ağızdan. Neyse, en azından projektörleri ile hedefi -geç de olsa- bulma konusunda becerilerini -kör olmadan- ölçmüş olduk.
Yolumuza devam ediyoruz. Şöför/rehberimiz bir ara zınk diye durdu, biraz geri geri gidip yolun sağ tarafındaki bir ağaca yakın yanaştı. Ağacın dallarından birinin üzerine doğru uzanıp eline bir bukalemun aldı. Hani -hatırlarsanız- Ruanda’da altın maymun izlemeye giderken rehberin bulduğu ve benim de fotoğrafını çektiğimden. Bu arada, -ilginçtir- o fotoğrafı gösterdiklerimin altıda dördü “kimin eli bu?” diye sordular, ilk önce. Neden hayvanın ne olduğunu değil de, elin sahibini öğrenmeye çalışır ki insanlar? Neyse. Herkes bukalemunu elledi, okşadı, fotoğrafını çekti falan, şöför/rehberimiz bukalemunla ilgili biraz aydınlatıcı bilgi verdi ve götürüp aldığı yere, aldığı şekilde bıraktı hayvanı. Bütün bunlar iyi güzel de, bana ilginç gelen, o adamın, o zifiri karanlıkta, yalnızca far ışığıyla, yerden 2.5m yukarıda bir dalın üzerinde duran ufacık bir -üstelik- bukalemunu nasıl gördüğüdür.

Tekrar yola koyulduk. Birazdan, piyangodan büyük ikramiye çıkması kadar olmasa da, yine de az rastlanır bir manzarayla karşılaşıyoruz. Bir benekli sırtlan ve üç tane minik yavrusu. Şöför/rehberimizin söylediğine göre doğalı bir hafta civarında olmalıymış, yavruların. Bu sefer ışıkçılar görevlerini -nispeten- daha iyi yapıyorlar. Yavrularını göstermekten gurur duyar bir halde bizi seyreden anneyi ve yavrularını görüntüleyebiliyorum.


Gururlu anne ve üç yavrusu (ikisi meme emiyorlar)


Böyle bir görüntüyü gündüzün yakalamak imkânsız. Anne, yavrularını güneşin kavurucu sıcağından korumak için kuytu ve -nispeten- serin gölgeliklere kaçırırmış.

İki buçuk saatlik safarimiz sırasında bu -gerçekten- nadide iki an dışında başka ilginç olay olamadı, maalesef. Belki birkaç baykuş görüntüsü de eklenebilirdi, o kadar. İşte bir tanesi:


Benekli kartal baykuşu


Bu arada söylemeden edemeyeceğim. Gündüz erime noktasına varan hava sıcaklığı nedeniyle, akşamın serinliğinden yararlanmak ve kendime gelmek icin askılı t-shirt’üm ve şortumla safariye katıldım. Kambüsün etrafı da açık; seyahatin başında, alacakaranlıkta o serinliği hissedip kendime geliyorum. Karanlık iyice çökünce ve o “tatlı serinlik” yerini yavaş yavaş “acı ayaz”a bırakmaya başladıkça “kendime gelme”yi aşmış, neredeyse “kendimden geçecek” hale gelmiştim. Sürekli üşümediğim konusunda kendime telkinde bulunurken, kambüsteki diğerleri üçüncü kat giysilerinin önünü iliklemekle meşgûldüler. Akşam kamp alanına döndüğümüzde, ilk yaptığım şey hızla bungalovuma gidip sıcak bir duş almak oldu. Afrika’nın bir ucunda, Kruger Ulusal Parkı’nda sıcak bir duş almak için bu kadar istekli olacağımı söyleseler inanmazdım doğrusu.

Akşam yemeğim, hazır etli nohut. Yemekle birlikte, kamp yerindeki büyük marketin “soğuk içecekler odası”ndan öğleden sonraki alış-verişte aldığım biralardan içeceğim. Buralarda, alkollü içecek satan marketlerle, yalnızca alkollü içecek satan “bottle shop”ların soğuk odaları oluyor, soğuk içecek almak isteyenler için. Bu yörenin içecek tüketicilerine buzdolabı yetmez çünkü. Bunaltıcı sıcaklarda rahatlamanın en güzel yolu bu soğuk odalarda birkaç dakika geçirmek. Yaklaşık 7-8°C sıcaklıktaki bu odalarda saatlerce kalmak mümkün değil tabii. Benim gibi, serinliğin keyfine birkaç dakika dalıp da, alacağınız birayı seçmeyi unutursanız (o kadar çok çeşit ve marka bira var ki), artık donmaya yüz tuttuğunuz bir anda gözünüze kestirdiğiniz ilk altılı paketi kapıp kendinizi dışarı atarsınız. Ne aldığınızı ancak içmeye başladığınızda anlarsınız ki, -eğer yanlış birşey aldıysanız- iş işten çoktan geçmiştir. Benim de öyle oldu ve aldığım “şey”in -hayatımda ilk defa Güney Afrika’da gördüğüm bir tür- tatlı bira olduğunu farkettim. Evet! Mönü; etli nohut ve yanında “tatlı” bira. Ne tatlı, değil mi?

Bungalovuma gelmeden önce, resepsiyona uğrayıp, gündoğumu safarisi için de rezervasyon yaptırmıştım. Saat 05:30’da başlayan bu safaride de, yine piyangodan büyük ikramiye çıkmasını, yani çita ya da leopar görmeyi umut ediyorum. Bu sefer tedbirliyim ve sabah ayazında da aynı problemi yaşamamak için üzerime polar ceketimi giydim. Sabah safarisinin en hoş yanı, Kruger savanında günün ilk ışıkları ile, toprağın üzerine çökmüş sisi seyretmektir herhalde.


Kruger’de sabah


Bunun dışında bazı ufak-tefek vahşi hayvan görme fırsatı da oluyor tabii ama, hala çita ve leoparlardan çok uzağız. Halbuki, sabah avlanmak için daha çok ortalıklarda olacağını düşünmüştüm. Buna karşın, bol miktarda arslanla karşılaştık; çalılıklarda, asfaltın üzerinde, her yerdeler.





Arslanlar, her yerde

Sabah safarisinde -fazla kuş meraklısı olmamama rağmen- gördüğüm ve şöför/rehberimizden hazin hikayesini dinlediğim Güney Afrika sarı gagalı boynuz-gaga kuşunu (adını “southern yellow-billed hornbill”den ancak böyle tercüme edebildim) anlatayım size. Bu uzun isimli kuşlarda, dişi olan yumurtlayacağı zaman erkek uygun bir ağaç oyuğu bulup zevcesini buraya yerleştiriyor. Dişinin kuluçka döneminin sonuna doğru tüyleri dökülmeye başlıyor. Sebebi, uçup da yumurtadan çıkacak yavrusunu korumasız bırakmasına engel olmak. Ne büyük haksızlık, değil mi? Ama durun, bitmedi. Hem dişinin tüylerinin dökülmesi sonucu korumasız kalan vücudunun gecenin ayazında -benim gibi- donmasını engellemek ve hem de yumurtadan çıkacak yavrunun soğuktan korunmasını sağlamak için baba, yuva olarak eşini yerleştirdiği bu oyuğun ağzına, kendi oluşturduğu sıvı ve toprak karışımını kullanarak bir “duvar” örüyor, kırlangıçların yuvasını yaptığı usûl. Yuvanın ağzında ufacık, yalnızca kendi gagasının girebileceği bir delik bırakıyor ki, getireceği besinlerle eşini ve -sonra da- çocuğunu/çocuklarını besleyebilsin. İşin hazin kısmı -bazen- bundan sonra başlıyor: Evine yiyecek getirmekle yükümlü olan erkek, herhangi bir nedenle ölecek olursa, bu ailenin tümüyle telef olması sonucunu getiriyor. Çünkü anne, erkek tarafından örülen o duvarı yıkacak güçte olamıyor, hiçbir zaman. Şöför/rehberimiz, her yumurtlama döneminden sonra onlarca böyle yuva-mezar bulduklarını söyledi, ölen babaları tarafından beslenemeyen ve açlıktan ölen anne-çocuğa/çocuklara mezar olan. Ne acıklı, değil mi?

Kruger Ulusal Parkı’ndan, bungalovumu boşaltıp, kafede avuçlarımdan ve -abartı değil- bileklerimden aşağıya akan kayısı marmelatlı donut ve kahveyle kahvaltı ettikten sonra ayrıldım. Gün 7 Nisan Cuma ve saat 10:30. Hedef Swaziland sınırı. Saat 14:19 itibariyle Güney Afrika Cumhuriyeti sınır kapısına vardım. İşlemlerim hızlı ve temiz bitti. Swaziland’a giriyorum.

http://www.turafrika.com/ web sitemdeki gezi yazılarından ve fotoğraflardan derlenmiştir.

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*