Görsel Şölen

Babam çok uzun bir süre Avusturya’da çalıştı. Aslında çalışmaya başladığında böylesine uzun bir zaman yurdundan ve ailesinden uzakta kalmayı planlamıyormuş. Kafasında en kısa zamanda geri dönmek varmış. Babamın bu geri dönme isteği benim hayatımı doğrudan etkiledi. Çünkü eğitim hayatıma başlayacağım zaman, babam özellikle Türkiye’de okula gitmem konusunda ısrar etmiş. Oysa annem, hem aileyi bölmek istemediği hem de benim orada daha iyi bir eğitim alacağıma inandığı için Avusturya’da okula başlamamı istemiş. Ama annemin isteği değil, babamın isteği gerçekleşti. “Bir beş yıl daha burada kalıp Yener’in ilkokulu bitirmesini bekleyemem,” diyen babam, beş yıldan çok daha uzun bir zaman; yirmi küsur sene daha orada kaldı ve aile çok uzun bir süre sadece yazları bir araya gelebildi.


            Annemle ben, her yaz Avusturya’ya babamın yanına gidiyorduk. Babamın bir tek cumartesi öğleden sonraları ve pazar günleri boştu. Dolayısıyla sadece pazar günleri oturduğumuz muhitten uzaklaşıp günübirlik seyahatlere çıkabiliyorduk. Tabii seyahatlerimiz çoğunlukla “açık hava” seyahatleriydi. Yani, dağları, tepeleri, dereleri geziyorduk. Mutlaka her seyahatimizde pahalı bir restorana da uğrardık. Annemler kahve içerdi. Bense portakal suyu ve pasta söylerdim. Bu bizim tek lüksümüzdü.


             Bu “açık hava” seyahatleri beni her seferinde çok etkilerdi. Avusturya’nın el değmemiş ya da değse bile mümkün olduğunca korunmuş doğası beni her seferinde adeta büyülerdi. Tabii Avusturya’da doğa ancak arabayla gidilecek kadar uzakta değildi aslında. Yaşadığımız muhit doğanın tam göbeğindeydi. Evler ağaçların arasında kaybolurdu adeta. Her evin bahçesinde evin en az üç katı büyüklüğünde ağaçlar olurdu. Her muhit birbirinden koruluk ya da çayırlık alanlarla ayrılırdı. Çocukluğumun yaz ayları yalın ayak bu çayırlarda koşuşturarak, çekirge yakalayarak; evimize giren kuşlara, bahçemizden geçen tavşanlara hayran kalarak geçti desem yeridir.


            Ancak biraz daha büyüyünce, bu açık hava seyahatleri beni yeterince tatmin edemez oldu. Yavaş yavaş kültürel etkinlikler ilgi alanıma girmeye başlamıştı. O dönem tiyatro sevdasına kapılmış, İstanbul’da bir tiyatro kursuna yazılmıştım.


Avusturya’da oturduğumuz muhitin çok yakınında her yaz düzenlenen bir festival vardı. Bu festival beni her seferinde çok heyecanlandırıyordu. Festival dönemi boyunca Avrupa’nın dört bir yanından binlerce turist sırf opera izlemek için bölgeye akın ederdi. Her akşam oyun öncesinde ve sonrasında takım elbiseleriyle, şık kıyafetleriyle izleyiciler sokakları doldururdu. Ben her gördüğüm izleyiciye imrenerek bakardım; onların yerinde olmayı isterdim; o müthiş sahneyi yakından görüp, müziğin ve görselliğin büyüsüne kapılmayı arzulardım. Kimi zaman, sahneyi ve sahnede olup bitenleri ucundan da olsa görebilmek için opera alanını çevreleyen parkın sahneye en yakın noktasına giderdim. Ama bu çabam nafileydi. Sahneyi görmek mümkün değildi. Ama sahnenin ışıklarıyla parıldayan gölü, operadan yükselen müziğin eşliğinde seyre dalmak mümkündü.


Devasa sahne, gölün üzerinde yer alıyordu. Her iki senede bir ana oyun değişir ve yeni oyunla beraber daha da ilginç dekorlar gölün üzerinde göğe yükselirdi.


İlerleyen yıllarda ailemin pek de ilgisini çekmeyen bu festivale katılma isteğim arttı. Bu istek artışıyla beraber aileme uyguladığım baskı da arttı. Nihayet babamı opera festivaline bilet alması konusunda ikna edebildim. Ve babam parasına kıyıp bana aylar öncesinden bilet aldı. Biletim Puccini’nin La Boheme’i içindi. O sene La Boheme için nefes kesici bir sahne tasarlanmıştı. Sahne devasa bir masadan oluşuyordu. Masanın üstünde devasa bir küllük ve tükenmez kalem vardı. Sahnenin her iki tarafından her biri on katlı bina boyunda sandalyeler yükseliyordu. Arka tarafta ise iki tane daha masa ve bir de kartpostallık vardı. Bu masaların birinde sandalyeler ters çevrilip üzerine koyulmuştu.


Oyuna gideceğim zaman hava biraz serindi. Annem bana battaniye vermek istemişti. Sonuçta gideceğim oyun açık havadaydı ve Avusturya yazları gayet soğuk olabiliyordu. Ancak ben yanımda battaniye götürmekten utanmıştım. Ama opera alanına gittiğim vakit herkesin yanında getirdiği battaniyeleri görünce aslında utanarak hata ettiğimi anladım. Neyse ki hava çok soğumadı. Bir ara yağmur çiseledi ama uzun sürmedi.


Oyun başlamadan önce Almanca, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca anonslar yapıldı. Oyunun başlamasına doğru gölün karşı yakasından (Almanya’dan) gelen vapurlar doğrudan sahnenin yanındaki iskeleye yanaşıp izleyicileri bıraktı.


Bense oturduğum yerden müthiş bir manzarayı seyrediyordum. Güneş batmak üzereydi, karşıda Almanya’nın tepeleri görünüyordu ve göl insana baktıkça huzur veriyordu. Tabii asıl manzarayı sahnenin kendisi oluşturuyordu. Ve oyun başladığında bu manzara her dakika değişti, her dakika daha da güzelleşti. Bir sürü sanatçı, o devasa masanın üzerinde dans etti, şarkı söyledi; masanın altına gizlenen Viyana Senfoni Orkestrası oyuna eşlik etti; rengârenk havai fişekler patladı. Hayatımda hiçbir zaman gözlerimin böylesine bir şenliğe tanık olduğunu hatırlamıyorum. Gördüğüm şeyler tam anlamıyla bir görsel ve tabii ki işitsel şenlikti. Ne yazık ki o gece gördüklerimi ve dinlediklerimi anlatmak için kuracağım her cümle çok zayıf kalacak. Umarım bu satırları okuyan herkesin yolu oralara düşer ve gidip oradaki festivale katılır.    


O zamandan beri düşünüyorum. Böyle bir sahneyi İstanbul’da Haliç üzerine kursak nasıl olurdu?
 La Boheme
Ein Maskenball

6 yorum

  • ayse dedi ki:

    Ne kadar hoş bir anı…Bir kaç opera eseri izlemişliğimiz vardır ama onlar da AKM’nin o rahatsız koltuklarından izlendiği için asla böyle tadına varılarak anlatılacak kıvama gelmeyecektir:))…Haliç konusunda ise umut yok bence…

  • tütü dedi ki:

    havanın serinliğini bile hissettim,teşekkür ederim.

  • abt_smyrna dedi ki:

    Anılar çok çarpıcı özellikle “lüks” anlayışınıza hayran kaldım:))

  • NEŞE dedi ki:

    Çocukluk anılarınızdan opera keyfine geçişiniz çok güzeldi…Bahsettiğiniz nefis opera geceleri Konstanz gölü kıyısında Bregenz şehrinde yapılıyor her yaz ve seyrine gerçekten doyum olmuyor!

  • Zeynep dedi ki:

    yener bu yazını nasıl atlamışım bilmiyorum ama kesinlikle görsel bir şölen yaşamışsın

  • kizirbey dedi ki:

    Güzel anlatım olmuş, şu haliç olayın fena fikir de değil yani, senki operayı oarada seyrettin, asılırsan haliçte de o fikrin gerçekleşir, gayet makul ve olabilir bir düşünce, ilgililere, belediyeye iletirsen yardımcı olurlar bence..ama bu yazını okusunlar, zaten kendileri de ister. eline sağlık.. fakat, yazmaya devam et, bıkma!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*