Gönül Telimizi Titreten Coğrafya: Balkanlar

 image002 image004 image006

8.06.2009 Pazar:

Dubrovnik uçağımız 05.45’te. 3’te havaalanında olmalıyız. Gece hiç uyumadan Kadıköy’den Atatürk Havalimanına son otobüs olan 12 otobüsündeyiz. Bir gibi havaalanına varıyoruz. Ortalık bayağı tenha. Bir banka oturduk. Daha doğrusu Hamit oturdu. Ben boylu boyunca yattım ve uyudum. Buluşma saatinden hemen sonra check- in’leri yaptırıp pasaport kontrolünden geçtik. Görevli polis pasaportlarımızı (özellikle de Hamit’inkini) inceleye inceleye bitiremedi. Sonrasında İş Bankası’nın lounge’unda kahvaltı ettik. Sonrasında da rahat kanepelerde biraz uyukladık.

Sonunda uçak vakti geldi. Dubrovnik 1,5 saat kadar sürüyor. Yerel saatle 7’de Dubrovnik’teyiz. Adriyatik sahilleri uçaktan müthiş görünüyor. Dantel gibi ve her yer yemyeşil. Bir sürü ada var.(1185 taneymiş ve bunlardan 60 tanesinde yerleşim varmış.) Havaalanı küçük. Ayrıca bizi oldukça şaşırtan bir şey oldu. Hamit’le ikimizin pasaport kontrolünden geçmemiz bir dakika sürmedi. Türkiye’de kendi verdikleri pasaportu bir saat incelmişlerdi oysa ki.

Havaalanından çıkınca otobüsümüze yerleştik. Hava oldukça kapalı ve serince. Grup 46 kişi. 24 kişi zaten Devrek’li bir grup. Havaalanlarından çıkınca genelde otobanla şehre ulaşılır ya, burada öyle değil.İki yanı yemyeşil dar bir yol. Etrafta zakkumlar, meyve ağaçları falan var. Bilmediğimizden gittik otobüsün sağ tarafına oturduk. Ama manzaranın güzeli sol taraftaymış. Hem de ne manzara. Gerçekten çok güzel. Deniz durgun. Her yer yemyeşil. İklim Akdeniz iklimi. Dubrovnik’i sol tarafımızda bırakıp yola devam ettik. Yolun kenarındaki evler bakımlı, bahçeleri ve pencere önleri hep çiçekli.

Bosna Hersek’in Adriyatik Denizi’ne 22 km kıyısı varmış. Ama sahili 10 km. Yani geri kalan 12 km’nin kıyısı Bosna’nın, denizi Hırvatistan’ın. Komik valla. Neyse sahil yolundan ilerlerken sınırdan geçip Bosna Hersek’e girdik.Orada bir yerde mola verdik. Bosna Hersek’in para birimi convertible marka. 1 euro yaklaşık 2 marka. Su alıp, biraz dolanıp tekrar otobüse bindik. Biraz sonra tekrar Hırvat topraklarına girdik. Buralar dağlık arazi. Ancak Neretva Irmağı’nın döküldüğü yerin civarında alüvyonların toplanması ile oluşmuş ova var. Ova tabi ki tamamen ekili arazi.
image008 image010

Yola devam edip tekrar Bosna Hersek’e girdik. Sınırda çok oyalanmadık. Yol hiç sıkıcı değil. Her yer yemyeşil. Küçük köylerin yanından geçtik. Gayet sevimli, bakımlı evler var. Buradaki ilk durağımız Poçitel Köyü. Bu köy 16. yy’dan hiç bozulmadan kalmayı başarmış bir Osmanlı köyü. Eğimli bir arazi üzerindeki taş evlerden oluşuyor. Cami ve kilise yanyana. Bugün köyde Boşnaklar yaşıyor. Otobüsten indiğimizde bizi ‘buyrun buyrun’ diyerek meyve satan küçük Boşnak kızlar karşıladı. Sonrasında Arnavut kaldırımlı sokaklardan yukarı kaleye doğru çıktık. Yolun diğer tarafında Neretva Irmağı akıyor. Tepeden görüntü süper. Aşağıya inip, hediyelik satan birkaç tezgaha baktık. Satılan şeyler genelde uzak doğudan gelme çeşitli şeyler. Poçitel turunu tamamladıktan sonraki durağımız Blagaj bölgesi. 

image012 image014

Blagaj Mostar’a çok yakın. Neretva Irmağı’nın doğduğu yere gittik. Aynı zamanda Sarı Saltuk’un evi burada. Otobüsün durduğu yerden evin olduğu yere kadar 500-600 m kadar yürüdük. Her taraf nar ağacı dolu. Önce yolun sonundaki evin olduğu yere gittik. Başka turist kafileleri de var. Oldukça kalabalık. Eski tip bir Osmanlı evi. Üst kata çıkmadık. Baş örtüsü takmam gerekiyormuş. Hiç uymaz. Merdivenin alt kısmında sedirler ve önündeki sehpalarda hazır pişmiş bekleyen kahveler vardı. Birini denemek için içtik. Boşnak kahvesi bizimkinden biraz farklı. Bakır cezvede şekersiz olarak pişiriliyor ve fincana dökülmeden getiriliyor. Fincan kulpsuz. Kahveyi fincana biz döküyoruz. Yanında da lokum ve kıtlama şeker veriliyor. Tabi ki bir bardak da su.
image015 image017

Evin olduğu bölümden çıkıp nehir kenarındaki restoranlardan birine girdik. Cevapcici yedik. Cevapcici, İnegöl köfteye benzer bir köfte çeşidi.Porsiyonlar oldukça doyurucu. 10 tane köfte var. Yanında da hem patates kızartması, hem de haşlaması, salata, ayran ve ardından baklava. Baklavalar bizdekinin çok daha büyüğü ve bol cevizlisi. Tüm bu menü sadece 7 euro. Biz bir tane aldık, ikimize yetti. Yemek sırasında yağmur başladı. Yemek yedikten sonra tekrar otobüslere yürüyüp Mostar’a doğru yola çıktık.

image019 image021

Mostar masal gibi bir yer. Most zaten İngilizcedeki gibi köprü anlamında, Mostar da köprü bekçisi demekmiş. Köprü Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayrettin tarafından 1566’da yapılmış. Bir tarafında Boşnaklar, diğer tarafında ise Hırvatlar yaşıyormuş. Savaş öncesinde Sırplar da varmış. Savaş sırasında önce Sırplar saldırmış. Köprüye büyük zarar vermişler. Hırvatlar ve Boşnaklar bir olupSırplara karşı koymuşlar. Ama daha sonra Boşnaklar ve Hırvatlar birbirine girmişler ve 1993’te Hırvat saldırıları sonucu köprü yıkılmış. Savaş sonrası Neretva’dan orijinal taşlar çıkarılarak köprü yeniden inşa edilmiş ve 2004 yılında açılmış.

image023 image025

Bizim otobüsümüz Hırvat tarafına park etti. Bu taraftaki binaların çoğu yenilenmemiş. Savaşın izlerini taşıyor. Binalar delik deşik. Köprüye doğru yürüdük. Köprünün her iki tarafı Osmanlı’dan kalma Arnavut kaldırımlı çok çok güzel bir çarşı. Hiç bozulmamış, burada savaş hiç olmamış gibi. Her iki tarafta da yine Osmanlı’dan kalma camiler var.Şansa bak ki biz Mostar’ı gezerken çok yağmur yağıyordu ve bu yüzden de taşlar inanılmaz kaygandı ve bastığımız yere dikkat etmekten, zaten şemsiyelerle kapanmış çevreyi görmek bayağı zor oluyordu..
image027 image029

Mostar’da kalabilmeyi çok istemiştik. Ama Pronto son dakika golü olarak turu değiştirince kalamadık burada. Üstüne rehberimizin de aceleciliği eklenince topu topu 1,5 saat kalabildik. Burada köprüden atlama cesaretini göstermeyen gençlere kız verilmezmiş. Aynı zamanda turistlerden bahşiş alabilmek için de buradan atlayanlar oluyormuş ama hava o kadar kötüydü ki göremedik bunları. Köprünün üstünde olmak da, kenarında bir yerde durup seyretmek de oldukça keyifli.
image031 image033

Türkiye’den gelen birisi için, burada hediyelik olarak alabileceğiniz hiç değişik birşey yok. Ha İstanbul’da Kapalıçarşı’dasınız, ha Bosna Hersek çarşısında. Tek farklı şey kulpsuz fincanları ile kahve takımları.

image035 image037

Otobüse bindiğimizde gözlerimiz iflas bayrağını çekti. O kadar uykusuzuz ki… Mostar-Saraybosna arası mola ile birlikte 2.5-3 saat kadar. Mola yerinde kuzu çevirme yapıyorlar ama oldukça popüler bir yer olsa gerek, 10-12 adet bütün kuzu koca ateşlerin üstünde koca mekanizmalarda dönüyor, sürekli birini çıkartıp servise hazırlamaya götürürken hemen bir yenisi takılıyor. Moladan sonra uyuyarak devam ediyoruz yola.. Sonunda Saraybosna’ya varıyoruz. Otelimiz maalesef şehir merkezinde değil, Ilıca bölgesinde 4 yıldızlı Hotel Exclusive. Oysa Pronto’nun golünden önce bildirilen otel şehrin merkezine çok yakındı, gördük şehre girerken…

image039 image041

Herkes o kadar yorgun ki.. Saat 18:00 gibi oteldeyiz. Mostar’da bir saat daha geçirip bu otele 19:00’da varsak ne fark ederdi acaba, otelde ve çevresinde yapacak hiçbir şey yok ki.. Odada biraz dinlenip 19:30’da yemek için restorana iniyoruz. İki kişilik bir masaya oturduk. Önümüzde banyo küvetinden biraz küçük, hadi abartmayalım, hamam tasından biraz büyük bir çukur tabak. Birazdan garson elinde çorba tenceresiyle gelip 2 kepçe brokoli çorbası koydu ama çorba tabağın dibinde desen gibi duruyor… Tadını beğendik ve biraz daha istedik… Ardından tavuk ızgara, patates kızartması ve salata… Sonra da güzel bir dondurma.. Öğünün yine maşallahı var. Hala ölü gibiyiz, saat 20:30 civarında uyuduk.

29.06.2009 Pazartesi:

Saat 7’de kahvaltı. İdare eder. Çay fincanları akşamki çukur tabakların takımı herhalde, çorba kasesinin kulp takılmış hali… Kahvaltının ardından 8’de yola çıktık.

Bugün Saraybosna’yı gezeceğiz. Hem dün hem de bugün ilk dikkatimizi çeken şey, etrafta alabildiğine meyve ağaçları ve üzerlerinde de bol keseden meyveler, tam Nejla’lık bir yer.. J Elma, armut, kiraz, vişne ne ararsan var… Dallardan meyveler sarkıyor. Saraybosna’nın dört tarafı yemyeşil dağlarla çevrili. Dağların yamaçlarında yeşil görüntüyü bozmayacak şekilde bir iki katlı evlerden oluşmuş mahalleler var. İlk gideceğimiz yer Tünel Müzesi…

image043 image045

Dört taraftaki dağlara yerleşmiş Sırplar şehri kuşatmış. Dağlarda uygun yerlere yerleşen keskin nişancılar şehirde kıpırdayan her şeye mermi yağdırıyormuş. Zaten şehirde birçok binadaki kurşun izleri duruyor, bazıları kevgire dönmüş, kullanılmaz durumda. Boşnakların kuşatma dışındaki bölgeyle tek bağlantısı havaalanı, BM kontrolünde, oradan da silah ve yiyecek yardımı almamaları için Sırplar bomba ve silahlarla sürekli gözetliyorlar. İşte kuşatmayı bu tüneli kazarak aşıp silah ve gıda getirmeyi başarmışlar ve o sayede dayanabilmişler. 800 m. uzunluğunda, 1 m. genişliğinde ve 1.60 m. yüksekliğinde, maden ocaklarında kullanılan küçük vagoncuklar için ray döşenmiş. Havaalanının altından geçiyor. Çökme tehlikesi olan ahşap kolonlarla ayakta duruyor. İki taraftan birden kazılmaya başlanmış ve o şartlarda mucizevi bir şekilde ortada birleşmiş. (Bildik fıkradır, İstanbul’a tüp geçit yapılacağı zaman 3 firma kalmış en son, görüşmeye çağrılmışlar. İlki Amerikan firması: “Biz iki taraftan başlarız kazmaya, ortada 1-2 m. yanılma payıyla birleştiririz” demiş. İkinci Japon firması: Biz iki taraftan kazmaya başlarız, 1-2 cm. hata payıyla birleştiririz” demiş. Üçüncü de bizim Laz müteahhit: Biz iki taraftan kazmaya başlarız, ortada buluştuk buluştuk, buluşamadık, iki tünelimiz olur” demiş. Bunlar zaten 1 metre enindeki tüneli nasıl birleştirmiş savaşın göbeğinde, aferin valla)

Tünel biter bitmez silahlar taşınmaya başlamış kuşatma bölgesine. Tünelin kazıldığı evin sahiplerinden baba-oğul bu savaşta savaşmışlar. Bu müze devlet tarafından desteklenmiyor, ailenin kendi çabasıyla ayakta duruyor. Tünelin diğer ucundaki evde tünel kapatılmış, bu uçta da sadece 25 m.lik kısmı açık. Aynı zamanda evde savaştan fotoğraflar ve çeşitli eşyalar sergileniyor. O ev ve etrafındaki evler kurşun delikleri içinde. Bir de video gösterimi oluyor 15-20 dakikalık, hem savaştan görüntüler hem de tünelin yapımı ile ilgili görüntüler içeren belgesel niteliğinde. Belgeselde savaş sırasında tünel kazılırken, yorulup çıkan askerlere su veren teyzeyi, evden çıkarken bahçesinde görmek ise insana çok garip duygular yaşatıyor.

image047 image048

Evin etrafında meyve ağaçları var yine. Birkaç tane armut koparıp yiyoruz. Sonrasında gideceğimiz yer şehir merkezi. Saraybosna’da da Mostar’daki gibi onarılmamış bazı evler kevgir gibi delik deşik duruyor. Bu arada Saraybosna’nın birçok yerinde mezarlara rastlıyoruz. Özellikle dağ yamaçlarında çok sayıda mezarlık var. Merkezde ilk gittiğimiz yer Aliya İzzetbegoviç’in mezarı. Şehitlerin arasına gömülmek istemiş ve çok şaşaalı bir mezar olmamasını vasiyet etmiş. Mezarın önünde ay şeklinde minik bir havuz var. Başında da bir asker, elini kalbine bastırmış şekilde nöbet tutuyor.

image050 image052

Mezarınbulunduğu tepeden yürüyerek Başçarşı’ya doğru iniyoruz. Etraf Osmanlı tarzı evler ve dükkanlarla dolu. İndiğimizde başçarşının başındaki şadırvana geldik. Fatih buradan su içmiş. Tam karşısında da Tarık Hocic’in 2. köfteci dükkanı var. (Bilmeyenler için, Türkiye 1. Liginin ilk yabancı gol kralı, aynı zamanda da en az golle gol kralı olan Galatasaray’ın ağır çekim goller atan çook eski santrforudur kendisi.. HS)

Şadırvanın orada güvercinler var, Eminönü Meydanı’ndaki gibi. Şadırvanın olduğu meydanda sağlı sollu kafeler, restoranlar var. Sol tarafta bakırcılar sokağı… Yerler Arnavut kaldırımı. Sonunda Başçarşı’da gezmeye başlıyoruz. Saat erken olduğundan henüz çok kalabalık değil. Önce Fatih Camisi’ne giriyoruz. Karşısında da medresesi var. Burada cami kapılarının yanında ilan panoları var. Herhangi bir ölüm olduğunda veya bir etkinlik düzenlendiğinde haberleşmeyi sağlıyor bu panolar.

image054 image055

Çarşı Osmanlı’dan günümüze hiç bozulmadan gelmiş. Arada yeni yapılmış hiçbir bina yok. Dükkanların önünde kapanabilen sıralar var, hem malları koyabiliyorlar, bazılarında dükkan sahibi oturuyor. Dükkanlar kuyumcu, gümüşçü, bakırcı, giysi ve Hint işi örtü vs. satılan yerler.

Çarşının orta yerinde Hocic’in asıl “cevapcici” dükkanına geliyoruz. Dükkanın tepesinde Galatasaray yazısı ve amblemi var. İç kısım tam Türk tarzı döşenmiş, pencereler perdeli, minik sedirler ve masalar. Zaten perdeler Fatih Terim’in hediyesiymiş. Menü ve Amerikan servislerin üzerinde GS amblemi var. Ayrıca bir köşe GS ve o dönemin maçlarından alınmış fotoğraflara ayrılmış. Tabi bunlar bizi şaşırtmıyor, Küba’da adının Roberto olduğunu söylediğinde, “Roberto Carlos gibi” dediğimizde “Ooo siii, Galatasaraaay” diyen Kübalı’dan sonra Galatasaray’ın dünyadaki ününü daha da yakından biliyoruz… J

 image061 image059

Başçarşı’da ilerliyoruz, sağ tarafta bir kilise ve kilisede bir ayin var. Kilisenin önündeki taşlar kırmızıya boyanmış, burada Sırplar’ın vurduğu insanların anısına, savaşın unutulmaması için yapılmış. Ama BM bunu istemiyormuş. Zaten boyalar iyice solmuş, belli belirsiz…

Kiliseyi geçince Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde yapılmış 2-3 katlı binalar var. Ayrıca bu cadde üzerinde masaları caddenin üzerinde bulunan kafeler var. Başçarşı gibi burası da araç trafiğine kapalı. Ferhadiye Caddesinin sağ paralelinden tura devam edip açık Pazar alanına geliyoruz. Pazarın dip tarafında kırmızı blok üzerine bir sürü isim yazılmış. Bunlar Sırpların pazar yerini bombalamasıyla ölen 67 kişinin adları… Caddenin devamı Ferhadiye Caddesi ile kesişiyor. Kesiştiği noktada savaşta ölenlerin anısına sönmeyen ateş var.

Grupla yaptığımız tur burada bitiyor. Burada ayrılıp buluşma saati olan 18:30’a kadar herkes serbest gezecek.. Pronto Tour’un son dakika kazığı olarak icat edilen ekstralardan birine gidecek katılanlar.. Zaten 3-5 kişi katılıyor. Herkes tepkili… Sonraki ekstralar katılım olmadığı için iptal edilecek zaten. Bu caddeden ilerlendiğinde daha yeni binalar var ve caddenin sonu daha büyük bir alana açılıyor. Bu alanın sağ tarafında yukarıya doğru kurulmuş büyük bir park var. Parkın içinde de eski ve yeni birçok mezar taşı. Caddenin karşı tarafında da çok janjanlı bir alışveriş merkezi var. İçindeki mağazalar ve kafeler çok şık. Çilek ve benzeri bir çok Türk markası da var.

Buradan tekrar dönüp Başçarşı’yı geçip şehri ortasından ikiye bölen çamur rengi Miljacka Nehri’nin üstündeki Latin Köprüsü’nü bulduk. Bu köprü 1. Dünya savaşının çıkmasına neden (ya da bahane) olan, bir Sırp öğrencinin Avusturya-Macaristan veliahtını ve karısını vurduğu köprü. Nehir çamur gibi bir renkte akıyor. Köprünün hemen yanında bir müze var. Müzenin dış kısmında da o dönemi anlatan resimler… Köprünün diğer tarafındaki parkta oturup biraz dinlendik.

image062 image057

Sonra tekrar Başçarşı’ya girip dolandık, tekrar nehir kenarına geldik. Latin Köprüsü’nün 200 m. kadar ilerisinde şu an onarımda olan kütüphane var. Savaş sırasında Sırplar tarafından bombalanıp mahvedilmiş güzelim bina… İçindeki yüzbinlerce kitap da yok olmuş. Kütüphanenin önünde bir köprü daha var. O da ne? Latin köprüsünün aynısı. Üzerinde de bir turist kafilesi, rehber birşeyler anlatıyor. Yoksa Latin Köprüsü bu mu? Ne olur ne olmaz diye burada da fotoğraflar çekip sonra incelemeye başlıyoruz. Neyse, gerçek Latin Köprüsü ilk gördüğümüzmüş. Hatta yan tarafında plaket de var.

Kütüphanenin önündeki köprünün diğer tarafında bir ev var, İnat Kuca (İnat Evi). Ev aslında kütüphanenin bulunduğu taraftaymış. Kütüphane yapılacağı zaman ev sahibi yıkıma uzun süre direnmiş. En sonunda aynı evi nehrin karşısına yapmaları şartıyla izin vermiş. Şu an restoran olarak hizmet veriyor. Dolana dolana çok yorulduk. Başçarşı Hamamının orada Gazi Hüsrev Begov Vakfı Hanındaki Kafe’de oturduk. Dolup dolup boşalıyor burası… Bizim turdan da birçok kişi var. Ortada kocaman bir ağaç, gölgesinde masalar. Sabah hava bulutluydu, sonra açtı, bayağı sıcak oldu, gölge güzel o yüzden. İki Boşnak kahvesi söylüyoruz. Kahve (kafa J ) 1.5 km. (km: konvertibıl mark, yaklaşık yarım euro değerinde) oldukça ucuz. Kıtlama şekerle kahvelerimizi içip dinleniyoruz. Kafenin yanında hediyelik eşya satılan bir yer var, oraya da bakıyoruz tabi..

Sonra tekrar çıkıp biraz da girmediğimiz köşe bucak sokaklara giriyoruz. İki asker geçiyor yanımızdan. Türkçe konuşuyorlar. Burada mı görevlisiniz diye soruyoruz. Onlar bizden daha çok seviniyor Türkçe konuşan birini duyunca. Çok candan ve şeker iki üsteğmen. Yanlarında uzun boylu bir Boşnak var. Yakın bir yerde görevliymişler. 1994’den beri Türk askeri varmış o bölgede… Oraya davet ediyorlar bizi.. Boşnak olan da “Beğendiniz mi buraları, döndüğünüz zaman herkese tavsiye edin ki gelsinler onlar da” diyor. Askerlerle fotoğrafımızı da o çekiyor ve vedalaşıyoruz.

image064 image066

Tekrar Başçarşı’ya dönüyoruz. Bu arada hava kapatıp yağmur çiselemeye başladı. Saraybosna’ya gelip Boşnak Böreği yemeden olmaz tabi. Burek satan dükkanlardan birini gözümüze kestirip oturuyoruz. Karışık bir porsiyon burek isteyip onu yiyoruz. Kilosu 10 km. Birer de bira içiyoruz yağmura karşı… Yağmur da dineceğine iyice arttı. Biraz sonra hafifleyince çıkıp pazar yerine gidiyoruz, meyvelerde kaldı aklımız. Biz gittiğimizde toplanıyorlar yavaş yavaş. Birer birer her tezgahta beğendiğimiz meyveleri almak üzere pazarlık yapıyoruz ama alamıyoruz, çünkü şehrin her yerinde geçen euro pazarda geçmiyor maalesef…

image068 image070

Buluşma saatine az kaldı, şadırvanın oraya vardığımızda grubun çoğu hemen şadırvanın yanındaki kafede oturuyor. Biz de oturuyoruz. Yağmur iyice artıyor. Rehber Hamit’in telefonuna mesaj atıyor, 19:15’i bulacakmış gelmeleri. Ne yapalım, oturup beklemeye devam.

Saraybosna’da en çok dikkatimizi çeken şeylerden biri din bezirganlarının burada çok yoğun çalıştığı. Kitapçılara bakınca çoğunda din kitapları dolu. Bir sürü kapalı Boşnak kızı var. Ama bizdekilerden daha süslü ve bakımlılar. Bu arada bir sürü kapalı Türk kadını da var. Biz kafede otururken yanımıza gelen birkaç kız, Bursa İnegöl’den dini bir şenlik için geldiklerini anlattı. Dört koldan kuşatmışlar yani burayı…

Otele vardığımızda saat 20:00 sularıydı. Hemen yemek salonuna geçtik. Bugün menüde önce yine küvetin dibinde kaybolan çorba var, domates çorbası. Ama çok salçalı, bunca taze meyve varken domates bulamamışlar herhalde.. Ardından sebzeli pilav ve et sote. Tatlı olarak da pek güzel olmayan bir puding. Yemekten sonra odamıza çıkıp dinlenirken Hamit’in yeni oyuncağını TV’ye bağlayıp Osmanlı Cumhuriyeti’ni izlerken uyuyakalmışım.(Hayret, hiç de bişey izlerken uyumaz oysa!!! HS)

30.06.2009 Salı:

Bugünkü program şöyle:

1-Yol…

2-Yol…

3-Yine ve yine ve yine yol…

Sabah 7:30’da kahvaltıyı tamamlamış şekilde yola dökülüyoruz. Önce Karadağ’a geçip başkent Potgorica’yı gezeceğiz. Sonrasında Kosova’ya geçip Prizren’i gezeceğiz. Akşam da orada kalacağız. Yola çıktık. Dağlık yemyeşil bir yoldan gidiyoruz. Yol bir süre sonra öyle bir hal alıyor ki, tek şerit, bir tarafı dağ, diğer tarafı uçurum. Karşıdan araç gelirse ya o geri geri gidip görece geniş bir bölümde durup yol veriyor ya da biz… Yüreğimiz ağzımızda gidiyoruz, herkesin gözü pürdikkat yolda… Ama manzara müthiş. Vadide çok afili bir nehir akıyor ve rafting yapılan bölümler var nehirde… Mola verilebilecek bir yer de yok, herkes sıkıntıdan patlamak üzere…

Dağın tepesindeki sınıra geldik. 10-15 dk. sürdü geçmemiz ve girdik Karadağ’a (Montenegro)… Buraya neden Karadağ dendiği hemen belli oluyor, koyu yeşil ağaç kümeleriyle kaplı dağlardan oluşuyor tamamen… Çıkıyoruz, iniyoruz, çıkıyoruz, iniyoruz… Arada bir sürü de tünelden geçiyoruz. Demek onlar da olmasa içimiz dışımıza çıkacak. Bir süre de ormanla güzel manzaralar oluşturan bir baraj gölüne paralel ilerliyoruz. 11:00 gibi bir yerde mola veriyoruz. Havası müthiş.. Güneş bir açıyor bir kapıyor…

Öğlen saatlerinde başkent Potgorica’ya geliyoruz. Bu kadar kişiliksiz, hiçbir özelliği olmayan şehir görmedim diyeceğim ama Vaduz alınacak… Eski adı Titograd’mış. Şehirde gerçekten hiçbir şey yok… Buna park yeri de dahil. Rehberimiz Namık Bey, şöförümüz Alen’e aynı yerlerde üç tur attırdıktan sonra otobüsü park edecek bir yer bulamayıp şehrin çıkışındaki bir alışveriş merkezinde yemek molası vermeye karar veriyor ama son anda orada da duramazsak diye bir marketin önüne çekiyor otobüsü. Öğlen yemeği için herkes birşeyler alıyor marketten. Marketteki kasiyerler de şaşırıyor bu saçma şehirde bunca müşterinin akınına…

Karadağ’lılar hem çok yavaş hem de oldukça agresif insanlarmış. Oysa ikisi oldukça zıt karakterler.. Tekrar yola koyuluyoruz. Daha bayağı yolumuz varmış, anlaşılan o ki Prizren turu bugün yapılamayacak gibi…

Yine dağlar, ormanlar aşıyoruz, yine içimiz dışımıza çıkıyor virajlardan… Hiçbir yer gezmeden otobüste yorulduk.. Yine bir tuvalet molası, tekrar yol.. Akşama doğru sınıra varıyoruz. Kosova sınırında Arnavut bir kadın görevli pasaportlarımızı kontrol ediyor. Kosova’ya giriyoruz. Montenegro’dan hemen sonra ilan edilmiş en genç cumhuriyet Kosova… Artık biraz daha düzlükte gidiyoruz. İlk durak Pej (İpek) kenti. Daha doğrusu durmayak, geçiyoruz içinden… Bol bol Qebabton görüyoruz… Bayağı eski ve önemli bir şehirmiş ama pek güzel olduğu söylenemez. Evlerin çoğu tuğla, sıva ve boya yok… Arnavutça ve Sırpça resmi diller… Halkın büyük kısmı Arnavut. Bayrakları mavi zemin üzerinde Kosova haritası ve üstünde de AB yıldızları… Ama her yerde Arnavutluk ve ABD bayrakları var. Arnavutlar, Amerika’yı ve özellikle Clinton’u çok seviyorlar. Çünkü Kosova’nın bağımsızlığını kazanma sürecinde ABD Sırplar’ı bombalamış, bu nedenle Kosova’lı Arnavutlar Clinton’a minnettar. Duvarlarda “Thank you USA”, “I love you USA” yazan duvar afişleri var. Otel isimleri de ABD kentlerinden. Priştina’da Otel Victoria isimli otelin tepesinde özgürlük anıtının bir kopyası bile var. Bir de “Clinton’u sevenler derneği” varmış.. Monica da üye mi acaba.. J

(Kosova’daki bütün fotoğraflarımız Smartmedia denen, sd karttan direkt kopyalama yapabildiği için aldığımız bir taşınabilir diskteki teknik bir sorun yüzünden kayboldu. Bu nedenle Kosova fotoğraflarımız genellikle internette bulduklarımızdan ibaret…)

image072 image074

Neyse, Pej kentinden çıktık. Yine yağmur bastırdı. Git git bitmiyor yol.. Akşam saat 21:30’da araya araya vardık otele.. Otel OK, 5 yıldızlı, şehir dışında bir otel. Ama kimden almış yıldızları bilmiyoruz, Amerikan bayrağından yürütmüş olabilirler 😉 Çantaları lobiye bırakıp hemen yemek salonuna giriyoruz.O da ne, BM daimi sekreterleri yemeği sanki, bir uçtan bir uca bir masa hazırlanmış, çok havalı çok… Mumlar, salatalar, meyve suları, kola ve gazozlar bile konulmuş.. Üstelik çorba kaseleri normal insanlar için olabilecek boyutta J

Herkes birden tek masa etrafında oturduğu için servisi biraz bekledik ama güzeldi… Çorba küçük küçük parça etli, şehriyeli ve sebzeli, lezzetli… Arkadan peynir rendeli bir salata, sonra da kocaman bir tabakta 30 cm. uzunluğunda köfte, ızgara tavuk ve dana rosto… Yanında patates kızartması… Porsiyonlar tadımlık değil tam doyumluk… Yemekten sonra bavullarımızı alıp odamıza çıktık, 4. kata çıkıyoruz, asansör yok. Bi de asansör olsa 7 yıldızlı olacaktı demek… Oda küçük ve konforsuz ama çabalarını da takdir etmek lazım.. Şu ana dek hiçbir yerdeki hiçbir otelde rastlamadığımız şeyleri düşünmüşler: Başucumuzda kolonyalı mendiller ve çikolata, banyoda yine kolonyalı mendiller, paketinde iki diş fırçası, iki permatik… Hatta diğer odalarda yedek pil (tv kumandası için olduğunu düşündük ama diş fırçası gibi o da müşterinin ihtiyacı olursa diye konmuş da olabilir) ve cd de varmış… Yol canımızı çıkarmış, hemen uyuyoruz…

01.07.2009 Çarşamba:

Sabah 6:00 gibi kalkıp hazırlanıp kahvaltıya iniyoruz. Açık büfe değil, hatta büfe tamamen kapalı diyebiliriz. Akşam yemeğinin doyuruculuğundan oldukça uzak. Neyse ki yine aynı görkemli masa ve mumlar yine yanıyor, sabah sabah.. J Kahvaltı tabağı ve demleme çaylar geliyor. Tabakta beyaz peynir, domates, salatalık, tereyağ ve poşette bal dışında açık olarak rus salatası ve ton balığı var. Bir de küçük bir kutu var, kaz ciğeri olduğunu söylüyor arkadaşlar, Hamit tadına bakıyor ama tanesini bırakıyor… J Balık ve rus salatasını sandviç yaparak değerlendiriyoruz, geri kalanlarla da kahvaltımızı yapıyoruz.

7:00’de yola çıktık. İlk olarak dün gezemediğimiz Prizren’i gezeceğiz. Otelden çıkmak üzereyken lobide bir derneğin hazırladığı Atam İzindeyiz diye Türkçe bir dergi dikkatimi çekti. Prizren, Kosova’da en çok Türk bulunan şehir. Aynı zamanda buradaki birçok Arnavut da Türkçe konuşuyormuş. Otelden ayrılırken garson ve görevliler kapıya çıkıp el sallayarak uğurluyorlar bizi… Prizren’e gelince otobüsten inip şehrin merkezindeki nehre doğru inen caddeyi yürüyerek geçiyoruz. Yollar genelde tek yön… Cadde yanyana abiye ve gelinlik satan dükkanlarla dolu… Bir de ayakkabı.. Hepsi çok komik, Mahmutpaşa’daki çeyizcilerde bile bulmak zor bu kadar ilginç modelleri… Saat erken olduğu için dükkanlar henüz açık değil… İlerledikçe caddenin nehre yakın kısmında Osmanlılar’dan kalan hamamı ve sadece minaresi kalmış olan camiyi görüyoruz. Sonrasında serbest zaman var.

image076 image078

Burası küçük ama eski evleri görebileceğiniz bozulmamış şirin bir şehir.. Tepede bir kale ve tepenin eteklerine doğru eski bir kilise var. Bir de dağın eteklerinde savaştan önce Sırplar’ın oturduğu yıkılmış evler var. Köprüden nehrin diğer tarafına geçip Arnavut kaldırımlı yerde ilerleyip çeşmenin olduğu meydana vardık. Bu çeşmenin suyu öyle güzelmiş ki içen bir daha Prizren’den ayrılamazmış…

image080 image082

Bir saat serbest zamanımız var. Şirin evlerin olduğu ara sokaklardan geçtik, tekrar ilk geldiğimiz caddeye döndük. Dükkanlar yeni yeni açılıyor, dükkanını açan süpürmeye ve kapı önünü şakır şukur yıkamaya başlıyor… Bu arada Arnavutlar’a özgü takkelerle (Kapuç) gezen yaşlı amcalar var. Magnet satan bir yer arıyoruz ama henüz öyle bir sektör oluşmamış.. Turist görmemişler ki… Bir yerde minik Arnavut bayrakları bulunan anahtarlıklar satılıyordu ama magnet yok.

image084 image085

Buluşma vakti gelince tekrar otobüse binip yola çıkıyoruz. Şimdi Priştina’ya gidiyoruz. Prizren-Priştina arası 2-3 saat kadar. Priştina’ya varınca ilk gidilecek yer Sultan 1. Murat Türbesi… Aslında ilk altı padişahın türbesi Bursa’da imiş. Buradaki sembolik. Türbe Priştina’nın dışında, Kosova Savaşları’nın yapıldığı ovanın yakınlarında. O zamandan bu zamana kadar türbeyi aynı aile (sülale mi demek lazım?) koruyormuş. Türbe oldukça bakımlı. Türbenin bakımını yapan ailenin son ferdi Sakine Hanım bize orayı gezdirip bilgi veriyor. Sonra da savaşların olduğu ovanın yanından geçip Priştina’ya varıyoruz.

image087 image089

Savaşların olduğu yere Miloseviç 26 Temmuz 1986’da 1. Kosova Savaşı’nın 600. yılında, yenilmiş olmalarına rağmen bir anıt yapmış… Geçerken uzaktan görüyoruz onu da, bir özelliği yok.. Kosova yeni yeni kendine gelen bir ülke… Bu yüzden her tarafta inşaatlar var. Yeni yollar yapılıyor. Bu yol inşaatları yüzünden türbeye giderken de dönerken de çok zorluk çekiyoruz. Kapanan yollar yüzünden bir türlü asıl yola giremedik. En sonunda Namık Bey bir taksi çevirip onu takip ederek gidip dönüşü halletti.

image091 image093

Priştina hiç beklediğimiz gibi değil. Prizren çok daha otantik ve sevimliydi. Priştina tarihi kimliğini kaybetmiş gibi. Şehrin içinde trafik felaket, adım adım ilerleniyor. Uzaktan Fatih Sultan Mehmet Han Camisi’ni görüp geri dönüyoruz. Açıkçası Priştina bir hayal kırıklığı, tabi otobüsten gördüğümüz kadarı ile…

image094 image096

Kosova, Yugoslavya döneminde özerk bölge imiş. 1986’da o anıt dikilerek Sırplar’da milliyetçi duygular uyandırılmaya başlanmış. Sonraki iki yıl da yine anıtta anma törenleri yapılmış. Ardından Bosna Hersek Savaşı sürerken Kosova savaşın içinde olmadığı halde Arnavutlar üzerinde yoğun bir baskı başlamış. Gazeteciler tutuklanmış, Arnavut okulları kapatılmış, Arnavutlar işlerinden çıkartılmış. Arnavutça gazete ve dergiler yasaklanmış. Bu dönemde eğitim dahil tüm bu faaliyetler evlerde gizli gizli yapılmış. Bosna Savaşı bitince Kosova Sırp topraklarında kalmış. Ama halk işsiz ve aç… Yaşama hakları ellerinden alınmış adeta… Halkın dışarıdan gelen yardım paraları ile yaşamını sürdürdüğü bir dönem. 1997’den sonra öğrenci ayaklanmaları ve silahlı mücadele başlamış. UÇK Sırplar’a karşı mücadele eden birliğin adı… Sonrasında BM’nin de etkisi ile Kosova bağımsızlığını kazanıyor. Ama daha kurulmaya çalışılan bir ülke görünümünde…Kosova’nın tamamına yakını Arnavut olmasına ve Arnavutluk’la yakın akrabalığa rağmen bayrağında Arnavut kartalı yok, büyük Arnavutluk hayali canlanmasın diyeymiş.. İlginç, iki gariban ülke birleşip nasıl süper güç olacak anlamadık… J

image098 image100

Priştina’nın trafiğinden zar zor kurtulup yola koyulduk. Bu arada şehirlerin dış kısımlarında çok sayıda araba parçası, oto tamircisi vb. yerler var. Burada ve özellikle Arnavutluk’ta diğer hiçbir ülkeyle kıyaslanmayacak oranda Mercedes var. Bunlar Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden, özellikle de İtalya’dan çalınıp buralara getirilerek parçalanıp, bazı yerleri değiştirilip (herhalde motor ve şasi numaralarıyla ilgili) satılıyormuş.

image102 image104

Priştina’dan çıkınca sınıra doğru yol alıyoruz. Yine dağlık bölgelerden geçerek Makedonya sınırına geliyoruz. Kosova gümrüğünde gözlükleri burnunun ucunda duran Türk asıllı bir görevli, yeşiller hariç diğer pasaportları topluyor. Teker teker bilgisayara girip çok bekletiyor bizi. Hiçbir sınırda bu kadar beklemedik. Makedonya’ya girerken de bir süre bekliyoruz. Bugün hava da çok sıcak. Bir saat kadar daha gidiyoruz, yolların etrafı yemyeşil. Ve Üsküp’e varıyoruz. Vardar Ovası’ndan geçerken Namık Bey nereden bulduysa Vardar Ovası türküsünü çalıyor. Biz daha önce de gelmiştik Üsküp’e, bu kez Müslümanların olduğu taraftan girdik. Grubun büyük kısmı ünlü kebap (köfte) veya kuru fasulye yemek için oturdu. Rehberimiz bizi biraz gezdirdi.

image106 image108

Çarşı Saraybosna’daki Başçarşı’ya benziyor ama daha küçük. Osmanlı evlerinin olduğu Arnavut kaldırımlı bir çarşı. Burada Müslüman olarak Arnavut ve Türkler var. Sonra Vardar Köprüsü’nü geçip Makedonlar’ın yaşadığı bölüme geçiyoruz. Orada fazla görülecek bir şey yok. Daha önceki gelişimizde de gezmiştik zaten. Tepede neredeyse şehrin her yerinden görünen dev bir haç var. Zaten Müslüman ve Hırıstiyanlar karışık yaşadığı için şehrin Müslüman olmadığını kanıtlamak için dikilmiş. Biz tekrar diğer tarafa geçiyoruz. Bu taraftaki tepede bir de kale var. Çarşı içinde çoğunlukla kuyumcular var. Üsküp’ten de hediyelik olarak alınabilecek fazla bir şey yok. Diğer yerlerden farklı olarak el yapımı deri çarık satan yerler var, geçen sefer almamıştım ama bu sefer alacağım. Çarşıda çarık yapıp satan 3-4 dükkan var. İlk olarak köprüye en yakın olana bakıyoruz, sonra da diğerlerine. Ama hem fiyat hem de kalite olarak ilk baktığımız en iyi seçenek olarak görünüyor, dönüp ondan alıyoruz. Adam Türk, İstanbul’da evleri varmış. Bu arada Makedonya para birimi Dinar, 1 €=60 Dinar. 18 €’ya çarıkları alıyoruz. Küçük maskot çarıklar da var, 1-2 €’ya…

image110 image112

image114 image117

Alacağım bir şey daha var, Prizren’de yaşlı Arnavut amcaların başında gördüğümüz kapuç. Bir iki yerde gördük, 600 Dinar, yani 10 €. Biraz pahalı ama alacağız.. Kosovalı Arnavut’larınkinin tepesi yuvarlak, Arnavutluk Arnavutları’nın tepesi düz, fes gibi, biz ikincisini tercih ediyoruz. Bej rengi keçeden yapılmış fese benzer bir başlık. Sonra buluşma yerimizin oradaki Arnavutlar’ın kahramanı İskender Bey’in heykeliyle resim çektirip otobüse biniyoruz.. Yine düşüyoruz yollara…

Tetova ya da Türkçe adıyla Kalkandelen’e gidiyoruz. Osmanlı zamanında burada oklar yapılıyormuş, Kalkandelen ismi oradan geliyor. Bir cami görmeye gidiyormuşuz. Onca caminin içinden geliyoruz, boşuna onca yol gitmeyelim sadece bir cami görmek için diye mırıldanıyoruz birkaçımız ama Namık Bey gidince iyi ki gelmişiz diyeceksiniz diyor. Hadi bakalım diyoruz yol yorgunu bir halde… Alaca Cami gerçekten çok orijinal bir cami, benzerini hiçbir yerde görmedik. Dışı renkli desenli seramiklerle kaplı. Hele içi rengarenk resimlerle dolu. Bahçesi de çok bakımlı. Camiye giren çıkan yaşlı amcalar surat asıp “Öyle giremezsiniz, böyle gezemezsiniz” falan demiyorlar, ne güzel…

image116 image130

image118 image120image122 image124image126 image128

Camiden çıkıp bu kez de Derviş Baba tekkesine gidiyoruz. Tekke dışarıdan harap görünüyor ama içi hiç de öyle değil. Çiçeklerle dolu bahçesi çok bakımlı. İnsan içeri girer girmez huzur buluyor sanki. Bizi uzun boylu, uzun beyaz sakallı Arnavut bir derviş karşılıyor. Öyle tatlı ve akıcı bir Türkçe konuşuyor ki, bütün grup etrafını sarıp ağzının içine bakıyoruz ne diyecek diye… Kendisinden önceki Derviş Baba’yı anlatırken “Hakka yürüdü…” diyor. Ölüm daha güzel nasıl anlatılır ki? Tekrar yola koyuluyoruz. Artık akşam olmuş..

Yolumuz uzun, daha 2-2.5 saat var Ohrid’ye… Otelimiz Ohrid yakınlarında bir yer olan Struga’da Drim Otel. Dört yıldızlı, Ohrid gölü kıyısında… Saat 21:30’u biraz geçe varıyoruz. Hemen yemeğe giriyoruz, açık büfe yemek, canlı müzik yapan bir orkestra ve yemek salonunda dans edenler de var, eğlenceli bir ortam. Yemek açık büfe ama su dahil tüm içecekler ücretli. Restorandan çıkar çıkmaz solda da iki tane su sebili var. Eline şişeyi alan ya girerken ya çıkarken oradan dolduruyor. Ne mantık anlamadık…
Kosova’daki gibi buradaki fotoğraflarımız da Smartmedia denen teknoloji katilinin kurbanı oldu, Ohrid fotoğraflarının da bir kısmı internetten alıntıdır…

image131 image132

Yemeğin ardından önce odaya yerleşip sonrasında da yürüyüşe çıkıyoruz. Önceki oteller gibi dağ başında değil, Struga’nın tam göbeğinde olduğumuz için saat 23:00 gibi olmasına karşın yürüyüş yolunu takip ederek dolaştık. Yollarda yürüyenlerin çoğu sap sap gezen erkekler.. Kadın sayısı oldukça az görünüyor. Tekrar otele gelip uyuyalım artık, sabah erken kalkacağız, her zamanki gibi…

02.07.2009 Perşembe:

Sabah 7:00’de kalkıyoruz. Açık büfe kahvaltıda bişi var.. Bişey diil “BİŞİ” ya da “PİŞİ” dedikleri hamur kızartması, bayağı da güzel… Kahvaltıdan sonra 8’de yola çıkılacak ama ne mümkün. Her sefer bir iki kişi geç geliyor. Bu kez de tura birlikte gelen iki kadından biri gelmek bilmiyor. 8:25’de bizahmet geliyor, arkadaşına niye aramadın diyor, ne demekse.. Dönüp bir pardon de bari.. Gerçi 25 kişilik bir grupla Devrek’ten gelen Ahmet Bey geç kalma konusunda pek kimseye bırakmıyor sırayı. Adam her gidilen yerden en son gelenden en az 10-15 dakika sonra geliyor. Ama o gelen sadece göbeği oluyor, kendisi de göbeğinden bir 10 dakika sonra teşrif ediyor. Bir de o gruba dahil iki öğretmen emeklisi ikiz kadın var, tam arkamızdalar. İyi insanlar ama hele bir tanesi nasıl çok konuşuyor, ikizinin doğal olarak bildiği, bizim bile 3. günden sonra öğrendiğimiz anıları ısrarla sonuna kadar ve o bas-bariton (erkeklere özgü olduğunu biliyoruz ama öyle valla, yapacak bişey yok…) sesiyle anlatıyor. Sadece bir gün rotasyon sonucu onlar bizden bir gün önce öne gidiyorlar da biraz kafamızı dinliyoruz. J


image134 image136

Önce Manastır’a (oradaki adıyla Bitola’ya) gideceğiz. Zaman ve mekan kargaşasını sıklıkla yaşayan rehberimiz Namık Bey 3,5 saat süre vermişti, 1,5 saat sonra Manastır’dayız. J Şirin köyler vardı yollarda… Evlerin önü çiçek bahçeleri. Kiraz ağaçlarında kirazların kırmızıları yaprakların yeşilini bastırmış durumda. Diğer meyvelerde de durum farklı değil. Elma ağaçlarının üzeri küçücük elmalarla dolu… Manastır küçük ve şipşirin bir kent. İlk durağımız Atamız’ın okuduğu Manastır Askeri İdadisi… Şu an sadece küçük bir bölümü Atatürk’ün anısına ayrılmış, binanın kalanı farklı bir müze olarak kullanılıyor. Arka taraflarda başka işyerleri de var hatta…

image138 image140

Atatürk’e ayrılmış bölümde resimler, kitaplar ve Atatürk’e ait birkaç eşya var. Bir de burada Atatürk’ü anlatan 10-15 dakikalık bir film izledik. Makedon görevli Atatürk’ün Manastır şehrindeki aşkı Eleni’yi de anlattı. Eleni zengin Rum bir ailenin kızı. Atatürk evin önünden geçerken balkondaki Eleni’yi görüyor ve aşk başlıyor. Sonraki zamanlarda bir geceyi birlikte geçirdikleri de söyleniyormuş. Ama Eleni’nin babası bu aşka karşı çıkıyor ve kahyasına para ödeyerek kızını onunla evlendirmek istiyor. Kız evlenmemekte direniyor ve kendini eve kapatıyor. Sonuçta ne kahyayla ne de bir başkasıyla evleniyor. Orada bu aşkı anlatan bir film de yapılmış. Hatta kızın Atatürk’e yazdığı bir aşk mektubunun çeviri kopyasını Namık Bey kızın evinin balkonunun altında okudu bize…

image142 image144

İdadi’den çıkıp okulun bulunduğu meydana açılan, araç trafiğine kapalı caddeye girdik. Eleni’nin evi de o cadde üzerinde, altında bir giyim mağazası var. Manastır hiç bozulmadan günümüze gelmiş bir şehir. Caddedeki evler çok güzel. Altlarında ya şık kafeteryalar ya da çeşitli mağazalar var. O caddede dümdüz yürüyüp İshak (İshak Paşa ve İshak Çelebi diye de geçiyor) Camisinin ve saat kulesinin olduğu meydana çıktık. Saat kulesinin üzerindeki haç sonradan eklenmiş. Caminin önündeki şu an içinde su olmayan havuz da “Manastır’ın ortasında var bir havuz” türküsündeki havuzmuş. Hemen ilerisinde Elveda Rumeli dizisinde kaymakamlık binası olarak kullanılan bina var. Gerçi kapısı kapalı ama pencereden dizide “o tarihte bu bayrak var mıydı ki” dediğimiz bayrağı fotoğraflıyoruz.

image146 image148

Sonra serbest zaman. Ara sokaklarda gezinip eski evlerin fotoğraflarını çekiyoruz. İyi ki gelmişiz. Burası gerçekten çok şirin bir şehir. Arkalardan dolaşırken askeri idadinin avlusuna açılan bir kapı gördük. Bir kamyon yarıya kadar girmiş mal boşaltıyor. Hamit boşluktan dalıp iç avlunun birkaç fotoğrafını çekiyor. Tekrar biniyoruz otobüse. Bağlı bahçeli evlerin arasında yol alarak 45 dakika sonra Resne’ye varıyoruz. Buranın elmaları meşhurmuş. Zaten şirin bahçeli evlerin bahçelerinde silme elma dolu ağaçlar göze çarpıyor hemen.

Buraya geliş nedenimiz Resneli Niyazi Bey’in sarayı. Resneli Niyazi Bey meşrutiyet yanlısı, padişaha karşı gelen bir asker. Önceleri padişaha o bölgedeki meşrutiyet istemini belirten telgraflar çekiyor. Sonra 160 adamı ile dağa çıkıyor. Daha sonra birliğe katılımlar artıyor. İşin komik tarafı Niyazi Bey dağa çıktığında bir geyik takılıyor peşine ve bir daha Niyazi Bey’den ayrılmıyor. Hatta meşrutiyet ilan edildiğinde Padişah II. Abdülhamit’in bir yanında Enver Bey, bir yanında Niyazi Bey’in resmi çekiliyor. Aaa, unuttuk, bir de geyik. Bu fotoğraf kartpostallara basılmış ve bayağı da satılmış. Niyazi bey daha sonra kendi koruması tarafından öldürülmüş. “Ne şehittir ne gazi, bok yoluna gitti Niyazi” sözü de buradan çıkmış…

image150 image152

Niyazi Bey’in sarayı şu an başka amaçlarla kullanılıyor, içinde bir şey de yok zaten. Tam karşısında da evi var. Alakasız bir aile yaşıyor orada da.. Daha fazla oyalanmadan yola çıkıyoruz ve Ohrid’e geliyoruz. Ohrid’in merkezinde dönüşte girmek üzere Aziz Naum kilisesine doğru devam ediyoruz. Yol düşündüğümüzden uzun… Ohrid’den sonra 45 dakika kadar daha virajlı ve inişli çıkışlı bir yol.. Bir ksmı göl kenarından.. Ohrid Gölü Makedonya’nın yazlık yeri… Göl kenarında plajlar var. Kilisenin olduğu yere varıyoruz. Yarın Aziz Naum günüymüş. Bu nedenle şimdiden çok kalabalık… Otobüsün durduğu yerden kiliseye uzanan yolda sağlı sollu seyyar satıcılar var. Giysi, yiyecek ve bolca da takı satılan tezgahlar. Bir de Ohrid’in incisi meşhurmuş. Bu yüzden bol bol sedefli takılar var ama pek orijinal görünmüyorlar, güzel de değiller.

image153 image155

Çok kalabalık ve canlı bir yer. Makedonya nüfusunun %3’ü çingeneymiş, galiba tümü burada bugün. Göle açılan bir akarsuyun yanındaki bir restorana getiriyor rehberimiz grubu, kırmızı benekli alabalığı meşhurmuş buranın.. Biz kendimiz biraz dolaşıp göl kenarında sandviçlerimizi yiyoruz. Alabalık sipariş edenlere de somon balığı kakalamışlar zaten. Hesaplarda da karışıklık olmuş, epey gecikiyor çıkmaları. Bu arada biz fark etmemiştik, Ohrid Gölü’ndeki tekne gezisi yemekliymiş. Aslında bunun bir yanlışlık olduğu çok belli. Pronto ucuz geziyi pahalıya aktarıp normalde zaten gezilecek yerleri ekstraya sokuşturup 3 kuruş kazanmaya çalışırken tur programlarındaki paragraflar karışmış, başka bir paragrafta göldeki gezide yemekten falan söz edilmezken, ilgisiz bir paragrafta “YEMEKLİ GÖL GEZİSİ” yazısı unutuluvermiş, e Allahın sopası yok.. Namık Bey’e bu gösterilince mecburen bir öğlen yemeği farz oluyor, o gün de yemiş bulunduğumuz için sonraki bir güne söz veriyor.

image157 image159

Kilisenin girişinde Çingeneler müzik ve çeşitli gösteriler yapıyorlar. Kimi göbek atıyor, kimi dua ediyor, Emir Kusturica filmlerinden fırlamış gerçeküstü tiplerle dolu burası… Demek ki adam bunları uydurmamış, burada yazmış… Kilisenin bahçesinde ve çatısında bir sürü tavuskuşu var, geziniyorlar. Çingeneler davul zurna çalarak belinden bağladıkları kuzuyu kilisenin etrafında dolaştırıyor, hayvan hem kalabalıktan hem peşindeki davul zurnadan korkmuş durumda. Zaten sonrasında da kesiyorlar kilesinin girişinde bir yerde… Bakamıyoruz ve buluşma yerine doğru yürüyoruz.

image161 image163

Rehberle birlikte ikinci kez gezerken kilisenin içine de giriyoruz. Kilise tepede olduğu için göl manzarası güzel görünüyor, o manzarayla fotoğraflar çekiyoruz. Ama öyle abartılacak bir görüntü de yok… Kilisenin birkaç kilometre ötesinde Arnavutluk sınırı varmış. Ohrid Gölü’nün bir kısmı Makedonya, bir kısmı Arnavutluk sınırları içinde… Burada fazla zaman kaybediliyor aslında. Otobüse binmeden önce yağmur da bastırdı. Buraların havası hiç belli olmuyor, bir yağmur yağıyor, bir güneş açıyor… Saat 17:00’ye doğru yola koyuluyoruz. 17:30 gibi Ohrid’e varıyoruz. Önce tekne turu yapacağız.

image165 image167

Eski şehir kısmından ilerleyip tekneye vardık. Yarım saatlik bir tur. Şehir gölden doğru gerçekten çok güzel görünüyor. Eskiden görüntüyü bozan binalar varmış ama sonradan yıkılmış. Tekneden inince Ahmet Bey karşılıyor bizi, yine pazarın önünden geçerken bir şeyler almak için takılmış ve grubu kaçırmış. Nasıl olsa her yerde bekledik, yine bekleriz diye göbeğini sallaya sallaya gelmiş ama ya fark edilmediği için ya da Namık Bey artık “yeter” dediği için iskelede kalakalmış… Epeyce sitem ediyor ama sonuna kadar haksız…

image169 image171

Tekneden inince iskelenin yanındaki heykele gidiyoruz. Kiril alfabesini bulan iki kardeşin heykeli bu.. Önünde üç yaşlarında bir kıza annesi yoğurt yediriyor. Çok şirin ve canayakın bir şey… Sarıldığını öpüyor.. Onu da sevip yolumuza devam ediyoruz. Buluşma yerini ve saatini belirleyip serbest zaman veriliyor. Vakit bol. Araç trafiğine kapalı bir yürüyüş yolu var, mermerle kaplı. Etrafta kuyumcu, gümüşçü, giyim eşyaları satan yerler var genellikle.. Gruptaki kadınların çoğu inci peşinde. Ben naçizane hatıra olarak seyyar tezgahların birinden kelebek şeklinde sedefli küpelerden alıyorum. JJJ

Ara sokakları geziyoruz, yokuşlar çıkarak. Tepelerde bir kilisenin bahçesinde kivi ağacı görüyoruz, ikimiz de ilk kez… Vakit dolduğunda meydandaki büyük çınarın altında buluşup otobüse doğru yürüyoruz. 20 dakikalık bir yolculuktan sonra da Struga’daki otelimize varıyoruz. Terliklerimizi giyip göl kenarına iniyoruz. Bir türlü aydınlıkta gelemediğimiz için giremedik Ohrid Gölü’ne, bari ayaklarımızı sokalım… Oradan da yemeğe geçtik. Canlı müzik var, yerel parçalar çalıp oynuyorlar.. Biz de yemeğimizi yerken onları izliyoruz, sonrasında odaya çıkıp uyuyoruz…

03.07.2009 Cuma:

Bugün kahvaltı sonrası 7:00’da yola çıkıp Arnavutluk’a doğru hareket ediyoruz. En heyecanla beklediğim yer… Ohrid’in yemyeşil yollarında ilerliyoruz. Saat 8:00 gibi de sınıra geliyoruz. Makedonya gümrüğünden çıkış çok zaman almıyor, 15 dakikada geçiyoruz. Ama Arnavutluk tarafında giriş bir saati buluyor. Arnavutluk tam bir Mercedes cenneti. Avrupa’dan çalınan Mercedes’ler (Kosova’da olduğundan da fazla) Arnavutluk’a getirilip burada satılıyormuş. Zaten sınırda beklerken içerde park etmiş taksilerin hepsi Mercedes… Saat 9:30 gibi sınırdan geçebildik.

image172 image174

Mercedes’lerden sonra ilk dikkatimizi çeken şey “bunker” denilen siperler. Toprağa gömülmüş mantar gibi duran bunker’ler, Enver Hoca döneminde dışarıdan gelecek saldırılara karşı yapılmış, 700,000 tane kadar oldukları sanılıyor, nüfusa göre bakıldığında her 3-4 kişiye bir bunker düşüyor. Üstelik bunlar bayağı bir mühendislik ve sağlam malzeme ile yapılmış, top mermisine bile dayanıyormuş, zaten bu nedenle kaldıramıyorlarmış da.. J Arnavutluk komünizme geçtiğinde önce Sovyetler’e yanaşmış. Daha sonra Kruşçev zamanında yapılan Stalin eleştirilerini benimsemeyerek 1960’daki Bükreş Konferansı’na katılmıyor ve Çin’e doğru kayıyor. Daha sonra ondan da uzaklaşarak tamamen kendi içine kapanıyor Arnavutluk. İşte bu durumda herkesi de düşman olarak görüyor ve özellikle sınırlara yakın bölgelere ve sahillere bu bunkerlerden binlerce yaptırıyor…

image176 image178

Bunker yapmaktan yol yapmaya fırsat olmamış belli ki, otoban denilecek yollar bile çok kötü…Zaten daha sonra öğrendiğimize göre komünizm döneminde burada çok az araba varmış. Dolayısıyla yollara şaşırmamak lazım. Bazı yerlerde yeni yollar yapılıyor. Şehirler çok fakir görünüyor. Biz başkent Tiran’ı gezeceğiz. Yol üstünde önce Arnavutluk’un sanayi şehri haline gelmiş olan Elbasan’dan geçiyoruz. Bu arada yollarda sağlı sollu bir sürü Mercedes’in yığıldığı oto parçacıları, galeri ve hatta otomobil mezarlığı görünümünde yerler var.

image180 image182

Arnavutluk’ta yapılaşma bir felaket.. (Neredeyse bizdeki kadar L)Herkes kafasına göre dört duvarla çatıyı konduruvermiş, canım Karadeniz’de ve ülkemizin birçok yerinde olduğu gibi.. Tiran’a giderken Elbasan’dan sonra yol ikiye ayrılıyor. Biri dağ yolu, diğeri sahilden giden yol. Dağ yolu 50 km. olduğu halde biz 90 km. olan diğer yolu tercih ediyoruz, çünkü dağ yolu felaketmiş. E iyisi buysa diğeri nasıldı acaba… Sahilden giderken Arnavutluk’un yazlık şehri olan Durres’den geçtik. Sahile apartmanları dikivermişler.. Bu bölgede yollar yenileniyor.

image184 image186

İlgimizi çeken bir diğer ayrıntı da evlerin ve apartmanların rengi.. Öyle alakasız renkleri bir arada kullanıp öyle kombinasyonlar yaratmışlar ki! Sarı-mor, pembe-yeşil, üstelik bazıları parçalı forma gibi yarısı bir renk, diğer yarısı başka renk.. Çok yaratıcı.. Bir de özellikle inşaat halindekilerin üzerinde mutlaka bir Arnavut bayrağı, yanında da ya bir bebek, ya bir oyuncak hayvan asılı, ne için anlayamadık… Bayrakların çoğu eski ve solmuş, bazısı parçalanmış.. Arnavutluk bayrağında kırmızı zemin üzerine siyah çift başlı kartal figürü var. Zaten Arnavutluk (daha doğrusu Shkiptar) kartallar ülkesi demek.

image188 image190 image192

Sahil yolundan yola devam ederek 13:30 gibi Tiran’a vardık. Evler yine cafcaflı renklerle boyalı… İskender Bey Meydanı’ndan geçip bir alışveriş merkezinin önünde durduk. Namık Bey dün söz verdiği yemeği buradaki bir İtalyan Restoranı’nda ısmarlayacak. Biz buraya özgü bir şeyler yemek istiyoruz ve yiyoruz ama Arnavutluk’a değil o restorana özgü yemekleri.. L Ama güzel yemekler… Seda ve Evren’le dört kişilik bir masaya oturduk.. Seda ve Evren’le turun ilk günlerinde tanıştık ve çok fazla ortak zevkimiz olduğunu keşfettik, en başta gezmek.. J Çok şeker bir çift.. Ortak yönlerden biri de Arnavutluk zaten, ben anne Seda da baba tarafından yarı Arnavut.. J Çapraz olarak rosto ve balık siparişi veriyoruz ve oldukça uzun bir süre bekliyoruz. Kolay değil, tüm otobüs bir anda sipariş veriyor. Seda ve Evren diğer masalara tercümanlık da yapıyorlar.. Genel eğilim makarna ve alt kattaki pizza servisine sanırım…

 

image194 image196

Bir yandan da restoranın balkonunda fotoğraflar çekiyoruz. Restoranın giriş katında döviz bürosu da var, Hamit oradan biraz döviz bozduruyor. Buradan hediyelik hatıra eşyaları almak istiyoruz, Arnavutluk Lek’ine ihtiyacımız olacak. Hatta bozukluklardan da hatıra saklamak istiyorum… Yemek faslı bayağı uzun sürdü. Grup toplanana kadar biz koştura koştura yolun karşısındaki dükkanları geziyoruz ama hatıra eşya satan tek bir dükkan bile yok, saçma sapan giyim eşyaları, ilgisiz süs eşyaları satılan yerler var sadece.. Annem “Arnavutluk’tan hatıra herhangi bir şey” istemişti ama burada hiçbir şey bulamayabiliriz… Gümüş satan bir iki yer var, $ işaretli gümüş bir takı alacak halim yok ya…

 

image198 image200

Grubun yanına geldik, onlar da kim eksik diye bakıyorlarmış.. Yürümeye başlıyoruz, kaldırım kenarında ıvır zıvır satan bir teyze var, neyse ki onda üzerinde Arnavutluk bayrağı olan anahtarlıklar var, çok basit ama hiç yoktan iyidir. Onlardan birkaç tane alıyoruz. Caddelerden birinde ilerleyip geri dönüyoruz. Enver Hoca döneminde sadece devlet görevlilerine açık olan, halkın giremediği devlet binalarının olduğu caddede yürüyoruz ve İskender Bey Meydanı’na geliyoruz. Burada İskender Bey’in kocaman bir heykeli var, at üzerinde. İskender Bey Osmanlı döneminde Osmanlı’ya başkaldırmış bir asker. Arnavutlar’ın halk kahramanı. Hemen yan tarafında İskender Paşa Camisi. Caminin karşısında Opera Binası ve karşı tarafta da Milli Müze.. Müzenin üstünde Arnavutluk’la ilgili her yerde gördüğümüz bir figür var. Gruptan ayrılıyoruz, müzenin önünde buluşacağız. Koştura koştura bir yandan fotoğraf çekip, çektirip bir yandan da yine hatıra eşya satan bir dükkan arıyoruz.

Gruptan birkaç kişi “burada hiçbir şey yok ki, niye vakit kaybediyoruz” şeklinde parazit yapıyor ama Namık Bey bizim için buranın özellikle önemli olduğunu biliyor sağolsun, “Sırf burası için tura gelenler var ve programda da burası var” diye susturuyor sanki her yerde kuş kondurmuş da burada kuş konduramadığı için rahatsız olanları… Tüm gezdiğimiz yerlerde en az 10-15 dakika birilerini bekledik. Hamit Namık Bey’e “Her yerde biz bekledik, burada 10-15 dakika gecikirsek kusura bakmazsınız” demişti önceden, o da zaten çok şeker bir adam “Ben mesajı aldım” diye yanıtlıyor.. J

 

image201 image203

Grup camiyi gezerken biz koşturarak opera binasının arkasına dolaşıyoruz. Büfeler var ama gazete ve kitapçı hepsi.. Uzakta bir dükkan görüyoruz, posterimsi birşeyler görünüyor, kaset falan sanki.. Uzaktan seçemiyoruz ama aradığımızı bulduk galiba.. Muhtemelen Arnavutluk’un tek hatıra eşya dükkanı bu.. J O kadar seviniyoruz ki.. 10-15 dakikamız var. Gecikebileceğimizi de söyledik ama yine de olabilecek en hızlı şekilde dükkanı tarıyoruz. Bayraklar ve Arnavutluk resimleri olan fincanlar, kupalar, heybeler, minik tablo ve magnetler… Dükkandaki üç kişi bizim deli gibi etrafa saldırmamıza anlam veremiyor haliyle.. Ben mangnetleri seçiyorum. Hamit Arnavutluk müzikleri cd’leri soruyor, 3 cd geliyor.. 4 magnet ve 1 cd seçiyoruz. Anneme ne alacağım… Fincan ve kupaların baskıları çok kötü. Yerel desenlerin olduğu ev terliği gibi bir şey bulduk.. Arnavutluk lek’leri ve üstünü de euro olarak veriyoruz. Adam cd’lerden bir tane de hediye ediyor bize.. Teşekkür ediyoruz. Birisi çat pat Türkçe biliyor. Ben Arnavut (Shikiptar) olduğumu söylüyorum, adamlar nedense çok mutlu oluyor, elimizi sıkıyorlar.. Hamit epey dalga geçiyor benim Shikiptar’lığımla tabi.. L Koşarak buluşma yeri olan Milli Müze’nin önüne geliyoruz. Ahmet Bey ve göbeği bile nasıl olduysa burada zamanında gelmiş buluşma yerine… Orada da bir iki fotoğraf çekiyoruz ve biniyoruz. Neyse, 5 dakikayı bile bulmuyor gecikmemiz.. Çok rahatladık.. Hem hatıra olarak bir şeyler aldık hem de kolye yapabileceğim bozuk paralar cebimizde.. J


image204 image206

Arnavutluk komünizmi terk etmiş ama diğer eski komünist ülkeler kadar gelişememiş.. Tiran’ın en büyük meydanı ve bu meydana açılan caddeler bile düzgün asfalt değil.. Neyse, görmeyi çok istediğim Tiran’ı gördük ve ayrılıyoruz artık.. Hoşçakal Tiran.. İşkodra’nın yanından geçip, uzaktan İşkodra Kalesini görmekle yetinerek Karadağ sınırına varıyoruz.

 

image208 image210

Sabahki kadar beklemekten korkuyoruz ama neyse ki o kadar sürmüyor. 20 dakika kadar bekleyip Karadağ’a geçiyoruz. Yollar yine daracık. Ama geçen seferki kadar dağlık değil.. Karadağ’da turizmin yoğun olduğu sahil kısmına çıkıyoruz. İlk durağımız Bar. Bar şehrinin denizden oldukça yüksek kısımlardaki eski şehir bölgesine geliyoruz. Etraf zeytin ağaçlarıyla dolu. Yürüyerek harabeleri geziyoruz. İki kilometre kadar ilerde 2000 yıllık bir zeytin ağacı varmış… Ama kimsenin oraya kadar yürümeye mecali yok.. Zaman da yok zaten.. Hava kararıyor yavaş yavaş.. Otobüse dönerken magnetimizi de alıyoruz. 19:30 gibi tekrar yoldayız. Şimdi Kotor’a doğru gidiyoruz. Biraz virajlı ama çok güzel manzaralı bir yolda ilerliyoruz. Sveti Stefan adasını görüyoruz yukardan.. Ünlülerin tatil yaptığı küçük ama nefis görünümlü bir ada… Ada ama kara ile bağlantısı var, Cunda Adası gibi.. Bar bölgesinde cami ve Müslüman mezarları da görüyoruz, Hırıstiyan mezarlarıyla yanyana… Karadağ’da Müslümanlar’ın en yoğun olduğu yer Bar’mış..

 

image212 image214

Otobüste Kotor’un gezilmemesi yönünde bir eğilim var. Daha Karadağ’dan çıkış, Hırvatistan’a giriş yapılacak. Otelimiz Dubrovnik’te… Rehberimiz Kotor’un mutlaka görülmesi gerektiğini, pişman olmayacağımızı söylüyor. Bu durumda oteldeki yemek kaçacak ki 5 yıldızlı Rixos’da yemek kaçırmak gruptaki bazı arkadaşları ve göbeklerini rahatsız ediyor. Biz ses çıkarmıyoruz çıkıntılık yapmamak için çünkü rehberimiz Namık Bey sağolsun kuru gürültüye pabuç bırakmıyor.. J

 

image216 image218

Saat 21:30 gibi Kotor’dayız. Eski şehir bölgesi deniz kenarında üçgen şeklindeki surların içinde… Nefis bir yer… Her yer ışıklandırılmış. Etrafta masaları dışarı çıkartılmış restoran ve kafeler var. Rehber eşliğindeki turun ardından 22:30’a kadar da serbest zaman veriliyor. Yine sokaklarda gezip fotoğraflar çekiyoruz.

 

image220 image222

Otobüse bindiğimizde pilimiz bitik durumda… Bu arada yolu kısaltmak için küçük bir feribota biniyoruz otobüsle…Feribot yolculuğu deyince uzun bişey sanılmasın. 5-10 dakikayı geçmiyor süre. Binmemizle inmemiz bir oluyor. Sınıra gelene dek uyuyakalıyoruz. Tekrar pasaport kontolleri ve Dubrovnik Rixos Hotel… Vardığımızda gece 1:00’e geliyor. Otel çok güzel, odalar çok konforlu. Namık Bey yemeğe yetişemeyeceğimizi bildirdiği için odalarımıza soğuk sandviç, meyve suyu ve meyve bırakılmış. Onları yiyip uyuyoruz hemen…

04.07.2009 Cumartesi:

Bugün daha geç uyanmayı planlıyorduk ama Hamit alarmı iptal etmeden kapatmış telefonu… 6:00’da uyanıyoruz maalesef. Biraz zaman geçirip kahvaltıya gidiyoruz. kahvaltıya iniyor muyuz çıkıyor muyuz, oteli çözmek zor… Odamız birinci katta, önümüz bahçe.. Kahvaltı süper.. Taze meyveler, meyve kokteylleri, peynirler, salam, sosis, domates, kuru meyveler, ceviz vs. vs. vs… Her şey var.. Ve hiçbir yerde görmediğimiz bir şey daha: Waffle.. Süper… Üstüne demleme çay.. Oteli işletenler Türk, o nedenle bize iyice bir uygun çeşitler…

 

image224 image226

Mükemmel bir kahvaltıdan sonra toparlanıp 9:30 gibi otobüsteyiz… Hava çok sıcak. Dubrovnik’teki eski şehir otele çok yakın. Çeşmenin orada inip kapıdan şehre giriyoruz. Sıcak ve kalabalık bunaltıcı… Olabildiğince gölgelerden ve arka sokaklardan olmak kaydıyla bir yerel rehber eşliğinde geziyoruz şehri.. 1991’de Sırplar buraya da saldırmış ve binaların büyük kısmı zarar görmüş. Sonrasında UNESCO tarafından koruma altına alınmış ve binalar orijinaline göre onarılmış. Dubrovnik’in ana caddesi geniş. İki yanındaki dükkanlarda tabi ki çoğunlukla hediyelik eşya satılıyor. Solda ana caddeyi kesen ve merdivenlerle çıkılan dar sokaklar var. Buralarda rengarenk çamaşırlar asılı… Ayrıca dünyanın en eski eczanelerinden biri de Dubrovnik’te.. Giriş ücretli.. İlaç bedava mı acaba.. J

image227 image229

 

Öğlen 12:30’da otele dönülecek.. Bizim planımız burada kalıp otele geç dönmek. Dubrovnik gerçekten çok güzel bir yer… Kafelerin restoranların masaları dışarıda.. Bu arada eski çağlarda burada kadınların yerel giysilerinin ve şapkalarının bekar, evli veya dul olmasına bağlı olarak farklı olduğunu öğrendik. Zaten yerel giysili bebekler satılıyor tezgahlarda. Ayrıca el işi lavanta kaseleri ve el işi örtüler de satıyor Hırvat kadınlar…

 

image231 image233

Serbest zamanda da caddenin iki yanındaki sokakları ve surların dibine kadar olan tepedeki sokakları geziyoruz. Daha fazla kalmaya gerek kalmıyor, çünkü şehir bu kadar… Otobüsle otele dönüyoruz. Buluşma yeri olan çeşmenin oraya geldiğimizde bizim gibi şehirde kalmayı planlayan herkesin geldiğini görüyoruz. J Biraz ilerdeki bir mini marketten kola ve şarap alıyoruz, geleneksel mini kavgamızı yapıyoruz. J Çeşmenin orası tıklım tıklım.. Herkes orada buluşuyor.. Otobüse binip otele geliyoruz. Bir saat kadar uyuyup bir şeyler atıştırıp denize girmek üzere plaja gidiyoruz.

 

image235 image237

Plaj kayalık.. Hemen orada küçük bir havuz var. Denize merdivenle iniliyor. Tüm grup burada zaten.. Evren’le Seda birer şezlong bulmuş, biz de onların ve görevlinin yardımıyla birer tane bulup araya sıkışıyoruz. Ve kendimizi Dalmaçya kıyılarından denize atıyoruz. Su çok güzel, Akdeniz kadar tuzlu değil.. Birbirimizin fotoğraflarını çekiyoruz.. Biraz yüzüp güneşlenmek üzere şezlonglara kuruluyoruz ama öyle bir rüzgar çıkıyor ki içeri kaçıyoruz. (Odaya gitmek için asansör beklerken önümüzde Slav ırkını temsilen bir afet duruyor, g-string mayosunun üstüne poposunun yarısını örten bir etek giymiş. G-stringi önceden görmesek eteğin altında bir şey yok gibi.. Eteği hiç giymese daha iyi yani, böyle yarım eteğin altı tamamen çıplak sanıyor görenler.. Kızlardan biri “ne bekliyoruz ki, zaten bir kat çıkacağız” diyor.. (E olsun, bekleseydik biraz.. J HS)

Akşam 19:00’da yemeğe iniyoruz. Yemekler de süper tabi.. Canımız şarap istiyor, görevli kadın şarabın menüye dahil olduğunu söylüyor, ya da Hamit öyle anlıyor. Birer şarap içiyoruz. Gerçi sonra ekstra olarak çıkıyor karşımıza ama olsun, çok güzel gidiyor… Seda’larla birlikte güzel bir yemek yiyoruz, mezeler, balıklar, tatlılar, mükemmel…
image239 image241image243 image245

Yemekten sonra yürüyerek Stari Grad’a (eski şehir) gideceğiz. Gece yürüyüşü çok güzel. Hem daha serin, hem daha az kalabalık. Ay ışığı da bonus.. Karanlıkta ara sokaklar çok iyi görünmese de cadde ışıl ışıl. Bol bol fotoğraf çekip geziyoruz. Bir de moda etkinliği gibi bir şey varmış. Podyum kurulmuş, dönüşe geçtiğimizde podyumda mankenler defileye başlamak üzereydi. Biraz bekledik ve birazını izledik. Mankenlerin bazılarını Seda otelde görmüş, hemen tanıdı.. Ve başladı bir muhabbet, “İşte, ondanmış meğer, mankenmiş de ondan bacaklar öyle, kalanı böyle.. Zaten ben de diyorum bununki bacaksa benimkinin kalanı nerede.. Annem babam malzemeden çalmadı ya.. Boşuna bunalıma girdik bunların yüzünden” falan şeklinde.. O arada şehir kapısına doğru yürüyoruz. Fakat defileye geç kalan mankenler sürekli karşımıza çıkıyor, sağdan soldan onlarca defileyi kaçıran manken çıkıyor.. JJJ Otelimize dönüyoruz. Yarın sabah yolculuk İstanbul’a…

05.07.2009 Pazar:

Sabah 5:30’da kalkacağız ama Hamit daha erken kalkıp odadaki poşetlerle konser verdiği için başarıyla ve itinayla uyandırdı beni… 6:00’da kahvaltıya indik. Waffle almak istiyoruz ama bizim gibi rüyasında waffle görmeyen aşçı kadın ortada yok.. Biz başka şeylerle başlıyoruz, o geliyor, bu sefer de makine ısınacak. Neyse sonunda Seda’nın hayret dolu bakışları arasında içi dolu birer waffle’ı mideye indiriyoruz da rahatlıyoruz. İstanbul’a gelince bir gün Moda’da waffle yiyelim sizinle, buradaki hafif bile kalır emin olun… J

image247 image249

Daha sonra otobüse binip 20 km. uzaklıktaki havaalanına varıyoruz. Bavulları verdikten sonra pasaport kontrolünden önceki aramada Hamit’in neredeyse 20 yıldır her gezide yanında taşıdığı ve üstünde her türlü alet olan İsviçre Çakısını çantanın gözünde unuttuğu fark ediliyor, Hırvat görevliler çakıya el koyuyor.. Evren ve Hamit daha pasaport kontrolünden geçmediğimizi, rehberimizin burada kaldığını, çakıyı ona vermeyi öneriyor ama görevliler Nuh diyor peygamber demiyor ve çakıyı iade etmiyor. Hepimizin canı sıkılıyor buna… Seda “Yurt dışına gider gitmez sana alıcaz aynısından” diye avutmaya çalışıyor. Free-shop’ta birileri alışveriş ediyor ama fiyatlar farklı çıkınca iade etmek istiyor, kasiyerler zorluk çıkartıyor, Evren yine tercümanlık yapıyor kendisi de sıradayken.. Seda elinde koca bir ayıcıkla geliyor, “Evren, bunu mutlaka almalı mıyız?”, o moral bozukluğunda bile güldürüyor bizi.. Evren alınanları geri verdikten sonra Seda’ya soruyor, bunu alıyor muyuz, yanıt sessizce gözlerini kapatıp başını sallayarak geliyor.. J Uçak kalkıyor ve 1,5 saat sonra İstanbul’dayız.

Eve vardığımızda bir sürpriz daha bekliyor bizi.. Hamit’in Bimeks’ten neredeyse bir netbook fiyatına aldığı, üzerindeki yuvaya SD kart takarak kendi kendine kopyalama yapıp kartları boşalttığı Smartmedia disk 2 GB’a kadar kopyalayıp gerisini bırakıyormuş. Bu sayede gezdiğimiz yerlerden Kosova ve Ohrid’deki resimlerin tümü, bir iki yerdekilerin de bazıları kayboluyor. Çok üzülüyoruz ama yapacak hiçbir şey yok. Seda’ların fotoğraflarından (kendilerinin olmadığı birkaç fotoğraf çekmişler, yanlışlıkla JJJ) ve internetteki resimlerden tamamlıyoruz boşlukları.

Hamit sonradan bir şikayet maili yazıp İngilizce olarak Dubrovnik Havaalanı ve Emniyetindeki bulduğu bütün mail adreslerine gönderiyor. Ve çok geçmeden çakı Namık Bey’e iade ediliyor. O da sağolsun gelen birisiyle gönderiyor bize.. Fotoğraflar değilse de çakı geliyor en azından.. Bimeks’ten aldığımız Smartmedia’yı da iade ediyoruz biraz uğraştıktan sonra… Zaten öyle bir fiyat ödemişiz ki üstüne biraz daha koyup Acer Netbook alıyoruz… JJJ

8 yorum

  • gezgindirgezeninadi dedi ki:

    Güzel fotograflariniz ve notlariniz icin tesekkürler. hic turla seyahate cikmadim ama anlattiklarinizdan oldukca zor oldugunu anliyorum:) Bu cumartesi biz de Balkan turuna cikiyoruz. Rotamiz biraz farkli ama tecrübeleriniz aklimdaki bazi sorulara isik tutuyor. Biz kendi aracimizla Almanya’dan yola cikiyoruz. Bizi en cok korkutan yol Kotor – Ohrid arasi. yollarin cok kotu oldugunu ve 300 kmlik yolun 10 saati bulabilecegini duymustum. Yazinizdan anliyorum ki en zorlu kisim Tiran Elbasan arasi, ve sahil yolunu tavsiye ediyorsunuz, degil mi?

  • exxe dedi ki:

    o pek sahil yolu değil, otoban gibi ama otoban da değil… ama uzunluk, iniş çıkış ve virajlar göz önüne alındığında Karadağ’ın dağlık bölgeleri (ki hemen her tarafı dağlık) yeter dedirtiyor… Ama her tarafı ayrı güzel o bölgenin…

  • NEŞE dedi ki:

    Siz de bizim gibi turla gezmeye alışık değilsiniz,böyle sıkıntıklar oluyor tabii..Kalkandelen camiini çok beğendim,Ohri gölüne ortak sınır olarak bir de Yunanistan var,o kıyılar da çok güzel..Kiwi ağacını ben ilk defa doğu Karadeniz de görmüştüm,ilginç değil mi ?Ah ah,Kotor gezilmez mi,hayret ediyorum bu düşünceye..Herşeye rağmen güzel bir gezi ama tabii sizin tren turunuz gibi hür değil…Teşekkürler..

  • Corto_Turco dedi ki:

    2 sene önce gittiğim Balkan turlarını yeniden yaşattınız. Arnavutluk hariç hemen hemen aynı yerleri gezmişiz, hatta fotoğraflar bile aynı neredeyse. (Yakın dönemlere gitmiş olmalıyız ki Manastır’daki mağazanın vitrinindeki indirim ilanı benim de dikkatimi çekmişti) Elinize sağlık.

  • efes_35 dedi ki:

    iyi günler çok güzel bir tur yapmışsınız. banada yardımcı olurmusunuz?

    uskupten ailece arnavutluk kosova karadağ sırbistan makedonya ve hırvatitana gitmek istiyoruz. üsküpten araç kiraladım 7 gün vaktimiz var günde 10 saat civarı gezebiliriz . rota cizmemde yardımcı olurmusunuz internetten gezilecek yerleri not aldım ama ne güzergahta gitmeliyim bilmiyorum navigasyon cihazım var ama tavsiyelerinize ihtiyacım var. birde dönüşte yine üsküpten turkiyeye ucakla gelicem yardımlarınız için teşekkürler.

  • exxe dedi ki:

    merhaba, biz turla gezdiğimiz için o konuda kafa yormadık. ama route planner europe diye bir program var, çok güzel rotalar çizilebiliyor, onunla istediğiniz verilere göre birşeyler çıkardım: (mail adresi verirseniz daha ayrıntılı dökümünü de gönderirim) Selamlar… İyi eğlenceler…

    Time mi Description Direction Diff.mi

    19:51 0.0 MK 1000 Skopje Struga E852 177.7

    1 23:53 177.7 AL Tiranë Shtuf 114.4

    2 03:06 292.1 85310 Budva Lepetane-Port/ Lepetane-Port harbour 56.5

    3 04:51 348.6 HR Dubrovnik/Boninovo HR – BIH (Dubrovnik 223-Duzi 20) border 266.4

    4 12:36 614.9 Beograd/Banjica SCG – MK (Nesalce E75-Kumanovo E75 border 268.8

  • NEŞE dedi ki:

    Merhabalar Efes_35..Sizin için birşeyler planladım ama ben araba ile Arnavutluk pek tavsiye etmiyorum,araba hırsızlıklarının çok fazla olduğunu biliyoruz o ülkede..Yine de “gideceğim” derseniz işte plan:1 gece Üsküp,havaalanından şehire gidin,yerleşin o gün şehri gezin,ertesi gün 175 km.uzaklıktaki Ohri ye gidin orada 2. gecenizi geçirin,göl harika,gezin ,dolaşın..Ertesi gün 125 kmlik yolla Tiran a geçin,şehri dolaşın ve Durres e devam edin (40km) gece orada kalın,arabayı sağlama alın..Ertesi gün,Durres den 122 km ile İşkodra ya gelin,öğle yemeği ve biraz dolaşın,60 km sonra Karadağ ın başkenti Podgorica dasınız,biraz gezin ve sahilde (55 km.) Petrovaç a devam edin ,gece bu güzel kasabada ucuza kalın..Ertesi gün Kotor (40 km) ve Budva yı gezerek Dubrovnik e (100 km ) ulaşın…Dubrovnik de 2 gece kalın ,birgün elafiti adalarına 25 € ya motor turu yapın..Dönüş yolunuz bu kez kuzeyden olacak ve çok uzun ve virajlı,Niksiş-Podgoriça-Priştina- Üsküp tam 565 km…Bu yolu ikiye bölmelisiniz,gece uygun bir kasabada kalısınız…Sevgili gezi dostumuz benden bu kadar ,detaylar size kalmış..Michelin in sitesine girin ve kendinize Route Planner den bir plan yapın ve not alın,çok faydası olacak…İyi yolculuklar..Sevgiler…Arnavutluk da vize ne durumda bilmiyorum..

  • exxe dedi ki:

    bu ülkelerden hiçbiri (arnavutluk dahil) türk pasaportuna vize istemiyor. ama bu demek değil ki avrupa’daki gibi bir ülkeden bir ülkeye elini kolunu sallayarak geçiyorsun. her ülkeden çıkarken ve diğerine girerken bayağı bir inceliyorlar… arnavutluk tam bir çalıntı araba cenneti ama ben bundan italya, almanya gibi ülkelerde çalınan lüks araçların, özellikle de mercedes’lerin burada serbestçe satılabilmesinin kastedildiğini sanıyorum. ülke içindeki durumu bilmiyorum, o konuda herhangi bir yorum duymadım… tekrar edeyim, mail adresi varsa harita ve ayrıntılı yol güzergah bilgisi dökümünü gönderebilirim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*