Girit Günlükleri (1) / Önce tarih

Fenike kralının güzeller güzeli kızı Europa , deniz kenarında arkadaşları ile eğlenirken çapkın tanrı Zeus’un dikkatini çeker . Zeus , Europa’yı baştan çıkarabilmek için O’na boynuzları altın sarısı renginde beyaz bir boğa olarak görünür . Europa boğayı çok sever , üzerine biner binmez boğa Zeus denize atlayarak kızı Akdeniz’in ortasında bir adaya , Girit’e kaçırır .

Ben de uzun süredir şu bizim Kadıköy’deki kara boğanın sırtına binsek , bizi Girit’e atıverse diye düşünür dururdum . Ama bizimkinin yıllar önce iskeleden Altıyol’a yaptığı kısa seyahat sonrası yerinden ayrılmaya pek niyeti yok . O zaman planlı programlı birşeyler yapalım , ama Girit’e doğrudan uçuş da yok . Bir toplantı olsa , konuşmacı olarak çağrılsak ,

Ya da bir düğüne davet edilsek bir uçak dolusu insan ,

diye düşünerek ufak ufak psikolojik destek almaya başladığımız sırada ,

canavar tur operatörlerimizin bayramda Girit’e bir charter sefer ayarladıklarını gazetelerde görüverdim ( Hem de bir değil iki uçak kaldırdılar ) . Ben Girit’e bunlarla gider , orada da ya araba kiralar ya da KTEL otobüsleri ile adayı gezerim diye düşünürken tur rehberimizin Cem Tüzün olduğunu öğrenince planlarımı bavulun bir köşesine koyup kendimi Cem Bey’in emin ellerine teslim ediverdim . O da bizi yanıltmadı , kendisine buradan teşekkürü borç bilirim .

Aegean Havayolları’nın güleryüzlü hostesleri ile keyifli bir yolculuk yaptık Heraklion’a . Hafif kemerli ince burnun bir hanım yüzünde ne kadar güzel durduğunu da anımsadım uçakta . Girit , yurtdışı seyahatlerin öncelikli hedeflerinden olmadığı için yaş ortalaması yüksek bir ekiple yaptık gezilerimizi ve çok keyif aldık . Heraklion’un doğusunda Hersonissos denilen bizim Kemer benzeri turistik bir bölgede kaldık 3 gün boyunca . Otelimiz de fena sayılmazdı doğrusu .

Önce tarih dedik çünkü kimilerine göre Avrupa uygarlığının merkezindeyiz artık . Mitoloji ile gerçeğin birbirine karıştığı bir adadayız aynı zamanda : Zeus ile Europa’nın çocuklarından biri Kral Minos olacaktır . Gücünü kanıtlamak için Poseidon’dan bir boğa ister Kral Minos . Poseidon’un yolladığı boğa o kadar güzeldir ki Minos onu öldürmeye kıyamaz ve yerine başka bir boğayı kurban eder . Poseidon durumu öğrenince kızar , kendi yolladığı boğaya Kral Minos’un karısı Pasiphae’nin aşık olmasını sağlar ve bu garip ilişkiden Minotauros ismi verilen yarı insan , yarı boğa , huysuz , insan eti yiyen bir yaratık çıkar . Minos çaresizdir , yapabileceği tek şey bu yaratığı sarayının altına yaptırdığı labirentlerde saklamaktır .


Knossos Sarayı

Sonraki yıllarda Atinalılara karşı bir zafer kazanan Minos , her yıl Atina’dan 7 si erkek 7 si kız 14 gencin Minotauros’a yedirilmek için Girit’e gönderilmelerini ister ve kabul ettirir . Öykünün başka bir versiyonu – Knossos Sarayında yerel rehberin anlattığı – her yıl Girit’te yapılan boğa güreşleri için Atinalıların 14 genç yolladıkları , Minos’un bunları labirentlere sokarak Minotauros’a yedirdiği , gençler geri dönmeyince Atinalıların Girit çok güzel bir ada olduğu için gençlerin orada yaşamayı tercih ettiklerini sandıkları yönünde .



Sonuçta yıllar içinde Theseus isimli bir Atinalı genç adaya gelir . Minos’un kızı Ariane , Theseus’u görür görmez aşık olur ve O’na kaybolmaması için labirente girmeden önce bir yumak iplik verir . Theseus aslında Atina kralının oğludur ve çok güçlü bir delikanlıdır . Labirentlerde Minotauros ile karşılaşınca O’nu yumrukları ile öldürür ve ipliği takip ederek labirentten çıkar . Arkadaşları ve prenses Ariane ile birlikte evinin yoluna koyulur . Yolda Naksos’ta mola verirler , çok yorgun olan Ariane burada uyuya kalır . Uyandığında bir de bakar ki Theseus çoktaaan gitmiş .

Mitoloji ile gerçeğin birleştiği yerleri geziyoruz şu anda : Knossos Sarayı . Gizemli Minos uygarlığının ada üzerine yayılmış kalıntılarından en büyük ve en görkemlisindeyiz . Çünkü burası Kral Minos’un sarayı . Heraklion’un sadece 5 kilometre güneyinde .

Sarayın ortaya çıkarılış öyküsü de ilginç . 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında tarih bilincinin (!) uyanması ile arkeolog kisvesi altında birtakım hazine avcılarının türediğini biliyoruz . Bunlardan biri de tanıdık hırsız , Schliemann . Bu adam Truva’yı mahvetmeden önce Girit’e gelmiş . Dönemin Osmanlı Valisi ile anlaşarak tarım yapacağı bahanesi ile sarayın olduğunu düşündüğü bu toprakları satın almış .

Fakat aldığı arazideki zeytin ağaçlarının sayısının tapuda yazandan daha az olduğunu görünce -sanki zeytincilik yapacak- vali ile kavga etmiş ve anlaşma bozulmuş . Olan bizim Truva’ya olmuş . Daha sonra Truva’ya gelen Schliemann bölgeyi hem kazı olarak mahvetmiş , hem de bulduklarını çalıp çırpıp götürmüş .

Knossos’u dünyaya armağan eden kişi Sir Arthur Evans . Oxford’ta Ashmolean Müzesi’nin müdürüymüş o zamanlarda . Elbette modern bir arkeolog gibi düzenli çalışmamış ama bulduklarına karşı çok daha saygılı olmuş .Bu yüzden sarayın girişinde Evans’ın büstü karşılıyor bizi . Kazıların büyük kısmını kendi parası ile finanse ettiği söyleniyor . Tutku ile bağlanmış Knossos’a . Laf aramızda bu kültüre Minos uygarlığı adını veren de Evans’ın ta kendisi .

Bölgeye ilk saray MÖ 2000 civarında kurulmuş . 300 yıl sonra depremlerle yıkılınca MÖ 1700 lerde bugün kalıntılarını gezdiğimiz bu saray yapılmış . Sarayın yapılışı Minos uygarlığının altın çağına rastladığı için bu yeni saray giderek büyümüş ve birkaç katlı , 1200 den fazla odalı , 20 bin metrekarelik alana yayılmış bir yer haline gelmiş . Bize sarayı gezdiren rehberin anlattığına göre bu odalarda insanlar yaşamıyormuş , sadece depo olarak kullanılıyorlarmış . Nereden mi anlamışlar , çünkü bu kadar büyük bir sarayda hiç mutfak bulunamamış . İnsanların -kral ve avanesi dışında- sarayın dışında yaşadıklarını , gündüzleri saraya gelip çalıştıklarını düşünüyorlar .

Sarayın en etkileyici yeri taht odası . Kral Minos’un alçıtaşından yapılmış tahtı burada duruyor . Avrupa’nın en eski tahtı ünvanını almış . Odanın duvarları fresklerle süslü . Ortada arınma ayinlerinde kullanıldığı düşünülen bir su kabı var . Odanın duvarlarında dizili taş koltuklarda kralın danışmanlarının oturduğu düşünülüyor .

Sarayı gezerken temiz su tesisatına ait boruları ,

tuvaletleri ,

ve deniz kenarına kadar uzanan tarihin en eski yolunu görebilirsiniz .

Sizce Kral Minos nereli ? Kesinlikle bir kuzeyli yani bugünün Yunan topraklarından değil . Mısır , Suriye ve hatta Anadolu toprakları gösteriliyor Minos uygarlığının kaynağı olarak . Kısa boylu ve esmer oldukları düşünülüyor . Bulunan mezarlardaki iskeletlerden asillerin ortalama 70 yıl , bizim gibi sıradan insanların 50 yıl yaşadıkları saptanmış . O dönem için oldukça uzun süreler . Beslenmelerinin iyi , hijjen düzeylerinin yüksek olduğunun dolaylı göstergeleri bunlar .

Minosluların evlerinde yılan besledikleri de söyleniyor . Bunun birkaç nedeni varmış . Öncelikle yılanlar fareleri yedikleri için . İkincisi depremi önceden haber verdiklerine inanırlarmış . Üçüncüsü de yılanlar yeraltında yaşadıkları için kendileri öldüklerinde zamanında besledikleri yılanların onlara yeraltında rehberlik edeceklerini düşünüyorlarmış . Kalıntıları gezerken hanımlara çığlık attıran bir yılanla gözgöze geldiğimde doğrusu içim ürperdi , büyük büyük dedeleri Minosluların elinden birşeyler yemişmidir acaba diye düşünmeden edemedim .

Minos uygarlığının çöküşü MÖ 1450 deki Thira yanardağının ( bugünkü Santorini ) patlaması sonrası başlamış . Bu büyük patlama dev tsunamiler oluşturarak adaya büyük zarar vermiş . Patlamanın ardından gelen iklim değişiklikleri ise adadakilerin toparlanmasına engel olmuş . Zayıf düşen Minoslular kuzeyden gelen Mikenlere karşı koyamamışlar . Saraylar tamamen yıkılsa da Knossos Sarayı’nın bulunduğu bölgedeki yerleşim MS 5. yüzyıla kadar devam etmiş.

Knossos Sarayı’nın büyüklüğünde ve görkeminde hayal kırıklığına uğradıysanız , dünyanın en güzel kolleksiyonlarından birini barındıran Heraklion Arkeoloji Müzesi size ilaç gibi gelecektir . Her katında 10 salonun bulunduğu iki katlı bina kolayca geziliyor . Minos uygarlığına ve ardından gelen Mikenlere ait buluntular daha çok ilk katta sergileniyor . Üst katın küçük bir bölümünde Minosluların evlerini süsleyen freskler var , gerisi klasik Yunan uygarlığı buluntuları .

Bir başyapıt ile başlayalım : Toreador freski . Minos uygarlığının en önemli dinsel simgesi boğa . Fresk Knossos Sarayı’nın taş çeşme avlusunda bulunmuş . Ünlü boğa oyunlarından bir anı betimliyor . Akrobatlar ya da atletler diyelim , boğanın boynuzlarından tutup üzerinden takla attıktan sonra tekrar yere iniyorlar . Minos freklerinde erkekler kırmızı , kadınlar beyaz renge boyanırlarmış . Burada beyaz renkte görülen erkek figürlerinin büyüdüklerini göstermek için boğa ile güreşen ergenler olduğu düşünülüyor .

Bir başka fresk kraliçe odasını süsleyen yunus freskleri . Freskler ne yazık ki küçük küçük parçalar şeklinde bulunmuş ve birleştirilmiş . Eksik olan yerleri ise çizilip boyanarak tamamlanmış .

Fresklerde asil Minos kadınlarının göğüslerinin çıplak olduğu göze çarpıyor . Minos uygarlığında sadece köleler örtünürmüş . Memeler bildiğiniz gibi doğurganlığın , bereketin simgesi .

Gizemli bir başyapıt daha : Phaistos diski . Üzerindeki yazı – Lineer A yazısı – henüz okunamamış . Adada kullanılan ikinci yazı dili , Miken dönemine ait Lineer B yazısı 1952 yılında çözülmüş . Bu yazı ile yazılmış tabletler de müzede mevcut .

Doğal olarak bir Akdeniz adasında aklınıza çömlekler gelecektir uzmanlık alanı olarak . Minos çömlekçiliği, özellikle İda Dağındaki aynı isimli mağara tapınağından ismini alan Kamares çömlekçiliği çok ünlü . Bunların en güzellerinden biri ahtapot desenli vazo . Bu çömlek ve vazoların yüzeyleri bir yumurta kabuğu kadar inceymiş . Denizyıldızları , yunuslar , ahtapotlar en çok kullanılan desenlermiş .

Genç Minos hanımları acaba bu çanta-çömleği kollarına asıp piyasa yapıyorlarmıydı ? Bir LV kadar şık değil mi ?

Müzede eksiksiz minyatürler de var ama fotoğraflarını çekmek yasak . Atina’da olduğu gibi burada da müzenin bazı buluntularının altında fotoğraf yasağını belirten levhalar var . Görmez de makinaya sarılırsanız vay halinize .

Tertemiz insanlarmış Minos ahalisi . İşte küvetleri , öldüklerinde de lahit olarak kullanılıyormuş .

Günümüzde de adanın bal üretim bölgelerinden en ünlüsü olan Malia yakınlarında bulunmuş arı şeklindeki iğne , mücevher işlerinde de ne kadar incelikli işler çıkardıklarının kanıtı .

Boğanın dinsel bir figür olduğunu söylemiştik . İşte ayinlerde kullanılan içinden şarap içtikleri taştan oyulmuş bir rhyton . Bir başyapıt daha .

Atina’da arkeoloji müzesinde gördüğümüz Kyklad heykelcikleri gibi küçük ölçekli heykeller burada da var ama çok daha incelikli . Bir boğanın başını tutmaya çalışan akrobatlar veya salıncakta sallanan çocuk gibi .

Ve daha niceleri …

Biraz da adanın idari ve ticari başkenti Heraklion’dan bahsedelim . Girit hakkındaki en olumsuz görüşlerin nedenidir bu şehir . Özellikle gemiyle gelip Heraklion’a uğranmış ve günlük bir tur ile sadece Knossos Sarayı görülmüşse sonuç bellidir : ”Girit’te bir şey yokmuş”

Adını Herakles’ten alan , Venediklilerin Kandiye ismini verdikleri ve Osmanlıların da aynı isimle andıkları bu kişiliğini kaybetmiş şehirde , arkeoloji müzesi dışında görülecek yerleri arıyoruz .

Yayalara ayrılmış şirin bir çarşıya ne dersiniz . Alışveriş için ideal , etraftaki kafeler de çok hoş ( objektife bakan esmer dilberi tanımıyorum ).

Heraklion Belediye Binası olarak olarak kullanılan Venedik Loggiası da fena değilmiş .

Venizelos Meydanındaki Venediklilerden kalma Morosini Çeşmesi görülebilir .

Agios Markos Kilisesine şöyle bir bakabilirsiniz .

Limana inerseniz tarihi Venedik Limanını ve şehrin etrafını saran surlar ile Venedik Kalesini görüntüleyebilirsiniz . Güzel balıkçı tekneleri ve Akdeniz de ruhunuzu okşar .

Bunlar bize yetmez diyorsanız günlüklerin diğer bölümlerini bekleyeceksiniz . Merak etmeyin size Hanyayı da göstereceğim … Yepyeni hikayeler ve fotoğraflarla birlikte pek yakında .

Sağlıcakla kalın…

 


5 yorum

  • Midgard dedi ki:

    Girit´i görmüş Yunan bir arkadaşım, Hanya´yı çok sevdiğini söylemişti. Sarayın hikayesi epey ilgimi çekti ve o çantayı ben bile çok beğendim. 🙂 Girit denilince aklıma bizim buralarda da çok ünlü olan mutfağı geliyor, ama bu yaz yine Girit´e giden bir arkadaşım hayal ettiği mutfağı da bulamadığını söylemişti. Bakalım siz bu konuda neler yazacaksınız. Elinize sağlık, teşekkürler. 🙂

  • arkutbay dedi ki:

    Sevgili Midgard , hemen cevap vereyim . Girit büyük ve turistik bir ada . Klasik bir Yunan adası arıyorsan orası kesinlikler Girit değil . Girit mutfağı arıyorsan sanırım orası da Girit değil . Az buz gezmedik , derler ya ´´Bahçeme Giritli gireceğine inek girsin daha iyi´´ diye , öyle mutfağından otlar fışkıran bir lokanta görmedik . Kabak çiçeği dolmasını ise bir köyde gördük . Mutlaka bir yerler vardır ama Girit mutfağının adalardaki temsilcisinin MİDİLLİ olduğu söyleniyor .

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Doktor,yine aldınız,götürdünüz bizi güzelliklere…Girit Mitolojisiz olmaz,yazdıklarınız Girit i anlamak için son derece önemli..Bizim gelecek gezi planlarımız arasında yer alan bu güzellikler için ben bir hafta ayıracağım,yeter herhalde..Başında tüylü tacı ile zambaklar arasında salınan prens ile ,yılanlı tanrıça benim favorilerim..Ellerinize sağlık…

  • arkutbay dedi ki:

    Neşe Hocam , Girit´e 1 hafta doya doya yeter -hatta biraz fazla bile gelebilir- Güneye inen çıkmaz yollara da girip daha orijinal köyler görebilirsiniz diye düşünüyorum . Çok teşekkürler güzel yorumunuz için .

  • tutu... dedi ki:

    Yeni Girit yazısını okuyunca eskileri de şöyle bir gözden geçireyim dedim.Sizin seri de harika, yorumunuzdaki ´´Bahçeme Giritli gireceğine inek girsin´´ deyişine de bayıldım doğrusu….Bu arada, bir kitap önerim de olacak, okumadıysanız ki gurme yanınız da var Byron Ayanoğlu´nun ´´İstiridye Üstü Girit´,´ öneririm.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*