GELECEĞİ PARLAK:KARADAĞ

                                      

GELECEĞİ PARLAK:KARADAĞ

 

    Hırvatistan
ın güney komşusu Karadağ bugün bizi bekliyor.Dubrovnikteki otelimizin komşusu
tur şirketinden pazarlıkla satın aldığımız ,100 euro ya 3 turdan ikincisi
“Karadağ”..Yine sabahın erken saatinde bir minibüs dolusu, birbirini hayatında
ilk kez gören insan hareket ediyoruz Dubrovnik ten..

    Şoför bu kez
daha genç,daha bilgili ,o da durmadan anlatıyor hikayeleri..Acaba kiralık
arabamızla mı gitseydik diye bir an düşünüyorum ama eşimin sağ taraftaki güzel
kıyı şeridini zevkle izlediğini görünce vazgeçiyorum düşünmekten..

    Bizi
Dubrovnik e getiren ana yol güneye Karadağ a kadar uzanıyor,bu bölgede otoyol
yok,nasıl olsun ki,dağlar bir duvar gibi arkamızda ,solda yükseliyor..Kayaların
yamaçlarına yerleşmiş çamlar,yer yer küçük köyler çok güzel..Dubrovnik in hemen
yakınında Mlini ve Cavtat köylerini geçiyoruz,buralar otel,pansiyon dolu,her
yamaçta,her virajda karşımıza çıkıyor..Karayolunun hemen aşağısındaki
yamaçların altı camgöbeği renkli deniz,beyaz kumlar,küçük koylar..Yazın
buraları turist kaynar..

      Havaalanını
da geçtikten sonra minibüs dağlara doğru çıkan ana yolu takip ediyor ve sınıra
geliyoruz.Şoförümüz pasaportları topluyor,damgalatıp sınır polisi ile birlikte
geri dönüyor,polis şöyle bir göz gezdirip iniyor aşağı,bizim şoför “Bizim
getirdiğimiz turistler olmasa bunlar açlıktan ölür “diyerek Karadağ a karşı
1991 savaşında yeşeren fikirlerini başlıyor sıralamaya..Karadağ bağımsızlığı
tanınan en son ülke ünvanını da elinde bulunduruyor.Eski Yugoslavya nın en
küçük parçalarından olan Karadağ,parçalanma savaşında Sırplarla birlik olup
Hırvatistanı bombalayınca bizim şoför de işte böyle konuşur tabii..1994 de
savaştan perişan çıkıyor Karadağ..Perişan dersek,zaten varolmayan sanayii dibe
vuruyor,halk çalıştığı tüm kuruluşları yağmalıyor,diğer yıkılan komünist
rejimlerde olduğu gibi,kişisel imkanları ile ayakta kalmaya ,evleri pansiyona
dönüştürmeye,turizm e önem vermeye başlıyorlar ama şu anda bile bunu tam
başardıklarını söyleyemem..Hırvatistan dan Karadağ a geçtiğimiz anda
karayolunun kalitesi bozuldu,binaların bakımları azaldı,harabeler
çoğaldı,belediye hizmetleri fakirleşti..Şoför hırsını almış değil..”Bunlar
tembeldir,çalışmazlar,biri çalışır gibi yapar,biri de güya onu denetliyormuş
gibi gözükür”..diyor..gülüyoruz..Biz gözümüzle gördüklerimize inanırız..Karadağ
ın Arnavutluk a komşu olması illegal işlerle olan ortaklıkları da arttırdığını
okumuştum.Tüm Avrupa dan çalınan arabaların,Arnavutlukta söküldüklerini ve
paraların Karadağ da aklandıklarını yazıyordu…Belki yalan,belki doğru ama
Karadağ başbakanının da yatırımları varmış kendi ülkesinde..!!!Gezimize
çıkmadan önce bizim gazetelerde ,bir Türk işadamının Karadağ da muazzam bir
turistik tesis aldığını ve açılış partisi için Türkiye den gelecek misafirleri
özel uçakla taşıdığını okumuştum..Hangi deterjan daha beyaz yıkıyor artık ben
bilmem…

      İlk hedef
Kotor..Bu güzel kasabaya gitmek için Herseg Novi kasabasını tepeden transit
geçip,Norveç fiyordları gibi ,karaların içine kilometrelerce girmiş bir körfeze
dalıyoruz.Kendi arabamızla olsaydık,Herseg Novi yi de gezerdik,gidenler çok
övüyorlar. Kotorska Boca=Kotor Körfezi karşımızda.

      

                   KAYALIKLAR MERYEMİ


Körfezin tam ortasında minik
iki ada var. Bunlardan birinde ,ağaçlık olan adada bir Ortodoks kilisesi(St.
George) ve kaptanların mezarlığı var,diğeri ise ilginç bir olay sonucunda
oluşmuş,yapay bir ada,üzerinde mavi kubbeli çok şirin bir kilise barındırıyor
,”Kayalıklar Meryemi”…Hikayesi ilginç:Kotorsko Boca da avlanan iki balıkçı
parlayan bir cisim görürler,yaklaşınca ,50-60 cm. yüksekliğinde bir Meryem
heykeli olduğunu görür ve Kotor daki kiliseye getirirler.Ertesi gün kiliseye
giden balıkçılar heykeli bulamazlar,aramalar sonucu heykel,körfezin ortasındaki
bir kayanın üzerinde bulunur.Alırlar,tekrar kiliseye yerleştirirler ama heykel
yeniden yok olur,kayanın üzerinde bulunur ve bu iş iki hafta sürer…Sonunda
çözüm bulunur,balıkçılar bu kayaya suni bir ada yaparlar ve üzerine de bir
şapel yapıp heykeli yerleştirirler..Sen sağ, ben selamet..Ada 200 yıl boyunca
taşlarla takviye edilir,büyütülür ve bugünkü duruma gelir…Minik,şirin ve mavi
renkli…

   Kotor öyle bir
korunaklı yere konuşlanmış ki,üç yarımada,dört boğaz aştıktan sonra ancak güzel
yüzünü gösterecek gemilere..15-16 yy.da nasıl korunmuş bu gizli köşelerde..Barbaros
bile alamamış,Osmanlı vergiye bağlamış ama devamlı bir hakimiyeti yok ..

    Kotor,bugün
UNESCO korumasında,sıkı mimari kurallara bağlı ve bence çok paraya ihtiyacı
var,birçok yer restore bekliyor,geleceği çok parlak turizm açısından.

                         

                               SKURDA

   Dağlardan inen
Skurda ırmağı yemyeşil akıyor körfeze doğru,5 km. uzunluğunda,yer yer kulelerle
desteklenen surlar kayalık dağlara doğru çıkıyor.Nefesi yetenler tepelere çıkıp
oradan da fotoğraflıyorlar güzel Kotor u.Kayalık dağlardan körfeze akan suların
deniz suyunu buz gibi yaptığını söylüyorlar.Surlardaki üç kapı, girişi sağlıyor
eski şehire.

Ben bu turu neden sevdim,minibüs bizi park yerinde
bıraktı,şu saatta burada olun dediler,öyle hep beraber ilkokul gezisi gibi
dolaşmak yok,ben zaten dersimi çalışmışım,nerelere gideceğimizi çok iyi
biliyorum.

                    

                       DENİZ KAPISI

     1555 tarihli
Venedik yapımı “Deniz Kapısı”ndan şehire giriyoruz.Kilit taşında 21.kasım 1944
yazıyor,Komunist ordu nun şehire girdiği tarih.Biz de giriyoruz kapıdan ve
güzel bir meydandayız.

          

                            SAAT KULESİ

Tam karşımızda 1602 tarihli bir saat kulesi, köşelerde
kafeler,turistleri bekliyorlar.Para birimlerini Euro yapmış,rahat
etmişler.  Gelirler Avrupanın diğer Euro
kullanan ülkelerine göre çok düşük olmasına rağmen bizim gördüğümüz fiyatlar
halkın alım gücünün gerisindeydi, belki de bize “turistik fiyatlar” uygulandı..Bir
küçük şişe suya 1 euro verdik .Meydandaki şık Kafede bir kahve 2.20 euro,bunlar
bence hep turistik fiyatlar,zaten buralarda da oturan pek yerli halk yoktu.Saat
kulesi karşısında 17 yy. yapımı Dükler sarayı ve Silah depoları
var..

         

                     DÜKLER SARAYI

Gözönündeki yapılar restore edilmiş ama daracık ara sokaklara dalınca
Kotor un çok paraya ve emeğe ihtiyacı olduğu anlaşılıyor.Meydanların
etraflarında 17 -18.yy a ait saraylar var,bence bunlara saray değil de “konak”
desek daha doğru olur,o çağların aristokrat ailelerine ait çok
odalı,balkonlu,rölyefli ,taş mimariler,konaklar bunlar..Deniz ticareti ile
zengin olan ailelerin filoları var,İtalya dan aldıklarını
Balkanlara,Balkanlardan gelenleri İtalya ya gönderiyorlar.

              

                         PİMA KONAĞI

     St. Triphon
katedrali önündeyiz…Kotor un en önemli kilisesi,Piskopos un “Kathedra”=(koltuk)
sı da burada olunca Kathedral oluyor..Zaten Piskoposluk makamı da yan binada..

             

                      ST. TRİPHON

     Kuzeydeki
“Nehir kapısı” na doğru yürüyoruz,harika meydanlar,daracık sokaklardan
geçiyoruz,taş evleri izliyoruz.

       


       


İki güzel kız öğrenci nefis bir müzik yapıyorlar
kaldırımlarda,bu minik şehirdeki müzik eğitiminin kalitesine saygı duymamak
elde değil.

       

Minik St. Lukas kilisesi bir biblo gibi karşımızda,daha sonra iki
kulesi ve yüksek kubbesi ile 1909 tarihli St. Nikolaos kilisesini
görüyoruz.İçerde güzel bir İkonostasis var,burası Ortodoks olmalı..

      

      

                     ST. NİKOLAOS

Skurda
nehrinin yemyeşil suları üzerinde bir köprüdeyiz,burası Nehir kapısını karaya
bağlıyor…

       

                         NEHİR KAPISINDAN..

       

                 TERKEDİLMİŞ ELEKTRİK SANTRALI

İlerde nehir üzerinde terkedilmiş bir elektrik santralının kalıntıları
var.Geriye dönüyoruz,bu kez güney kapısına doğru,Kotor u baştanbaşa
yürüyeceğiz..

       


Tepemizdeki ulu kayalığa yaslanmış taş evlerin gölgesinde ,dar
sokaklarda yürüyoruz. Piri Reisimiz buraları görmüş ve yazmış,diyor ki,”Kayalık
dağ yazın öğleden sonra batı güneşini alır,kızar ve sıcağı cehennem gibi Kotor
a yansıtır”…Neyse biz öğleden sonra Budva ya kaçacağız..

       

       

       

Gurdic=batı kapısına
yakın Venedik askeri hastanesi bugün kültür merkezi olmuş,daha sonra yine dar
sokaklar,yine taş evler…Gurdic kapısından eski şehir dışına çıkıyoruz ve büyü
bozuluyor..

      

                    GURDİC KAPISI

Komunist devirde yapılmış ama şimdi terkedilmiş turistik tesisler
çürük bir diş gibi kapkaranlık karşımızda..

     

              TERKEDİLMİŞ…

Sahilde lüks yatlar tam bir tezat
oluşturuyor,yeni Rus zenginler burayı çok seviyor..Şehire ilk adım attığımız
Deniz kapısına doğru yürürken surların dibinde kurulmuş pazara
rastlıyoruz.Bayılırım böyle pazarlara,şehrin asıl kalbi burada
atar…Meyvalar,çiçekler,sebzeler,balıklar çok renkli manzaralar sunuyor bize..Yan
tarafta “Kotorska Autobusta Stanica=Kotor Otobüs İstasyonu” var,kente diğer
kasabalardan gelen yolcular burada inip-biniyor.

     

     

     

İkinci kez deniz kapısından girip,meydandaki saat
kulesinin karşısındaki kafeye konuşlanıyoruz.Belediye bandosu,popüler melodiler
çalıyor,biz de kahvelerimizi yudumluyoruz.

        


    Minibüsümüz
hareket ediyor,şimdi tatil kenti,Rus milyarderlerin gözdesi Budva ya gidiyoruz.

   Yol dağdan
geçiyor yarım saat sonra beton bloklar gözüküyor..Sahil düz ve kumsal olduğu
için çocuklu aileler tercih edermiş Budva plajlarını..Her yer Şantiye
gibi,inşaat vinçleri göklere yükseliyor,beton gökdelenler,cafcaflı
girişleri,metal süslemeli  lobileri ile
siyah camlı cipleri ağırlıyor.Rus zenginlere yönelik gayrımenkul ilanları her
köşe başında.Minibüsümüz bizi bir sahil parkının kıyısında bırakıyor.

        

                         BUDVA-KOY

        

Önce
karnımızı doyuralım diyoruz ve kıyıdaki Jadran restaurant a oturuyoruz.Budva
koyunun güzel manzarası karşımızda,koydaki adada başbakanın da arazileri
varmış,seyrediyoruz..Niksic in kaynak suları ile üretilen meşhur biranın
yanında bir Shopska salad,bir kalamar tava ,bir de tiramisu 17 euro
tutuyor..

       

Garsonumuz İrfan Türkçe konuşuyor ,özenli ve hızlı bir servisle bizi
memnun ediyor.Yemekten sonra sahil boyunca yürüyoruz eski şehire doğru,güzel
Rus kızları şimdiden arz-ı endam etmişler..

       

Yıkılan tüm komünist ülkelerde
olduğu gibi burada da “hediyelik eşya” kıtlığı var,bir-iki dükkanda çin malı
çantalar,plaj malzemesi ve orijinallikten uzak magnetler dışında hiçbir şey
yok..Neden acaba ? diye kendi kendime soruyorum,oysa bu ülkelerde
,seramik,kilim,yün ceket,işleme örtü,keçe aksesuar,ağaç oyma geleneklerinin
olduğunu biliyorum..Halkın bu yeteneklerini harekete geçirecek belki bir itici
güce ihtiyaç var..

        

        

      Eski
Budva,yeninin aksine müthiş güzel bir minik kasaba..Surlar içinde küçük bir
yarımdanın üzerinde yer alıyor.Küçük meydanlarında kiliseler,begonvilli dar
sokaklarında taş evler,aralarda yeşil gölgeli köşelerde kafeler,dönemeçlerde
minik dükkanlar bana müthiş keyif veriyor,hiç çıkmayalım surların dışına burada
dönüp duralım.

      


Kasabanın en ucundaki burcun önü güzel bir plaj,tarih deniz,plaj
hepsi birarada..Taş sokakların aralarında sarmaşıklar,incir
ağaçları,yaseminler,begonviller dolaşıyoruz keyifle..

      

                 KUTSAL ÜÇLÜ KİLİSESİ

      

      

                      ST.İVAN KİLİSESİ

Taş surların dışına
çıkınca burada da büyü bozuluyor,bu kez beton duvarlarlar karşılıyor yine
bizi..Budva eski şehire bir zarar gelmeden büyüsün,sahil Rus zenginlerin
yatları ile dolsun,para gelsin ki restoreler hızlansın ve mücevher korunsun.

     

     Minibüsümüze
biniyoruz,dönüş yoluna geçiyoruz, bu kez Kotorska Boca nın virajlı sahil
yolundan değil,bir başka kestirme rotayı tercih ediyor şoförümüz,Tivat ı
geçip,Lepetani den Feribota biniyor ve 15 dakikada karşıya geçiyoruz,yolumuz
çok çok kısaldı böylece.

     

                       FERİBOTTAYIZ

   Akşam
trafiğine kalmayalım sınır kalabalık olur diyor,şoför…Zamanında geçiyoruz
beklemeden sınırı ama Hırvatistan a girişte sınır görevlileri iyice,sıkı bir
kontrol yapıyorlar.Arnavutluktan gelip,Hırvatistan a geçen kaçaklar varmış,öyle
diyorlar..

     Dubrovnik e
giriş,akşamın güzel ,ılık ışıkları ile çok hoş ama akşam şehirde yediğimiz
yemek bizi memnun etmiyor.Ragusa restaurant ta ,çift katlı gösterişli örtüler
üzerinde yediğimiz yemek,lezzet olarak da para olarakta bizi tatmin etmiyor ama
masa komşumuz Amerikalı çiftle sohbet neyse ki geceye renk katıyor..Yemek
sonrası Jazz kafe Troubadour bizi bekliyor yine..Mayıs gecesinin sonu harika
müzikle uzuyor,son otobüs kaçtaydı..???

     

7 yorum

  • elpida dedi ki:

    çok güzel bir yazı olmuş. Oldukça ayrıntılı tanıtmışsınız. Teşekkürler.

  • arkutbay dedi ki:

    Eski Yugoslavya halklarından en tembellerinin Karadağlılar olduğu söylenir . Bunu söylemek benim haddime değil bir Karadağlıdan duyduğum için aktarıyorum . Karadağlıların yatağının yanında daima bir sandalye olurmuş , sabah kalkınca dinlenmeleri için . Yatağın başucunda da iki tane taş bulunurmuş , biri akşam yatınca ışığı söndürmek için , diğeri cam açık kalmışmı diye kontrol etmek için. 🙂 Hırvatistan gezimde en sevdiğim yer olmuştu Kotor . Budva nın eski şehrinde in cin top oynuyordu ama yakında Ruslar gelecek buralara diyorlardı , gelmişler . Ellerinize sağlık Neşe Hocam , çok teşekkürler . Yazılarınız günüme neşe katıyor .

  • Midgard dedi ki:

    Balkan gezimizden en özlediğim nokta Kotor sanırım. Anılarımı tazeledim, fotoğraflarınızdaki her noktada adımlamıştım, hepsini hatırladım. Cats of Kotor´u da görmüşsünüz, içerideki ürünleri çok beğenmiştik, fakat fiyatları biraz yüksek gelmişti. Deniz Kapısı´nın üzerinde aynı zamanda Tito´nun sözü de yazıyor, ´Başkasının olanda gözümüz yok, bizim olanı vermeyiz…´ Kotor´da en çok dikkat çekenlerden biri de sokakların kedilerin hakimiyetinde olmasıydı, siz bundan bahsetmemişsiniz, ama umarım bu değişmemiştir? Ve biz oradayken dahi, Budva´ya Ruslar gelmeye başlamıştı. (Bir de Almanlar demişlerdi..) Teşekkürler Neşe Hanım, çok güzel bir yazıydı yine. 🙂

  • NEŞE dedi ki:

    Yorumlar yeni yazılar için itici güç oluyor,çok teşekkürler…Gençler çok daha dikkatli tabii benden,giriş üzerindeki Tito nun deyişini ve saat kulesi altındaki ´utanç sütunu´ nu unutmuşum…Sevgili Doktor,Karadağ esprileri beni güldürdü,Midgard,etraf gerçekten kedi doluydu…Bu bölge Rusların paraları ile kalkınacak ama korkarım ´kara para´ aklamada da ön sırada yer alacak…Bir tehlike de Budva da olduğu gibi beton gökdelen oteller…Sahilde kat sınırlaması görmedim…Bakalım ne olacak…Sevgiler..

  • edelweiss dedi ki:

    Sevgili Neşe yine çok güzel bir yazi olmuş. Ellerinizle sağlık. Gozlerimdeki rahatsızlık sebebiyle bazen siteden uzak kalıyorum, sizin ve arkadaşların güzel yazılarını okusam da yorum yazamıyorum. Kusuruma bakmayın. Arabayla gitmemekle iyi yapmışsınız. Daha sınırdan girerken feci trafik kazalarını gösteren broşürü elimize tutusturmuslardi. Gerçekten çok kötü araba kullanıyorlar. Hiç bir ülkede bu kadar tedirgin olduğumuzu hatırlamıyorum. Kalkinmalari biraz zaman alacak gibi görünüyor. Biraz tembeller gibi geldi. Zaten bir ülkede hızlı ve kuralsız araba kullanılıyorsa diğer herşey yavaş yürüyor.Acele yalnız trafikte oluyor. Aman herşey yavaş olsun , çevre korunsun yeter diyorum ben de. Resimler çok güzel, baharı yasattiniz bana soğuk Ankara sabahında.Sağolun varolun. Nice güzel gezilere.Sevgiler

  • merakles dedi ki:

    Daha önce gezmiş olduğumuz yerleri bir de sizin kaleminizden okuyunca neleri atlamışız diye şaşırıyor insan. Her zamanki gibi çok güzel bir anlatım , teşekkürler Neşe Hocam.

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Merakles doktorum,işte güzellik burada,siz de benim göremediğim güzellikleri gördünüz,paylaştınız,herbirimiz birbirimizden yeni şeyler öğrendik…İşte bu nedenle http://www.kendingez.com çok kıymetli bizim için..Teşekkürler..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*