Gel Yine! Geleceğim…

Sakarın tekiyimdir ben. Düz yolda ayağımı burkar veya düşerim. Bunun sebebi de yürürken, dolaşırken detaylara takılıp önüme bakmadığım içindir. Yaşadığım şehirde gezerken bile tepelere bakarak dolaştığım için tökezlerim bir vesile ile. ‘Önemli olan bakmak değil, baktığını görebilmektir’. Ressam babam ve Cumhuriyet döneminin iyi fotoğrafçılarından olan büyükbabam hep bunu söylerlerdi bana çocukken. Ben de her baktığımın ardındakini, özünü görmeye çalışırım.

Daha uçaktan belli ediyor kendini Hayastan’ın renkleri. Giderek altımızda yükselen dağların kahverengiliği ve yavaş yavaş beyazlaşan tepeler Ararat’a yaklaştığımızın müjdecisi. Birşeyler var o dağların, o dağ hüznünün ardında. Bunları bulmaya gidiyorum Hayastan’a. Biraz sonra Ararat beni selamlıyor. ‘Şimdi bana iyi bak, oradan bir şey göremeyeceksin’ diyor sanki. Uçak inişe geçiyor, uzay üssüne benzeyen Zvartnots havaalanı gözüküyor. Etraftaki binaların üzerine vuran akşamüstü güneşinin kızıllığı altında Ermeni taş işçiliğinin farkı daha şimdiden kendini belli ediyor.



Yerevan çok güzel bir şehir. Güzel de planlanmış. Ben kendimce iki merkez gördüm şehirde, bunlardan çıkan yollar ise hep birbirine paralel caddeler ve onları dik kesen cadde ve sokaklar. Hippodamos planı. Bunun çevresini de bir kemer çeviriyor. Zaten her küçük ölçekli şehir böyle planlanır. Ama beni esas etkileyen şehrin planı değil, bu planın içine oturtulmuş olan mimarinin detayları oldu. Gazeteci dostlar ‘Ne kadar renksiz bir şehir’ dediler, Yerevan için. Bir de Doğu Bloku havasının hâkim olduğunu söylüyorlar. Hayır efendim; dikkatli bakın göreceksiniz, bu şehir renksiz değil ve Doğu Bloku havası mimari için söylenemez. Ermeni taş işçiliğinin detayları o mimariyi ezip geçmiş. Yerevan’a gidişim Türk gazetecilerin de orada bulunduğu tarihe denk düştü. Kimi zaman onlarla ama çoğu zamanımı da şehirde yürüyerek geçirdim. İşte burada şehrin planı önem kazanıyor… Yerevan’ı yürüyerek gezecekseniz.


 


Vernisage’ı geziyoruz


 


Sabah erkenden çıkıp Vernisage pazarına gitmek istiyorum. Raffi ve Sabel de benimle gelecekler. Raffi Kojian www.cilicia.com web sitesinin kurucusu. Sabah aramamı istiyorlar. ‘Dokuz erken mi olur?’ diye sorunca, Sabel ‘Ben her sabah su için yedide kalkıyorum’ diyor. O an fark ediyorum, şehirde hala su yok. Belli saatlerde veriliyor her gün.



Yolu uzatıp gitmeye karar veriyorum Vernisage’a. Önce cumartesi akşamüstü Opera meydanında gördüğüm ressamların eserlerine bakacağım. Saat daha çok erken. Kadınlar yerleri süpürüyor meydanda.  Ressamlar henüz resimlerini yeni diziyorlar. Oldukça büyük boyutta resimler bunlar, açık hava sergisinin turistlere yönelik olmadığı ortada. Ressamların kimi bana gülümsüyor, kimi selam veriyor.



Vernisage’da el işi tuzluklar beni çok etkiliyor. Hepsi kadın şeklinde ve göbeklerinde kocaman bir delik var, içinde de tahta bir kaşık. Bunları yapan adam bana bir kitap gösteriyor. Tuzluklar aslında dağlarda neredeyse insanın bacakları boyunda. Parajanov Müzesinin arka bahçesinde Parajanov’un yaptığı orijinal büyüklükte bir tuzluk var. Orijinallerinde olduğu gibi tuzluğun deliği kadının kocaman açılmış ağzı. Elleri de belinde.



Kış aylarının sarı-kahverengi hüznü içinde Vernisage’ı geziyoruz. Dünyanın sayılı bit pazarlarını bilirim. Burası farklı. Kimi zaman Anadolu’daki pazarları, kimi zaman Ortaköy’ü anımsatan görüntüler de var. İnsanın içine baygınlık verecek kadar çok matruşka bebekleri de görmezlikten gelirseniz, çok orijinal şeyler yakalıyorsunuz.



Buradaki ressamların resimleri daha çok turistlere hitap ediyor. İki tane alıyorum, küçük boy. Biri Ararat, o ilk gün uçaktan gördüğüm dağların üstüne vuran akşamüstü güneşinin renkleri var resimde. Diğeri de bir küçük kilise, su kenarında. Dağlarda suya özlem duyuyorum birden. Israrla o iki resmi istiyorum onca resim arasında.


 


Duduk satan adam tezgâhındaki duduklardan birini çalmaya başlıyor. Tanıdık bir ezgi. Dağların hüznü çöküveriyor bir anda şehrin üstüne. Sonuna kadar dinliyorum hüzünlenip. Bu güzel sesten etkilenmeyenler de var etrafta. Hemen yandaki tezgâhta dört adam ayaküstü kâğıt oynuyorlar, hızlı hızlı. Biraz ileride standların oluşturduğu yolların tam orta yerinde bir yağlı boya tablo: Sibel Can. Aklıma şehrin her yerindeki kiosklarda gördüğüm, büyük ihtimalle Rusya’dan gelen, üzerinde Tarkan resmi bulunan çikolatalar geliyor. Bir sürü hediyelik eşya alıyorum dostlarıma. Paramı ödedikten sonra hiçbir satıcı gitmeme izin vermiyor, illa yanında bir hediye verecekler.



Bir gün önce Türk gazetecilerle gezerken rehberleri Ara’nın ressam olduğunu ve bir galeride üç eserinin sergilendiğini öğreniyorum. Toumanian caddesi üzerindeki Galeri 29’a gidiyoruz. Avrupadaki galerilerden farkı yok, hayran oluyorum. Beni en mutlu eden, galeriyi işleten Karine Balayan’ın söylediği bir cümle: ‘Burası eskiden restorandı, sonradan galeri oldu. Hâlbuki dünyanın her yerinde tersi olur.’



Kış aylarında Hayastan’ın sarı-kahverengi hüznünde gerçek renklerini göremiyorsanız, mutlaka ressam Martiros Saryan’ın müzesine de uğrayın. Hayastan’ın renklerini onun eserlerinde bulacaksınız.


 


Saklı Kilise!


 


Öyle bir yer ki burası, her köşesi sanat kokuyor. Sanatına ve sanatçısına bu kadar önem veren bir ülke görmedim ben. Her köşede bir heykel var. Şehirde birçok evin giriş kapısında birşey dikkatimi çekiyor. Bir insan kabartması, genellikle bir büst. Önemli kişilerin yaşadıkları evlerin üstünde var bu, altında da mutlaka bir yazı. Bilim adamları, ressamlar, şairler, piyanistler… Bir ev görüyorum merkeze bağlanan bir sokakta. Ev çok güzel ve eski. Binanın her taşı numaralı Düşündüğüm şey doğru çıkıyor. Bu evi başka bir yere taşıyacaklarmış sonra vazgeçmişler. Bir piyanistin eviymiş. Ege mimarisini hatırlatan ahşap evlerde muhteşem cumba ve balkon detaylarına rastlıyorum. İnci gibi işlenmiş. Çoğu çürümeye yüz tutmuş, kaderine terk edilmiş. Evlerin binaların üzerlerini asmalar sarmış kimi zaman. Bazı binalarda bana Katalan mimar Gaudi’yi hatırlatan detaylara bile rastladım.



İşte size çok kişinin bilmediği bir tarihi eser daha. Sayat Nova’nın Abovian Caddesiyle birleştiği köşede yer alan binanın bitiminden sola dönüp, arkasına dolaşın. Minicik bir kilise cıkacak karşınıza. Sanki ‘Saklı Kilise’. Önü açık hava müzesi gibi. Kiliseye ait eski taşları dizmişler.



Abovian Caddesi’nin Cumhuriyet Meydanı ile birleştiği yerde de bir yaşlı adam heykeli, kolunda sepet, elinde çiçeklerle gelip geçene gülümsüyor. Fotoğrafını çekince insanlar da bana gülümsüyor. Bu adam yaşamış ve tam da orada, gelen geçen tüm güzel kadınlara çiçek verirmiş.



Minicik tek göz oda evler restoran olmuş. Nerede yemek yerseniz yiyin, ister otelde ister bir lokantada, en heyecan veren şey, eski porselen tabaklar, çatal – bıçaklar, bazen cam bazen de kristal ama mutlaka süslü bardaklar ve kadehler. Bazılarına zevksizlik gibi gelebilecek bu detay bana müthiş bir sofra kültürü izlenimini verdi ilk anda. Öyle de zaten. Her gece ‘haş’ (paça çorbası) içeceğiz diye gittiğimiz lokantada haş’ın sunulduğu çorba kâsesi, içindeki çorba ve et ile iki kişiyi doyurur.  ‘Bol kepçe restoran her yer. O kadar büyük ve fazla ki porsiyonlar, gündüzleri yemek yemek aklıma bile gelmedi.



Şehirde dolaşan hayvan çok az. Topu topu 5 kedi ve 30 tane de köpek gördüm. Köpeklerin hemen hepsi sahipli, kediler de avluda yaşar sokaklara çıkmazmış. Çok az başıboş köpek var. Ne kadar kedi ve köpek gördümse hepsini sevdim. Ama hiçbir yerde bu kadar çok çiçekçi dükkânı ve çiçek görmemiştim. Ne kadar çok meyve var. Her köşede satılıyor. Nar. Hayastan’ın sembolü. Bereket, biri bin yapmak geliyor aklıma. Bana hediye edilen tahtadan yapılmış nar kolyemi hiç çıkartmıyorum boynumdan. Konuştuğum Türkçe’yi herkes övüyor.’Azeriler gibi konuşmuyorsunuz, Istanbullu musunuz?’


.


 


Bir yüce gönül


 


Yerevan’da sular belli saatlerde akıyor, gaz yok. İnsanlar bu soğuklarda nasıl ısınır? Bazı yerlerde elektrik sobaları ısıtıyor mekânları, bazıları onu da bulamıyor. Benzin desen sokak köşelerinde bidonlarda satılıyor azar azar. Garip tezatlar var: Zengini zengin, fakiri de tam fakir. Ama gene de bir şey var o dağ hüznünün ardında. Serzeniş, kırgınlık, kızgınlık, dargınlık yok insanlarda. Minicik maaşlara denk rakamlar ödeyip çıkıyoruz lokantalardan. Mönülerdeki yemeklerin fiyatları emekli maaşlarına denk…



O dağ hüznüne ve fakirliğe bir daha baktım, ardında sağlam temeller üstünde duran bir kültür, bir sevgi ve bir yüce gönüllülük gördüm. Burada bir şeyin daha ayrımına varıyorum, baktığının ardındakini görebildiğin zaman gördüğünü seviyorsun.



Dönüş yolunda uçağın penceresinden Ararat’a sitem ediyorum: ‘Hain! Yüzündeki peçeyi birgün olsun kaldırmadın. Göremedim Yerevan’dan seni.’ Cevap veriyor: ‘Sen de güzel havada gel’ Gülümsüyorum… Göz kırpıyorum Ararat’a. Geleceğim!

Bu yazım 31.12.1999 tarihinde AGOS Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

7 yorum

  • cherryblossomgirl dedi ki:

    keşke biraz fotoğrafı da olsaydı bu hoş yazının. teşekkürler.

  • MIYU dedi ki:

    Nükü’cüğüm,çok güzel anlatmışsın, ama bir de fotoğraflarından serpiştirseydin araya (hoş benimde en büyük eksiğim bu ama…:) ) Ellerine sağlık. Teşekkürler

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Bilinmedik (aslında bilindik) ve uzak (aslında çok yakın) bir dünyanın kapılarını açan bir yazı. Teşekkürler…

  • abt_smyrna dedi ki:

    Teşekkürler..
    Fotoğraflar ile destekleseydiniz tadına doyulmazdı…

  • pinto dedi ki:

    çok güzel anlatmışsınız…keşke yakın tarihli bir ermenistan gezisi daha anlatsanız…

  • NEŞE dedi ki:

    Şehrin ve yaşayanların ruhunu yansıttınız..Nasıl bir sanat alt yapısıdır bu,biz Türkler hiç anlayamayız bu işi,her evde bir piyano, bir keman bulunur o taraflardaki evlerde derlerdi de inanmazdık !

  • mcyilmaz dedi ki:

    emeğinize sağlık ama gezi yazısından çok edebi bir eser okuyorum hissine kapıldım 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*