Flam / Fikirler tükendi , ben firardayım

Sabah , yeri güzel otelimizin kişiliksiz odasında açıyorum gözlerimi . Banyoda kişisel tımar işlemlerimi bitirdikten sonra kahvaltıya iniyoruz . Bu ” kahvaltıya inmek ” oteller yüzünden mi dilimize yerleşmiş acaba . Otelin bodrum katlarında kalsaydık veya kahvaltı çatıda olsaydı kahvaltıya inermiydik , çıkarmıydık . Çatıdaki barlara ”çıkıyoruz” ya .

Güzel bir kahvaltı yapıyoruz . Öğlen için hazırladığımız bir kaç tane ekmek arası peyniri de çantaya atıveriyoruz . Yumurta da alsam mı , hadi bir tane alalım . Aaa , elma da varmış . Hoop onu da alalım .

Otelin kapısında hava durumunu kontrol ettikten sonra odaya dönüyoruz . Her akşam ayrı bir otelde kaldığımız için kenarından açıp içindekileri kullandığımız bavulları toplamamız zor olmuyor . Eşim şikayetçi , bir türlü yayılamadım dolaplara diye . Kırışmış gömleğimi ütülemeye çalışıyor , izin vermiyorum . Tekrar otobüsteyiz . Aynı otobüs ve aynı kaptanla gezmek çok hoşuma gidiyor . Otobüs evimiz gibi oluyor . Uzun yollarda otobüs şekerlemesi çok keyifli .

Tam Bergen’den çıkacakken entellektüel kaptanımız bilgisayarını otelin lobisinde unuttuğunu farkediyor . Norveçliler için sınav zamanı . Bakalım bilgisayar yerinde duruyormu ? Otele dönüyoruz . Kaptanımızın lobiye girmesi ile beraber bilgisayarı kendisine uzatılıyor . Norveçliler sınıfı geçti .

Tekrar yola koyuluyoruz . Bugün Sogne fiyordunun en uç kesimlerine kadar gidip tekne turu yapacağız .



Sogne fiyordu , Norveç’in en büyük dünyanın ise ikinci büyük fiyordu . Uzunluğu 205 kilometreyi , derinliği ise en derin yerinde 1308 metreyi buluyormuş . Fiyord karanın içine doğru ilerledikçe boynuz gibi dallara ayrılıyor . Tekne gezisine başladığımız Gudvangen , tekneden indiğimiz Flam ve geceyi geçireceğimiz Laerdal , farklı boynuzların uçlarında bulunan yerleşim yerleri .


Gudvangen

Kısa ama güzel manzaralarla dolu bir yolculuktan sonra Gudvangen’e varıyoruz . Burası yaklaşık 2 saat boyunca bize fiyord turu yaptırıp Flam kasabasında bırakacak olan teknemizin kalkacağı yer . Mola , tam kahve saatimize denk geldi . Duble espressoyu hızla yudumlayıp teknemizin kalkış saatine kadar etrafa göz atıyorum .


Gudvangen

Etrafımız yeşillikler içinde yüksek dağlarla çevrili . Hangi yöne baksanız dağlardan aşağı akan şelaleler görüyorsunuz .


Gudvangen

Tur teknemizin 2 saat sürecek bir tur için – bir de bu tur yağmurlu bir havada olacaksa – çok konforlu olduğu söylenemez . Açık ve kapalı alanları var ama özellikle açık alanları yetersiz . Hele bir de Japon kardeşlerimiz hem içeride hem dışarıda kendilerine yer tutup sandalyeleri de istedikleri gibi yerleştirince bazen yürümek bile imkansız hale geliyor .



Başlangıçta birkaç poz çekmek için , tahtlarında oturanların önüne geçip homurdanmalarına aldırmadan dolaşıyorum . Sonra da avının yorulmasını bekleyen bir yırtıcı gibi köşeye çekilip , ilk heyecanların geçeceği yağmurdan ve soğuktan titreyip kaçışacakları zamanı bekliyorum . Tam beklediğim gibi turun ortalarına doğru , majesteleri içerideki kışlık tahtlarına geçiyorlar . Ayağım sakatlanmış olsa bile benim fiziksel direncime ulaşabilmeleri henüz mümkün değil .



Turun başında martılar teknemize yoldaşlık yaptılar . Bu yoldaşlıkta insanların verdikleri yiyeceklerin katkısı olduğunu itiraf etmeyelim . Bizim şehir hatları vapurlarından beslenenlere göre daha küçük ama daha cana yakınlar . Elden bile yiyecek alıyorlar .



Kanatlarının üstünü göremediğiniz için fark etmeyeceksiniz , ama martılar İstanbul’un gümüşlü martılarından . Kanatlarının üstleri gümüş grisi . Avlarımın yorulmalarını beklerken ayaküstü pozlarını çektim . Birkaçı ile sizi tanıştırayım .







Yolculuk süresince yüksek yarlardan dökülen şelalelere tanık oluyoruz . İrili ufaklı onlarca şelale . Mayıs ayında akıp Haziran ayında kurumuş olanların izleri de hemen farkediliyor . Dağların yeşilliği fiyorda vuruyor . Kıyıda zaman zaman küçük köyler , tepelerde ise kartal yuvası gibi küçük evler görüyoruz .









Aman ne güzel . Avlarım yorulmuş ve sahneden çekilmişler . Benim gibi bekleyen birkaç kişi daha varmış . Ortalıkta dağınık duran sandalyelerden bazılarını toplayıp kendimize yer açıyoruz . Islanmış sandalyelerden birini silip güzelce yerleşiyorum . Dün marketten aldığım organik kuruyemiş paketim cebimde – elbette ki kabuksuz kuruyemişler –  Yağmur durmuş , zaman zaman güneş bile çıkıyor . Teknenin sesinden başka ses yok .



Yağmurluğumun fermuarını burnuma kadar kapatıp boynumu içime doğru çekiyorum ve o an dünyanın en mutlu insanı oluyorum . Dalıp gidiyorum manzaraya karşı . Normal benliğimin dışına çıkıyorum , yıllardır aklıma bile gelmeyen anılar bir yolunu bulup çıkıvermişler saklandıkları yerden . Sanki kendimi de görüyorum o sandalyenin üstünde otururken . Hem de sıcacık koltuğunu bırakıp ara sıra yanıma uğrayan eşimin sen delisin bakışları altında . Uğradığı zamanlarda üşüyene kadar onun da fotoğraflarını çekiyorum . Bu gördüğünüz fotoğrafları dünyanın – o zaman diliminde – en mutlu adamı çekti . Buyrun efendim .









Ulvi düşüncelere dalmış tam Higgs bozonunu bulacakken teknemiz sert bir şekilde sağa sola sallanıyor . Bergen’den Flam’a giden deniz otobüsü yanımızdan geçmiş . Kaptan , teknemizin düdüğünü selamlamadan çok serzenişte bulunur gibi öttürüyor .



Teknenin kıçında yüzüm arkaya dönük oturuyorum . Genç yaşlarımda teknelerde önde durup gideceğimiz yerlere bakardım , şimdi yaşım ilerledikçe arkada durup geçtiğimiz yerleri ve geçerken bıraktığımız izleri görmek daha çok hoşuma gidiyor . Arkamda insan seslerinin arttığını farkediyorum . Kafamı çevirip baktığımda bir an hayal gördüğümü sandım . Flam’a gittiğimizi biliyordum ama uzun yıllardır fotoğraflarını gördüğüm , fiyord hayallerimi süsleyen yeri karşımda görünce hissettiklerimi anlatamam . Bağları çözülmüş dizlerime hakim olmaya çalışarak oturduğum yerden kalkıp tekrar fotoğraf makinama sarılıyorum .


Flam

İki güzel yolcu gemisi limana demirlemiş , akşam her ikisi de yolcularını alıp fiyordları gezmeye devam edecek .





Kıyıya yanaşan teknemizden indiğimizde otobüsümüzün kaptanı ile karşılaşıyoruz . Biz 2 saatte gelirken o karayolu ile 20 dakikada Flam’a gelmiş . Yolculuk nasıl geçti diye soruyor .


Flam

Flam’da ünlü dağ trenine binip 1 saatlik dağ gezisi yapacağız . Ama önce tren saatine kadar bira-patates kızartması molası .


Flam ve Dağ Treni

Mola sonrasında bize ayrılan kompartmandaki yerlerden birine güzelce yerleşiyoruz . Tren yolculuğu fiyord turuna göre biraz hayal kırıklığı yaratıyor . 7-8 istasyonda durularak bir tepeye varılıyor ve burada biraz durduktan sonra tekrar aynı yoldan başlangıç noktasına geri dönülüyor .



Yolculuk boyunca gene dağlardan akan şelalelere , gürül gürül derelere , küçük şirin köylere rastlıyoruz .





Yolculuğun en güzel yeri duraklardan birinde gördüğümüz 93 metre yüksekliğindeki Kjosfossen şelalesi . Dağ treni burada hem çıkarken hem de inerken 10-15 dakika duruyor ve fotoğraf çekilmesine imkan sağlıyor .


Kjosfossen Şelalesi

Şelaleyi görüntülerken kulağımıza bir müzik sesi geliyor , kelt müziği gibi bir şey . Şelalenin yanındaki kale yıkıntılarının arasından iki genç kız çıkıyor ve müzik eşliğinde garip bir dans yapıyorlar . Çektiğim fotoğrafları yakınlaştırdığımda kızların kız kılığına girmiş erkekler olduğuna yönelik ciddi şüphelerim oluştu . Benim gibi düşünenler hiç de az değildi .



Trenden indikten sonra bizi bekleyen otobüsümüze binerek Avrupa’nın en uzun – 24,5 kilometre –  karayolu tünelinden geçerek Laerdal’a geliyoruz . İsviçre’deki bundan biraz daha kısa olan Mont Blanc ve St. Gottard tünellerinin güvenlik önlemlerinin ve aydınlatmalarının yanında bu tünel çok alçakgönüllü kalıyor .


Laerdal Oteli

Otelimize yerleştikten sonra eşim bir süre televizyonu terbiye ediyor .



Ben de geyik muhabbeti yapıyorum .



Ardından kasabaya doğru bir yürüyüş yapıyoruz . Açık olan bir marketten ertesi gün için erzak topluyoruz .


Laerdal

Akşam yemeğinde bizi bir sürpriz bekliyor . Az önce in cin top oynayan otelimiz Japon turistlerin işgaline uğramış . Grup olarak yemeğe ineceğimiz saati ayarlayıp sakin olacağını düşünürken bavullarını lobide bırakmış , oda anahtarlarını bile almadan yemekhaneyi basmış Japon kardeşlerimiz açık büfenin önünde uzun kuyruklar oluşturmuşlar . Ya sabır , sinirlenmek yok .



Yarın önemli bir gün . Çünkü bu tura katılmamızın en önemli nedenlerinden birini gerçekleştirme olanağımız olacak . 2 gün önce pazartesi günleri kapalı olduğu için Oslo’da Ulusal Müze’de göremediğimiz Munch’un çığlığını yarın Oslo’ya tekrar döndüğümüzde görme şansımız olacak . Bakalım bu yoğunlukta ayarlayabilecekmiyiz ?

Güzel hayallere dalıp uyurken sırtım açıkta kalmış olacak ki rüyamda kendimizi evrim geçirip Norveçliler gibi sararmış gördüm .



Sevgilerimizle…









13 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Doktor,herzamanki gibi bittim ben bu yazıya,çok zevk aldım..Bizim yıllar önceki Norveç gezimizde ,fiyord lardaki dalga durumlarını sorduğumda,çok yüksek ve dik dağlarla çevrili olduğu için hiç dalga olmadığını öğrenmiştik…Bir de anılarım arasında ,bir fiyord un orta yerinde arabamızın içinde bulunduğu feribot aniden durdu ve karşıdan bir başka şehirden gelen feribot ile bordoladılar,her iki feribotun tam orta yerlerinden iki kapı açıldı ve araya uzatılan iskele ile yolcu değişimi yapıldı ve yolumuza devam edildi,ulaşımda ilginç bir çözüm…Ellerinize sağlık doktorcum…

  • arkutbay dedi ki:

    Neşe Hocam , çok haklısınız . Suyun yüzeyi bazen o kadar pürüzsüz oluyor ki dağda ne görüyorsanız olduğu gibi suya yansıyor . Deniz taşıtlarının dalgası dışında sadece ipilti olabiliyor . Katkılarınız için çok teşekkür ederim .

  • mosq dedi ki:

    Yine çok keyifli bir yazı ,yine siz:) elinize sağlık .sanırım tu r boyunca Japonlar sizi hiç rahat bırakmadı:)

  • arkutbay dedi ki:

    Her yerden mantar gibi bitiyorlar . Tamam burda yoklar diyorsunuz , pırt çıkıvermişler . Ama özellikle teknede keyiflerini epeyce kaçırdım 🙂

  • FigenLetaconnoux dedi ki:

    Süper bir gezi, harika bir anlatım ve ayna gibi su yüzeyinde yansıma fotoğrafları. Bayıldım. Siz Japonlardan ben de Afrika’da Çinlilerden muzdaribim…

  • arkutbay dedi ki:

    Figen Hanım , öncelikle teşekkür ederim . Ben de Çinlilerin Afrika’da büyük yatırımlar yaptıklarını , limanlar satın aldıklarını okumuştum .

  • FigenLetaconnoux dedi ki:

    Aykut bey biz Angola’da yaşarken Çinlilerin istilasına bizzat şahit olduk. Çin savaş sonrası Angola’yı yeniden inşa ediyordu. Düşük faizle kredi verdi Angola’ya, karşılığında Angola’nın petrolünü bağladı kendine. Otoban, havaalanı , her tür büyük inşaatta Çinliler vardı. İnşaatlarda Çin politik suçlularını bila bedel çalıştırıyordu. Mahkumiyetleri bitiminde ceplerinde parası olmayan Çinliler yerlilerin işlerini yapmaya başlamışlardı 2 sene sonunda biz ayrılırken. Mavi taksi dedikleri dolmuşlarda şoförlük ya da sokak kennarında zerzevat satmak gibi işler. Şimdilerde Afrika’nın doğu yakasına yayılıyorlar maalesef.

  • Zeynep dedi ki:

    yine keyif alarak ve hayranlıkla fotoğraflarınıza baktım ellerinize sağlık

  • arkutbay dedi ki:

    Geç gördüm , kusura bakmayın . Çok naziksiniz , teşekkür ederim Zeynep Hanım .

  • nigzeg dedi ki:

    On dort sene once iletisimin bu kadar yaygin olmamasi sebebiyle gordugumde hayran kaldigim ve bir sebep olsa da yeniden gidip orada cimlerin uzerinde yatarak kuruyemis yeme hayalimi Flam da sizin de bir sekilde yapmis olmaniz hatiralarimi canlandirdi .Tesekkurler.

  • arkutbay dedi ki:

    Sevgili nigzeg , çimler olanca güzelliği ile duruyor . İstediğiniz zaman gidip kuruyemişlerinizi yiyebilirsiniz . Yorumunuz için teşekkürler .

  • GmzDmc dedi ki:

    merhaba doktor bey, biz eminiz ki dans eden kisi kesinlikle erkekti 🙂 bizdeki resmi yakinlastirinca cok net belli oluyor 🙂 ne kadar guzel yazmissiniz, ellerinize saglik, tekrar gormus kadar oldum, anilarim canlandi… esinize de selamlar…
    Gamze

  • arkutbay dedi ki:

    Çok teşekkür ederim Gamze Hanım , onaylanmak güzel duygu . Bende defalarca resmi yaklaştırarak incelemiştim . Sevgilerimizle …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*