Farklı Dünya Küba 8 –Trinidad / Şeker Kamışı Vadisi / El Valle de Los İngenios / Ocak 2020

29 Ocak, Çarşamba sabahı güzel bir kahvaltının ardından at arabamıza bindik. 1988 yılında Unesco Dünya Mirasları listesine alınan Trinidad şehri ve El Valle de Los İngenios şeker kamışı vadisi Küba’nın mutlaka görülmesi gereken yerleri. 250 km²’den fazla  ve birbirine bağlı üç vadinin San Luis, Santa Rosa ve Meyer, birleştiği yer 18. yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın sonuna kadar şeker üretimin merkeziymiş. Burada zamanının zengin şeker tüccarlarının evleri, değirmenleri, çiftlikleri varmış ve yanlarında 11 binden fazla köle çalıştırıyorlarmış. 16.yy başlarında kurulmuş Sancri Spritus Eyaletinde bulunan Trinidad şehri zenginliğini bu vadide gelişen şeker endüstrisine borçluymuş. Bu üç vadinin bulunduğu yer Doğal Koruma Alanı, Ulusal Park olarak kabul edilmiş. Topes de Collantes buranın bir diğer adı.

Vadinin tümünü gezmek zor ama çeşitli parkurlardan birini takip edebilirsiniz. Çoğu turist atlarla geziyor. Ama biz Rosquete’nin -ayarladığı  at arabası ve sürücüsü ile mükemmel bir tur yaptık. Çok eğlenceli. Trinidad’ın sokaklarından hoplaya zıplaya  merkezden dağlara doğru gidiyoruz. Çamurlu yollardan çukurlardan geçiyoruz.

Lacivert, pembe, beyaz, yeşil boyalı evleriyle şehrin arka sokaklarında ilerliyoruz. Daha önce Vinales vadisinde gördüğümüz gibi at sürücüleri kovboy şapkaları giyiyorlar.

Dersi dışarıda yapan öğrenciler, bisikletiyle ürünlerini satan biri, sohbet ederek yürüyen hanımlar, ata binmiş gidenler, atın çektiği arabalar ve sonunda vadilerin girişi. Burada arabadan iniyoruz. Biraz yürümemiz gerekecek. Sanırım atlar için üzerlerindeki ağırlıkla bu yoldan geçmek zor. At turu yapmak isteyenlerin buluştuğu bu yerde biz de diğer turistler gibi akışa kapılıp sağa sola bakarak ilerliyoruz.

Artık yollar toprak. Yeşil bir denizde yol alıyoruz. Bir zamanlar sayıları 70’i geçen şeker kamışı çiftliklerinden geriye sadece bazı kalıntılar kalmış. Escambray Dağlarının çevrelediği bu doğal rezerv alanında mağaralar, nehirler, şelaleler kanyonlar var. Pitoresk güzellikler. Verimli bir bölge.

Vadide ilerleyen eski bir tren dumanlarını tüttüre tüttüre geçiyor. İstenilirse böyle bir tren turu da yapılabilir. Geçmesini bekledikten sonra harabeye dönüşmüş bir zamanlar zengin bir şeker tüccarına ait bir çiftlik evini geziyoruz.

Demir bir köprünün bulunduğu ve bir su birikintisinin olduğu yerde sürücümüz yüzebilirsiniz deyince berrak suya dalıyoruz. O kadar güzel bir yer ki. Sakin, tertemiz. İlk kez böyle bir suya giriyoruz. Doğa neler sunuyor. Çıktıktan sonra kendimizi oldukça zinde hissediyoruz.

Bu arada araba suların içinde çukurlardan taşlardan geçiyor. Zaman zaman diğer guruplara rastlıyoruz. Eski değirmenler, muz ağaçları, rengârenk çiçek açılmış çiçeklerin arasından ilerliyoruz. Doğa muhteşem.

Artık biraz mola zamanı. Şeker kamışı suyu içmek ve nasıl elde edildiğini görmek için tahtalardan yapılmış bir kafeye geliyoruz. Ağaçların altında. Gitar çalan bir Kübalı masamıza gelip bizim için şarkı söylüyor. Çok neşeli. İki kişi şeker kamışı suyunun nasıl elde edildiğini anlatıyor. Tabii içiyoruz. Pek leziz.

Küba ’da dev kobaylara benzeyen tüylü sıçan Hutia türlerine rastlanıyor. Vinales’te de görmüştük. Kümesteler ve yeniliyorlarmış.

Ağaçların arasından ilerliyoruz. İnanılmaz manzaralar eşliğinde tıkıdık tıkıdık gidiyoruz.

Sürücümüz tüm atların toplandığı bir alana gelince artık bundan sonra yürüyerek yolumuza devam edebileceğimizi söylüyor. Bir şelaleye doğru gideceğiz.

Ormanın içinde derelerden geçiyoruz. Uzunca bir parkur. Dapdaracık yerlerden tırmandıktan sonra kahve içeceğimiz bir yere geliyoruz. Tane kahveleri döven bayan işini pek ciddi yapıyor. Bir yandan müzik çalıyor. Kahve fincanları bizimkilere benziyor. Kahvenin yanında kendi sardıkları puroları ikram ediyorlar.

En sonunda şelaleye varıyoruz ama suya girmek ne mümkün. Korkunç bir kalabalık. Kayalar kaygan. Bazıları oradan suya atlıyor ama işin açıkçası biz cesaret edemiyoruz. Artık öğle yemeği vakti.  Yine yol üzerinde tahtalardan yapılmış olan bir yerde Küba tatlarını tadıyoruz.

Dönüş zamanı. En son olarak  asfaltta ilerliyoruz. Bu iyi geldi. Artık sarsılmadan gidiyoruz. Trinidad yazısını görüyoruz. Yolda sürücümüz bize bir kremden bahsetti. Pek anlamadık ama Aloe Vera’dan söz ediyormuş. Eve döndükten sonra kesip getirmiş. Sütünden cildinize sürün çok faydalı dedi. Onlar hep sürüyorlarmış. Epeyce yorulmuşuz. Bir duş aldıktan sonra akşam yemeğini yemek üzere şehrin merkezine doğru yürüyoruz.

1514 Museum Restoran. Hakikaten müze gibi bir restoran. Kapının girişinde bizi karşılayan garson bir hoş geldin içkisi sunuyor.

Önceden yer ayırtmadığımız halde içerde yer bulabilmemiz büyük şans. Yemek takımları, masa örtüleri, çiçekler, kristal bardaklar şişeler, her yer 1500’lü yıllardan. Bahçede mükemmel bir masaya oturduk. Bir masalda yaşıyoruz. Sanki saraydayız. Küçük bir orkestra salsa çalıyor. Sonradan balet olduğunu öğrendiğimiz bir genç dans ediyor. Büyülü bir ortam. İnanılmaz. Burada Türk gruplara da rastladık. Muhteşem bir gece. Yemekler de nefis. Müziğin ritmiyle dans ediyoruz. Rüya geç bir vakit bitiyor.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*