Farklı Dünya Küba 7 –Trinidad / Deprem /Ocak 2020

28 Ocak, Salı sabahı odamızın açıldığı minik balkonda kolibri kuşunun ötüşü eşliğinde kahvaltı yapmaktan büyük keyif aldık.

Ev sahibimiz bize nereleri gezmemiz gerektiği konusunda detaylı bilgi verdi. Bugün Trinidad’ı göreceğiz. Bol bol yürüyeceğimiz için çok mutluyuz.. Kahvaltıdan sonra Rosquete ve hanımı evlerini gezdirdiler. Bina eskiden kalma değil. Yeni yapılmış. Bay Rosquete’nin annesi de onlarla birlikte yaşıyor ve her işe yardım ediyor. Çok candan insanlar. İlk Türk müşterileri bizmişiz. Bu konuda çok heyecanlılar. Gece dönünce ertesi günün programını birlikte yapacağız. Trinidad sokaklarında, eski zamanlarda gezinmeye başladık. Sanki zaman tünelindeyiz. Yıllar evveline döndük. Rengârenk boyalı, devasa kapılı, pencereli binaların pencerelerindeki demir parmaklıklar değişik bir işçilikle yapılmış. Pencereler cumba gibi. Camları yok. Geniş ve oturulacak yerleri var. Buralarda oturup işleriyle meşgul olanlar, komşularıyla sohbet edenler… Küba’da kadınlar son derece özgür. İstedikleri gibi giyiniyorlar, istedikleri zaman istedikleri yere gidiyorlar. Muhteşem bir özgüven görüyorsunuz. Ayrıca hiçbir şeyden korkmuyorlar. Gecenin bir yarısı sokağa çıkıp rahatlıkla yürüyorlar.

1500’lü yıllardan kalma ve vaktiyle zengin şeker tüccarlarının yaşadığı şehirde ana meydana Plaza Mayor’a doğru giderken sağlı sollu evlerin her birini dikkatleinceliyoruz. 50’li yılların arabaları, atla gezenler, taksiye çevrilmiş bisikletler, meyve satanlar… Ev kapılarının yan duvarlarında bulunan ve binanın ilk ev sahiplerinin adlarının yazıldığı levhalarda binanın yapıldığı tarihleri de okuyabiliyorsunuz. O zaman geçmiş gözlerinizde canlanıyor. Çoğu evde ters çapa işareti var. Yani pansiyon olarak işletiyorlar. Pansiyon kavramına uymayan tek şey aynı evde ev sahibinin ailesiyle birlikte oturması ve günlük yaşamını sürdürmesi. Caddeler, sokaklar her yer Arnavut kaldırımı. Zamanında zengin tüccarların, asilzadelerin yaşadığı şehirde geziyoruz. Gezilerimde yürüyerek gezme prensibimi hiç bozmadım. İnsan ancak bu şekilde o yerin yaşamı hakkında tam bir bilgi edinebiliyor. Özgürce sokaklarda kaybolmak gerek. Aniden karşınıza çıkıveren yerleri keşfetmenin keyfini yaşamak gerek.

Dar sokaklarda yuvarlak gergeflerinde beyaz kumaşları işleyen bayanlar, Küba’nın meşhur elişi örtülerini ve gömlekleri satıyorlar. Buralarda ilginç bir alışveriş tarzına rastladık. Benim kırmızı elbisemi çok beğendiler. Onu kendi ürünleriyle değiş tokuş yapmak istediler. Para yerine takas usulü.

 Plaza Major ‘a doğru ilerliyoruz. Şehrin en güzel meydanı. Bir zamanlar son derece zengin olan Trinidad’a Dünyanın her yerinden yapı malzemeleri taşınmış. Binalar, caddeler bunlarla inşa edilmiş. Major Meydanında en güzel evleri görmek mümkün. Artık müze ya da sanat evi olarak ziyaretçilere gülümsüyorlar. Meydan kolonyal döneme ait konaklar, saraylar ile çevrilmiş. İlk ziyaretimiz 1800 ile 1809 yılları arasında inşa edilmiş eskiden şehrin belediye meclis üyesi olan Don Rafael Benito Ortiz ‘in kolonyal konağı 1983 yılında Evrensel Sanat Galerisi olarak açılmış.

( Galeria De Arte Universal Benito Ortiz) Nakış, seramik, takı sergileri var. Sanat konuşmaların da yapıldığı bir yer. Çok güzel bir resim sergisi geziyoruz. Üst kata çıktığımızda balkondan meydanı seyrediyoruz. Aşağıda gitarıyla Küba ezgileri çalan müzisyen bu sihirli atmosfere katkıda bulunuyor. Deniz kabuklarından yapılmış eşyalar ve özellikle tahta kepenkler, pencere çerçeveleri.

Rüya gibi. Binanın tam ortasında ağaçlar içinde bir avlu sarıya boyanmış duvarlarla muhteşem bir uyum içinde. Binanın dış duvarında Trinidad şehrinin Unesco Dünya Miras Listesinde yer aldığını bildiren bir yazı var. Meydanın tam ortasında küçük bir park ve uzun, şekilli gövdesi olan palmiye ağaçları ve beyaz demir işlemeli banklar harika. 1800’lü yıllarda uzun elbiseleriyle parkta gezinen bayanlar, şık beyler hayali her an gözlerinizin önüne geliveriyor. Şaşalı bir yaşam sürülmüş bir zamanlar.

Buradan çıkıp yürümeye devam edince Casa Templo de Santeria Yemaya’ya varıyoruz. Afrika’dan Küba’ya köle olarak getirilenler çok tanrılı bir din olan Yoruba’ya inanıyorlarmış. İspanyolların baskısına maruz kalan bu köleler Hristiyanlıktan etkilenmişler. Ve Santeria Dini ortaya çıkmış. Burası bir ibadethane. Bu dinde bulunan azizler yani Orisha’lar (Ruhlar) Afrika’dan getirtilen köleler tarafından dinlerini rahatlıkla uygulayabilmek için kendi tanrılarını Katoliklerin aziz adlarını vererek gizlemeye çalışmışlar. Halen bir milyondan fazla Amerikalının bu dine inandığı tahmin ediliyormuş.

Küçük izbe bir mekân. Duvardaki resim ilgimi çekti. Deniz güneş ay. Hepsi mavi. Denizlerin hâkimi. Bu bebek su ruhu Yemaya’yı temsil ediyormuş. Etkileyici bir yer. Görevliler ise aşırı ilgisiz. Hatta hiç kıpırdamıyorlar. Tekrar merkeze dönüp, Sánchez Sánchez adlı kolonyal bir evde bulunan Mimarlık Müzesini geziyoruz.

Ev Sánchez Íznaga ve Sánchez Cantero ailelerine aitmiş.Ayrı olan iki ev bir küçük avlu ile birleştirilmiş. Avize dikkatimi çekti. Çok güzel. Kolonyal mimarinin özelliklerini görebiliyorsunuz. Meydana doğru ilerleyince Trinidad eğlence merkezi Casa de la Musica ile karşılaşıyoruz.

Begonvillerle çevrili geniş merdivenlere masalar yerleştirilmiş.

YukarIda bir orkestra Küba ezgilerini çalıyor. Öğlen aşırı güneş olduğu için gölge bir yer arıyoruz. Geceleri müzik eşliğinde dans edebiliyorsunuz. Güzel bir yer. Açık havada eğlence. Buranın başka bir özelliği de internet erişim noktası olması. Herkes merdivenlere oturup telefonla konuşmaya çalışıyor. Tam karşı köşede Esquerra Restoran öğle yemeği için güzel bir seçim. İspanyol Esquerra ailesinin evi restorana dönüştürülmüş. Antika mobilyalar, kristal eşyalar, canlı müzik ve nefis Küba yemekleri.

Güzel bir yemeğin ardından Arnavut Kaldırımlı sokaklarda yürüyoruz. Kapılar genelde bir restoran ya da Casa’lara açılıyor. Bir menünün üzerinde tripadvisor logosu görünce durup fotoğraf çekiyoruz. Cohiba Bar-Restoran. Krep de yapıyor. Yeni yemekten çıkmamış olsak denerdik.

Yüksek demir parmaklıklı pencereleriyle yeşil mavi kırmızı kolonyal evler. Bazılarının kapısı açık ve turistlere el işi ürünler ve Küba’nın eski arabalarını gösteren yağlıboya tablolar satıyorlar. İçerisi antika mobilyalarla dolu. Hanımlar pencere içine oturmuşlar beyaz örtüler işliyorlar. Bir çocuk bisikleti dikkatimi çekiyor. Yaratıcı. Kendi imalatları belli. Ayrıca yer karoları görmeye değer. Trinidad bu konuda oldukça çeşitlilik gösteriyor. Sohbet ediyoruz. Halkın insanı rahatlatan bir tavrı var. Hem güler yüzlüler hem de sakin.

Liseli forma giymiş öğrenciler geçip gidiyorlar.Centro Cultural Trova Trinidad yazısı görünce içeri giriyoruz. Aslında her giriş sizi eski devirlere götürüyor. Hazeran sandalyeler, sallanan koltuklar ,konsollar, masalar ve özellikle de avizeler.

Küçük bir meydanda, ağaçların gölgesinde oturmuş sohbet eden Trinidadlılar ve  Küba şarkıları çalıp söyleyen bir topluluk.

Sıra kulesi Trinidad’ın sembolü olan Convento de San Francisco de Asis Manastır ve Kilise’sini ziyarette. Yapı Unesco Miras listesinde. Yapının 19.yy da kapatılan Manastır kısmından kalan tek parçası bu çan kulesi. Burası şehrin en yüksek noktası. Sömürge döneminden kalma Fransisken rahipleri tarafından 1813 yılında yaptırılmış. Şimdi müze olarak “Museo de la Lucha kontra Bandidos” olarak hizmet veriyor.1960-1965 yılları arasında devrim karşıtlarına karşı verilen mücadeleyi anlatan bir müze. Bu müzenin bizim için bir başka özelliği daha var. İçeri girdiğimizde kuleye çıkmak için bilet aldığımız bayan sakın çana dokunmayın diye tembih ediyor. Küba’da çanlar çalmıyor. Dar bir merdivenden kocaman bir çanın bulunduğu terasa çıkıyoruz. Trinidad şehri buradan muhteşem gözüküyor. Aşağıya indiğimizde görevliler arasında bir koşuşturma bir telaş görünce soruyoruz. Küba ile Jamaika arasında 7,7 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiş. Bu deprem 1946 yılından beri Karayiplerde gerçekleşen en büyük depremmiş. Biz hissetmedik ama Havana’da hissedilmiş. Bu arada telefonlar çalmaya mesajlar gelmeye başlıyor. Türkiye’deki ailelerimiz dostlarımız bizi çok merak etmişler.

Sokakta dama oynayan erkekler dikkatimizi çekiyor. Küba’da bu görüntüyü sık sık görebilirsiniz. Satranç da oynanıyor.

Yeniden ara sokaklardan Plaza Mayor’a yürüyoruz. Artık akşam oluyor. Ay, Palmiye ağaçlarının arasından yüzünü gösteriyor. Sanki bir rüya bir hayal bu güzellikler. Akşam yemeğini Jazz Cafe’de yiyoruz. Kadınlardan oluşan müzik topluluğunun ezgileri  eşliğinde nefis tatlar. Yemek sonunda Trinidad’ın içkisini seramikten yapılmış özel bardaklarda içiyoruz. Chancancara bal, Rom, Misket limonu ve bol buz ile yapılan bir kokteyl.

Gece eve biraz geç gidince ev sahibimizin kapılarda bekliyor. Yarın at turuna çıkacağız. Onun planını yaptık. Erkenden yollar bizi bekler.

ETİKETLER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*