ESKİDİR BABAM ESKİ

 

 

Fotoğraf: İnternet
 

“Kırklareli’nde halkın çok hassas, millet ve memleket işlerinde çok alâkalı ve heyecanlı olduğunu gördüm. Faaliyetinizi de işittim. Burada geçirdiğim iki gün zarfında edindiğim hislerle, unutulmaz hatıralarla sizden ayrılıyorum.”

Gazi Mustafa Kemal
(20 Aralık 1930)


Anadolu’nun dört bir yanından vatani görevlerini yapmak için gelen, yaşamlarının en önemli dönemlerinden birini Asker Ocağı’nda geçiren ve buradan unutulmaz anılarla, belki de bir ömür boyu sürecek dostluklarla ayrılan asker arkadaşlarımızın, askerlik yaptıkları bu toprakları daha iyi tanımaları için…

Yıllar sonra geçmişi özlemle andıklarında ve askerlik günlerini anımsadıklarında, bu kitapçığı ellerine alarak; eşine, dostuna, çocuklarına ve hatta torunlarına, “İşte, ben burada, Babaeski’de askerlik yaptım” diyebilmeleri için…

Şu anda okumaya başladığınız bu kitapçığı, 10.Zırhlı Tugay Destek Kıtaları Komutanlığı olarak hazırlamaya karar verdik. İstedik ki; 10.Zırhlı Tugay’ın, Özden, İldeniz ve Cebesoy Kışlaları ile konuşlandığı Babaeski’yi, biraz olsun biz de tanımaya ve tanıtmaya çalışalım.

Böylece suyunu içtiğimiz, havasını soluduğumuz, kısacası yaşadığımız, askerlik yaptığımız bu topraklara sahip çıkalım.  Onun için canımızı verdiğimiz ve gerekirse seve seve yine vereceğimiz bu toprakların dili olalım. Tarihiyle, gelenek ve görenekleriyle, ekonomik durumuyla, coğrafi yapısıyla ve iklimiyle Babaeski’yi gelin, şimdi gerçek anlamıyla tanıyalım. Kültürümüze ve kültürel değerlerimize bir nebze olsun katkıda bulunalım. Çünkü İsmet Paşa’nın da 15 Temmuz 1966’da dediği gibi, “Trakya’nın gelişmesine, aydınlanmasına özellikle kültür alanında yararlı olmak çabasında olanlar, gözümüzde çok değerlidirler.”

Başarılı olursak, ne mutlu bize!

•••

Burası Babaeski… Türkiye’nin Batı’ya açılan penceresi Trakya Bölgesi’nde; 1990 yılı nüfus sayımına göre 54.879 ilçe ve 22.893 merkez nüfusuyla Kırklareli’nin Lüleburgaz’dan sonra ikinci büyük ilçesi…

Sadece Anadolu’nun değil; Arnavut, Makedon, Yörük, Pomak ve Boşnak gibi Balkan Türkleri’nin zengin folklorik özelliklerini ve M.Ö.6.000.yıla kadar uzanan geçmişiyle tarih öncesi çağların dokusunu taşıyan, yaşayan ve yaşatan bir şirin belde…

Burası Babaeski… 1924 yılında ilçe olarak kabul edilen ve bu özelliğiyle Cumhuriyet tarihimizin ilk ilçelerinden biri olan Babaeski… Kuzeyindeki Kırklareli (eski adıyla Kırkkilise), güneyindeki Tekirdağ, doğusundaki Lüleburgaz, batısındaki Pehlivanköy, Havsa ve Edirne ile komşu olan; bu konumuyla Trakya Bölgesi’nin haklı olarak merkezi sayılan; 3 kasabası (B.Mandıra, Alpullu, Karahalil), 32 köyü, 6 mahallesi ve 652 km.²’lik yüzölçümüyle bir büyük yerleşim ve kültür merkezi…

Evet… Burası Babaeski…
Hoşgeldiniz!


Beşeri, Coğrafi ve Ekonomik Durumuyla Babaeski
Edirne – İstanbul yönündeki TEM Otoyolu (Babaeski’nin 15 km. kuzeyinden geçer) ve E-5 Karayolu’nun kesişme noktasında bulunan Babaeski; 41’25”30”’ enlem ve 27’05”30”’ boylamında yer alır. Alpullu’yu Kırklareli’ne bağlayan ve Babaeski’den geçmesine rağmen modernize olmadığı için yeteri kadar kullanılamayan Devlet Demir Yolu ve Babaeski Tren İstasyonu’nun ise her şeye rağmen tarihi değeriyle Babaeski ve Babaeskililer adına ayrı bir önemi vardır. Çünkü Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, 20 Aralık 1930 tarihinde, trenle Kırklareli’ne giderken Babaeski’den geçmiştir.

Babaeski; Kırklareli il merkezine 37 km., Lüleburgaz’a 24 km., ve İstanbul’a 185 km. uzaklıktadır. Edirne Kapıkule ile Kırklareli Dereköy Gümrük Kapıları’na yakınlığı, ilçenin ekonomik gelişimi açısından büyük önem taşır. 1926’da Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk büyük ekonomik yatırımlarından biri olarak kurulan Alpullu Şeker Fabrikası ise ilçenin gelişiminde önemli bir etken olmuştur.

525.000 dekarlık tarıma elverişli arazisi bulunan Babaeski’de; başta hububat ürünlerinden buğday, mısır, yulaf olmak üzere, ayçiçeği, şeker pancarı, bakliyat ve bağ-bahçe ürünleri yetiştirilmektedir. İlçe topraklarından akan, Ergene Çayı, Kavak Deresi, Sazak Deresi ve Şeytan Deresi de bu toprakların verimine verim katarken, Babaeski’ye de bir anlamda hayat verir.

Özel sektöre ait; beton kanalet, ahşap parke, rafine yağ, un, pastörize yoğurt fabrikaları ise Alpullu Şeker Fabrikası’ndan sonra, ilçenin ekonomik anlamda can damarlarıdır. İhracata yönelik hayvancılık ile arıcılık da son yıllarda gelişme göstererek, Babaeski ekonomisine önemli girdiler sağlamıştır. Perşembe günleri ilçede kurulan Halk Pazarı ise Babaeski ekonomisinin en canlı örneği gibidir.

Karasal iklim özellikleri görülen Babaeski’de; kışlar soğuk ve yağışlı, yazlar sıcak ve kurak geçer. Ortalama hava sıcaklığı 12.6°C’dir. Sıcaklığın bugüne kadar, yazın 38.6°C’ye kadar çıktığı; kışın ise –10.3°C’ye kadar düştüğü kaydedilmiştir. İl genelindeki doğal ortama baktığımızda ise bölgenin av hayvanları ve diğer türler açısından oldukça zengin bir konumda olduğunu görürüz. Özellikle, ilçenin kuzeyindeki Istranca (Yıldız) Dağları’ndaki ormanlık ve sulak alanlarda; domuz, kurt, geyik, karaca, tilki, tavşan, porsuk, kaz, ördek, çulluk, bıldırcın, keklik ve alabalık bulunur. Bölgenin Karadeniz kıyılarında ise nesli tükenmek üzere olan Akdeniz Fokları, her türlü olumsuz şartlara ve ilgisizliğe rağmen yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır.

Gelenekleri, Görenekleri ve Kültürüyle Babaeski
Tarımın modernizasyonu; spor, sanat ve kültürün gelişmesi ve yaşatılması; ilçe merkezi ile köylerinde yaşayan Babaeskililer’in bütünleşmesi amacıyla 1971’den bugüne düzenlenen “Babaeski Tarım Festivali”, her yıl Ağustos ayında ilçeye ayrı bir renk katmakta ve bir anlamda da ilçenin gelenek ve göreneklerinin, gelecek kuşaklara aktarılmasına yardımcı olmaktadır.

Pehlivanköy’de kurulan Panayır ve Kırklareli’nin ünlü Kakava Şenlikleri de Babaeski’nin kültürel yapılanmasında ayrı bir yer tutar. Kırklareli’nde her yıl mayıs ayının ikinci haftası düzenlenen “Karagöz Kültür Sanat ve Kakava Şenliği”; sergi, panel ve çeşitli gösterilerle kutlanır. Tıpkı Antik Yunan Uygarlığı’ndaki Dyanissos Şenlikleri gibi baharın gelişi yani doğanın yeniden canlanması, çeşitli oyunlarla ve manilerle doyasıya yaşanır. “Hoş Koku” ya da “Kahkaha” anlamına gelen Kakava sözcüğü ise bölge insanın ne denli güleryüzlü, hoşgörülü ve yörenin de ne denli temiz ve doğal güzelliklere sahip olduğunu özetler gibidir.

Kırklareli’nin Karagöz’ü sahiplenmesine gelince; Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun, gölge oyunlarındaki en önemli kahramanı olan Karagöz, bir görüşe göre gerçekten burada yaşamış ve burada ölmüştür. Hatta Evliya Çelebi bile ünlü “Seyahatname”sinde Karagöz’den şöyle bahseder; “Sofyozlu Bali Çelebi olarak da tanınan Kambur Ahmet adındaki Karagöz burada yaşayan ve güzel konuşmasını bilen efendi bir kimse olarak ün salmıştır.”

Aslında Karagöz burada yaşamış ya da yaşamamış çok da önemli olmasa gerek. Önemli olan Kırklareli’nin ona sahip çıkması ve Karagöz adını bir şekilde kendince yaşatmasıdır. Tıpkı Anadolu’nun birçok yöresince sahiplenen Karacaoğlan, Yunus Emre ve Nasreddin Hoca gibi…

Aynı şekilde Noel Baba olarak bilinen Aziz Nikolas’un da Hıristiyanlığı yaymak üzere Babaeski’ye geldiği, uzun yıllar boyunca burada yaşadığı ve burada öldüğü söylenir. Bu iddia, birçok yabancı araştırmacı tarafından da doğrulanmıştır. Babaeski’nin, M.S. V.yüzyılda, Roma İmparatorluğu zamanında Hıristiyanlığın ziyaret merkezlerinden biri olduğu düşünülürse bu iddia, hiç de yanlış değil gibidir.

Cadde ve Meydanlarıyla Babaeski
Babaeski’deki meydan, cadde ve sokakların hemen hemen hepsi; geçmiş yıllarda ilçeye büyük yararlılıkları olmuş, bölgenin kalkınması için çalışmış ya da askerlik görevi sırasında Şehit düşmüş, Gazi olmuş kendi insanlarının adını taşır; böylece hiç değilse onların isimlerini yaşatır ve bu insanların anılarını canlı ve sıcak tutar.

Tarih Öncesi Dönem – Neolitik Çağ M.Ö. 5800-4800
M.Ö. 5.800 yılları… Babaeski ve çevresinde ilk yerleşik dönem başlıyor. “Tarih Öncesi Karanlık Çağlar” diye adlandırılan ve 1.000 yıl boyunca sürecek bu döneme ait, ne yazıktır ki çok fazla bir şey bilmiyoruz. Bildiğimiz, sadece, bu topraklar üzerinde uygarlıkların yeşermeye ve insanoğlunun yaşamaya başladığı üzerine…

M.Ö.4.800’den, M.Ö.VIII. yüzyıla kadar sürecek 4.000 yıllık dönem ise bizim için tam bir kapalı kutu, tam bir karanlık çağ!..

Thraklar – M.Ö. VIII-V. Yüzyıl ve Sonraki Dönemler
Yazılı kaynaklara göre, bölgede ilk Thraklar’ın ismine rastlanır ki bu isim yüzyıllar sonra Trakya Bölgesi’ne adını verecek olan Trakya’nın yerli halkından başkası değildir. Tarih ise günümüzden yaklaşık 2.800 yıl öncesini göstermektedir.

Bazı görüşler Thraklar’ın Orta Asya’dan göç etmiş, Türkler ile akraba bir kavim olduğunu ileri sürer. Antik Yunan Uygarlığı’nın ünlü tarihçisi Heredotos’a göre ise Thraklar, Hintliler’den sonra dünyanın en büyük halk topluluğudur.

Macar Dilbilimcisi Prof.V.Georgieu’ya göre ise Thraklar, bölgenin yerli halkıdır. Bugünkü Bulgaristan, Makedonya ve Trakya Yarımadası’nda yaşamaktadırlar. Henüz Antik Yunan Uygarlığı tarih sayfalarındaki yerini almamış; Helenistik Çağ başlamamıştır. Anadolu’daki Frig Uygarlığı’nın konuştuğu dil ile akraba bir dil konuşurlar. M.Ö.VI.yüzyıldan sonra yazılı kaynaklarda da rastlanan ve Trakça adı verilen bu dil, aynı Türkçe gibi Hint-Avrupa dil ailesindendir.

Besler, Odrysler, Triballer, Daklar, Getler ve Dardanlar gibi kollardan oluşan Thraklar; M.Ö. V.yüzyılda kendi aralarında birleşerek Odrys Krallığı’nı kurarlar. Bu tarihten sonra bölge güçlenerek gelişmeye başlar. Alpullu Höyüğü ve Babaeski Tümülüsü de (Anıt Mezar) bu dönemin izlerin taşır.

1936’da Atatürk’ün emriyle Babaeski ve çevresinde, Arkeolog Prof.Dr. Arif Müfit Mensel tarafından ilk arkeolojik kazılar yapılmaya başlanmış, Babaeski Tümülüsü de bu kazılar esnasında ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde, Güney Lojmanları Askeri Bölgesi’nin karşısında yer alan Su Deposu civarında izlerine rastlanan Tümülüs’ten, 5 ton ağırlığında mermer lahit içinde bir kral mezarı ile beraber; bir Artemis Heykelciği (ya da Anadolu insanının deyişiyle Kybele… Kybele ki Anadolu’nun Ana Tanrıçası olup bereket, bolluk ve üretkenliği simgelerdi.), çeşitli toprak seramikler, testiler, kolyeler, parfüm şişeleri gibi kadın süs eşyaları çıkarılmıştır. Bütün bu antik bulgular, günümüzde Kırklareli Müzesi’nde koruma altındadır.

Babaeski’nin Thraklar dönemindeki adı, “Durak Yeri” anlamına gelen Burtudizus’tur. Daha sonraları Yunanlılar buraya Bugaros; Bulgarlar ise “Bulgar Bozgunu” anlamına gelen Bulgarophygan diyeceklerdir. M.S.46’ta ise bölge, Tracia adıyla Roma İmparatorluğu eyaleti olacaktır.

Babaeski, tarihi boyunca çok sayıda topluluk ve ulusun işgaline uğramış, isyan ve baskınlar yaşamış, bu yüzden de tarihi yapılarının ve antik değerlerinin büyük bir kısmı günümüze kadar ulaşamamıştır.

Thraklar Dönemi’nde de bu durum pek farklı değildir. Bölge M.Ö.III ve II. yüzyıllarda Büyük İskender ve Ketler’in hakimiyeti altına girer. M.Ö.513’te Pers istilasına uğrar. M.Ö.350’de Makedon Krallığı yine bu topraklarda kurulur. Ancak M.Ö.190’da Roma İmparatorluğu, bu krallığa son verir. M.S.377’de Gotlar, M.S.441’de Hunlar, M.S.526’da Bulgarlar ve M.S.527 ile 565’de Bizans İmparatoru Jüstinyen’in istilasından, bölge yine kurtulamaz. M.S.618’de Avarlar ve M.S.811’de Peçenekler tarafından da işgale uğrar. M.S.1190’da Bizanslılara yardıma giden Haçlılar da Babaeski’den geçer. Kısacası, Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğine girene kadar bölge, çok acılar görmüş; Avrupa’yı Asya’ya bağlayan Tarihi Roma Yolu üzerinde olduğu için çok yıkımlar yaşamıştır. Örneğin Bizans İmparatoru 1.Anastasios tarafından M.S.491-518 yılları arasında yaptırılan ve bölgenin güney doğusundaki Marmara Denizi’nden başlayıp kuzeyindeki Karadeniz’e kadar uzanan ve Babaeski’den de geçen Büyük Liman Suru, yıllar süren saldırılar sonucu yıkılmış, yok olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu Dönemi
Babaeski; 1263 tarihinde Anadolu’dan Trakya’ya geçen ilk Türk Akıncı Beyleri’nden olan Horasanlı Sarı Saltuk tarafından fethedilir. Bizanslılar’dan alınan ilçe, bu tarihten sonra hızla bir Türk Yurdu haline gelir. Sarı Saltuk ise Dobruca Savaşı’nda da büyük kahramanlıklar gösterdikten sonra şehit düşer ve Babaeski’de defnedilir. Mezarı kaybolmuş olsa da, Babaeski, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Sarı Saltuk’a verilen değerle birlikte bir Ahi Merkezi haline gelir; adına bir medrese açılır ve hatta Sarı Saltuk’un cesurluğu, çalışkanlığı ve atikliği nedeniyle ilçe, ilk Türkçe adını da Sarı Saltuk’a borçlu kalır: Baba-ı Atik yani Atik-Cesur Babalar…

Babaeski’nin Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girmesi ise Sultan I. Murat zamanındadır. Bu konuda kaynaklar 1359 ya da 1362 gibi farklı tarihleri işaret etse de Babaeski’nin Sultan I. Murat’ın kumandanlarından Balaban Bey tarafından fethedildiği kesindir.

Babaeski, Cumhuriyet döneminde resmiyet kazanacak bugünkü adını da Osmanlılar döneminde alır. 1451’de Osmanlı’nın imparatorluk başkenti Edirne’den, İstanbul’u fethetmek üzere yola çıkan Fatih Sultan Mehmet’in yolu Babaeski’den geçer. Fatih, bugünkü Eski Camii önünde gördüğü yaşlı bir ayakkabı tamircisini görüp atından iner ve yaşlı adamla konuşmaya başlar. Ona beldenin ne zaman kurulduğunu sorar. Padişahla konuştuğundan habersiz yaşlı adam, işinden başını bile kaldırmadan şu yanıtı verir; “Eskidir… Eski…” Fatih Sultan Mehmet, bu yanıt üzerine yaşlı adama yaşını sorar. Bu sefer aldığı yanıt ise şöyledir: “Eskidir babam eski…” Yaşlı tamircinin bu hali, tavırları ve çalışkanlığı Fatih Sultan Mehmet’in çok hoşuna gider ve çevresindekilere şu emri verir: “Bundan böyle buranın adı, Babaeski olsun. Ve hemen buraya bir camii yapılsın…” İşte bugün, çarşı merkezindeki, Eski Camii (ya da Fatih Camii), o zaman yapılmış (1451 – 1467) ve günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır.

Babaeski, Osmanlılar döneminde birçok taht kavgasına da tanıklık etmiştir. 1402 Ankara Savaşı’nda Yıldırım Bayezıd’ın yenilmesiyle başlayan Fetret Devri’nde; veliahtlardan, Edirne Sarayı’na hükmeden, eğlence düşkünü bir sultan olduğu için halk tarafından da pek sevilmeyen Süleyman Çelebi; Bursa Sarayı’nda yaşayan kardeşi Musa Çelebi’nin baskınına uğrar. Süleyman Çelebi yanında üç atlı ile kaçarak 11 Temmuz 1411’de Babaeski’nin Düğüncülü Köyü’ne sığınır. Ancak burada köylülerce öldürülür. Bunun üzerine Musa Çelebi çok sinirlenir. Çünkü ölen, düşmanı olmasına rağmen, her şeyden önce kardeşidir. Sonuçta Düğüncülü Köyü, Musa Çelebi’nin emri ile halkıyla birlikte yakılarak cezalandırılır.

Tarihte Babaeski adına 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sırasında da rastlanır. Ruslar tarafından işgale uğrayan Babaeski; savaşın 1878 Berlin Antlaşması ile son bulmasıyla geri alınır. Ancak antlaşmaya göre yörede yaşayan Hıristiyanlara ibadet özgürlüğü tanındığından, ilçe farklı yapılanmalara sahne olur. Çünkü 14.yüzyılda yapılıp daha sonra yıkılmış olan Meryem Ana ve Aya Tanaş Rum Kiliseleri yeniden yapılır ve ibadete açılır. Ayrıca Nathalie Kilisesi de bu yıllarda bitirilir. Ancak her üç kilise de 1883 tarihinde yakılarak yok edilmiştir.

1912-13 Balkan Savaşı’nda da 1 yıl boyunca Bulgar işgaline uğrayan (Temmuz 1912) ve 27 Temmuz 1913’de geri alınan Babaeski, savaş sırasında yine büyük çarpışmalara ve Yarbay Bekir Fikri Bey’in önemli kahramanlıklarına sahne olur. Yarbay Bekir Fikri Bey’in anılarından öğrendiğimiz kadarıyla 1.Kolordu, Balkan Savaşı sırasında; Kırklareli ve Kavaklı ile birlikte Babaeski’de konuşlanmıştır. Savaştan sonra ise Babaeski’de yaşayan yerli Bulgarlar göç etmek zorunda kalmışlardır.

Alman Gezgin Hans Dernsch Wam’ın Babaeski Anıları
1553 yılında, bir grup Alman gezgin Avrupa’dan İstanbul’a doğru yolculuğa çıkarlar. At ve katır sırtında geçen bu zorlu yolculuk sırasında Pancarköy, Düğüncülü ve Sarıcaali’ye de uğrarlar. Tarih, 12 Ağustos 1553’ü göstermektedir. Alman gezgin Hans Dernsch Wam, o günle ilgili günlüğüne şu satırları not düşer: “Yolda, üç gözlü bir taş köprüden sonra birkaç su kuyusunun bulunduğu bir yerden (Düğüncülü) geçtik. Yolun sonunda eski Romalılardan kalma bir höyük vardı. Sarı Saltuk adında bir Türk’ün, bu höyüğün üzerinde mezarını gördük. Tekrar bir köyden (Sarıcaali) geçtik. Burada bir kervansaray vardı. Ayrıca kurumuş bir dere üzerinde dört gözlü bir köprü gördük. Bir çok su kuyusu var. Ama arazi oldukça çorak. Ne ekilmiş bir tarla, ne de orman görülüyor etrafta. Bununla beraber buraların vaktiyle bağlık, bahçelik yerler olduğu anlaşılıyor.”

İki yıl sonra, yani 6 Temmuz 1955 tarihinde ise gezginler dönüş yolunda, bu sefer Babaeski’den geçerler: “Babaeski’de iki camii var. Rum görmedik. Eski ve antik biçimde yapılmış bir kilisesi mevcut. Ama Türkler kiliseyi camii haline getirmişler. Binanın pencereleri ve bazı yan duvarları, yıkık vaziyette. Şu anda camide imamlar ve koyun postuna bürünmüş dervişler ibadet ediyorlar…”

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde Babaeski
Evliya Çelebi, Babaeski’ye 1651 yılında , Özü Kalesi’nin fetheden Abaza Melek Ahmet Paşa ile beraber Edirne’den gelmiş ve ünlü Seyahatnamesi’ne Babaeski ile ilgili şunları yazmıştır:

“Babaeski’ye geldik. Burası, Medyan oğlu Yanko Huniyadi Yanoş zamanından beri bayındır bir kale ve büyük bir şehirdir. Sırp, Bulgar ve Hersekliler birleşip (Haçlılar) İstanbul’u yıkmaya giderken bu şehri de yakmışlardır… Sarı Saltuk Bey’in mezarı da buradadır… Halkı daha çok Yörükler’den oluşan Babaeski’nin yüz elli akçelik bir geliri vardır. Bin altmış tane bağ-bahçe bulunmaktadır. Baştan başa kızıl kiremitli; kimi alçak, kimi yüksek mihraplı kagir binaları ile Babaeski güzel bir kasabadır. Doğu girişinde ve su kenarında bulunan Ali Paşa Camii’ni, Kanuni Sultan Süleyman Han vezirlerinden Cedid Ali Paşa yaptırmıştır. Bu camiinin mimarı ise Koca Sinan’dır. Çarşının içindeki Fatih Sultan Mehmet Han Camii ise yüksek minaresi ile görülmeye değer… Bunlardan başka yedi mescid, yedi çocuk okulu, yedi han, yüz kadar dükkan, bir aşevi, bir hamam, üç tekke ve çarşı içinde akan bir çeşmesi vardır. Bu çeşmenin tarihi ise 1622’dir.

Bu kasabadan geçen Ergene Nehri kolu üzerindeki köprü yedi gözlüdür ve Çoban Deli Kasım Ağa tarafından yaptırılmıştır. Bu, Çoban Delim Kasım Ağa; köprü yerinde koyun güderken, Allah kendisine İslam’ı kısmet kıldığında, Yeniçeri Ocağı’na kahya olmuş; ancak Sultan Murad Han tarafından hapse atılınca, ‘Yeminim olsun, bu tehlikeden kurtulursam, koyun güttüğüm yerde bir köprü kurayım’ demiş ve kurtulunca da yeminini yerine getirip Babaeski’ye bu köprüyü yaptırmıştır.

Sarı Saltuk, Şeyh Mahmud Şühüdi ve Kaygusuz Baba’nın türbeleri de Babaeski’dedir. Ancak Babaeski, bir ‘Evliya Erenler’ yeri olduğu için, burada halkın Baba, Dede dediği daha birçok kişi vardır. Fatih Sultan Mehmet’in av arkadaşı Veli Gül Baba’nın mezarı da bunlardan biridir…”

Kurtuluş Savaşı’nda Babaeski
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Türk Askeri Kuvvetleri’nin toplanma merkezlerinden olan Babaeski; Trakya Paşaeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti kurucularından Yolageldili Kasım ve Cafer Tayyar Eğilmez ile Çolak Sabri’nin kuvva-i milliye ruhu taşıyan kahramanlıklarına sahne olmuş ve adını tarihe geçirmiştir. Yunanlılarla işbirliği yapan Giresunlu Müftü Ali Rıza’nın idam edilmesi ise Babaeski adına önemli bir olaydır.

155. Alay’dan Kolordu Komutanı Albay Muhittin Bey ve Kurmay Başkanı Abdurrahman Nafiz Bey de 23 Temmuz 1920’de Babaeski’ye gelmişler ve düşmanın direncini kırmaya çalışmışlardır.

9 Kasım 1922’de kurtulan Babaeski, o tarihten günümüze kadar, Atatürk’ün öngördüğü hedeflerini ilke edinmiş ve Türkiye’nin çağdaş ve modern ilçelerinden biri haline gelmiştir.

Atatürk ve Babaeski
20 Aralık 1930’da, Atatürk, yurt gezileri kapsamında trenle Kırklareli’ne giderken, saat 14.30’da Babaeski’den geçer. Babaeski halkını kompartımanından selamlayan Ulu Önderimiz, aynı gün Kırklareli’ne varır. 21 Aralık’ta ise Edirne’ye geçer. Ancak 23 Aralık 1930’da, Menemen’de Yedek Subay Öğretmen Kubilay’ın yobazlarca şehit edildiğini öğrenince gezisini yarıda keserek, İstanbul’a dönmek üzere otomobille yola çıkar ve tekrar Babaeski’ye gelir. Burada kendisini bekleyen tren hareket etmeden önce, Babaeskililer’le İstasyon Meydanı’nda görüşür. Hatta köpeği Foks’un kaybolmasıyla telaşlanan yanındakilere, “Siz merak etmeyin, onu Kılıç Ali bulur. Erzurum’da da kaybolmuştu. Sonra Kılıç Ali bulmuştu” diye bir de espri yapar.

Konuşması sırasında Babaeskililer’e, ileride Edirne’yi bir kez daha ziyaret edeceğini ve Babaeski’ye de böylece tekrar geleceğini söyler. Ancak, Ulu Önderimizin bu arzusu, sadece, Trakya Manevraları nedeniyle bölgedeki askeri birlikleri denetlediği sırada gerçekleşecektir.

Atatürk, 20 Aralık 1930’da Kırklareli’ne giderken, Alpullu’yu da uğramıştır. 26 Kasım 1926’da açılışı yapılan Şeker Fabrikası’nı ziyaret eden Atatürk, burada törenle karşılanmış, daha sonra fabrikayı gezmiş ve öğle yemeğini de işçilerle birlikte fabrikada yemiştir. Gazi, bu ziyareti sırasında Fabrika Anı Defteri’ne şunları yazar:

“Alpullu Şeker Fabrikası’nı gezdim. Gördüğüm vaziyetten çok memnun kaldım. Müessesenin daha tevessü edilmesini ve şimdiye kadar olduğundan fazla muvaffak olmasını dilerim. Memleketimizin her müsait mıntıkasında şeker fabrikalarının çoğalmasını ve bu suretle şeker ihtiyacının temini, mühim hedeflerimiz sırasında tanınmalıdır.”

Aynı gün Babaeski’den geçip Kırklareli’ne varan Atatürk, burada Cumhuriyet Halk Fıkrası’nın düzenlediği bir toplantıya katılmış ve toplantıda şu konuşmayı yapmıştır:

“Kırklareli halkı ve bilhassa gençlik namına söylenen sözlerden çok mütehassi oldum. Bundan dolayı teşekkür ederim. Gösterilen heyecanın bir aynı da benim vicdanımda hasıl olmuştur. Bunu layıkı ile ifade edebilmek için müşküldür.”

Ulu Önderimiz, aynı akşam Kırklareli Türk Ocağı’nda gençlerin düzenlediği ayrı bir toplantıya da konuk olmuştur. Burada kültür konusunda söyledikleri ise çok önemlidir:

“Biraz önce, ocakların siyasi ve milli birer kuruluş olduklarını söylemiştim. Bu doğrudur. Türk ocakları, bu ülküsünü gerçekleştirmek için ilim, kültür ve sosyoloji alanında savaşmakla zorunludur. Benim kültürden anladığım, bir devleti meydana getiren toplumu, yani milleti düşünün… Bir millette kaç türlü hayat tasavvur edebilir. Devlet hayatı, fikir hayatı, ekonomik hayat yani ticari ve zirai hayat değil mi? Her millet, devlet hayatında, fikir hayatında bir şeyler yapar. İşte bu üç hayatın toplamına kültür denir. Bizim devlet hayatımızda, bilindiği gibi Osmanlı siyaseti, gayri mütecanis unsurlardan ve maddelerden meydana gelmişti. Bunlardan bir halita yapmak mümkün olmadığı için Osmanlı siyaseti yerine yeni bir siyaset çıktı. O siyaset, milli siyaset, Türkçülük siyaseti idi. Bu siyaseti ilan edip yaygın hale getirmekle beraber; fikri, içtimai ve ekonomik hayatı da ilerletmek gereklidir. Bu üç şekil hayattaki gelişme dereceleri birleştiği zaman, ortaya o milletin kültürü çıkar. Bazıları kültürle medeniyeti ayıramazlar. Bilindiği üzere her milletin, kendine özgü bir karakteri vardır. Kültür bu özellik ve karakterle ifade edilir. Bence de en ilmi olanı kültür ile medeniyeti bir arada yürütmektir.”

Ulu Önderimiz, aynı tarihte Kırklareli Türk Ocağı Defteri’ne ise şunları yazar:
“Kırklareli Türk Ocağı’nda çok kıymetli arkadaşlarla geçirdiğim zamanın hatırasını sönmez hislerle saklayacağım.”

Babaeski’deki Tarihi Yapılar
Eski Camii:
Fatih Sultan Mehmet döneminde ve onun emriyle 1451 yılında yapımına başlanmış ve 1467 yılında tamamlanmıştır. Duvarları kesme taştan olup; kare planlıdır. Batıdaki minaresi kare kaide üzerine çokgen gövde olarak inşa edilmiştir. Halen ibadete açıktır.

Dördüzlü Çeşme: Günümüzde şehir şebeke suyunun aktığı bu çeşme, 17.yüzyılda yapılmıştır. Kesme taştan dört cepheli ve kubbelidir. Kitabesi, Bulgar istilasında yok edilmiştir. Dördüzlü Çeşme dışında, Ömer Ağa Çeşmesi, Hacı Nine Çeşmesi ve Aylı Çeşme de tarihi değeri olan diğer eserlerdir.

Cedid Ali Paşa Camii: Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Cedid Ali Paşa tarafından 1561-1565 yılları arasında yaptırılmıştır. Eser, Mimar Sinan’a aittir ve Edirne’deki Selimiye Camii’nin küçük bir modelidir. Avlusundaki kitabeden, camiinin 1832 yılında onarım gördüğü anlaşılmaktadır. Külliye olarak yapılmış camii; medrese, hamam ve kervansaraydan oluşmaktadır. Ancak günümüze sadece camii ulaşabilmiştir ve halen ibadete açıktır.

Hamam: Osmanlı Dönemi yapıtlarından olup halen kullanılmaktadır. Tek kubbeli ve klasik mimaridedir. Yalnızca kurnaları ve taban döşemeleri orijinal olan Hamam, yakın tarihte onarım görmüştür.

Babaeski Köprüsü: Sultan IV.Murad döneminde 1633 yılında yaptırılmıştır. 72 m. uzunluğunda olup 6 kemerlidir. Halen E-5 Uluslararası Karayolu üzerindedir ve trafiğe açıktır.

Sinanlı Köprüsü: Alpullu’da bulunan köprü, 16.yüzyılda Mimar Sinan tarafından yaptırılmıştır.

Atatürk İlkokulu: 1914 yılında Kaymakam Tevfik Gür tarafından yaptırılan tek katlı, ahşap çatılı ve Türk saçaklı okul, halen eğitim ve öğretim hizmeti vermeye devam etmektedir. (Tevfik Gür, Kurtuluş Savaşı’na katılmış, 1922’de Kırklareli’nin alınması sırasında ise Kırklareli Mutasarrıfı olarak görev yapmıştır. Günümüzde, Mersin’de adını taşıyan bir stadyum bulunmaktadır.)

Atatürk Heykeli: Şehir merkezinde, Hükümet Meydanı’nda bulunan heykel, 1964 yılında Heykeltıraş Rahmi Armetemir tarafından yapılmıştır.

 
269.KD.Tnk.Çvş.Oğuz Uçak
– Aralık 1999

P.S.1
Anlaşılacağı üzere bu metin; yaşamlarının çok önemli bir kısmını Askerlikle geçiren “er” kişilerin, gittiği yeri daha iyi tanımaları amacıyla ve herkesin kolayca anlayabilmesi adına biraz da ansiklopedik ve basit bilgilerle dolu olmasına ayrıca dikkat edilerek, benim de 7 ay 10 gün boyunca yaşadığım Babaeski’de “silah altındayken” kaleme alınmıştır. Gezi tarihi olarak da “teslim” günü işaretlenmiştir.


P.S.2
Yazıyı “iş” kategorisi altında yayımladım. Aslında “macera” da diyebilirdim. Ne dersiniz? Binrota kategorileri arasında bir de “askerlik” bölümü olsa daha iyi olmaz mı?


                                                                      

2 yorum

  • Honeyseller dedi ki:

    A dan Z ye Babaeski .Bu eskidir babam eski yazınıza yorumum yepyeni olsun.Ellerine ve emeğine sağlık

  • chinagunlugu dedi ki:

    Bulgar zulmunden kacan Turkler ve Bosna’dan gelen gocmenlerimiz de ilk geldiklerinde Babaeski’nin cok yakininda bulunan Gazi Osman Pasa gocmen koyunde yasamislardir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*