Ermenistan – Erivan

Evet, en önce biz varıyoruz Ermenistan sınırına. Hemde
sözde Ermeni soykırımının 100. yıldönümü anmasının ertesi haftası. Debep nehri
üzerindeki köprünün bir tarafı Gürcistan diğer tarafı Ermenistan. Köprüyü
geçtikten sonra sol tarafta dikkat etmezseniz gözden kaçabilecek küçük bir vize
ofisi var. Biz buraya gelip vize formlarını alıyoruz. Formları doldurup tam
teslim edecekken bir Japon turist kafilesi geliyor, biz formları uzatıyoruz
“bekleyin, önce kafile” diyor. Hay ebesinin karambitası. Yaklaşık 30 kişilik
kafileyi bekliyoruz. Bu arada bizim dolmuştaki Ermeniler önümüzden geçip
gidiyor. Japon ve Endonezyalı arkadaş arkamızda sıraya giriyor. Onlarada
söylüyorum vize formu alın doldurun diye. Önümüzdeki kafile komple vize
formlarına fotoğraf yapıştırmış. Hah, şimdi fotoğraf isterler diyorum. Benim
yanımda fotoğraf var ama Dilek’in yok. Sıra bize geldiğinde vize görevlisi
“abi” diye seslenip nerede kalacaksınız diye soruyor. Formda yazdığım Central
Hostel’ı gösteriyorum, “böyle olmaz, adreside yazın” diyor. İyi diyoruz adreside
yazıyoruz. Japon çocuk bu arada vizeyi alıyor. Bizi şöyle bir süzdükten sonra
6000 dram karşılığı vizelerimizi alıyoruz. Eğer dolar verirseniz kişi başı 10
dolar, dram olarak verirseniz kişi başı 3000 dram (1 dolar 480 dram). Gitmeden
önce bulabiliyorsanız dram alın bir yerlerden. Vizemizi aldıktan sonra önde
Japon arkadaş arkada biz en arkada da Endonezyalı sınır polisine geliyoruz.
Japon hemen geçiyor, Dilek pasaportunu uzatıyor, Ay yıldızlı pasaportu gören
Ermeni polisi birden besmele duymuş şeytan gibi geriliyor. Dilek’e bakıyor,
sonra pasaporta bakıyor, bir daha Dilek’e, bir daha pasaporta. Sonra pasaportu
sahte para makinası gibi bir şeyin içine sokup iyice bakıyor. Pasaportu elinde
tutup masaya tık tıklıyor, düşünüyor düşünüyor, sonra birisini arıyor. Aradığı
kişiye ulaşamayınca cep telefonundan arıyor. Yine ulaşamıyor bir daha normal
telefondan arıyor, bu sefer telefonu açan kişiyle sinirli sinirli konuşup
tekrar bekliyor. Sonra bana bakınca bende pasaportumu uzatıyorum (yazık
adamcağıza, iki kere işkence edip yorulmasın, tek seferde ikimize birden
işkence etsin). Sonra yine birisini arıyor ve bizi beklemeye alıyor. Bu arada
Endonezyalıya “birlikte misiniz” diye soruyor, “hayır” diyor ( e, tırstı çocuk
haliyle). Endonezyalının işini halledip gönderiyor. Ben elemana, “şoförü
bekletir misin, bagajlarımız arabada, beklemeyecekse de bagajlarımızı getirsin”
diyorum. Ok deyip gidiyor. Neyse birisi gelip bizim pasaportları alıp
götürüyor. Bizden başka kimsede kalmadığı için polisin canı sıkılıyor, kalkıp üzerini
düzeltiyor, ceketini giyiyor, şapkasını takıyor ama bir havalar bir havalar,
sanırsın Ermenistan’ın genel kurmay başkanı pezevenk. Bu arada Dilek’in yüzü
asılıyor, ben aynen pişkin pişkin gülümsemeye devam. Dilek’e alçak sesle
“yüzünü düşürme, zaten bunun istediğide bu. Ya alacak ya deport edecek, sen
böyle üzgün durursan istediğini verirsin bu adama” diyorum “haklısın” diyor. Bu
arada bizim şoför gelip el kol hareketiyle hadi diye işaret ediyor, bende
polisi gösterip Türkçe olarak “gelde hallet o zaman işimizi” diyorum. Gülüp
boşver manasında elini sallayıp gidiyor. O arada demek ki bizim çantalar
duruyor diye düşünüyorum. Kapıya başka turistler gelince polis bizim biraz
kenarda beklememizi istiyor, hay hay deyip yol açıyorum. 15 dakika kadar sonra
bir başka polis turko turko diye diye kapıya geliyor bende sesleniyorum “Turko
biziz” diye. Pasaportlarımızı getirip tam bize verecekken bankodaki polis ona
bağırıp pasaportlarımızı alıyor, yine tık tık masaya vurup başını neyse der
gibi sallıyor ve mühürleri vuruyor. Bende inadına gülümseyerek “thank you very
much” diyorum. İyice delleniyor polis amcam. Koşarak minibüse gidiyoruz şoför
eliyle saatini gösteriyor nerede kaldınız diye, bende aşağıdaki yolculara, “i
am sorry, because we are terrorist” diyorum hepsi gülüyorlar. Japon’a “bizi pek
sevmezler” diyorum, “biliyorum” diyor. Bu Ermenistan’a üçüncü gelişiymiş. Demem
o ki, Ermenistan’ı boşverin. İstenmediğiniz bir yere gitmek kadar salakça bir
şey olmadığını o anda anladım, Sevan gölü, Tatev manastırı gibi yerleri gezmeyi
planlıyorken, bir an önce çıkayım bu memleketten diyorum.

            Yolda
küçük bir bakkaldan bozma  3-5 masalı
yiyecek satan pis bir yerde mola veriyoruz. Mola verdiğimiz yer Debed nehrinin
kenarında. Gürül gürül akan nehrin kenarında bekliyoruz. Az önceki sınır
geçişinin stresi ve mekanın pisliği yüzünden bir şey yiyesim yok. Aslında tek
kuruş daha kazandırmamak için bu ülkeye 2 gün aç kalmaya bile razıyım o an.
Şoförümüz geliyor ve yola devam ediyoruz. Yol üstünde geçtiğimiz her yer berbat
durumda. Uluslar arası olan yol, delik deşik, tek şerit gidiş – tek şerit geliş
şeklinde. Tüneller kazılmış ve öylece kalmış, Sovyetler döneminden beri bir şey
yapılmamış. Tünellerin çoğunun içinde yerlerde asfalt, tavanlarda beton
korumalar yok. Bildiğiniz mağaranın içerisinden gidiyorsunuz. Şehir merkezi
diye tabir edilen yerler bitik durumda, her şey eski, otomobiller, evler,
sokaklar… Yol boyunca çürümeye terkedilmiş pek çok fabrika, boşalmış köylerin
yanından geçiyoruz. Ülke dağlık, iklim soğuk, tarım arazilerinin çoğu boş.
Kamyonlar Sovyet kamyonları. Derken Erivan’a varıyoruz ve birden ortaçağdan
günümüze geliyoruz. Yollar düzenli, temiz. Binalar yeni, arabalar son model.
Havaalanına giden yol iki şerit gidiş, iki şerit geliş kaymak gibi yol. Bir
insan uçakla buraya gelse, sadece Erivan’ı görüp dönse, Avrupa ülkesi olmuş
burası der gider. Otogarda iniyoruz ve yolun karşısına geçip bir döviz
bürosundan Şehir merkezine gidebilecek kadar dolar (10 dolar) bozduruyoruz. Bu
arada amcaya hangi otobüsle gidebiliriz diye soruyoruz, tarif ediyor. Otobüs
ücreti kişi başı 100 dram. Otobüslerin çoğu doğalgazla çalışıyor, tepelerinde
kocaman doğalgaz tüpleri var. Yol boyunca her yerde sözde soykırımın 100. yılı
etkinlikleri ile ilgili Türkleri kötüleyen afişleri görüyoruz. Şehrin merkezi
olan Cumhuriyet Meydanı’nda (Republic Square) indikten sonra İran otobüs bileti
almak için wikitravelda bahsedilen Cumhuriyet Meydanındaki Hotel Erebuni’nin
tam arkasındaki yola giriyoruz. Bilet satış acentasını sorduğumuz otel güvenlik
görevlisi burada öyle bir yer yok diyor. Bizde kalacağımız Central Hostel’e
doğru yola çıkıyoruz. Yolda dolar bozdurmak için bir bankaya giriyoruz. 100
dolar uzatıyoruz, ingilizce bilmeyen görevli bir bayana sesleniyor, ona para
bozdurmak istediğimizi söylüyoruz, pasaportlarınız lütfen diyor. Bende Dilek’e
dönüp, “işin zor kısmı bu işte diyorum” ve gülüyorum. Pasaportu alıp ay yıldızı
görür görmez bir an duraksıyor ama sonra hiçbir tepki vermeden işlemleri
hallediyor, paramızı alıp çıkıyoruz. Hostel’e geldiğimizde bizi Gregori
karşılıyor. Aslında bir gece sonra gelmemiz gereken hostele Tifliste kalmaktan
vazgeçtiğimiz için bir gün erken gelmiş oluyoruz. İki gecelik planımızı bir
gece öne çekip çekemeyeceğimizi soruyoruz, sağolsun yardımcı oluyor. Tabii “siz
yarın gelecek olan Türkler misiniz?” diye soruyor en başta. Evet annem, biz o
“Türkleriz”. Bizi oldukça resmi karşılıyor, şehir haritası veriyor ama sonradan
anladığım kadarıyla arkadaşın tarzı böyle. Hostelin sahibi Suzanna ve oğlu
Vahan ile tanışınca işletmecilerin çok sıcakkanlı olduklarını anlıyorum. Odamız
eski sovyet tipi 2+1 dairenin bir odası. Diğer odada Amerikalı bir abimiz ve
Çek sevgilisi (Sanırım adı Carol) kalıyor. Mutfak, salon ve banyo tuvalet ortak
ama arkadaşların zaten  odada kaldıkları
yok. İran’a gideceğimizi söylediğimiz Gregori bizi hostelde kalan İranlı bir
gençle tanıştırıyor. Sağolsun bize otobüz bileti alabileceğimiz yeri tarif
ediyor. Hostele girdiğimizde başlayan yağmur dindikten sonra eşyaları bırakıp
yemek yemek için çıkıyoruz. Hostel Şehrin tam merkezinde. Cumhuriyet meydanına
ve metro istasyonuna yürüyerek 6 dakika. Ücretide çok iyi (2 gece 2 kişi 24.000
dram). İranlı gencin tarif ettiği yeri arıyoruz, sekiz on tur attıktan sonra
İranlı gencinde tarifine uyan ilk gittiğimiz Hotel Erebuni’nin ara sokağına
giriyoruz ve sağda küçük bir acentede ufak bir yazıyla İran yazdığını
görüyoruz. Biz içeri girdiğimizde Arapça konuşan birisi daha bilet işlemleri
yaptırmak istiyor. Bizde iki kişilik bilet almak istiyoruz. İsfahan’a kadar
nerede inersen in iki kişi 50.000 dram (Yaklaşık 105 dolar). Tamam diyoruz,
ertesi gün sabaha kes iki bilet. Peki diyor, 105 dolar uzatıyorum, “dolar
geçmiyor”, Kredi kartı? “o da geçmiyor” eeee? “İran riyali veya Dram” daha
sonradan Irak – Babil memleketli olduğunu öğrendiğim amcayla beraber para
bozmaya gidiyoruz. Son biletler olduğundan rezervasyon yaptırıyorum ve Dilek’i
acentede bırakıyorum ne olur ne olmaz bizim biletleri başkasına satmasınlar
diye. Babilli amca yolda dinden giriyor, siyasetten çıkıyor. Süper bir
ingilizcesi var. Descartesten, Platondan bahsediyor. Freud’dan çıkıyor. Oğlu
Üniversiteye gidecekmiş, Üniversiteye gitmeden insanları görsün tanısın diye
iki haftalık tatile çıkmışlar. Önce Endonezya, sonra Gürcistan, Ermenistan ve
İran. Neyse geri dönüp biletleri almak istiyoruz, pasaport soruyorlar,
pasaportları veriyoruz kadın evirip çevirip sizin vizeniz yok, bilet veremem
diyor. Hoppalaaaaaa. Ya İran Türklerden vize istemiyor diyorum kadın inanmıyor,
müdürüne gidip soruyor. Müdürde “İran Türklerden vize istiyor” diyor.
Dellendirmeyin adamı yok öyle bir şey diyorum “isterseniz bileti keseriz ama
sınırı geçemezseniz paranızı iade etmeyiz” diyorlar. Tamam diyorum, kes sen.
Daha sonra asıl amacımız olan yemek yemeye odaklanıyoruz.  Hemen heryerde domuz eti olduğu için yine
yemek yemek için bayağı turluyoruz. Bir ara Sas süpermarkete girip hostelde
atıştırmak için bir şeyler alıyoruz. Neden market ismi verdin derseniz gidip
görmeniz gerektiğini söylerim 🙂 Çalışanların çoğu bayan ve hepsine süper mini
etekli liseli forması giydirmişler. Okul kantini gibi bir şey olmuş, göze hitap
ediyor 🙂 Şehirde bol miktarda 35 plakalı araç var. Plaka sistemleri bizdeki
gibi iki rakam, iki veya üç harf ve yine iki rakam. Öyle olunca bol bol Türk
plakası benzeri araçlar görüyoruz. Swan lake kenarında müzik aletleri şeklinde
çiçekli otlu güzel çalışmalar yapmışlar, orada birkaç fotoğraf çekiyoruz. Biraz
uykusuz olduğumuzdan hostele dönüp yatıyoruz.

            Hostelde
ilk gecemizde dilek oda kapısını kilitlemeye çalışırken kapının kilitlenmediğini
söylüyor. Ben gelip tek hamlede kilitliyorum ve yatıyoruz. Sonra gece 3 gibi
tuvalete gitmek için kalkıyorum, kapı açılmıyor. Öyle dene, böyle dene, yok,
açılmıyor. Gregori’nin verdiği karttan alt kattaki resepsiyonu arıyorum. Bir
bayan çıkıp uykulu uykulu bir şeyler diyor. İngilizce bilmiyor. Bir daha
arıyorum, yine anlaşamıyoruz ama bu sefer Vahan’a sesleniyor. Vahanda uykulu
sesle konuşuyor, durumu anlatıyorum hemen geliyorum diyor. 60 saniyede yanımıza
geliyor. Bu arada kapının orta kısmı desenli cam, aslında teknik olarak camı
kırıp çıkma şansımız var ama Erivan’da bir cam kaç para bilmiyorum. Bana
tornavida atıyor, deniyorum yine yok. Sonra birisini arayacağını, merak
etmememi, 15 dakika içinde birilerinin geleceğini söylüyor ama anlamıyorum.
Gerçekten 15 dakikaya kalmadan telsiz sesleriyle beraber komando kılıklı
itfaiye ekibi geliyor kapıya. Bu arada Amerika-Çek ortak yapımı suratsız
arkadaşlar uyanıyor gürültüye, söylenip tekrar yatıyorlar. İtfaiye kapıyı
açmaya çalışırken Turko kelimesi geçiyor birkaç kere. Kapı açıldıktan sonra 2
itfaiyeci yüzümüze bile bakmıyor, kapıyı açana thank you deyip elimi uzatıyorum
mecburiyetten tokalaşıyor benimle, sonra dönüp gidiyor.

            Sabah
Suzanna’nın ev yapımı kayısı marmelatınında olduğu basit ama doyurucu
kahvaltımızı yaptıktan sonra dışarıya çıkıyoruz. Güneşli haliyle daha güzel
olan Erivan sokaklarını geze geze Opera binasına kadar gidiyoruz. Hani belki
akşama bir gösterim vardır gireriz diyoruz ama daha dış kapıda uyarıyı asmışlar
“gösterimlere girişlerde kıyafet zorunluluğu vardır” diye. Tüh, takım elbisem
diğer sırt çantamda kalmış 🙂 Republic Square ile Freedom square arasında yer
alan Northern Caddesi çarşı şeklinde düzenlenmiş. Sağlı sollu bankalar, iş
merkezleri, dükkanlar, kafeteryalar, vs. dolu. Cascade (kaskad), kat kat
düzenlenmiş içi müze dışı merdivenli gittikçe yükselen bir yamaca kurulu acaip
bir bahçe. Her katta havuzlu bir bahçe düzenlemesi var. İçerisinde abidik sanat
eserleri bulunan bu yapının dışına hiç çıkmadan içeriden yürüyen merdivenlerle
en yukarıya kadar çıkmak mümkün. Biz ilk katı yürüyerek çıktıktan sonra dönüşte
dışarıdan inişe geçtik. Cascade önündeki parkın kenarlarında çok sayıda kafe
mevcut. Çıkıp indikten sonra dinlenmek için güzel bir seçenek. Biz cascade’ı
çıktıktan sonra ulan şu yukarıdaki heykelde ne imiş diyerek yola devam ettik.
Meğerse Türkiye’ye dönük gubidik heykellerden birisi dahaymış. Buradan Ağrı
dağı gözüküyor ve enteresandır Türkiye’de pek çekmeyen Avea burada çekiyor. Ben
Avea kullanmadığım için şebekeye bağlanabilecek kadar güçlü mü bilmiyorum ama
telefon Avea’yı görüyordu. Ağrı dağını görüyorsak belki Vodafone çekiyordur
diye bir ümit denedim ama sadece Avea çıktı. Biraz ilerledikten sonra
içerisinde Mother Armenia (Ermeni ana) heykelininde olduğu büyük bir parka
(zafer parkı) geliyoruz. Mother Armenia denen heykel elindeki kılıcı Türkiye’ye
doğru tutan sinirli ve 50 metre yüksekliğinde bir ablamız. Ermeni Ana’ya
yaklaşınca etrafında bir sürü askerin talim yaptığını görüyoruz. Rahat, hazır
ol, tüfek omuza gibi talimler yapıyorlar. Bizim geldiğimiz tarafta duran iki
askere geçebilir miyiz diye soruyoruz, birbirlerine bakıp Ermenice birşeyler
söyleyip gülüyorlar. İngilizce bilmedikleri belli. Belki Türkçe biliyorlardır
ama ben şansımı zorlamayayım diyerek el hareketleriyle ve gülerek geçebilir
miyiz diye soruyorum. Tarzanca yanıt veriyorlar, buyurun şeklinde yol
veriyorlar. Talimci oğlanlara fazla sokulmadan heykelin etrafında geziyoruz ve
altının aslında müze olduğunu fark ediyoruz. Dağlık Karabağ savaşı anısına
yapılmış bir müze. Dilek’e girelim mi diyorum, girelim ama Türk olduğumuzu
söylemeyelim, Bosnalı veya Slovakız diyelim diyor. Kapıya gelince iki kişi 1000
dram olan müze ücretini ödüyoruz. Görevli kadın ziyaretçilerin ülkelerini
yazdığı defteri açıp “where are you from?” diye soruyor. O anda onlar korksun
benden diyerek “Turkey” diyorum kadın suratıma bakıp “where?” diye soruyor
üstüne basa basa “Turkey” diyorum bir daha. Kadın “Turkey?” diye sorunca “yes,
Turkey” diyorum. Sonra karşısındaki kadın Ermenice bir şeyler söylüyor, ona
Turko diyor. Biz içeri girince kadın peşimizden dolaşmaya başlıyor. Bu arada
Dilek kadının temizlikçiye bizi göstererek Turko dediğini duyuyor. Biz müzeyi
gezerken sonunda yanımıza gelip tek tek herşeyi anlatıyor. Bunlar şehit olan
askerlerimiz, bunlar Azerilerin (bak Türkler değil, Azeriler) katlettiği masum
köylüler, bunlar kahraman komutanlarımız, bunun bokunda boncuk vardı ama
Azeriler kesti falan diye bir propaganda yağmuruna başlıyor. He he deyip
çıkıyoruz. Çıkışta birde bize cd satmak istiyor, istemezük deyip devam
ediyoruz. Parkın ortasında güzel bir göl var ancak çoğu mekan kapalıydı,
oturmadık. Gölde gezmek için kayık kiralanabiliyor ancak kayıkların başında da
kimse yoktu. Yine sovyetlerden kalma bir de lunapark var gölün içerisinde ama
içinde tek bir çocuğun olduğu tırtıldan başka çalışan oyuncakta yoktu. Geri
dönüp Cascade’dan aşağıya iniyoruz. Poplovok park ve Soykırım anıtını
(bunlardan her yerde sayısız var) geçtikten sonra Yeritesardakan Metro
istasyonuna geliyoruz. Amacımız artık ne bok varsa Davut heykelini ve Erivan
tren istasyonunu görmek. Metro ücreti otobüs ücreti ile aynı, 100 dram. Plastik
jetonları var, Türkiye’de olsa aslının on katı sahtesini basarlar. Metro
istasyonuna iner inmez şoka giriyoruz. Bütün kolonlarda Türkleri kötüleyen
afişler. Kanlı dünya resminin altında soykırımcı Türkler yazısı mı ararsınız,
fesli ve kılıçlı elinden kan damlayan ay yıldız adam figürleri mi. Ne ararsanız
var. Fotoğraf çekmek yasak olduğundan çekmiyoruz. Zira güvenlik görevlisi
dolaşıyor ve Türk olduğumuzu anlaması halince bir de casuslukla suçlanmak
istemiyoruz ama ineceğimiz durağa kadar tren içerisinde Türkçe konuşmuyoruz.
Davud heykelinde bir numara yok ancak Sovyetler zamanında yapılan istasyon çok
ihtişamlı. Yinede o sinir bozukluğuyla durmuyorum ve geri dönüyoruz. Daha sonra
sık sık yollarda ve dükkanlarda “Türkler bizi soykırdı” mealinde afiş ve
yazılar görüyoruz. Hele bir tanesinde üzerinde ay yıldız olan kan damlayan bir
elin altında “1915’te başaramadınız, şimdi de Suriye’de başaramayacaksınız”
yazısı dükkana girip elalemin şeyiyle gerdeğe girmeyin diye kavga çıkarmama
yeterdi ama bunu ingilizceye çeviremedim. Adamların ekonomi bitik, ülke sefalet
içerisinde ama tek dertleri “Türkler var bizi soykırmak”tan ileriye gidemiyor.
Politikacılarda bunu çok güzel kullanıyor. Hepimiz Ermeniyiz diyenlere
duyurulur. Adamların tek dertleri Türkiye’den milyarlarca dolar tazminat almak.
Bunun hayaliyle çöplükte yaşıyorlar. Neyse, sinir bozucu istasyonumuza geri
dönüp istasyonun hemen karşısındaki KFC’de öğle yemeği yiyoruz. Oradan biraz
ilerleyip poplovok parkta bir kafeteryaya oturuyoruz. Siz çağırmadan kimse
sipariş almaya gelmiyor ve siparişi verdikten sonra da başka bir şey
içermisiniz diye rahatsızda etmiyor. Wi fi park genelinde mevcut ve ücretsiz.
Akşam tam sekizde Cumhuriyet meydanındaki havuzda ışık gösterisi başlıyor.
Gerçekten çok güzel yapmışlar. Saat dokuz buçuğa kadar seyrediyoruz ama sonra
üşümeye başlayınca hostele gidip uyuyoruz. Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı
ediyoruz. Dün kahvaltıda tanıştığımız Fransız arkadaş bugün yok. Hostelden
ayrılırken Suzanna Dilek’e sarılıyor. Çok iyi ingilizce bilmiyor ama Dilek’i
çok sevdiği belli. Mutfaktaki kombi ve buzdolabının üzerinde değişik ülkelerden
magnetler var. Türkiye’den bir tane gönderirsem onuda diğerlerinin yanına
yapıştırı mısınız diyorum, tabii ki diyorlar. Bende Türkiye’ye dönünce bir tane
gönderiyorum. Benden sonra giden olursa Ayasofyalı bir magnet olup olmadığını
yazsın lütfen 🙂 Hostelden çıkınca otobüsün bizi alacağı otoparka gidiyoruz.
Otobüs gelmiş, ama şoför ve muavinler yok ortada. Bizde önce elimizdeki
dramları bozmak için döviz bürosuna gidiyoruz ama burada saat 09:30 dan önce
banka ve döviz büroları açılmıyor. Döviz bürosu açılıncaya kadar bir kafeye
oturuyoruz ama sipariş almaya gelen olmuyor. Döviz bürosu açılınca elimizdeki
parayı Riyal’e çeviriyoruz. Otobüse gelince Babilli amcayla karşılaşıyoruz
tekrar. Yanında oğluda var bu sefer. Yolcuların hepsi İranlı. Muavin Türkçe
biliyor (Azerice). Sadece Babilli amcalar Iraklı ve biz Türküz. Otobüsümüz
bizdeki 44 koltuklu otobüsler kadar büyük ama 24 koltuklu. 2+1 düzeninde ve
oturduğunuz koltuk dişçi koltuğu gibi hem arkaya yatıyor, hemde ayakların alt
kısmında bile ayarlı destek yeri var. Ayağınızı ne kadar uzatırsanız uzatın ön
koltuğa değmiyor. Orta koridor halı kaplı ve ikramlar koltuklarda hazır.
Oldukça konforlu bir otobüs, koltuklar resmen yatak oluyor. 1.424 km.lik yol
kişi başı 52,5 dolara bedava.

            Erivandan
hareket ettikten 20 dakika kadar sonra Türkiye sınırına yaklaşıyoruz. Yerashk’e
kadar yaklaşık 20 dakika boyunca Vodafone’a bağlanıp evdekilerle rahat rahat
konuşuyoruz. Yerashk, Nahçivan sınırı oluyor. Zaten dönüş yaptığımız yerde
kapalı sınır, girilmez gibi bir sürü uyarı levhası var. Burası Ermenistan,
Türkiye, Nahçivan sınır noktası. Ağrı dağı tüm ihtişamıyla yanıbaşımızda.
Türkiye’ye sırtımızı verip Azerbaycan (Nahcivan)’a paralel Ermenistan’ın meşhur
dağlarına tırmanmaya başlıyoruz. Yollar çok kötü, tek gidiş, tek geliş ve delik
deşik. Kırılan telefon direklerini araya destek tahtaları koyarak tekrar
kullanmaya çalışıyorlar. Dediğim gibi ülke bitik durumda. Ancak en küçük
köylere kadar doğalgaz götürmüşler. Doğalgaz boruları sarı renkli ve hem erivan
içerisinde hemde köylerde yeraltından değil yer üstünden gidiyor. Hatta öyleki
bazı evlerin önünden geçerken garaj kapısının etrafından dolanıyor. Yerden 50
cm. kadar yükseklikte açıktan gidiyor borular. Yol boyu dağların tepelerinde
kar görüyoruz ve bir süre sonra o karların olduğu yerlerden devam ediyoruz.
Birkaç saat sonra başımıza gelecekleri bilmeden “bu bu sene gördüğümüz son kar
olacak diyorum Dilek’e”. Tatev üzerinden geçeceğimizi tahmin ederken birden
otobüsün Goris’e doğru devam ettiğini görüyorum. Google maps o yolun Karabağ
(işgal altındaki Azerbaycan toprağı) içerisinden geçtiğini gösterince
endişeleniyorum. Bizim vizemiz yok ve de facto Karabağ deport ederse ne yaparız
diye düşünüyorum. Gorise yaklaşıp mola verince birkaç kişiye soruyorum
Karabağ’dan geçmeyeceğimizi söylüyorlar. Zaten navigasyona göre mola yeri
Karabağ’da gözüküyor. Ama yol boyunca Karabağ sınırından gidiyoruz. Arada
sadece bir nehir var. Uzun bir moladan sonra yola devam ediyoruz. Kapan’a
yaklaşıncaya kadar sürekli ya keskin virajlı yokuş çıkıyoruz ya da keskin virajlı
yokuş iniyoruz. Kajaran diye bir yerden geçiyoruz. Büyük bir sovyet sitesinin
önünden geçiyoruz. Evlerin çoğu boş ve binalar yıkıldı yıkılacak bakımsızlıkta.
Ortasından nehir geçen bir vadinin içinde. Sonra yine tırmanmaya başlıyoruz,
tırmanıyoruz, tırmanıyoruz tırmanıyoruz veeeeee. Ve birden kar yağmaya
başlıyor. Ama öyle böyle değil. Resmen tipi bastırıyor. Önümüzde otomobiller
kalıyor. Sol yanımız uçurum. Hemde öyle böyle değil ve bizim kaptan gitmeye
inat ediyor. En son bir yerde kalınca şoför muavinlerle inip zincir takmaya
çalışıyor. Bu arada karşıdan gelen araçşlar kontak kapatıp sağa çekiyor. Ben
panik, Dilek panik, Babilli amca ve oğlu süper panik, gerisi gayet rahat. Hava
kararıyor ve yerde kar birden bire oluyor en az 10 cm. sonra İranlılarda yavaştan
dua kitaplarını çıkarmaya çalışıyorlar. Benim paniğimi gören bir İranlı “merak
etme bu normal, her zaman olur” diyor. 1 saatten fazla bir süre sonra iki
tekerleğe birden zincir takıyorlar. Bir ara inip bakayım diyorum, yerime
döndüğümde emniyet kemerimde çalışmıyor. Bu arada İranlı 6 genç  en arkaya geçiyorlar, olurda otobüs uçarsa
ilk darbeyi almamak için herhalde ama geri geride kayabilir. En sonunda otobüs
hareket ediyor. Beni sakinleştirmeye çalışan İranlı arkadaş 15 dakika sonra
çıkarız kar fırtınasından diyor ama otobüste kaya kaya gidiyor. Gerçektende 15
dakika sonra kar fırtınasından çıkıyoruz. Zincirler çözülüyor ve devam
ediyoruz. Ömrümden ömür gitti o sırada. Ben kesin uçurumdan aşağıya gidiyoruz
diye düşünüyordum oysa. Bu felaketten yaklaşık bir saat sonra Agarak sınır
kapısına geliyoruz. Otobüs durur durmaz fırlayıp en önlerde sıraya giriyoruz.
Önümüzdeki iki adam sorunsuz geçiyor. Sıra bana geldiğinde Delik’e “bakta
diplomasi nasıl olurmuş öğren, sen girerken sorun çıkmıştı” diyorum. Demez
olaydım. Bayan sınır polisine pasaportu veriyorum. Sanki vampire sarımsak
verdik. Pasaporta bakıyor, bana bakıyor, vizeye bakıyor, aha eli telefona
gitti, birisini arıyor. Neyse aradığı kişi yanıt vermiyor. Bu arada otobüsten
inenler arkada feci kuyruk. Tek polis var, bizim hatun eline o kuyumcuların
elmasa baktıkları merceği takıyor, vizeye bakıyor. Resmime bakıyor, pasaportu
mor ışığa tutuyor, bir daha merceği takıyor, yaklaşık 7-8 dakika vizeyi
inceliyor. Ben gülüyorum, sıradakiler sinirli. En sonunda pasaportu kendi önüne
atıyor, almak için uzanmak zorunda kalıyorum. Sıra geliyor Dilek’e. Aynı
işlemler ona da yapılıyor. Ben bilerek çıkmıyorum, bir terslik olur yada bir
şey sorarsa tercüme edeyim diye. Sonra o da çıkıyor. Allah belasını versin bu
ülkenin diyerek ve yürüyerek Aras nehrine doğru gidiyoruz. Tam nehrin başına
geldiğimizde Ermeni askerleri kesiyor önümüzü, pasaport diyor, hah diyorum
yarım saatte buradayız. Ama sadece çıkış mührüne bakıp iyi akşamlar diyorlar,
geçiyoruz. Gürül gürül akan Aras nehri’ni geçip dost ülke İran topraklarına
ayak basıyoruz.

(yazının fotoğrafları ve videolar için:

http://erkanumutmergen.weebly.com/ermenistan.html )

1 Yorum

  • bora arasan dedi ki:

    Benzeri durum ve düşüncelerle gezmişiz. Biz de 28 Nisanda giriş yaptık. Benle biraz eğlendiler vize verirken. 11 yaşındaki oğlum ise (Yunan pasaportu var arkadaşın) Mehmet isminde Yunanlı olamayacağı için biraz kenarda tutuldu.

    Neyse, uçakla Erivan yaparsanız Avrupai bir kent. Ama karayoluyla giriş yaparsanız gördüğüm en sefil manzaralardan geçmek zorunda kalıyorsunuz.

    Türk olduğumuz için pek sorun yaşamadık. Ya da beklentilerimiz farklı olduğu için değişik algılamış olabiliriz. Ama Türk düşmanlığı ülkenin genel politikası.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*