Eritre

Küçük ve hala kapalı bir ülke Eritre. Etiyopya’dan kopmuş,
farklı bir sistem denemiş ve şimdi o sistemden küçük çıkışlar yapmaya çalışan
bir ülke. Türkiye vatandaşları vize ile gidebiliyor. Ancak Türkiye’de elçiliği
bulunmuyor. Ya çevre ülkelerde bulunan elçiliklerden vize almak gerekiyor veya
Eritre’deki (çok az sayıda) seyahat acentalarından biriyle anlaşıp size
davetiye göndermelerini  sağlamak ve bu
sayede havaalanında vize almak. Ancak internette bulunan az sayıdaki seyahat
acentasından yardım almak da pek mümkün değil, hatta cevap bile vermiyorlar. Eritre,
her kapalı rejimde olduğu gibi yoğun bürokratik işlemler, üst düzey güvenlik
kaygıları ile dolu bir ülke. Seyahat acentası ile nasıl anlaşacağınız size
kalmış bir şey. Ya tur satın alabilirsiniz ya da vize işlemleri için hizmet
bedeli ödeyebilirsiniz. Ancak –çok önemli- bir noktaya dikkatinizi çekmek
isterim. Vize almak herşey değil. Hatta hiçbir şey değil. Eritre içinde seyahat
edebilmeniz için TRAVEL PERMIT denen seyahat belgesine ihtiyacınız var. Aksi
halde vizenizle sadece başkent Asmara’ya gidip, sadece şehir sınırları içinde
gezebilir, şehirden dışarı çıkamazsınız. Bu seyahat belgesini de seyahat
acentası hazırlayabiliyor. Belgede gideceğiniz her yer, kiminle gideceğiniz,
hangi araçla gideceğiniz belirtiliyor. Bütün detaylar Ulusal Güvenlik Kurumuna
bildirilmiş oluyor. Bu güzergah ve çerçevenin dışına çıkamıyorsunuz.
Seyahatiniz bittiğinde bu belgenin üzerinde bir sürü mühür oluşuyor.

Ülke genel olarak enerji darboğazı içerisinde. Elektrik
kesintileri had safhada. Tıpkı Pakistan gibi her yerde jeneratör var. Kahve, en
önemli alışkanlık. Ancak son derece güvenli bir yer. Kimsenin iliştiği yok. Her
yerde hem yerel yemekleri hem de diğer mutfakları (özellikle İtalyan) bulmanız
mümkün. Yerel yemekler elle yeniyor. En önemli olanı ise Zigni. İyi bir yerde
yerseniz son derece lezzetli. Yemekler baharatlı. Yerel bira da son derece
güzel. Kahve çok tercih ediliyor ve neredeyse bir seremoni ile sunuluyor. Dar
ağızlı, toprak bir kapta ve odun ateşinde pişiriliyor. Küçük fincanlara şeker
konup fincana yüksekten dökülerek servis ediliyor. Bir oturuşta 5-6 fincan
içiliyor. Bu yüzden arada toprak kaba su ilave ediliyor. Kap, mangalda hafif
yan oturacak şekilde tutuluyor. Ayrıca masaya bir minyatür mangal konuyor. Bir
nargile kafası kadar olan bu minyatür mangala birkaç parça kor ateş ile üzerine
de kimi yerde bir ağaç parçası kimi yerde bir ot parçası konuyor. Bu ağaç veya
ot parçasının özelliği yavaş yavaş yanarken hoş bir koku salması. Bir tür
tütsü. Kahvenizi bu hoş ortamda içiyorsunuz.

Ülkede enerji kadar su sıkıntısı da son derece yoğun. Bütün
işler taşıma su ile dönüyor. Dolayısıyla temizlik konusunda biraz sorun
çıkabiliyor. Çok titiz değilseniz bu da önemsenecek bir durum değil.

Türkiye hatları Eritre’de çalışmıyor. En azından Avea
çalışmadı. Ancak yerel bir hat alınabilir. Ben bu sayede biraz kafa dinledim.
İnternet, otellerde de çok iyi değil. Son derece kısıtlı. Kısacası, iletişim
olarak diğer dünyadan biraz kopacaksınız. İyi gelecek.

Ülkede bir çok etnik grup yaşıyor, doğal olarak da, birçok
dil ve din. Ağırlıklı konuşulan Tigrinya dili. İngilizceyi bu kadar iyi konuşan
bir ülkeyi –Güney Afrika dahil- Afrika’da görmek mümkün değil sanırım. Kıskanacağınız
kadar güzel bir telaffuzla  konuşuyorlar.
Çünkü ilkokuldan başlayarak ciddi bir İngilizce eğitimi veriliyor. Bizdeki gibi
İngilizce bilmeyen öğretmenler tarafından verilen ve Mr. Ve Mrs. Brown’u
aşamamış bir eğitim değil demek ki. Şimdilerde ortaya çıkan Osmanlıca merakı
ile İngilizce eğitimimizin nerelere gideceğini düşünmek bile istemiyorum.
Neyse, iletişimde bir sorun yaşamıyorsunuz. Eski bir İtalyan sömürgesi olması
dolayısıyla baskın dilin İtalyanca ve her yerde İtalyan isimleri olmasını
bekliyordum ama değil. İtalyanca konuşan kimseye rastlamadım. Çevrede İtalyan isimlerine
de. Sadece geçmişten kalan birkaç bina.

THY’nın Suudi Arabistan aktarmalı seferi var Eritre’ye.
Dönüş ise Kahire aktarmalı ve Mısır havayolları aracılığıyla. Afrika tecrübeniz
varsa Afrika’da acele etmenin gereksiz, faydasız olduğunu bilirsiniz. Küçük bir
havaalanı Asmara havaalanı. Pasaport kontrolüne gelmeden soldaki odaya
davetiyenizi ve 70 doları takdim ediyorsunuz, birkaç dakikada pasaportunuza
vizeyi yapıştırıp iade ediyorlar. 70 doların hazır olmasına dikkat etmek lazım,
aksi halde üstünü vermek zaman alabiliyor. Ardında pasaport kontrolündeki
görevliye pasaportunuzu veriyorsunuz ve sorgusuz sualsiz dışarıdasınız.

 

Asmara

Küçük ve yoksul ülkenin küçük ve yoksul başkenti Asmara.
Neredeyse birkaç adımda gezecek kadar. Belki de görmeye en değer yeri, pazarı.
Gittiğim her yerde pazar yerlerini görmeye özen gösteririm. Ülkenin en gerçek
ve en renkli yüzüdür pazar yerleri. 

Bunun dışında İtalyan koloniliği zamanından
kalma birkaç sinema, opera binası gibi çoğu artık kapalı binalar.

Mutlaka
görülmesi gereken yer ise mezarlık. Şehre hakim bir tepeciğe konuşlanmış ve güzel
bir manzarası var.

Katolik kilisenin önündeki çan oldukça ilginç.

İnsanlar
sakin, konuksever, güleryüzlü. Türkiye büyükelçiliği de bulunuyor. Otel olarak
da fazla bir seçeneği yok Asmara’nın. Ekonomik ve eli yüzü düzgün otellerden
birisi bizim elçiliğimizin hemen karşısındaki Crystal Hotel. Bazen interneti
çalışıyor. Sıcak su da oluyor. Altındaki kafedeki yemekler fena değil. Genç bir
bayan olan sahibi de personel de son derece ilgili.

Öğrendiğim birkaç kelime :

Yerel Bira : Suva

Ekmek : Himbaşa (pek bulunmuyor, bunun yerine krepe benzeyen
Tayta yeniyor)

Herre : Tamam

Köylerde, gelen misafirin ayakları yıkanır, ev sahibi
yatağını misafire verir, deniyor. Adi Keyh’te konuk olduğum evde yemekten önce
ibrik ve leğen getirip misafirin elleri yıkanıyor. Ev yapımı bira ikram
ediliyor. Tabii ki yemekte her zaman Zigni var.

 

Keren


Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu şehir Keren. Aynı
zamanda bir Pazar cenneti. Hayvan pazarı da görmeye değer, şehir pazarı da.
Oldukça renkli. Ülkenin bu yanına gelince hemen ortaya çıkıyor peçeler,
çarşaflar. Simalar değişiyor. Zamanın çoğu pazarlarda olmak üzere bir gün
fazlasıyla yetecektir buraya. Fotoğraf konusunda ise çok hevesli değil kimse.
Bu yüzden yakından çekimler pek olası değil.

Massawa


Eritre’nin liman şehri. Eski şehir, savaş zamanında oldukça
hasar görmüş. Anakaraya bir köprüyle bağlanmış adacığında yer alan eski şehirde
saatlerce dolaşmak mümkün. Özellikle öğle saatlerinde çocuklar ve köpeklerden
başka sizi karşılayan yok. Utanarak, yüzünü kapatarak ama içten içe
fotoğrafının çekilmesini isteyerek çevrenize doluşan çocuklar..

Savaşta en büyük hasarı alan şehrin girişinde Etiyopya
ordusundan ele geçirilen tanklar sergileniyor. Bu tanklar yine Etiyopya
ordusuna karşı kullanılmış. Kimi yerlerde ise gerilla resimleri göze çarpıyor.
Halkın çoğunluğu Hristiyan dense de en çok göze çarpanlar Müslümanlar. Sanki
olağanüstü üreme hızlarıyla Müslümanlar burada da çoğunluğu ele geçirmişler.

Şehrin limanı neredeyse bomboş. Tuz işleme tesisleri
denizden gelgit sayesinde kapatılan deniz suyunun buharlaştırılarak tuz elde
edilmesi esasına dayanıyor.

Şehir de bomboş, sanki fiesta saati. Adeta bir film platosu, hayalet bir şehir. Plajlar sadece
Cumartesi – Pazar hareketleniyormuş, şehir de yine bu zamanda. 

Eski şehirde ilk göze çarpan İslam peygamberinin ilk
taraftarlarından buraya göç edenlerce inşa edilmiş mescit. Küçük, bakımsız.
Diğer önemli bina ise deniz kıyısında, limanın hemen karşısında yer alan ve
savaşta harabeye dönmesine karşın güzelliğini hala anlatabilen, mükemmel bir
mimariye sahip banka binası ve onun hemen karşısında ‘’Bu deniz benim !’’ diyen
Etiyopya kralının yerle bir edilmiş büstünün kalan kaidesi, ‘’Bu deniz senin
değil’’ dercesine, yıkık duruyor.

Özellikle eski şehirde kurşunlardan payını almamış bina yok
gibi. Şehrin bir diğer caddesi ise müthiş bir ironiyi barındırıyor. Caddenin
bir tarafı lüks villalar, diğer tarafı ise sac ve tahta parçalarından yapılmış
derme-çatma kulübeler.

Devlet bütün kıyıların sahibi olduğundan ve hiçbir şekilde
yapılaşma ve kirlenmeye izin verilmediğinden deniz tertemiz. Buraya gelen
üç-beş turist de dalmaya geliyor zaten. Öğrendiğim kadarıyla bölgede nam yapmış
dalış merkezlerinden bile daha temiz ve güzelmiş. Ancak turistler ya korkudan
ya da bilmediklerinden burayı tercih etmiyorlar.

Qohaito


Gittiğim her yere ağzım bir karış açık, çevreye dalarak
gittiğimden kaç km, kaç saat not etmedim uzaklıkları. Zaten internetten de
bulunabilir bu bilgiler. Qohaito, Eritre’nin cenneti. Etiyopya sınırına yakın
olduğundan vardığımızda kayıt yaptırıyoruz. Dönerken de ‘’gidiyoruz’’ deyip,
seyahat belgemize mühür vurduracağız. Bu bölgede gideceğimiz yerlere yol
olmadığından ona göre bir araç ayarlamak gerekiyor.

İlk durağımız, Eritre parasında da resmi olan simge ağaç
Sycamore ağacı. Bölgedeki ağaçların tümü heybetli ama bu ağaç bir başka
duruyor. Qohaito bölgesine kadar geçtiğimiz kasabalarda oldukça renkli
görüntüler yakalamak mümkün, hele de pazarlarda. En son Adi Keyh kasabasında
çayımızı içip dağlara yöneliyoruz. Etiyopya’nın kuzeyindeki tarihi Aksum
kentine kadar giden ve dağ yamaçlarından, vadilerden geçen, mağaralarla bağlanmış
yolları görmek mümkün. Dağların doruklarına kurulmuş, yolu izi olmayan köyler,
önünüzde alabildiğine uzanan bir manzara, tüylerinizi diken diken eden,
yüzlerce metre inen uçurumlar, müthiş bir doğa sizi büyülüyor. Bölgenin turizm
görevlisi (ki bu görevli yanınızda olmadan bir yere gidemiyorsunuz) hemen
yanıbaşınızda, sizinle uçurumlar arasında sürekli. Geçen yıl fotoğraf çekme
sevdasıyla uçurumdan düşüp hayatını kaybeden öğrenciden sonra daha bir
titizler. Zaten az olan turistleri kaybetmek istemiyorlar. Buradan öyle birkaç
saatte ayrılmak mümkün değil. Saatlerce bu manzarayı izleseniz doyamayacaksınız.
Burada gece konaklayıp gökyüzünü fotoğraflamalı ama köylülerin ahırlarından
keçileri kaçıran kaplanlar yüzünden izin vermiyorlar.

(Su taşıyan kadınlar.. Ancak bu taşıma aklın ve vicdanın alamayacağı kadar uzağa)

Bölgede eski Mısır’a ait mezarlar da bulunuyor. Hem doğal
yapısı hem de henüz kazıları bile yapılmamış tarihsel varlıkları dolayısıyla
bölge bir cennet. Zaten son derece zorda olan ekonomik yapı dolayısıyla
arkeolojik kazılar çok yavaş ilerliyor. Yine de mezarlar, binlerce yıllık ve
halen kullanılan çeşmeler, beş bin yıllık mağara resimleri görmek mümkün.
Özellikle bu mağara yazılarını görmek için gittiğimiz yol en ufak bir yanlış
adımda yüzlerce metre düşecek kadar sarp bir uçurumun kıyısı. Ancak resimler
buna değer. Son derece net, iyi korunmuş.

Kısacası Qohaito bölgesi mutlaka görülmesi, hatta zaman
ayrılması gereken bir yer. Bölgede konaklama imkanları son derece kısıtlı. Ama
bir gece bu kıt imkanlarla idare edip kalmak ve bu cennete doymak gerek.
Giderken geçtiğiniz kasabalarda da durmak, az da olsa gezmek koşuluyla.

Bu cennet ülkeyi gezebilmem için vize ve seyahat belgesi
konusunda yardımlarını esirgemeyen, dünya tatlısı öğretmen, Bay Tekeste’yi hem
yardımları hem de verdiği eşsiz bilgiler için hep minnetle anacağım. Ülkeden
kaçmaya çalışırken yakalanan ve hapse mahkum edilen oğluna bir an önce
kavuşmasını diliyorum.

(Fotoğrafların tamamı albümdedir)

3 yorum

  • Midgard dedi ki:

    Çok ilginç bir yazı, merakla okudum. Çok fazla duymadığımız/okumadığımız bir ülkeden haberler getirdiniz bize ki böyle yazıların çok faydası oluyor. Teşekkürler.

  • elpida dedi ki:

    Elinize sağlık, çok güzel bir yazı. Çok cesaret ister bence oralara gidip görebilmek.

  • biocihan dedi ki:

    Yazınızda Eritre´yi çok güzel anlatmışsınız. Oradan evli olmama rağmen, Eritre´yi başkent Asmara hariç hiç gezme fırsatım olmamıştı. Elinize sağlık teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*